REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
Not a member yet
270 research outputs found
Sort by
Mesafeleri Aşan Ses(sizlik): Diyarbakır’dan Çanakkale’ye Güven(siz)lik Anlatıları
This article focuses on the concept of “human security” within the framework of the new understanding of security, and examines the perception of security / feeling of safety by women and LGBTI +. In the article, it is explained what strategies women and LGBTI + individuals who are under the threat / risk of violence develop in order to protect themselves from violence and which realms they create in order to stay safe. Gender-based violence is often seen as a problem of its own, reduced to an individual issue, and is rendered unrealistic with certainty. This study, using qualitative research techniques on the basis of feminist methodology, focuses on the women and LGBTI + people’s, who are living in Diyarbakır and Çanakkale and coming from different life spaces, perceptions of (in)security. Moreover, the study also examines the variables which have effect on gender-based violence and those in relation to it on the concept of (in)security.Bu makale yeni güvenlik anlayışı çerçevesi içerisinde yer alan “insani güvenlik” kavramına odaklanarak, güvensizlik ve şiddet sarmalının en çok etkilediği gruplar olan kadınlar ve LGBTİ+’ların güvenlik/güvende hissetme algısını incelemektedir. Makalede gündelik yaşam içerisinde şiddet tehdidi/riski altında olan kadınlar ve LGBTİ+’ların şiddetten kendilerini koruyabilmek için ne gibi stratejiler geliştirdikleri ve güvende kalabilmek adına hangi alanları yarattıkları aktarılmaktadır. Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, genellikle bireysel bir meseleye indirgenerek, kendine özgü bir sorun olarak görülür ve kesinlik ile gerçeklikten uzak bir hale getirilir. Bu çalışma, feminist metodoloji temelinde nitel araştırma teknikleriyle Diyarbakır ve Çanakkale’de yaşayan, farklı yaşam alanlarından gelen kadın ve LGBTİ+’ların güven(siz)lik algılarına odaklanarak, toplumsal cinsiyet temelli şiddet ve buna bağlı olarak güven(siz)lik mefhumunun ne gibi değişkenlerden etkilendiğini incelemektedir. Bu bağlamda, makale boyunca, hem kadınlar ve LGBTİ+’ların özel-kamusal alanda maruz kaldıkları çeşitli şiddet türleri ve güvensizlik halleri gösterilmekte, hem de mekân ve sosyo-ekonomik düzeyin şiddet ve güvensizlik karşısında benimsenen stratejileri nasıl etkilediği ortaya koyulmaktadır
Çalışan Sesi Perspektifinden Ruhsal Bozukluk Tanısı Almış/Psikososyal Engelleri Olan Çalışanlar
Presenting different ideas and suggestions in order to solve problems in organizations; that is, “employee voice” is an important mechanism for innovative, agile and flexible organizational structures. In terms of diversity management, this study covers the hesitations and obstacles that the employees diagnosed with psychological disorders may experience in sharing ideas and solutions about the issues they are dissatisfied with. In terms of employee voice theories, awareness of barriers and responsibilities of organizations are supported by theoretical implications. It is aimed to offer suggestions to HR professionals and managers with the thought that employees with psychosocial barriers should not be left out of the major working group. With this perspective, it has been explained why they may hesitate to share their ideas and opinions and what the responsibilities of organizations can be.Örgütlerde, problemlerin çözülmesi adına, farklı fikir ve önerilerin sunulması; yani “çalışan sesi” inovatif, çevik ve esnek örgüt yapıları için önemli mekanizmalardır. Bu çalışma, çeşitlilik yönetimi açından, psikolojik bozukluk tanısı almış çalışan kitlesinin, memnuniyetsizlik duydukları konularda fikir ve çözüm önerileri paylaşmada yaşayabilecekleri tereddüt ve engelleri kapsamaktadır. Çalışan sesi teorileri açısından, engellerin farkındalığı ve örgütlere düşen sorumlulukların neler olabileceği teorik çıkarımlarla desteklenmiştir. Psikososyal engelleri olan çalışanlar, ana çalışma grubunun dışında kalmamaları düşüncesiyle, İK profesyonelleri ve yöneticilerine öneriler sunmak amaçlanmıştır. Bu perspektif ile kendi fikir ve görüşlerini paylaşmada neden tereddüt yaşayabilecekleri ve örgütlere düşen sorumlulukların neler olabileceği aktarılmıştır
Bir Mekânsal Pratik Olarak Transit Hareketlilik: İstanbul’un Metrobüsü
The article inquiries the spatial practice that Istanbul’s metrobus spans as a characteristic of transit mobility. As bus rapid transit, the metrobus has become a popular means of transport in Istanbul. However, the spatial practice it provides represents the problematized mode of mobility in the metropolis. Because efficiency-based quantification transforms the experience of a mobile space into transit practice. Hence, the article analyzes Henri Lefebvre’s spatial theory together with the production of modern mobilities. Then, it discusses how the metrobus is comprehended as the “ultimate example” of “becoming transit.” This has been a direct expression of a regular passenger during an interview that I have conducted for my ongoing doctoral thesis. Since being on the move is a social phenomenon that conceives more than functional details, the article reflects upon the interlocutor’s story to question the spatial practice of the metrobus as a transit enclosure.Bu makale transit hareketlilik örneği olarak metrobüsün sunduğu mekânsal pratiği sorguluyor. Metrobüs, İstanbul’un en popüler ulaşım araçlarından biri haline gelmesine karşın, metropoldeki hareketliliğin sorunlu yapısını, ürettiği mekansal pratik ile temsil ediyor. Çünkü sağladığı verim odaklı niceliksel çözüm, hareketli bir mekâna ait deneyimi transit bir pratiğe dönüştürüyor. Dolayısıyla, bu çalışma öncelikle Henri Lefebvre’in mekân teorisini, modern hareketliliğin üretimi ile birlikte ele alıyor. Ardından, metrobüsü “transitleşmenin” “nihai örneği” olarak inceliyor. Bu tanım, devam eden doktora tezim için yaptığım mülakatlarda, düzenli bir metrobüs kullanıcısı tarafından ifade edildi. Hareketlilik, fonksiyonel detaylardan fazlasını içeren sosyal bir fenomen olduğu için bu çalışma, metrobüsün sunduğu mekansal pratiği bir transit çevreleme olarak muhatabın hikayesi üzerinden tartışıyor
Carl Schmitt Kitle Demokrasisine Karşı: Parlamenter Demokrasinin Krizi’ni Yeniden Yorumlamak
Carl Schmitt’s work on The Crisis of Parliamentary Democracy has been subject to a new scholarly interest within the context of the debates on populism. Most accounts emphasized the anti-liberal elements in his thought that are discernible in those parts of the book that elaborate on the opposition between liberalism and democracy. This paper argues that such emphasis tends to oversee the analysis developed by Schmitt with regard to the decline of the nineteenth century parliamentarism in the same book. Suggesting that Schmitt nostalgically idealizes nineteenth century parliamentarism as an instance of bourgeois domination and blames mass democracy for its deterioration, this paper puts forth a different portrayal of Schmitt who is an anti-democrat and committed to preserving bourgeois social/political order. This paper finalizes by suggesting that a rigorous analysis of Schmitt’s anti-democratic politics would offer us a new lens to interrogate the polemical side of his anti-liberalism. This would in turn disclose the shortcomings of portraying Schmitt as a principled anti-liberal.Carl Schmitt’in Parlamenter Demokrasinin Krizi isimli çalışması popülizm tartışmaları bağlamında yeni bir akademik ilginin konusu oldu. Bu tartışmaların parçası olan çoğu yaklaşım, Schmitt’in düşüncesinin, bu kitabın liberalizm ve demokrasinin karşıtlığı üzerine düşündüğü kısımlarında teşhis edilebilen anti-liberal öğeleri üzerine vurgu yaptı. Bu yazı, böylesi bir vurgunun Schmitt’in ondokuzuncu yüzyıl parlamentoculuğunun düşüşü üzerine aynı kitapta geliştirdiği analizi görmezden geldiğini iddia etmektedir. Ayrıca, Schmitt’in burjuva hakimiyetinin bir kertesi olarak ondokuzuncu yüzyıl parlamentoculuğunu nostaljik bir biçimde idealize ettiğini ve onun yozlaşmasının sorumlusu olarak kitle demokrasisini gördüğünü öne sürerek, burjuva sosyal/politik düzenine bağlı bir anti-demokrat Schmitt portresi ortaya koyar. Bu yazı Schmitt’in anti-demokratik siyasetinin titiz bir incelemesinin onun anti-liberalizmin polemiksel yönünü soruşturmak için aslında yeni bir mercek sunduğunu iddia ederek sonlanır. Bu yazının iddiasına göre, böylesi bir mercek Schmitt’i ilkeli bir anti-liberal olarak resmetmenin eksik yanlarını da açığa çıkaracaktır
Tiyatronun “Çevirme İşi”: Pelin Esmer Filmleri Üzerinden Cinsiyetlendirilmiş Duygusal Emek
This study engages Arlie Hochschild’s (1983) “emotional labor” through Pelin Esmer’s documentaries: The Play (2005) and Queen Lear (2019). The films follow Mersin’s villager women through the course of 15 years seeking to understand how theater transformed their lives, meanwhile displaying the unequal gendered distribution of emotional labor. Emotional labor was initially defined as that which is undertook due to employers’ imposing/restricting certain displays of emotion. Social scientists further investigated the concept especially in its unequal social distribution, for example regarding gender whereby emotional labor largely burdened women due to biological determinist assumptions about their ‘emotional nature.’ The two plays documented in Esmer’s films, The Outcry of Women and Queen Lear, (trans)late emotional labor from invisible to visible thereby attesting to the (trans)formation of women’slives based on theatrical representation. The essay details this process through the stories of three women in particular – Fatma Fatih, Zeynep Fatih and Behiye Yanık.Bu çalışmanın amacı Arlie Hochschild’in duygusal emek (1983) tanımını Pelin Esmer’in Oyun (2005) ve Kraliçe Lear (2019) filmleri üzerinden okumaktır. Mersin’in bir köyündeki kadın karakterleri on beş yıl ara ile oynadıkları tiyatro oyunları üzerinden izleyen ve onların yaşamlarındaki değişime tanıklık eden bu belgeseller duygusal emeğin cinsiyetler arasındaki eşitsiz dağılımı açısından özgün bir süreci örneklemektedir. İşverenin bazı duygu gösterimlerini (ve dolayısıyla bastırımlarını) dayatması anlamına gelen başlangıçtaki duygusal emek tanımı, sosyal bilimcilerin daha sonra yaptıkları çalışmalarla derinleşmiş, çeşitli eksenlerde eşitsiz dağılımıyla biyolojik determinist bir yerden, yani empati, sempati, vb. özelliklerin ‘kadının doğasında’ olduğu var sayıldığı için çokça kadına yüklenmesiyle gündeme gelmiştir. Esmer’in sözü edilen iki filminde prova, hazırlık ve sahnelenmesini belgelediği her iki tiyatro oyunu, Kadının Feryadı ve Kraliçe Lear görmezden gelinen ve görünmez kılınan duygusal emeği bilinçli olarak ortaya çıkarma konusunda gösterilen kolektif çabayı yansıtmakta, yazıda odaklanılan üç kadın (Fatma Fatih, Zeynep Fatih ve Behiye Yanık) özelinde bu sürecin ayrıntıları incelenmektedir.
 
Soru Cevap: Toplumsal Cinsiyet ve Şiddet
Reflektif Dergisi olarak kendi akademik çalışmalarımız üzerine düşünebileceğimiz bir alan açmayı önemsiyoruz. Bu sayıda toplumsal cinsiyet ve şiddet ilişkisinin farklı disiplinlerde nasıl kavramsallaştırıldığı ve tartışıldığı, nasıl dönüştüğünü ve kendi deneyimlerimiz ile nasıl ilişkilendirdiğimiz soruları üzerine düşünelim istedik. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin farklı alanlarda nasıl tartışıldığını ve Türkiye’nin bu sözleşmeden çekilme ihtimalinin tartışmaya açılması konusundaki düşünceleri de biraraya getirelim istedik. Sosyal psikoloji alanından Melek Göregenli, erkeklik çalışmalarına odaklanan sosyolog Cenk Özbay, eleştirel iktisatçı Yelda Yücel ve iletişim ve medya alanından Nilüfer Timisi’den bu sorulara gelen cevapları bir araya getirdik.Reflektif Dergisi olarak kendi akademik çalışmalarımız üzerine düşünebileceğimiz bir alan açmayı önemsiyoruz. Bu sayıda toplumsal cinsiyet ve şiddet ilişkisinin farklı disiplinlerde nasıl kavramsallaştırıldığı ve tartışıldığı, nasıl dönüştüğünü ve kendi deneyimlerimiz ile nasıl ilişkilendirdiğimiz soruları üzerine düşünelim istedik. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin farklı alanlarda nasıl tartışıldığını ve Türkiye’nin bu sözleşmeden çekilme ihtimalinin tartışmaya açılması konusundaki düşünceleri de biraraya getirelim istedik. Sosyal psikoloji alanından Melek Göregenli, erkeklik çalışmalarına odaklanan sosyolog Cenk Özbay, eleştirel iktisatçı Yelda Yücel ve iletişim ve medya alanından Nilüfer Timisi’den bu sorulara gelen cevapları bir araya getirdik
Toplumsal Kalkınmanın Kavramsallaştırılması: Yaygın Araştırılmayan Bir Olgu ve Çalışan-Örgüt Uyumu için Olası Çıkarımlar
Following the emergence of post-materialistic societies after World War II, economic growth was the dominating societal development dimension. However, universal societal growth principles ignore that societies and groups construe their own subjective societal development map parallel to their members\u27 needs, values, and beliefs. Recent research on conceptualizations of societal development provides an opportunity to elaborate on the potential implications for work organizations. This paper aims to draw attention to conceptualizations of societal development as a potentially critical factor determining how employees perceive their organizations and their jobs serving sustainable development goals. We apply a social identity perspective to reflect on employee-organization fit built on shared views of societal development, providing the foundation of employee motivation to achieve the organization\u27s goals. Finally, a research agenda integrating employees\u27 and organizations\u27 perceptions of societal developmental goals is proposed.
Keywords: societal development goals, employee-organization fit, social identity
 
Ciddi Ruhsal Hastalık ile Yaşayan Bireylere Yönelik Destekli İşe Yerleştirme
People living with a severe mental illness suffer from social and vocational dysfunction due to the illness. Therefore, employment rate of those people is low. It has been determined by studies that being involved in working life contributes to the recovery processes of individuals and supports their re-participation in society. There are many different vocational rehabilitation services developed for the participation of people to working life. One of them, supported employment, is the subject of this study. It is known that supported employment facilitates people\u27s participation in working life and increases the duration of their stay at work. In this study, supported employment services for people living with serious mental illness will be evaluated. Ciddi ruhsal hastalık ile yaşayan kişilerde hastalık kaynaklı sosyal ve mesleki işlev kayıplar söz konusudur. Bu yüzden kişilerin çalışma yaşamına katılım oranları düşüktür. Çalışma yaşamına dahil olmanın kişilerin iyileşme süreçlerine katkı sağladığı ve topluma yeniden katılımlarını desteklediği yapılan çalışmalar ile saptanmıştır. Kişilerin iş yaşamına katılımı için geliştirilen birçok farklı mesleki iyileştirim hizmeti vardır. Bunlardan biri olan destekli işe yerleştirim bu çalışmanın konusudur. Destekli işe yerleştirimin kişilerin iş yaşamına katılımı kolaylaştırdığı ve işte kalma sürelerini arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmada ciddi ruhsal hastalık ile yaşayan kişiler için destekli işe yerleştirim hizmetleri değerlendirilecektir
Tanzimat dönemi Ermeni İdaresinin Hukuki Salâhiyetleri ve Sınırları: Bir Ensest, Zina ve Kürtaj Davası
This article discusses the limits of the Armenian juridical mechanisms within the Ottoman Empire based on a collective petition known as arz-ı mahzar, sent in 1856 by the Armenian local administration of Akşehir, Konya, to the Patriarchate of Constantinople. It reports to the Patriarch an unresolved court case involving an incident of incest, adultery, and abortion, asking for advice. This period of the 19th century at the height of Tanzimat is envisaged as the most progressive period of the Ottoman Empire. The cases discussed in this article show that the Ottoman Armenian millet’s juridical authority remained a limited and constantly contested one, as the millet was not always able to make judgements according to its ecclesiastic law as it was supposed to be entitled to do.Bu makale 1856’da Konya Akşehir’den İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’ne gönderilen bir arz-ı mahzar ışığında Ermeni idaresinin hukuki yetkilerini, sınırlarını ve/veya sınırlılıklarını incelemektedir. Patrikhane’den istenen, ensest, zina ve kürtaj suçlarının işlendiğine işaret eden çözülememiş davaya ilişkin bir tavsiyede bulunmalarıdır. Özellikle de Tanzimat’ın doruğu denilebilecek bu dönem Osmanlı İmparatorluğu tarihyazımında en ilerici dönem olarak tahayyül edilir. Bu makale, Patrikhane Arşivi ışığında Ermeni idaresinin kendi salâhiyetinde olan hukuki yetkilerini ancak sınırlı bir şekilde kullanabildiğini iddia etmektedir