REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
Not a member yet
    270 research outputs found

    Şubat 2023 Depremlerinin Otoetnografisi: Zorunlu Göç ve Dayanıklılık Hikayesi

    Full text link
    Autoethnography is an approach to research and writing that attempts to describe and systematically analyze a cultural phenomenon through the lived experience of the person. This article presents an autoethnographic narrative on individual and social resilience, based on my personal experience (auto), placing it in a social and cultural context (ethno) to analyze (graph) the 2023 earthquakes and its aftermath. It includes, therefore, my experience of the moment of the earthquake and its aftermath, forced migration and return, and the attempt to understand and explain the disaster in social and cultural terms. It is my story of this two-year period, and also our story as Antioche’s victims of the earthquake. Our story is about resilience, encompassing the social, physical, cultural, and emotional dimensions of holding on to life and forced migration, of helping and solidarity, and of coping with self-protection, panic, fear, pain, losses, and traumatic stress.Otoetnografi, bir olayı kültürel olarak açıklamak ve yorumlamak için kişilerin kendi yaşadıkları olay üzerinden betimlemeye ve sistematik çözümlemeye çabalayan bir araştırma ve yazma yaklaşımıdır. Bu makale, bir afet olarak Şubat 2023 depremlerini ve sonrasının, kişisel yaşamışlığım (auto) aracılığıyla sosyal ve kültürel (ethno) anlamda açıklamak ve çözümlemek (graphy) amacıyla bireysel ve toplumsal dayanıklılık ya da dirençlilik (resilience) üzerine otoetnografik anlatısıdır. Bu çalışma, Şubat 2023 Depremleri anı ve sonrası, zorunlu göç ve geri dönüşü içeren yaklaşık iki yıllık sosyal, kültürel ve duygusal olarak yaşadıklarımı bir afeti sosyal ve kültürel olarak anlama ve açıklamayı kapsıyor. Depremlerden sonraki süreçte yaşanılanları benim hikayem üzerinden anlatsam da bu sadece benim (me) hikayem değil, Antakyalı depremzedeler olarak bizim (us) hikayemizdir. Hikayemiz, kendini koruma, panik, korku, acı, kayıplar, hayatta kalma, zorunlu göç, yardımlaşma ve dayanışma, yaşama tutunma ve travmayla baş etmenin sosyal, fiziksel, kültürel ve duygusal boyutlarıyla birlikte bir afeti ve sonraki sürecini dayanıklılık aracılığıyla ele almaktadır

    Vazgeçilemeyen Üniversite Sıralamaları için Bir Alternatif: Sorumlu Sıralama

    Full text link
    This study evaluates the compliance of international university rankings with responsible ranking principles. Fourteen global university rankings were analyzed based on the most recent data available as of September 2024, using the CWTS, Berlin, and INORMS principles. The findings indicate that the CWTS Leiden ranking and the now inaccessible U-Multirank ranking demonstrate the highest adherence to responsible ranking principles, whereas popular rankings such as QS, THE, and ARWU exhibit low performance in terms of transparency, governance, and methodological robustness. The results of this study clearly show a lack of alignment with current practices in Turkey. Decision-makers need to adopt a more informed approach to using university rankings, and this study provides a guiding framework for the responsible development and application of these rankings.Bu çalışma, uluslararası üniversite sıralamalarının sorumlu sıralama ilkelerine uyumunu değerlendirmektedir. CWTS, Berlin ve INORMS ilkelerine göre mevcut 14 uluslararası üniversite sıralaması 2024 yılı Eylül ayındaki en güncel verilerine göre analiz edilmiştir. Bulgular, CWTS Leiden sıralaması ile artık erişilebilir olmayan U-Multirank sıralamasının sorumlu sıralama ilkelerine en yüksek uyumu sağladığını, QS, THE ve ARWU gibi popüler sıralamaların ise özellikle şeffaflık, yönetişim ve metodolojik sağlamlık açısından düşük performans gösterdiğini ortaya koymaktadır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar ile Türkiye’deki mevcut uygulamaların paralellik göstermediği açıktır. Karar vericilerin sıralamaları daha bilinçli kullanması gerekmekte, çalışma sıralamaların sorumlu bir şekilde geliştirilmesi ve kullanılması için yol gösterici bir çerçeve sunmaktadır

    Yerelleşmiş Dışlanma: İstanbul’da Göçmen Mekânları ve Yok-Mekânlar

    Full text link
    Istanbul, as a metropolis, shapes migrant experiences through its fragmented urban landscape. While offering opportunities, its socio-spatial dynamics push migrants into precarious, transient, and exclusionary spaces. This article examines how local policies, economic conditions, and social narratives construct non-places, spaces of transition, alienation, and instability. Through an analysis of films and documentaries set in Istanbul, the study explores how the city produces and reinforces non-places for migrants through localized urban strategies and the tension between tradition and modernity. Situating these films within the discourse of localization and glocalization, the paper highlights how cities become both sites of exclusion and adaptation, where migrants negotiate between place and displacement. The paper explores how non-places in Istanbul, shape the experiences of migrants and strangers to the city. Furthermore, it argues that these non-places themselves take on a migrant quality, constantly shifting, mirroring the instability of those who inhabit or pass through them.İstanbul’un göçmen yok-mekanlarının sinematik anlatılar ile görünür kılındığını iddia eden bu makale, şehrin kozmopolit arzular ve dışlayıcı gerçekleri arasındaki gerilimi ortaya koyar. Bu makale, ekonomik koşulların ve toplumsal anlatıların geçiş, yabancılaşma ve belirsizlik mekânları olarak yok-mekan (non-place) kavramını nasıl inşa ettiğini metaforlar, anlatı yapıları, ve belgesel gerçekçiliği gibi çeşitli sinematik yöntemlerle, İstanbul’da geçen film ve belgesellerin analizi ile incelemektedir. Bu yapımları yerelleşme ve glokalleşme bağlamında ele alan çalışma, şehirlerin hem dışlanma hem de uyum alanları olarak nasıl işlediğini ve göçmenlerin aidiyet ile yerinden edilme arasında sürekli bir müzakere halinde olduğunu göstermektedir. Ayrıca, İstanbul’daki yok-mekanların kendilerinin de göçmen niteliği taşıdığını, sürekli değişerek içinde yaşayanların ve gelip geçenlerin istikrarsızlığını yansıttığını öne sürmektedir. Sinema mekan ve dışlanmanın ve şehrin global hedefleri ile etkileşimini analiz etmek için kritik bir araç olarak ortaya çıkar

    Türkiye’de Mevsimlik Tarım Göçüne Katılan 0-6 Yaş Çocukların Durumu

    Full text link
    This study examines the experiences and vulnerabilities of children aged 0–6 accompanying their families during seasonal agricultural migration in Turkey. Based on a qualitative case study in hazelnut-producing regions of the Black Sea, the research focuses on the developmental, educational, and social challenges faced by young children living in precarious, mobile conditions. Data were gathered through interviews with migrant mothers, field observations, and discussions with labor contractors and local stakeholders. Findings show that children in migratory agricultural settings face overlapping deprivations. These deprivations encompass limited or absent access to early childhood education, disrupted caregiving, unsafe environments, and inconsistent health services. Mothers experience high stress as they balance caregiving with long work hours. The study highlights how public policies and local services largely overlook the needs of these children, rendering them invisible in formal interventions. It calls for context-sensitive, age-appropriate support systems that uphold the rights and developmental needs of young children in agricultural labor contexts.Bu çalışma, Türkiye’de ailelerine eşlik ederek mevsimlik tarım göçüne katılan 0–6 yaş arası çocukların deneyimlerini ve kırılganlıklarını incelemektedir. Karadeniz’in fındık üreten bölgelerinde yürütülen nitel bir vaka çalışmasına dayanan araştırma, hareketli ve güvencesiz yaşam koşullarında yaşayan küçük çocukların karşılaştığı gelişimsel, eğitsel ve sosyal zorluklara odaklanmaktadır. Veriler, göçmen annelerle yapılan görüşmeler, saha gözlemleri ve tarım aracıları ile yerel paydaşlarla yapılan görüşmeler yoluyla toplanmıştır. Bulgular, göçmen tarım bağlamında yaşayan çocukların, sınırlı veya hiç olmayan erken çocukluk eğitimi, kesintiye uğrayan bakım rutinleri, güvensiz çevreler ve düzensiz sağlık hizmetleri gibi örtüşen yoksunluklarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Anneler, uzun çalışma saatleriyle birlikte çocuk bakımı yapmaya çalışırken yüksek düzeyde stres yaşadıklarını bildirmiştir. Çalışma, kamu politikaları ve yerel hizmetlerin bu çocukların ihtiyaçlarını büyük ölçüde görmezden geldiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, tarımsal işgücü bağlamında küçük çocukların haklarını ve gelişimsel ihtiyaçlarını gözeten bağlama duyarlı ve yaşa uygun destek sistemlerinin önemini ortaya koymaktadır. &nbsp

    Sürgünden İtlafa, “Mahallinde Öldürmeden” Ötanaziye: Hayırsızada Vâkâsının Ardından İstanbul’da Sokak Köpekleri

    Full text link
    In this article, I focus on the treatment of street dogs in Turkey throughout the first century of the Republic, following the 1910 incident in which nearly 80,000 stray dogs were exiled and left to die, known as the Hayırsızada Incident. I argue that we can interpret this trajectory as a historical interplay between two interrelated sets of relationships: violence against street dogs and care for them. I examine the intertwined discourses of this dual relationship that envelop the lives of animals living on the streets, including their orientations, conflicts, multiple dynamics, actors, spaces, and everyday practices. I aim to reveal the progression of what I call the “politics of dog eradication” in a dual framework: The first track focuses on how political power and public authority transform animals into objects of control and discipline, elements that disrupt public order, and vectors of disease. It follows the practices of mass killing, exile, and isolation organized under this understanding, along with their methods, spaces, and quest for strategies. The second track highlights the existence of discourses of compassion, protection, and care for animals as a subtle yet powerful force opposing violence against street dogs, their displacement, exile, and killings in various contexts, whether in their neighborhoods or in places referred to as shelters.Bu yazıda, 1910 yılında 80 bine yakın sokak köpeğinin sürgün edilerek ölüme terk edilmesiyle sonuçlanan Hayırsızada Vâkâsının ardından, Cumhuriyetin ilk yüzyılı boyunca Türkiye’de sokakta köpeklerine yönelik muamelenin seyrine odaklanıyorum. Ve bu seyri, birbirini besleyerek gelişen iki ilişki, söylem ve pratikler kümelenmesinin tarihi olarak okuyabileceğimizi savunuyorum: Sokak köpeklerine yönelik şiddetin ve ihtimamın. Sokakta yaşayan hayvanların yaşamını kuşatan bu ikili ilişkinin birbirine dolanık söylemlerine, birbirini kurup şekillendiren yönelimlerine, çatışmalarına, çoklu dinamiklerine, aktörlerine, mekânlarına ve gündelik pratiklerine odaklanıyorum. “Köpeksizleştirme siyaseti” olarak adlandırdığım bu ikili ilişkinin, Hayırsızada Vâkâsının ardından seyrini, ikili bir izlekle açığa çıkarmayı hedefliyorum: İzleklerden ilki, siyasal iktidar ve kamu otoritesinin hayvanları birer denetim ve disiplin nesnesine, asayiş ve kamu düzenini bozan unsurlara, hastalık taşıyıcı vektörlere dönüştürmesinden bazı kesitlere odaklanıyor. Bu anlayışla örgütlenen kitlesel öldürme, sürgün ve tecrit pratiklerini, usullerini, mekanlarını ve yöntem arayışlarını takip ediyor. Diğer izlek ise, sokak köpeklerine yönelik şiddete, onların yerinden edilmesine, tehcir ve tecrit edilmesine, sürgünde, mahallinde ya da barınak adı verilen tecrit mekânlarında öldürülmelerine karşı, örtük ama kuvvetli bir güç olarak varlığını sürdüren, hayvanlara yönelik merhamet, koruma ve ihtimam söylemlerinin seyrini ortaya koyuyor. Şiddet ile ihtimamın bir aradalığı ışığında, Himaye-i Hayvanat Cemiyetinin yüzyıl önce geliştirdiği ve günümüz Türkiye’sinde maalesef yeniden gündemde olan hayvanlara ötenazi, “iyi ölüm”, hayvanları “fenni yöntemlerle öldürme” söylemlerini inceliyorum

    Polat: Bir At, Komşu ve bir Arkadaş

    Full text link

    Üniversite Kampüslerinde Çevreci Davranışların Belirleyicileri ve İyi Oluş Çıktıları

    Full text link
    Encouraging environmentally friendly practices in various contexts (e.g., home, workplace) is becoming increasingly important as the negative effects of human-induced climate change and environmental degradation are more closely observed. In this study, it was aimed to examine the predictors of on-campus pro-environmental behaviors and well-being outcomes of these behaviors among undergraduate students (N = 520) studying at two public universities in Türkiye (Middle East Technical University and Selçuk University). Our findings show that universalism value and university identification positively predicted on-campus pro-environmental behaviors and engaging in these behaviors contributed to positive affect. This study fills various gaps in the existing literature (e.g., the role of university identification on on-campus pro-environmental behaviors, the relationship between on-campus pro-environmental behaviors and psychological well-being) and has important implications for campus sustainability (e.g., the importance of campus atmosphere for campus sustainability).İnsan kaynaklı iklim değişikliği ve çevresel bozulmanın olumsuz etkilerini daha yakından gözlemlediğimiz bu günlerde çeşitli bağlamlarda (ör., ev, iş yeri) çevre dostu uygulamaların teşvik edilmesinin önemi gitgide artmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye’deki iki devlet üniversitesinde (Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi) öğrenim görmekte olan lisans öğrencilerinin (N = 520) kampüs içerisindeki çevreci davranışlarının belirleyicileri ve iyi oluş sonuçlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Bulgularımız evrenselcilik değeri ve üniversite ile özdeşimin kampüs içinde sergilenen çevreci davranışları olumlu yönde yordadığını ve bu davranışları sergilemenin pozitif duygulanımı desteklediğini göstermektedir. Bu çalışma, mevcut literatürdeki çeşitli boşlukları (ör., üniversite ile özdeşimin çevreci davranışlar üzerindeki rolü, kampüs içi çevreci davranışlar ve psikolojik iyi oluş ilişkisi) doldurmakta ve kampüste sürdürülebilirliği sağlamak adına önemli çıkarımları (ör., kampüs atmosferinin kampüs sürdürülebilirliği için önemi) içerisinde barındırmaktadır

    Yaşamın Kıyısında Türler Arası Eşiktelik: Hanım’da (1989) İnsan-Hayvan Yoldaşlığı

    Full text link
    This article argues for liminality as a mutual, interspecies experience as well as a constituent of human-companion animal bond. Despite its potential for animal scholarship, research on interspecies liminality remain rather scarce. Drawing upon this research gap, the main objective of this study is to explore the experiences of liminality of human and feline protagonists in Halit Refiğ’s film Madame [Hanım] (1989) through its analysis conducted in adherence with the coding principles of Grounded Theory. Experiences of liminality of the human and feline protagonists in the film are closely related to the status passages of the characters’ lives. While the film narrates human liminality between living and dying at the end of Olcay’s life, the feline character Hanım depicts liminality of the animal subject between person and property as well as spatial (non)belonging thereof due to her human companion Olcay’s dying. Findings of the study indicate that, in addition to the category of liminal animals being a descriptor for animal populations in proximity to human settlements, liminality lens could be employed to understand life trajectories of individual animals, and to disclose potentialities for interspecies companionship and mutual survival in human-animal borderlands.Bu makale, eşikteliği türler arası müşterek bir deneyim ve insan-hayvan bağının kurucu bir unsuru olarak ele almaktadır. Hayvan çalışmaları için barındırdığı potansiyele rağmen, türler arası eşiktelik üzerine yapılmış araştırmalar görece azdır. Bu çalışmanın amacı alanyazındaki bu eksiklikten hareketle Halit Refiğ’in Hanım [Madame] (1989) filmindeki insan ve kedi kahramanların eşiktelik deneyimlerini, temellendirilmiş kuramın kodlama ilkelerini benimseyen incelemesi aracılığıyla araştırmaktır. Filmdeki insan ve kedi baş karakterlerin eşiktelik deneyimleri bu karakterlerin yaşamlarındaki geçişlerle yakından ilişkilidir. Film, Olcay karakteri üzerinden yaşam ve ölüm arasındaki eşiği temsil ederken, Hanım karakteri ile hayvan öznenin kişi-nesne arasındaki belirsiz ve akışkan konumunu ve bununla ilişkili mekânsal aidiyetsizliği resmeder. Araştırma bulguları, eşiktelik yaklaşımının liminal hayvan yerleşimciler gibi hayvan popülasyonlarını tanımlamaya ek olarak, tekil hayvanların yaşamlarını anlamak ve türler arası yoldaşlık ve birlikte hayatta kalma potansiyellerini açığa çıkarmak için kullanılabileceğine işaret etmektedir

    Bir Ad ve Disiplin Problemi Olarak Yapay Zekâ

    Full text link
    This article explores the complex and challenging relationship between intelligence and technique. It aims to reveal the problematic aspects of categorizing concepts such as instinct, intelligence, consciousness, body and mind from a deterministic perspective, especially in the context of contemporary digital technologies. The main aim of the article is to provide a philosophical and anthropological framework for understanding technological developments and to emphasize the necessity of thinking about artificial intelligence technologies together with human cognitive and social capacities. The article also underlines the importance of a cautious approach to the hyperbolic emotional reactions that technological developments often trigger. The paper proposes a multidisciplinary perspective including philosophical, evolutionary, and cultural elements to understand better the complexities surrounding the concept of AI and its evolution. The discussion focuses on the historical and anthropological background of human-machine interaction. It draws a perspective on the social and cultural implications of this interaction in the context of AI technologies. Finally, it emphasizes the necessity of analyzing technological advances concerning human cognitive and social development through a transdisciplinary framework.Bu makale, zekâ ve teknik arasındaki karmaşık ve zorlu ilişkiyi inceliyor. Özellikle çağdaş dijital teknolojiler bağlamında içgüdü, zekâ, bilinç, beden ve zihin gibi kavramları belirlenimci bir perspektifle kategorize etmenin problemli yönlerini açığa çıkarmayı hedefliyor. Makalenin temel amacı, teknolojik gelişmeleri anlamak için felsefi ve antropolojik bir çerçeve sunmak ve yapay zekâ teknolojilerini, insanın bilişsel ve toplumsal kapasiteleriyle birlikte düşünmenin gerekliliğini vurgulamaktadır. Makale ayrıca teknolojik gelişmelerin sıklıkla tetiklediği hiperbolik duygusal tepkilere karşı ihtiyatlı bir yaklaşımın öneminin altını çiziyor. Makale, yapay zekâ kavramını ve evrimini çevreleyen karmaşıklıkları daha iyi anlamak ve ifade edebilmek için felsefi, evrimsel ve kültürel unsurları içeren multidisipliner bir bakış açısı öneriyor. Tartışma, insan-makine etkileşiminin tarihsel ve antropolojik arka planına odaklanarak bu etkileşimin, günümüz yapay zekâ teknolojileri bağlamında sosyal ve kültürel sonuçlarına dair bir perspektif çiziyor. Nihayetinde teknolojik ilerlemelerin, insanın bilişsel ve toplumsal gelişimiyle ilişkili olarak disiplinler ötesi bir çerçeveyle analiz edilmesinin gerekliliğine vurgu yapıyor

    260

    full texts

    270

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇