REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
Not a member yet
270 research outputs found
Sort by
Çalışma’yla Yola Çıkıp Değerlere Varmak
Reflektif dergisiyle tanışmam, sevgili İdil Işık sayesinde, “çalışma” kavramının konu edildiği sayıda yazı yazmak üzere beni davet edince oldu. Çalışma kavramı, yaklaşık 40 yıl önce başlayıp bazen kısa, bazen uzun aralıklar vererek sürdürdüğüm bir maceradır benim için. İçinde barındırdığı pek çok anlamla çalışmanın, yaşam enerjimizin kaynağı olduğuna inanırım! İlk defa dikkatimi çekip beni bir dizi araştırmaya sürüklemesi, 1980’de Marmara Üniversitesinde İşletme Psikolojisi dersi vermeye başlamamla oldu. Neredeyse bir ömür süren bu çalışmalarla kendimiz hakkında hiç de yadsınamaz bilgiler edindik. Bilimsel dokuyla sarmalanmış bu maceranın bitmiş olduğunu düşünmek bile istemiyorum. Bitemez, çünkü bilim bitmez. Günün birinde birisi bu birikimin bir ucundan yakalayıp yeni maceralara doğru yol alır
Bipolar Bozuklukta Çalışma Statüsü ve İlaç Uyumu: Kuram Temelli Bir Değerlendirme
The aim of this study is to examine how medication adherence differs in patients diagnosed with bipolar disorder who have different employment status and also to examine the relationship of employment status with disorder severity and sociodemographic variables from the perspective of Integrated Behavioural Model (IBM), one of the health behaviour models. To that end, 167 patients diagnosed with bipolar disorder were reached. IBM Bipolar Disorder Medication Adherence Inventory, Medication Adherence Scale, and medication adherence in terms of measured medication level in blood were used. At the end of the analyses conducted, it was found that both the severity of disorder and the medication nonadherence of civil servants were higher than other groups with different employment status. It is concluded that there is a need for intervention programs for medication adherence, especially for civil servant groups with bipolar disorder.Bu çalışmanın amacı ilaç uyumunun farklı çalışma statüsüne sahip bipolar bozukluk tanılı hastalarda nasıl farklılaştığını sağlık davranış modellerinden biri olan Bütünleşik Davranış Modeli (BDM) perspektifinden incelemek ve çalışma statüsünün hastalık şiddeti ve sosyodemografik değişkenlerle olan ilişkisini değerlendirmektir. Bu amaç doğrultusunda 167 bipolar bozukluk tanılı hastaya ulaşılmıştır. Veri toplama araçları olarak BDM Bipolar Bozukluk İlaç Uyumu Bataryası, Tıbbi Tedaviye Uyum Oranı Ölçeği ve İlaç Uyumunu Bildirim Ölçeği, kanda ölçülen ilaç düzeyi açısından ilaç uyumu kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda memurların diğer çalışma statüsüne sahip gruplara göre hem hastalık şiddetinin hem de ilaç uyumsuzluğunun daha yüksek olduğu saptanmıştır. Özellikle bipolar bozukluk tanılı memur gruplarında ilaç uyumuna yönelik müdahale programlarına ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir
Feminizm ve Psikoloji: Sıkıntılı bir İlişki
Bu makalede bir akademik disiplin olan psikoloji ile politik bir hareket ve söylem olan feminizm arasındaki ilişkiler ele alınmaktadır. Feminizm, her türlü baskının karşısında duran ve toplumsal cinsiyet temelinde sosyal adalet tesis etmeyi hedefleyen bir politik harekettir. Feminist psikoloji ise kuramları, yöntemleri ve uygulamaları ile eleştirel bir akımdır. Cinsiyetin psikolojisini ve psikolojinin cinsiyetini irdeler, ve varolan durumun değişmesi için mücadele eder. Makalenin başında, bana akademik çalışmalarımın ibresini feminist psikolojiye çevirmem yönünde ilham vermiş olan bilim kadınlarından öğrendiklerim üzerine, ve yazının, Reflektif’in kadına yönelik şiddet özel sayısında yer almasının önemi konusundaki düşüncelerim yer almaktadır. Makalede, öncelikle, psikoloji ile feminizm arasındaki gerilimli ilişkinin tarihçesi şu alt başlıklarda gözden geçirilmektedir: Feminizm, cinsiyetçilik ve feminist psikoloji; Psikoloji kuram, yöntem ve uygulamalarının feminist eleştirisi; Toplumsal cinsiyet psikolojisi ile ilgili konuların ana akım psikoloji içindeki temsili; Feminist psikologların ana akım psikolojide var olma mücadeleleri ve farklı coğrafyalarda karşılaştıkları direnç; Türkiye’de psikolojide kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının gelişimi. Makalenin sonunda, psikoloji ve feminizmin ilişkisinin geleceği ile ilgili temenniler paylaşılmaktadır
İstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Algılar: Kadına Yönelik Şiddetin Yaygınlığında Uzlaşma, Sorumlulukta Ayrışma
Perceptions on the Istanbul Convention: Violence Against Women Consensus in Prevalence, Polarization in Responsibilityİstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Algılar: Kadına Yönelik Şiddetin Yaygınlığında Uzlaşma, Sorumlulukta Ayrışm
Ekolojik Gezegen Modellemeleri ve Anlam Dünyası Olarak Geleceğin Coğrafyası
Echoes of and debates around modelling Earth and human activity using system dynamics principles to analyze impact of industrial capitalism and consumer society over ecology, and possible futures thereof, has always found a platform extending beyond academia. In this article, three most well-known planetary models produced in different contexts since 1970’s, Limits to Growth, Ecological Footprint and Planetary Boundaries has been comparatively discussed together with criticisms and their reflection in political debate as well as their particular meaning for today’s context of a highly determining anthropogenic global climate change. Efforts of interpreting and adjusting these global models in a local and regional scale and their existing and potential interactions with physical and human geography present significant opportunities for most needed societal transformations and sense-making processes.Endüstriyel kapitalizmin ve tüketim toplumunun ekoloji üzerindeki etkilerini ve olası gelecekleri tespit etmek için sistem dinamiği prensiplerini kullanarak dünyayı ve insan etkinliklerinin etkisini modelleyen çalışmaların yankısı ve tartışmalar her dönem akademik çevreleri aşan bir nitelik sergiledi. Bu çalışmada 1970’lerden bu yana farklı dönemlerde oluşturulan ve en çok bilinen ve referans verilen üç gezegen modelleme çalışması olan Büyümenin Sınırları, Ekolojik Ayakizi ve Gezegen Eşikleri karşılaştırmalı olarak ele alınmış, karşılaştıkları eleştiriler ve politik tartışmaya yansımaları incelenerek insan kaynaklı küresel iklim değişikliğinin oldukça belirleyici olmaya başladığı günümüz için anlamları üzerinde durulmuştur. Küresel düzeydeki modellemelerin yerel ve bölgesel düzeyler için yorumlanma ve uyarlanma çabaları ile fiziksel ve beşeri coğrafya ile var olan ve olası etkileşimleri ihtiyaç duyulan toplumsal dönüşümler ve anlamlandırma süreçleri için önemli olanaklar sunmaktadır
Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele: Kamu Politikası Süreç Analizi
In this article, the analysis of public policies made in terms of combating violence against women will be examined processally. We will try to examine how violence against women becomes a public issue, becomes subject to public policies, and the transformations these publics policies undergo. The literature on the subject focuses predominantly on the forms, reasons, and outcomes of violence against women. There is a dearth in the scholarship on works deeply analyzing the are processes of public policies. This study aims to contribute to the literature with a holistic approach. For this purpose, it will propose a public policy process analysis to examine which dimensions of violence, under what conditions, and by what methods that the policy-making actors react in order to combat violence against women.Kadına yönelik şiddeti konu alan bu çalışmada şiddetle mücadele anlamında yapılan kamu politikaları analizi süreçsel olarak incelenecektir. Kadına yönelik şiddet olgusunun gündeme gelişi, kamu politikalarına konu oluşu, politikaların hangi dönüşümlerden geçtiği, değerlendirilmesi yapılmaya çalışılacaktır. Konuyla ilgili yazın daha çok kadına yönelik şiddet biçimleri, nedenleri ve etkilerine odaklanmaktadır. Bu bağlamda derinlemesine yapılan kamu politikası süreç analizi bulunmamaktadır. Çalışma, bütünsel bir yaklaşımla literatüre bu konuda katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu hedefle kadına yönelik şiddetle mücadele adına politika üretici aktörlerin şiddetin hangi boyutlarında, ne koşullarda, hangi yöntemlerle politika oluşturduğu sorularına cevap verici biçimde kamu politikası süreç analizi ortaya koyulacaktır
Dayağa Karşı Dayanışma ve Mor İğne Kampanyalarında “Şiddet” ve “Cinsel Taciz”in Kavramsallaştırılması
This article will examine the two foundational campaigns of the feminist movement after 1980s, the Campaign Against Battering of Women and Purple Needle Campaign. While these two campaigns problematized and struggled against “violence against women” and “sexual harassment/sexual assault” respectively, these forms of attacks on women’s bodies did not have proper names in Turkish back then, when the two campaigns were carried out. Rather than “violence against women” terms such as battering, beating, hitting were used in Turkish to refer to this problem. There was no term to cover the terms “sexual harassment” or “sexual assault” in Turkish either, and highly visualized terms such as touching a woman’s body, pinching were some of the most widely used ones to describe the unwanted attacks on female bodies. This article traces the history of the terms, “violence against women” and “sexual harassment/sexual assault”, in Turkish and argues that both terms were coined throughout the processes of the formulation, organization, and carrying out of these two campaigns. I argue that the use of the terms “violence” and “sexual harassment” made these two major attacks on female bodies political issues that can be expressed, discussed, and struggled against. Bu çalışmada 1980 sonrası feminist hareketin iki öncü kampanyası olan Dayağa Karşı Dayanışma ve Mor İğne kampanyalarını ele alacağım. Cinsiyet temelli şiddet biçimleri olan “dayak” ve “sarkıntılığın”, bu iki kampanyanın tasarlanma, örgütlenme ve yürütülme süreçlerinde “şiddet” ve “cinsel taciz” olarak yeniden tarif edilmelerinin önemine değineceğim. Bu feminist kavramsallaştırma süreci sayesinde kişisel olanın politikleştirildiğini, yani şiddet ve cinsel tacizin üzerine konuşulabilir, tartışılabilir, mücadele edilebilir hale getirildiğini öne sürüyorum. Kavramsallaştırmadan kastım bu mücadele ve dayanışma kampanyaları sürecinde dayak, pataklama, sopa gibi terimlerin yerine kadına yönelik şiddet; sarkıntılık, elleme, gibi tabirler yerine cinsel taciz kavramlarının kullanılmaya başlanmasıdır. Bu yeniden adlandırma süreci, kendiliğinden olmamış, feminist yöntem arayışının sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu kavramların günümüzdeki yaygın kullanımlarına bakılacak olursa bu iki kampanyanın kalıcı kazanımı olduğu öne sürülebilir
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Siyasi Seçkinlerin Coğrafya-Medeniyet İlişkisi Algısı
This study examines how the Late Ottoman and Early Republican political elite perceived the interrelation between civilization and geography. The political elite associated the “West” with hard working, production, dynamism, discipline and progress, whereas they attributed negative characteristics to the “East” such as stagnation, laziness, fatalism, devastation and backwardness. More importantly they were convinced that the East, of which Ottoman Empire was a part, was destined to be destroyed or most likely dominated by the West. Therefore the political elite considered immediate necessity of becoming a part of the Western civilization a matter of survival. Hence efforts of the Early Republican elite to become a part of the “West” can be regarded as a consequence of this existential crisis which appeared during the Late Ottoman period.Bu çalışma Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde siyasi seçkinlerin coğrafya-medeniyet ilişkisine yönelik algısını incelemektedir. Bu süreçte seçkinler Batı’yı üretim, çalışkanlık, dinamizm, disiplin ve ilerleme ile özdeşleştirirken, Doğu’yu durağanlık, tembellik, kadercilik, yıkım ve gerilikle ilişkilendirirler. Daha da önemlisi, Osmanlı’nın da parçası olduğu Doğu’yu yok olmaya ya da en iyi ihtimalle tahakküm altında kalmaya mahkûm görürler. Bu nedenle “medeniyete” bir başka ifade ile “Batı’ya” bir an önce dahil olmayı hayatta kalma meselesi olarak değerlendirirler. Dolayısıyla coğrafya algıları bir tür varoluş krizi etrafında şekillenmiştir. Erken Cumhuriyet’in Batı’nın bir parçası haline gelme gayreti de bu çerçevede anlaşılabilir
“Yeni Dönemin Yeni İşçisi”: 1950’lerde Türkiye’de Girişimcilik ve İşgücü Kontrolü
This article examines the close connection between certain models of entrepreneurship and labor control in the 1950s through examining Kemal Seli’s carpet weaving workshops in Turkey. Seli, an entrepreneur who was educated in Germany and in the US in the 1930s, followed different methods of business organization and labor regimes in his workshops. Through paternalist relations he established with the workers, mainly women, on the shop floor, Seli aimed to increase productivity in the workshops and transform the mentality of the work force. The article argues that, by adapting “Human Rationalization” (menschliche Rationalisierung), Seli sought to create new workers and new working-class families that would be more technically, socially, and emotionally suited to the new rationalized work and who will be more politically quiescent. These all-well fit to the economically liberal and conservative-modernist rule of the Democrat Party throughout the 1950s.Bu makale 1950’li yıllardaki farklı girişimcilik modelleri ile işgücünün kontolü arasındaki ilişkiyi Kemal Seli’nin halı dokuma atölyeleri üzerinden incelemektedir. Almanya ve ABD’de 1930’lar eğitim görmüş bir girişimci olan Seli, atölyelerinde farklı iş modelleri ve işgücü rejimlerini uygulamıştır. Çoğunluğunu kadınların oluşturduğu işçilerle olan paterlanist ilişkiler aracılığı ile girişimcinin verimi arttırmayı ve iş gücünün düşünce şeklini değiştirmeyi amaçladığını göstermektedir. Makale, işgücünü “rasyonelleştirerek” Seli’nin yeni işçiler ve işçi-aileleri yaratmayı amaçlamadığını, ve bu sayede teknik, sosyal ve duygusal açılardan rasyonelleşmiş işe daha uygun olacaklarını, bunun da iktisadi açıdan liberal ve kültürel olarak da muhafazakar-modernist politikaların uygulandığı Demokrat Parti dönemine uygun olduğunu iddia etmektedir
Liberal Demokrasi Zorlanıyor: Sosyo-Ekonomik ve Teknolojik Değişimin Etkileri Üzerinde Düşünceler
Liberal demokrasinin hızla evrensel bir siyasal sisteme dönüşerek gelecekte dünyada egemen konuma geleceğine ilişkin iyimser bekleyişler çoktan sona ermiş bulunuyor. Bu iyimserlik Batı’nın liberal demokrasilerine rakip otoriter sistemlerden oluşan Sosyalist Blok’un beklenmedik bir şekilde aniden çökmesinden kaynaklanıyordu. Otoriter sistemlerin ortadan kalkması, ya da Batı’nın gözüyle ifade edecek olursak, “özgür dünya tarafından yenilgiye uğratılması” sonrasında, artık ortada tüm toplumların örnek alacağı tek model kaldığı ve siyasal sistemlerin bu yönde gelişecekleri beklenmeye başlanmıştı. Hatta “demokratik” bir dünyanın kurulabileceği fikrinin heyecanına kapılan bazı yazarlar, tarihin sonunun geldiğini ilan edecek kadar ileriye gittiler. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden neredeyse otuz yıl sonra iyimserliğin biraz erken ve yanıltıcı olduğu iyice belli olmuştur. Gerçekten de, başlangıçta başta Doğu Avrupa’da olmak üzere dünyada liberal demokratik sistemi benimseyen ülkelerin sayısında bir artış gerçekleşmişti. Ancak, bunu dünyanın başka bölgelerinde de liberal demokrasiye geçişe yönelik hızlı ve sürekli bir gelişme izlemedi. Tersine, yakın dönemde, bir süre önce liberal demokratik yönetimi benimseyen ülkeler yanında, uzun yıllar liberal demokratik sistemin hüküm sürdüğü ülkelerde dahi gerilemeler görüldü