REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
Not a member yet
270 research outputs found
Sort by
Spor Sahasında Etik Dönüş
The assumption of sports being a natural and fair competition area has been challenged by scholars and athlete-activists in the last decades. This article, focusing on three periods in the history of –the agones in Ancient Greece, the birth and early development of modern sports, and contemporary sports relation– offers a brief historical analysis of how fairness has been conceptualized in different ways throughout the centuries. By doing that, it sheds light on the changes in the (self-)making of sporting moral subject over time. Drawing upon the broader anthropological debates which problematize the objectivity and neutrality claims of ethics, the article calls for a non-normative and contextualized approach to ethics within the sports field so that we may reach a better understanding of how sporting moral subjects navigate, negotiate, and challenge the existing ethical codes of behavior in modern sports.Sporun doğal ve adil bir rekabet alanı olduğu varsayımı, son yıllarda aktivist sporcular ve sosyal bilimciler tarafından sorgulanmıştır. Bu makale, Antik Yunan’daki yarışmalara (agon), modern sporun başlangıcına ve günümüz spor ilişkilerine odaklanarak sporcu etik öznenin (öz-)inşasında zaman içerisinde yaşanan dönüşümlere ışık tutmaktadır. Etiğin nesnellik ve tarafsızlık iddialarını sorunsallaştıran antropolojik tartışmalardan yararlanan makale, spor ve etik ilişkisine normatif olmayan ve bağlamı dikkate alan bir yaklaşım çağrısında bulunmaktadır. Bu sayede, sporcu etik öznenin modern sporda var olan etik davranış kodlarıyla ne tür müzakereler ve meydan okumalar yoluyla ilişkilendiğine dair kavrayışımızı geliştirebileceğimiz savunulmaktadır
Etik Sorumluluk, İnsan Hakları ve Kültürel-Ahlaki Gerekçeler Geriliminde Türkiye’de Kapsayıcı Eğitim
This article explores the conceptualization and justification of inclusive education by Turkey’s Ministry of National Education (MoNE). To this aim, it critically reviews MoNE’s manual titled “Manual for Teachers Who Have Foreign Origin Students in Their Classes.” This manual justifies inclusive education on two grounds: universalist concepts such as human rights on the one hand and nativist-culturalist terms such as fütüvvet (generosity) and Ahilik morality on the other hand. The MoNE suggests that schools should adapt themselves to the cultural needs of students, not vice versa. Yet, it formulates the ethical roots of inclusion based on ethno-religious (Turkish-Islamic) boundaries. Thus the MoNE presents an ideal norm that refugees should adopt. Since the education system is still based on an ideology of “one language, one religion, and one nation”, “national education” and “inclusive education” seem incongruent terms in the Turkish context. The article points out that structural inclusion that refers to access to education is not enough. Inclusivity and social cohesion also involve relational inclusion that contributes to students’ identity development and sense of belonging to broader society. For this, there is a need for field studies focusing on how inclusion is negotiated by different actors.Bu makale Millî Eğitim Bakanlığı’nın kapsayıcı eğitimi kavramsallaştırma ve temellendirme biçimine odaklanmaktadır. Bunu, MEB’in “Sınıfında Yabancı Uyruklu Öğrenci Bulunan Öğretmenler İçin El Kitabı”nın eleştirel bir okuması aracılığıyla yapmaktadır. MEB’in El Kitabı kapsayıcılığı bir yanda insan hakları gibi evrenselci kavramlarla, öte yanda ise fütüvvet, ahilik ahlakı gibi yerel-kültürel kavramlarla temellendirmektedir. MEB bir yanda öğrencilerin okula değil, okulların öğrencilerin kültürel ihtiyaçlarına uyarlanmasının gerekliliğini dile getirmekte, öte yanda ise kapsayıcılığın kültürel-ahlaki çerçevesini etno-dinsel (Türk-İslam) kimlikle sınırlarlandırmaktadır. Böylece MEB, mültecilerin benimsemesi gereken ideal bir merkez ve norm belirlemektedir. Norm ve sınırlar etno-dinsel olarak belirlendiğinde farklı kültürlere ve dillere okullarda alan açabilmek de zorlaşmaktadır. Bu norm doğrultusunda Milli Eğitim Sistemi’nin hala tek dil, tek din, tek millet söylemiyle şekillendiği düşünüldüğünde “kapsayıcı eğitim” ve “milli eğitim” bazen birbirine zıt kavramlar gibi durmaktadır. Makale, eğitime erişimi anlatan yapısal kapsayıcılığın yeterli olmadığını, öğrencilerin kimlik gelişimini ve aidiyet duygularını artıracak ilişkisel kapsayıcılığın da sağlanması gerektiğini ileri sürmektedir. Bunun için de kapsayıcılığın farklı aktörlerce nasıl müzakere edildiğine odaklanan saha çalışmalarına ihtiyaç vardır
Kent Hakkını Yeniden Düşünmek: Hangi Kent? Nasıl Bir Hak?
This article aims to revisit Lefebvre’s notion of the right to the city in a broader framework and discuss it as a material, social, and emotional component of everyday spatial experiences of vulnerable and precarious individuals like the homeless. Without focusing on lived experiences and needs of different groups, the concept of the right to the city will fall short of providing a meaningful urban appropriation for all inhabitants as envisaged by Lefebvre and contributing to the creation of a more ethical socio-spatial reality. Within this context, homelessness stands out as an example that enables a discussion of how a moral and ethical everyday life can be made possible for everyone in the urban space.Bu makale, Lefebvre’in kent hakkını kavramını yeniden ele almayı ve onu evsizler gibi kırılgan grupların günlük mekansal deneyimlerinin fiziksel, sosyal ve duygusal bir parçası olarak tartışmayı amaçlıyor. Farklı grupların yaşanmış deneyimlerini ve ihtiyaçlarını göz önüne almayan bir kent hakkı kavramının Lefebvre’in ön gördüğü tüm kent sakinleri için anlamlı mekansal sahiplenmeyi sağlayamayacağını ve daha ahlaklı bir sosyo-mekansal gerçekliğin oluşmasına katkıda bulunamayacağını öne sürüyor. Bu bağlamda evsizlik, kentsel mekanda herkes için ahlaklı ve etik bir gündelik hayatın nasıl mümkün kılınabileceğini tartışmaya açan bir örnek olarak öne çıkıyor
Mültecilere İlişkin Mezenformasyon: Sonuçları, Sürdürücüleri ve Çözüm Önerileri
This article explores the relationship between misinformation and refugee integration and discusses the challenges and opportunities for fighting misinformation about immigrants in the Turkish context. To this end, we utilize in-depth interviews conducted between October 2021-January 2022 with Turkish citizens and migration experts working in the academia, non-governmental organizations and migration units of state and local government agencies. Our findings demonstrate that the prevalence of misinformation presenting immigrants as threats foster negative attitudes toward refugees and reinforce separationist and assimilationist acculturation orientations among the refugee community. Our expert interviews point to the lack of political will to fight misinformation about immigrants and suggest that resilience building, rather than misinformation correction can be a viable strategy that non-governmental organizations can adopt to combat misinformation.Bu çalışma mülteci Mezenformasyon ile mülteci entegrasyonu arasındaki ilişkiyi irdelemekte ve Mezenformasyon ile mücadelede karşılaşılan güçlükleri ve çözüm önerilerini tartışmaktadır. Bu amaçla, çalışmada Ekim 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve akademi, sivil toplum kuruluşları ve yerel ve merkezi yönetimlere bağlı göç birimlerinde görev yapan göç uzmanlarıyla yürütülen derinlemesine mülakatlardan faydalanılmıştır. Çalışmamızın bulguları göçmenler hakkındaki yaygın mezenformasyonun ev sahibi topluluğun mültecilere karşı tutumlarını ve mültecilerin kültürlenme tercihlerini etkilediğini göstermektedir. Göç uzmanlarıyla yapılan görüşmeler mezenformasyonla mücadelede siyasal iradenin eksikliğine dikkat çekmekte ve sivil toplum kuruluşlarının bilgi düzensizliğiyle mücadelenin yanlış bilgiyi çürütmek yerine yanlış bilgiye karşı dayanıklılığı güçlendirme çalışmalarına odaklanmasının daha etkin bir strateji olacağına işaret etmektedir
Hagop Mntsuri’nin İkinci Evlilik Romanını Osmanlı İmparatorluğu’nda Eşzamanlıların Eşzamansızlığı Perspektifinden Okumak
This paper discusses the novella Yergrort Amusnutyunı (The Second Marriage) by Hagop Demirciyan (pen name Hagop Mnts‘uri’) in a larger historical context including the conditions which led to the Armenian genocide, the ramifications it had on the life of the survivors and the irreversible realities it created in post-genocide Turkey. Published in Istanbul in 1931, the book represents the deep historical and structural differences between Istanbulite Armenians and those from the provinces. Reading and explaining these differences in their context through the lenses of Mntsuri’s characters as well as through the lens of the literary theories of uneven development, I argue that the Armenians in the provinces and in Istanbul were deeply separated from each other, becoming non-contemporaneous contemporaries. This unevenness was coupled with genocide denial in the decades after 1915, imprisoning the survivor as kağtagan within silence over generations, not just in Istanbul but also the communities where they sought refuge abroad.Bu makalede Hagop Demirciyan’ın Yergrort Amusnutyunı (İkinci Evlilik) romanını, Ermeni soykırımına giden yolu döşeyen koşullar, soykırımın kurtulanların yaşamı üzerindeki etkileri ve soykırımsonrası Türkiye’de yarattığı geri dönüşü olmayan gerçeklikler de dahil olmak üzere daha geniş bir tarihsel bağlamda ele alıyorum. 1931 yılında İstanbul’da basılan romanın karakterleri üzerinden, İstanbullu Ermeniler ile vilayetlerde yaşayan Ermeniler arasındaki derin tarihsel ve yapısal farklılıkların izini sürüyor, bu farklılıklara eşitsiz ve bileşik gelişmeye ilişkin edebiyat kuramlarının yardımıyla bakarak vilayetlerdeki ve İstanbul’daki Ermenilerin eşzamanlı eşzamansızlara dönüştüklerini iddia ediyorum. Bu eşitsizlik 1915’de zirveye ulaşmış yalnızca İstanbul’da değil, Türkiye dışında sığınılan her yerde, kağtaganlıkta (daimi sürgünlük) ve felaketten hayatta kalmış olmanın sonsuz sessizliğinde devam etmiştir
Bir İnsan ve Toplum Problemi Olarak Yanlış Bilgi
Disinformation/mesenformation, or misinformation as it is commonly used in Turkish, is a global issue. Therefore, resilience and resistance to misinformation must be organized globally. However, the problem will continue to grow as the issue is handled independently from the local, unless preventive actions are produced by covering local semantics. Covering the local here is possible by centered on media users as social actors and understanding the role of misinformation both online and offline in their daily lives. Here, the concept of trust stands as an important determinant that needs to be addressed.Dezenformasyon/mezenformasyon, ya da Türkçe kullanımdaki yaygın karşılığıyla yanlış bilgi, küresel bir mesele. Dolayısıyla, yanlış bilgiye karşı dayanıklılık ve direnç küresel olarak örgütlenmeli. Ancak konu yerelden bağımsız ele alındıkça ve önleyici faaliyetler yerel semantiği kapsayarak üretilmedikçe sorun büyüyerek devam edecek. Burada yereli kapsamak, medya kullanıcılarını toplumsal aktörler olarak merkeze alıp yanlış bilginin onların gündelik yaşantılarındaki hem çevrimiçi hem çevrimdışı rolünü anlamakla mümkün olur. Burada güven kavramı ele alınması gereken önemli bir belirleyen olarak karşımızda duruyor
Ekoeleştirel Perspektiften İklim Krizini Yeniden Okumak: Yaşar Kemal Edebiyatında Yer Alan İnsan-Doğa İkiliğinin Güncel İklim Anlatısındaki Yeri
In this study, the contrasts between the climate change discourse that is dominant in the international arena and the arguments presented by the critical theory are examined by focusing on the books of Yaşar Kemal with the ecocritical method. Within the framework of the study, two titles were used to read the contrasts here. The first of these is the human-nature relationship, and the other is the discussion of locality and universality based on the concepts of eco-justice/eco-equality. Based on this analysis, an approach based on critical theory has been brought to the ecocritical readings made on Yaşar Kemal in the literature, and the role of this method in the political field has been emphasized. In the readings of Deniz Küstü, Teneke, Yanan Ormanlarda Elli Gün, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Kuşlar da Gitti, İnce Memed, it was underlined that Yaşar Kemal’s literature developed an understanding of ecology and environment close to critical theory.
Bu çalışmada Yaşar Kemal metinleri ekoeleştirel yöntemle ele alınarak, uluslararası alanda hâkim olan iklim değişikliği söylemiyle eleştirel teorinin sunduğu argümanlar arasındaki karşıtlıklar incelenmiştir. Çalışmanın çerçevesi içerisinde buradaki karşıtlıkların okunması için iki başlıktan yararlanılmıştır. Bunlardan ilki İnsan-doğa ilişkisi, diğeri ise eko-adalet/eko-eşitlik kavramları üzerinden yapılan yerellik-evrensellik tartışmasıdır. Bu analizden hareketle literatürde Yaşar Kemal üzerinden yapılan ekoeleştirel okumalara eleştirel teoriye dayanan bir yaklaşım getirilerek bu yöntemin siyasal alandaki rolü vurgulanmıştır. Deniz Küstü, Teneke, Yanan Ormanlarda Elli Gün, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Kuşlar da Gitti, İnce Memed gibi metinler üzerinden yapılan okumalarda Yaşar Kemal edebiyatının eleştirel teoriye yakın bir ekoloji ve çevre anlayışı geliştirdiğinin altı çizilmiştir
‘Mağdur’ Sığınmacının Temsili: Etik Odaklı Çerçeve ve Hak Temelli Bakış
In this study, I offer an ethics-based framing to investigate the (re)presentations of vulnerable individuals or groups (e.g. non-establishment migrants or asylum seekers) taking the asylum seekers as a case in point. In the first part, I make some suggestions about how different ethical perspectives can be incorporated into analyzing news items or discussions, and their framing of asylum seekers. In the second part, I highlight the motivations behind such an ethical framing. Arguably, (re)presentations of vulnerable groups bring about the promise of a global or cosmopolitan awareness towards our moral and political responsibilities towards the groups in question. As the distant other, we are supposed to gain an insight into someone else’s pain and realize our own responsibilities. However, there is also a scepticism towards victimization of vulnerable groups (e.g. asylum seekers) through which one’s agency might be reduced to being a mere ‘receiver’ while one’s unique life stories, agency, rights and our correlative responsibilities are not recognized. It is merely an assumption that the covering of the suffering of the other will bring about a cosmopolitan perception of our responsibilities. To that end, I highlight the normative importance of right-based framing rather than representing certain vulnerable individuals as mere aid-receivers. Such a normative background is also of importance while analyzing how individuals make sense of their own positions towards themselves and towards ‘the other’ in the context of ethically-charged issues as such.Makalenin ilk bölümünde, genellikle mağdur veya korunmasız olarak temsil edilen grupların temsili ve anlamlandırılması üzerine çalışanlar için etik odaklı bir çerçeve önerilmekte, ikinci bölümde ise, bu tip bir analizin motivasyonu ve ortaya dökebileceği bazı tartışmaların normatif zemini kısaca tartışılmaktadır. İhtiyaçları, kırılganlıkları ve genel anlamıyla mağduriyetleri medya araçları yoluyla sunulan gruplar ve bu grupları oluşturan bireylerin nasıl temsil edildiği farklı çerçevelerde ve farklı vakalar göz önüne alınarak incelenmektedir. Ancak, bu temsillerin ve tartışmaların ‘uzaktaki izleyici’ için örneğin kozmopolit bir sorumluluk bilincine yönelik ne denli zemin hazırlayabildiği bir soru işaretidir. Buna mukabil, bu yazıda ilgili analizlerin benimseyebileceği arka plana bir örnek olarak hak temelli bakışın ve bireyi salt ‘ihtiyaç sahibi’ olarak temsil ya da inşa etmemenin normatif önemini ortaya koymayı da amaçlamaktayım. Bu yazı, ek olarak, bireylerin bu tip etik açıdan kayda değer meseleler bağlamında, kendilerini ve diğer bireyleri nasıl tahayyül ettiklerinin de inceleneceği çalışmalara da bir zemin sunmaktadır. Yazının bütününde, sığınmacılar örnek alınarak bu tartışmalar yürütülmektedir
Onurcan Yılmaz ve Sinan Alper’le Paradigma ve Disiplinler Üzerinden Bir Ahlak Söyleşisi
Yağmur Nuhrat ve Kadir Has Üniversitesi Moral Intuitions Laboratory’den Onurcan Yılmaz ve Yaşar Üniversitesi’nden Sinan Alper Reflektif’in bu sayısı için bir söyleşi yaptılar. Farklı yaklaşımların benzer soruları nasıl ele aldığını tartışan bu söyleşinin metnini okuyucularımıza sunuyoruz.Yağmur Nuhrat ve Kadir Has Üniversitesi Moral Intuitions Laboratory’den Onurcan Yılmaz ve Yaşar Üniversitesi’nden Sinan Alper Reflektif’in bu sayısı için bir söyleşi yaptılar. Farklı yaklaşımların benzer soruları nasıl ele aldığını tartışan bu söyleşinin metnini okuyucularımıza sunuyoruz
Mesaiyi Unutanlar: COVID-19 Pandemisinin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Çalışan Akademisyenler Üzerine Etkisi
The COVID-19 Pandemic has led to radical changes in individuals\u27 business and private lives. In addition to the anxiety created by the Pandemic and the increase in the burden of care at home, the demands of business life crystallized in online meetings did not decrease; on the contrary, the business life became more competitive and demanding. It was impossible for academics engaged in social science, who defined their purpose as understanding/explaining the world they live in, not to be affected by this change. As part of the field they studied, we might have been even more affected by this change. Based on the responses of 258 academics working in the field of political science and international relations in Turkey to an internet survey study conducted in March 2021, this study aims to explore the effects of the COVID-19 Pandemic on the professional and private life of academics, clearly reveals the negative impact of this process on academics. While showing, it revealed that gender roles, age, title, and similar segregations multiply the negative effects. The research study concluded by emphasizing that the well-being of academics should be prioritized.COVID-19 Pandemisi bireylerin hem iş hem de özel yaşamlarında köklü değişimler yaşanmasına yol açtı. Pandeminin yarattığı endişe ortamının yanı sıra evdeki bakım yükünün artmasına karşın iş yaşamının uzaktan erişimli toplantılarda somutlaşan taleplerinde bir azalma olmadı, bilakis daha rekabetçi ve talepkar hale geldi. Amacını içinde yaşadığı dünyayı anlamak/açıklamak olarak tanımlayan sosyal bilim ile meşgul olan akademisyenlerin bu değişimden etkilenmemesi imkansızdı, özellikle incelediği alanın bir parçası olarak bu değişimden daha da fazla etkilenmiş olabiliriz. Türkiye’de siyaset bilimi ve uluslarası ilişkiler alanında çalışan 258 akademisyenin Mart 2021’de yürütülen bir internet anketi çalışmasına verdikleri yanıtlardan yola çıkarak COVID-19 Pandemisi’nin akademisyenlerin iş ve özel yaşamı üzerindeki etkilerini keşfetmeyi amaçlayan bu çalışma, bu sürecin akademisyenler üzerindeki olumsuz etkisini açıkça gösterirken; toplumsal cinsiyet rolleri, yaş, unvan ve benzeri ayrışmaların olumsuz etkileri katladığını ortaya koymuştur. Araştırma çalışması, akademisyenlerin iyi olma halinin önceliklendirilmesi gerektiğini vurgulayarak sona ermiştir