27605 research outputs found
Sort by
The knowledge and attitudes of family physicians in edirne city center regarding community orientation
Bu çalışmada, Edirne il merkezindeki aile hekimlerinin sağlık hizmeti sunumunda toplum yönelimli olma yaklaşımına dair bilgi ve tutumları incelenmiştir. Araştırma, aile hekimlerinin toplum yönelimli olma ile ilgili bilgi düzeyleri ve tutumlarının, sosyodemografik özellikleri, kanıta dayalı tıp uygulamaları ve çevresel sürdürülebilirlik gibi faktörlerle ilişkilendirilerek değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Çalışmanın amacı, hekimlerin toplum sağlığına katkıda bulunmalarını sağlamak ve bu alandaki farkındalıklarını artırmaktır. Kesitsel ve tanımlayıcı bir araştırma olan bu çalışma, Edirne il merkezindeki aile sağlık merkezlerinde çalışan 52 aile hekimiyle gerçekleştirilti. Katılımcıların sosyodemografik verileri, toplum yönelimli olma ile ilgili bilgi düzeyleri ve tutumları, anket yardımıyla toplandı. Veriler, aile hekimlerinin genel sağlık hizmeti sunumundaki deneyimlerini ve toplum sağlığına olan katkılarını anlamak amacıyla analiz edildi. Çalışmamıza 27'si (%51,9) kadın, 25'i (%48,1) erkek, toplam 52 doktor katıldı. Katılımcıların ortalama yaşı 49,90±7 iken yaş ortalaması erkeklerde 52,48±6,51 kadınlarda ise 47,51±6,61 olduğu belirlendi. Katılımcıların 38'i (%73,1) pratisyen aile hekimi ve 14'ü (%26,9) uzman aile hekimiydi. Uzman hekimlerin yaş ortalaması 44,06±8,2; pratisyenlerin 51,8±5,4 idi. Aile hekimleri ortalama 24,5 ± 7,6 (min:8, max:35, medyan:25,5) yıldır hekimlik; 13,2 ± 4,9 (min:4, max:19, medyan:16,00) yıldır aile hekimliği yapmaktaydı. Hekimlerin 26'sının toplam hekimlik süresi 25 yıldan fazla olduğu saptandı. Araştırma bulguları, aile hekimlerinin toplum yönelimli olma konusunda bilgi düzeylerinin, özellikle kanıta dayalı tıp ve çevresel sürdürülebilirlik gibi konularda önemli ölçüde değişiklik gösterdiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, pratisyen hekimlerin, toplum sağlığı konularında uzman hekimlerden daha fazla bağımsız kaynaklardan bilgi edinme eğiliminde oldukları saptanmıştır. Meslek süresi 25 yıl ve üzeri olan hekimler ise sürekli eğitim ihtiyacı doğrultusunda, güncel konularla ilgili kaynaklardan daha fazla faydalanmaktadır. Kadın hekimlerin, meslek dışı sorumluluklar nedeniyle akılcı ilaç kullanımı gibi konularda erkek hekimlerden daha düşük bilgi düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir. Bunun yanı sıra, hekimlerin afet yönetimi ve bulaşıcı hastalıklar konusundaki bilgi eksiklikleri, halk sağlığı açısından önemli bir risk faktörü olarak tespit edilmiştir. Sonuç olarak, toplum yönelimli olma bilgisi ve tutumu, aile hekimlerinin sağlık hizmeti sunumunda önemli bir rol oynamaktadır. Bu çalışmanın sonuçları, aile hekimlerinin toplum sağlığına yönelik farkındalıklarının artırılması ve sürekli eğitim programlarının güçlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamız sınırlı bir coğrafi alanda yapılmış olup, Türkiye genelinde daha geniş çaplı araştırmaların yapılması önerilmektedir.This study examines the knowle
Design and experimental investigation of flapping wing micro air vehicle, driven by Piezo-electricity
Bu çalışmada, deneysel veriler sonucunda geliştirilen bir piezoelektrik eyleyici ile, yusufçuktan esinlenilerek tasarlanan ve üretilen mikro hava aracı (MHA) kanat çırpma mekanizması tahrik edilmiştir. Literatürdekiler gibi boyuna titreşimleri kullanmak yerine bir ucunda neodim mıknatıs bulunan iki adet boyuna seri olarak tutturulmuş kare kesitli piezoelektrik (PZT) kristal çubuğun eğilme ve burulma titreşimi, darbeli itki mekanizması (DİM) metodu uygulanarak sürekli doğrusal bir harekete çevrilmiş ve bu tez kapsamında biyobenzetim yoluyla yusufçuktan esinlenilerek tasarlanan çırpan kanatlı mikro hava aracı (ÇKMHA) kanat çırpma mekanizmasının itici gücü olarak kullanılmıştır.In this study, the wing flapping mechanis
HYPOPHOSPHATEMIA: UNRAVELING A LETHAL CONNECTION WITH ICU MORTALITY IN CRITICALLY ILL COVID-19 PATIENTS: A MULTICENTER OBSERVATIONAL STUDY
Background: Despite a lack of sufficient knowledge about the prevalence and impact of hypophosphatemia in critically ill COVID-19 patients, organ dysfunction, adverse clinical outcomes, and increased mortality have been consistently associated with hypophosphatemia across diverse patient populations. This retrospective, observational study aimed to investigate hypophosphatemia (HypoP) frequency and establish the correlation between variations in serum phos-phorus levels and outcomes in critically ill patients with SARS-CoV-2. Methods: The research comprised 205 patients diagnosed with COVID-19 confirmed via RT-PCR. The study included COVID-19 patients who experienced respiratory failure and were in intensive care for more than 24 hours, and their phosphorus values were accurately documented. Clinical parameters, comorbidities, respiratory support require-ments, and laboratory findings were analysed. Results: The study participants had a median age of 64 (IQR: 54-75 years), with hypertension being the most pre-valent chronic disease (46%). During the first three days of intensive care, 33% of the participants received conven-tional oxygen support, whereas 54% required intubation and mechanical ventilation (MV). During this period, hypo-phosphatemia was noted in 25% of patients, with an ICU admission median serum phosphorus level of 1.02 (0.87-1.25) mmol/L. The median duration of stay in the intensive care unit (ICU) was 7 days, significantly extended in patients with hypophosphatemia (p=0.046). Phosphorus levels on the third day of ICU stay were an independent predictor of ICU mortality. (COX, HR=1.48, 95% CI=1.11-1.98, p=0.006) Conclusions: During the first three days of ICU admission, 25% of SARS-CoV-2 critically ill adult patients presented with hypophosphatemia. This condition was found to increase ICU mortality rates and prolong ICU stays. Therefore, it is crucial to monitor serum phosphorus levels in the care of critically ill COVID-19 patients
Locating political security in the context of its interactions with other security sectors
Siyasal güvenlik kavramı güvenlik ve siyasal kavramlarının muğlak anlamları ve belirsiz sınırları üzerine inşa edilen; ancak bu muğlaklığı ve belirsizliği aktör ve sektör bazında yaptığı değerlendirmeler ile açık, anlaşılabilir hale getiren kapsamlı bir güvenlik yaklaşımını ifade eder. Siyasal güvenliğin güvenlik boyutu Kopenhag Okulu'nun Güvenlikleştirme teorisi ve Güvenlik Sektörleri üzerinden inşa edilirken Carl Schmitt'in siyasal olanın tespiti noktasında başvurduğu Dost-Düşman ekseni ve Egemenlik anlayışı siyasal olanın sınırlarını çizer. Siyasal güvenlik geleneksel güvenlik algısının devletleri merkeze alan siyasi-askeri bakış açısı ve bu paralelde ortaya çıkan ulusal güvenlik kavramının muğlak ve sınırsız dinamiğine karşı devlet dışı aktörleri ve siyasi-askeri bakış açısının da haricinde diğer güvenlik sektörlerini de kapsayan bütüncül bir güvenlik perspektifine erişmeyi amaçlar. Bunu yaparken güvenliğin somut olgulara ve soyut değerlendirmelere dayanan siyasi doğasını göz önünde bulundurur ve hem rasyonel hem de deneysel bir yaklaşımı mümkün kılar. Bu nedenle siyasi, askeri, ekonomik, çevresel ve toplumsal sektörler üzerinden yükselen ve devlet dışı aktörleri de referans nesnesi olarak ele alabilen siyasal güvenlik perspektifi uluslararası ilişkileri anlamlandırma da analitik bir çerçeve sunarken diğer taraftan da aktör ve sektör düzeyinde yaptığı açık ayrımlarla politika oluşturma noktasında önemli ipuçları sunacak bir bakış açısını mümkün kılar.The concept of political security represents a comprehensi
Examining the relationship between obesogenic environment, eating behaviors and food consumption in adults: A community- based study from Türkiye
Introduction: The obesogenic environment, characterized by the prevalence of high-calorie foods and sedentary lifestyles, plays a crucial role in the global rise of obesity. This environment influences eating behaviors, including uncontrolled eating, emotional eating, and cognitive restraint, which in turn affect weight management and health outcomes. Understanding the interplay between environmental factors, eating behaviors, and food consumption is vital to addressing obesity. Materials and methods: This cross-sectional study included 1.878 adults aged 19-65 years in Turkey. Data were collected via an online survey assessing demographics, anthropometric measurements, eating behaviors, and food consumption patterns. The three-factor eating questionnaire and the obesogenic environment scale were used to evaluate eating behaviors and environmental influences, respectively. Statistical analyses included correlation and regression methods to examine relationships among variables. Results: It was determined thatthe obesogenic environment scale total score had an effect on uncontrolled eating and emotional eating. There was a statistically significant positive correlation between body mass index and uncontrolled eating, cognitive restriction and emotional eating. It was determined that as the total scores uncontrolled eating, cognitive restriction, emotional eating and the obesogenic environment scale increased, the frequency of consumption of unhealthy foods (fast food and packaged foods) and sugary drinks increased. Conclusion: The obesogenic environment promotes unhealthy eating behaviors, contributing to weight gain and obesity. Strategies to mitigate these effects include public health policies aimed at improving access to healthy foods and increasing awareness of nutrition. This study underscores the importance of addressing environmental factors in obesity prevention efforts
Investigation of the effect of neurocognitive level on physical performance, activities of daily living and depression level in individuals living in nursing home
Giriş ve Amaç: Huzurevi gibi izole bir ortamda yaşayan bir grupta, bilişsel performansın değerlendirilmesi önemlidir. Bilişsel değerlendirmeleri kapsamlı, pratik ve güvenilir bir şekilde ölçmek üzere kullanılan bilgisayar tabanlı-Nörokognitif test bataryasının kullanımı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Çalışmanın amacı huzurevinde yaşayan yetişkin bireylerde kognitif bileşenlerle fiziksel performans, günlük yaşam aktiviteleri, depresyon düzeyi ve el kavrama gücü arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Edirne iline bağlı huzurevlerinde yaşayan 39 yetişkin birey (yaş ortalama ± standart sapma: 73,74±6,09 yıl; erkek/kadın: 35/4) değerlendirildi. Nörokognitif test bataryası bileşenleri nörobilişsellik endeksi, kompozit bellek, sözel bellek, görsel bellek, psikomotor hız, tepki süresi, karmaşık dikkat, bilişsel esneklik, işlem hızı, yürütücü işlev, basit dikkat, motor hız, sosyal keskinlik, sözsüz akıl yürütme, sürekli dikkat ve çalışma belleğidir. Değerlendirmelerde fiziksel performans için Zamanlı Kalk ve Yürü Testi ve Berg Denge Ölçeği; günlük yaşam aktiviteleri için Katz Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği; depresyon için Geriatrik Depresyon Ölçeği-Kısa Form ve el kavrama kuvveti için el kavrama dinamometresi kullanıldı. Huzurevinde yaşayan bireylerde kognitif değerlendirme sonuçları ile diğer değişkenler arasındaki ilişkiyi değerlendirmek üzere korelasyon analizi yapıldı. Ayrıca bilişsel performanslarını etkileyen faktörleri analiz etmek üzere Nörokognitif test bataryası bileşenleri ile diğer değişkenlerden regresyon modeli oluşturuldu. Bulgular: Elde edilen bulgulara göre görsel bellek testi, sürekli performans testi, duyguların algılanması testi ve dört bölümlü sürekli performans testi ile "Zamanlı kalk ve yürü testi" arasında negatif yönlü ilişki göstermektedir (sırasıyla r=-0,356; r=-0,532; r=-0,402; r=-0,442; p<0,05). Duyguların algılanması testinde "Negatif duygu-tepki süresi" ile "Zamanlı kalk ve yürü testi" arasında pozitif yönlü ilişki göstermektedir (r=0,693; p<0,05). Görsel bellek testi, parmak tıklatma testi ve sürekli performans testi ile "Berg denge ölçeği" arasında pozitif yönlü ilişki göstermektedir (sırasıyla r=0,518; r=0,350; r=0,412; p<0,05). Stroop testi, sürekli performans testi ve dört bölümlü sürekli performans testi ile "Katz günlük yaşam aktiviteleri ölçeği" arasında pozitif yönlü ilişki göstermektedir (r=0,332; r=0,440; r=0,479; p<0,05). Duyguların algılanması testinde "Negatif duygu-tepki süresi" ile "Katz günlük yaşam aktiviteleri ölçeği" arasında negatif yönlü ilişki göstermektedir (r=-0,762; p<0,05). Sürekli performans testi ile sağ ve sol el kavrama gücü arasında pozitif yönlü ilişki göstermektedir (r=0,416; r=0,444; p<0,05). Regresyon analizi sonucuna göre model; depresyon, sağ el kavrama kuvveti ve denge parametreleri üzerinden anlamlı bir şekilde açıklanmaktadır (R²: 0,234; 0,231; 0,180; p<0,05). Sonuç: Huzurevinde yaşayan bireylerin bilişsel performans parametrelerinden bazılarının fiziksel performans, günlük yaşam aktiviteleri, kavrama gücü ve depresyon düzeyi ile ilişkili olduğu ortaya koyuldu. Buna göre huzurevinde yaşayan bireylerin bilişsel performanslarının değerlendirmesine dikkat edilmesi önerilmektedir. İleri çalışmalar huzurevinde yaşayan bireylerin bilişsel performanslarını arttırmaya yönelik rehabilitasyon yaklaşımları üzerinde yaklaşımlar geliştirebilir. Anahtar kelimeler: Huzurevi, kognitif değerlendirme, fiziksel performans, günlük yaşam aktiviteleri, depresyonBackground and Aim: In a group living in an isolated environme
Determining the Effects of Emotional Freedom Techniques on Sexual Dysfunction and Self-Care Management in Women Diagnosed With Multiple Sclerosis
Aim This study aims to determine the effects of Emotional Freedom Techniques (EFT) on sexual dysfunction and self-care in women diagnosed with multiple sclerosis (MS). Method This study was conducted using a pretest-posttest experimental design, including follow-up assessments to evaluate the sustainability of the intervention effects. The sample consisted of 16 women aged between 19 and 49 years who were diagnosed with MS and presented to the neurology clinic of a university hospital in T & uuml;rkiye between October 2023 and September 2024. Data collection instruments included the Personal Information Form (PIF), Multiple Sclerosis Intimacy and Sexuality Questionnaire-19 (MSISQ-19), and Self-Care Management Process in Chronic Illness (SCMP-G). Repeated measures analysis of variance (ANOVA) was employed to analyze changes in sexuality and self-care over time. Statistical significance was set at p < 0.05. Results Participants received two EFT sessions per month, each lasting 60 min, together with affirmation sessions conducted at least twice a week for 10-15 min. The mean scores of all subdimensions of the MSISQ-19 reached the lowest levels by the seventh week following EFT intervention, with significant differences between time points (p < 0.05). Even though an improvement was observed in the social protection dimension of self-care, the mean scores for the self-protection subdimension decreased. Conclusion The application of EFT demonstrated positive effects on sexual functioning and self-care levels in women with MS. Therefore, EFT can be integrated into the holistic care processes of patients with MS
Fabrication and application of disposable 3D-printed gold electrodes for impedimetric biosensing of chemerin: a potential obesity biomarker
Obesity has more than tripled in prevalence since 1980, increasing the risk for chronic conditions like diabetes, cardiovascular diseases, and certain cancers. Adipose tissue, once seen as an energy reservoir, now plays an active role in hormone production, including adipokines like chemerin, which are linked to insulin resistance and metabolic disorders. This article explores chemerin's potential as a biomarker for early detection of insulin sensitivity, obesity, and diabetes, emphasizing the need for biosensor-based detection methods. Currently, chemerin analysis is only possible using the enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA). In this study, a 3D-printed, gold-coated working electrode was developed to fabricate an impedimetric biosensor for detecting human chemerin. The working electrode was designed in SolidWorks and 3D printed, and then gold-coated using sputter coating. Self-assembled monolayers (SAMs) of 12-mercaptododecanoic acid (12-MDDA) were formed before immobilizing the chemerin-specific antibody. Electrochemical Impedance Spectroscopy (EIS), Cyclic Voltammetry (CV), and Single Frequency Impedance (SFI) analysis were employed throughout fabrication to examine chemerin-antibody interactions. Surface morphology was analyzed with Scanning Electron Microscopy (SEM) and Fourier Transform Infrared Spectroscopy (FTIR). The biosensor demonstrated a linear detection range of 2-20 ng mL-1 with a sensitivity of 0.0227 ng mL-1, limit of detection (LOD) of 0.0068 ng mL-1, and limit of quantitation (LOQ) of 0.0227 ng mL-1. The biosensor exhibited excellent repeatability and reproducibility, successfully detecting chemerin in human serum. The electrode material can be easily produced without specialized personnel and is much more cost-effective compared to commercially available gold electrodes.Scientific Research Projects Unit of Trakya University [TUBAP 2019/256]This research project was funded by the Scientific Research Projects Unit of Trakya University (Project number: TUBAP 2019/256). SEM imaging analyses were carried out at Tekirda & gbreve; Nam & imath;k Kemal University Central Research Laboratory (NAB & Idot;LTEM)
Retrospective evaluation of patients diagnosed with urinary tract infection
Üriner sistem enfeksiyonları, asemptomatik bakteriüriden ürosepsise kadar geniş bir yelpazede görülebilmektedir. Bu çalışmada, Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları kliniğinde üriner sistem enfeksiyonu tanısıyla yatan hastaların demografik özellikleri, risk faktörleri, tedavi ve antibiyotik direnç profilleri incelenmiştir. Çalışmaya, 1 Ocak 2016 – 31 Aralık 2017 tarihleri arasında takip edilen 119 hasta alındı. Vakalar komplike (%73,9) ve komplike olmayan (%26,1) olarak iki gruba ayrıldı. Vakaların %57,1'i kadın, %42,9'u erkekti. Komplike grupta medyan yaş 73,5, komplike olmayan grupta 45'ti (p<0,001). Hipertansiyon (p<0,001), nörolojik patolojiler (p=0,003), maligniteler (p=0,004) komplike grupta daha sık görüldü. Üriner kateterizasyon (%33,6) ve üriner taş öyküsü (%16,8) en sık komplike edici faktörlerdi. Emprik tedavide en sık kullanılan antibiyotikler komplike grupta piperasilin tazobaktam (%28,2), komplike olmayan grupta seftriaksondu (%62,5). İdrar kültürlerinde Escherichia coli, her iki grupta en sık görülen etkendi (p=0,043). Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz pozitifliği komplike grupta (%26,1) komplike olmayan gruba göre (%3,2) daha yüksekti (p=0,001). Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz riskini, son bir ayda antibiyotik kullanımının 9 kat artırdığı (p<0,005); son altı ayda ürolojik işlem öyküsünün 6 kat artırdığı (p=0,001) görüldü. Escherichia coli izolatlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz pozitif grupta ampisilin, amoksisilin klavulanat, gentamisin ve sefalosporinlere direnç negatif gruba göre daha yüksekti (p<0,001). Yatış süresi komplike grupta (p<0,001), ayaktan tedavi süresi komplike olmayan grupta daha uzundu (p<0,001). Çalışmamızda mortalite izlenmedi.Urinary system infections encompass a wide spectrum ranging from asymptomatic bacteriuria to
Sürdürülebilir Liderliğin İş Sağlığı ve Güvenliği Üzerindeki Etkilerinde Yeşil Üretimin Aracılık Rolü
Birleşmiş Milletlerin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SDGs), kurumları ve işletmeleri sürdürülebilir üretim ve yeşil üretim konusunda duyarlı olmak hususunda teşvik etmektedir. Özellikle kurumsal işletmeler, faaliyetlerini gerçekleştirirken sürdürülebilirliği göz önüne alarak paydaşlarına raporlar ile duyurma eğilimde olmaktadır. Bu noktada sürdürülebilirlik faaliyetlerinin farklı boyutlarının olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Bahsedilen bu boyutların bir kısmı yönetim, bir kısmı çalışanlar, bir kısmı ise üretim sistemleri altında yer almaktadır. Yönetim boyutu altında sürdürülebilir liderlik anlayışının geliştirilmesi ve uygulanmasından söz edilebilir. Çalışanlar açısından ele alındığında insana yakışır bir iş ortamı için iş sağlığı ve güvenliğinin (İSG) sağlanması, üretim boyutunda ise sürdürülebilir üretim yani yeşil üretim sıralanabilir. Bu çalışmada, bahsedilen bu boyutları arasındaki ilişkileri analiz edebilmek amacıyla Yapısal Eşitlik Modeli (YEM) tercih edilmiş ve işletmelerin yeşil üretim süreçlerinde görev alan mühendislere araştırma soruları yöneltilerek yanıtlar alınmıştır. Çalışma sonucunda: sürdürülebilir liderlik ile yeşil üretim arasında anlamlı ve güçlü bir ilişkinin olduğu tespit edilmiştir. Yine sürdürülebilir liderlik ile iş güvenliği iklimi arasında da güçlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Yeşil üretim ve iş güvenliği iklimi arasında doğrudan anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüş, dolaylı ilişkiler ele alındığında ise sürdürülebilir liderlik ile iş güvenliği iklimi arasında yeşil üretim aracılığı ile oluşan dolaylı ve anlamlı bir ilişkiden bahsedilememiştir