REFLEKTİF Sosyal Bilimler Dergisi
Not a member yet
270 research outputs found
Sort by
Bilgi Düzensizlikleri ve İnfodemi İçin Bir Örnek: Aşı Karşıtlığı
Even though “anti-vaccination” views are not new, the abundance of misinformation regarding the vaccines in the digital environment erodes the trust to vaccines even further. Vaccines have been one of the most effective measures against infections diseases, they prevented many deaths and eradicated deadly diseases in some areas. Most of the hesitancy against vaccines have no scientific background whatsoever, and these unfounded misinformative claims contribute to vaccine hesitancy further for individual and societies. Some of the main factors that leads to anti-vaccination stance or vaccine hesitancy are loss of collective memory regarding the dangers of infectious diseases, concerns around safety and efficiency of vaccines, naturalistic fallacy, mistrust in science and scientific process and conspiracy theories. Prompting questioning the logic behind the conspiracy theories might be effective against vaccine disinformation.Günümüzdeki “aşı karşıtlığı” yeni olmamakla birlikte, özellikle dijital ortamda yayılan yanlış bilgiler önemli bir güven sorunu yaratmaktadır. Aşıların enfeksiyon hastalıkları ile mücadelede en etkili koruma yöntemi olduğunu vurgulayabiliriz; birçok ölümü engellediği gibi kimi coğrafyalarda ortadan kaldırılan hastalıklar da olmuştur. Aşılar konusunda olumsuzluklar büyük oradan bilimsel verilere dayanmamakta ve bu haberler bireyleri ve toplumları aşıdan soğutma riskini yaratmaktadır. Aşı karşıtlığını körükleyen etmenler arasında toplumsal hafıza zayıflığı, ebeveynlerin güvenlik ve etkinlik endişeleri, doğallık arayışı, bilime ve bilim süreçlerine güvensizlik ve komplo kuramları yer alır. İnanılan komplo kuramlarının mantığına ilişki soruların yöneltilmesi bu inançlarla mücadelede etkili olabilir
Recep Tayyip Erdoğan’ın Özgün Popülist Söylemi; İçerik Analizi
Recep Tayyip Erdoğan is a very significant political figure in Turkey, but his political success cannot be fully grasped without detailed analysis of his political campaign speeches in which he embodies the masses and defies his political enemies. This study reveals the most populist words used by Erdoğan through content analysis of his speeches held in general (2007, 2011, 2018) and local elections (2004, 2009, and 2014). The study investigates how distinctive populist words, such as brothers and sisters (kardeş*) and the people (millet), manifest in Erdoğan’s speeches. This paper provides illustrative examples of Erdoğan’s populist discourse.Recep Tayyip Erdoğan gerçekten Türkiye’de çok önemli bir siyasi figür. Erdoğan’ın siyasi başarısı, kitleleri somutlaştırdığı ve siyasi düşmanlarına meydan okuduğu miting konuşmaları üzerinde ayrıntılı analiz yapılmadan tam olarak kavranamaz. Bu çalışma, Erdoğan’ın genel seçimlerde (2007, 2011, 2018) ve yerel seçimlerde (2004, 2009 ve 2014) yaptığı konuşmalar üzerinden içerik analizi yaparak Erdoğan’ın kullandığı en popülist kelimeleri ortaya koyuyor. Çalışma, popülist kelimeler olan kardeş ve milletin Erdoğan’ın popülist diskurunda ne anlam ifade ettiğini araştırıyor. Dolayısıyla bu çalışma Erdoğan’ın popülist söyleminin açıklayıcı örneklerini sunuyor
Ödev ve Zarafet
This paper discusses via Kant’s ethics of duty the relationship between reason and emotions. The fact that for Kant, sentiments and emotions should not play a role in the production the moral law has caused many people to think that Kantian moral theory does not leave room for emotions, and even the idea that a moral agent must not have emotions at all. The criticisms and views of one of those people, the great German poet and thinker Friedrich Schiller, will be discussed to find an answer to the question whether Kantian moral theory leaves room for emotions or not.Bu makale Kant’ın ödev ahlakı fikrinin üzerinden akıl ile duygular arasındaki bağlantıyı tartışmaktadır. Kant’ın ahlak yasasını ortaya koyarken duyguları dışarıda bırakması Kant ahlakının duygulara hiç yer vermediği, hatta ahlaki failin büsbütün duygusuz olması gerektiği fikrine yol açmıştır. Bu fikri paylaşanlardan biri olan ünlü Alman şairi ve düşünürü Friedrich Schiller’in bu doğrultudaki eleştirileri ve görüşleri ışığında Kant’ta ahlak alanında duygulara yer olup olmadığı sorusuna yanıt aranacaktır
Nöroteknolojideki Gelişmeler Işığında Beyni Anlama Arayışımızın Etik Sınırları ve Nöroetik Olgusu
At the turn of the 21st century, neuroscience has reached the point where it can have profound effects on society that extend far beyond the research lab or medical clinic. The dramatic advances in neuroscience, which have gained even greater momentum in recent years, are creating greater expectations than ever before for improvements in the health and well-being of people around the world. However, over time, it is seen that fulfilling this enormous promise brings with it other ethical concerns and concerns, such as what other undesirable situations will cause and at what cost. In contrast, until recently there was little awareness of the ethical issues arising from neuroscience. Beginning in 2002, neuroscientists began to cover these issues more in the scientific literature. In this article, besides the good and beneficial features of developing neurotechnology, it has been experimented a broad evaluation about the causes, forms and possible effects of neuroethical concerns that are increasing gradually.
In this article, besides the good and beneficial features of developing neurotechnology, it has been experimented a broad evaluation about the causes, forms and possible effects of neuroethical concerns that are increasing gradually.21. yüzyılın başında sinirbilim, araştırma laboratuvarı veya tıbbi kliniğin çok ötesine uzanan toplum üzerinde derin etkileri olabileceği bir noktaya ulaştı. Son yıllarda daha da büyük bir ivme kazanan sinirbilimdeki çarpıcı ilerlemeler, dünyanın her yerindeki insanların sağlık ve esenliğinde iyileşmeler için her zamankinden daha büyük beklentiler yaratıyor. Ancak zamanla bu muazzam vaadin yerine getirilmesinin başka istenmeyen durumların nelere yol açacağı ve ne pahasına olacağı gibi başka etik kaygıları ve kaygıları da beraberinde getirdiği görülmektedir. Buna karşılık, yakın zamana kadar sinirbilimden kaynaklanan etik konular hakkında çok az farkındalık vardı. 2002’den itibaren sinirbilimciler bu konuları bilimsel literatürde daha fazla ele almaya başladılar. Bu makalede, gelişen nöroteknolojinin iyi ve faydalı özelliklerinin yanında, giderek artan nöroetik kaygıların nedenleri, biçimleri ve olası etkileri hakkında geniş bir değerlendirme yapılmaya çalışılmıştır
Hala Zamanımız Var Mı? Bernard Stiegler’in Bireyleşme Sahnesinde Ben, Biz ve Onlar
Stiegler thinks that the Anthropocene as an entropy-producing process alone is not enough to understand the current situation we are in; life also has the power to produce negative entropy. In order to understand negentropic forces, it is necessary to demonstrate that human beings are individuated with technical organs and social organizations in addition to biological organs, in other words, that they are organological beings. The idea that the relationship between technique and human beings is one-sided renders the role of technique in individuation invisible. This study examines how Stiegler attempts to construct a scene of individuation based on the philosophies of Heidegger and Simondon. According to Stiegler, although Simondon succeeds in revealing the pre-individual field established through technical externalization, he does not dell enough on deindividuation. Stiegler thinks that we can fill this gap with Heidegger’s conceptualization of the they (das Man) in Being and Time.Stiegler, entropi üreten bir süreç olarak Antroposenin içinde bulunduğumuz mevcut durumu anlamak için tek başına yeterli olmadığını, yaşamın negatif entropi üretme gücünün de bulunduğunu düşünür. Negantropik güçlerin anlaşılabilmesi için ise insanın, biyolojik organların yanında teknik organlar ve sosyal organizasyonlarla da birlikte bireyleştiğinin başka bir deyişle, insanın organolojik bir varlık olduğunun ortaya konulması gerekmektedir. Teknikle insan arasındaki ilişkinin tek taraflı olduğunun düşünülmesi tekniğin bireyleşmedeki rolünü görünmez hale getirmektedir. Bu çalışmada Stiegler’in, Heidegger ve Simondon’un felsefelerinden hareketle nasıl bir bireyleşme sahnesi kurmaya çalıştığı incelenmiştir. Stiegler’e göre Simondon, teknik dışsallaştırma yoluyla kurulan birey-öncesi alanı ortaya çıkarmakta başarılı olsa da bireysizleşme üzerinde yeterince durmamıştır. Stiegler bu eksiği Heidegger’in Varlık ve Zaman’daki herkes (das Man, the they) kavramsallaştırmasında tamamlayabileceğimizi düşünür
Deneysel İktisatta Yalan Söyleme Davranışının İncelenmesi: Temel Paradigmalar, Bulgular ve Araştırma Hedefleri Üzerine Düşünceler
Lying is a behavior that potentially harms others and even the entire society while benefiting its subject. To design mechanisms aiming to prevent or limit the lying behavior, it is necessary to determine the factors that trigger and promote it. This article presents the fundamental paradigms employed to investigate these factors, the main findings and some views on future research directions in experimental economics.Yalan söyleme, öznesine yarar sağlarken başkalarına ve hatta toplumun geneline zarar verebilen bir davranıştır. Yalan söyleme davranışını önlenme ya da sınırlandırma hedefli mekanizmaların tasarlanabilmesi için onu tetikleyen ve arttıran faktörlerin tespit edilmesi gerekir. Bu makalede, söz konusu faktörlerin araştırılması için deneysel iktisatta kullanılan temel paradigmalar, elde edilen ana sonuçlar ve yeni araştırma hedeflerine dair görüşler sunulmaktadır
Leydi Godiva Üzerine Bir Analiz: Mitten Markaya
This article aims to provide a feminist and cultural reading on the myth of Lady Godiva. In this context, the myth was read within the framework of Levi Strauss’s structural anthropological theory, some elements in the story were analyzed with Berger’s theory of vision styles, and the transformation process of the myth into a brand name was evaluated.Bu makale, Leydi Godiva miti üzerine feminist ve kültürel bir okuma sunmayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, mitin Levi Strauss’un yapısal antropolojik kuramı çerçevesinde bir okuması yapılmış, hikayedeki bazı öğeler Berger’ın görme biçimleri kuramıyla incelenmiş ve mitin bir marka ismine dönüşüm süreci değerlendirilmiştir
Walid Raad: Hakikat Sonrası Dünyada Kurgunun Sanatı
Recent years have seen an upsurge of fictional strategies in contemporary art. Generally referred to as parafiction, these artworks offer a construction of imaginary persons and events that function, and are perceived as real-life entities. As one of its foremost representatives in contemporary art, the Lebanese artist Walid Raad has long turned to fictional strategies in order to question the epistemological instability of various media in the construction of knowledge. Drawing particular attention to the discursive frameworks in which “objective” media participate, the aim of his art is not to deconstruct, but to localize truth. Deliberately blurring the distinction between fact and fiction, I argue in this paper that Raad’s art mirrors the aesthetic and epistemological structure of the post-truth era. At the same time, I offer a consideration of the epistemological role of fiction in his work and explore the political importance of parafiction in a post-truth world.
instability of various media in the construction of knowledge. Drawing particular attention to the discursive frameworks in which“objective” media participate, the aim of his art is not to deconstruct, but to localize truth. Deliberately blurring the distinction betweenfact and fiction, I argue in this paper that Raad’s art mirrors the aesthetic and epistemological structure of the post-truth era. At thesame time, I offer a consideration of the epistemological role of fiction in his work and explore the political importance of parafictionin a post-truth world.Son yıllarda çağdaş sanatta kurgusal stratejilerde bir artış görülmektedir. Genellikle “parafiction” olarak adlandırılan bu sanat eserleri, gerçek hayattaki varlıklar olarak algılanan ve işlev gören hayalî kişiler ve olaylardan oluşan bir kurgu sunar. Çağdaş sanatın önde gelen temsilcilerinden biri olan Lübnanlı sanatçı Walid Raad, bilginin inşasında çeşitli medyaların epistemolojik istikrarsızlığını sorgulamak için uzun süredir kurgusal stratejilere yönelmektedir. “Tarafsız” medyanın katıldığı söylemsel çerçevelere özellikle dikkat çeken sanatının amacı, hakikati yapıbozuma uğratmak değil, yerelleştirmektir. Bu makalede, gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı bilinçli olarak bulanıklaştırarak, Raad’ın sanatının hakikat sonrası dönemin estetik ve epistemolojik yapısını yansıttığını savunuyorum. Aynı zamanda, onun çalışmasında kurgunun epistemolojik rolünün bir değerlendirmesini sunuyor ve gerçek-sonrası bir dünyada parafiction’ın politik önemini araştırıyorum
İki Şafak Arasında Etik ve Ahlak: Selman Nacar’la Filmlerindeki İkilemlere Dair Söyleşi
Bu söyleşinin amacı Selman Nacar’la ilk kısa filmi Kuyu (2015) ile ilk uzun metraj filmi İki Şafak Arasında (2021) üzerinden bugüne kadarki yönetmenlik pratiğini konuşmak ve Nacar’ın ilgi odağını oluşturan gündelik hayatta etik ve ahlak arasındaki ikilemlere dair gözlemlerini paylaşmaktır. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hukuk ve sinema alanlarındaki eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi alan Nacar konularını seçme biçiminden hikayeyi oluşturma sürecine ve kamera kullanımından festival yolculuğuna filmlerine dair tecrübelerini anlatırken hem karakterleri hem de kendisi açısından neyin iyi, doğru, değerli, hakkaniyetli, adil ve meşru olduğuna dair Feride Çiçekoğlu’nun sorduğu soruları yeni sorularla derinleştirmeyi seçiyor. İkilemlerin ve karar vermekte zorlanmanın farklı kültürleri anlama çabasıyla ilişkisi, empati, taviz, feragat gibi kavramlar üzerinden ilerleyen sohbet Nacar’ın meselelere yaklaşımı ile bir sonraki projesi olan Tereddüt Çizgisi arasında bağ kuruyor.Bu söyleşinin amacı Selman Nacar’la ilk kısa filmi Kuyu (2015) ile ilk uzun metraj filmi İki Şafak Arasında (2021) üzerinden bugüne kadarki yönetmenlik pratiğini konuşmak ve Nacar’ın ilgi odağını oluşturan gündelik hayatta etik ve ahlak arasındaki ikilemlere dair gözlemlerini paylaşmaktır. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde hukuk ve sinema alanlarındaki eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi alan Nacar konularını seçme biçiminden hikayeyi oluşturma sürecine ve kamera kullanımından festival yolculuğuna filmlerine dair tecrübelerini anlatırken hem karakterleri hem de kendisi açısından neyin iyi, doğru, değerli, hakkaniyetli, adil ve meşru olduğuna dair Feride Çiçekoğlu’nun sorduğu soruları yeni sorularla derinleştirmeyi seçiyor. İkilemlerin ve karar vermekte zorlanmanın farklı kültürleri anlama çabasıyla ilişkisi, empati, taviz, feragat gibi kavramlar üzerinden ilerleyen sohbet Nacar’ın meselelere yaklaşımı ile bir sonraki projesi olan Tereddüt Çizgisi arasında bağ kuruyor