DSpace at Dokuz Eylul University
Not a member yet
10837 research outputs found
Sort by
Diplomatic Affairs And International Law, 1913
Günümüzden bir asır önce -dönemin tanığı- Uluslararası İlişkiler profesörü Alfred Lewis Pinneo Dennis tarafından hazırlanan makale 1913 yılındaki dünya konjonktürünü, Balkan Savaşları'nı, Birinci Dünya Savaşı öncesinde başta büyük güçler olmak üzere ülkelerin durumlarını, çıkar çatışmalarını ele alması ve silahlanma yarışlarının maliyetlerini incelemesi bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca eserin 100 yıl önce uluslararası hukuktaki gelişmelere ışık tutması açısından da araştırmacıların ilgisini çekeceği değerlendirilmektedir. The article, prepared by the Professor of International Relations Dennis Alfred Lewis Pinneo who was the witness of the epoch, one century earlier from today, is important for covering the world conjuncture in 1913, the Balkan Wars, the status of countries including the Great Powers before the First World War, particularly addressing the interest conflicts and financing the armament competition. It also enlightens the developments in international law 100 years ago that is considered capturing the attention of researchers
Önlem alma zamanı mı(?): Kriz tahminlemede hatanın en aza indirgenmesi
Bu tez çalışması, para, bankacılık ve borç krizlerini tahminlemek için erken uyarı sistemleri kurmayı ve kriz politikalarından doğan kaybı en aza indirmek üzere, ekonominin durumunu sakin, kriz öncesi veya kriz sonrası dönemleri olarak tanımlamak için kullanılacak olasılık tahminlerine uygulanacak en uygun eşik değerini tespit etmeyi amaçlamaktadır. Erken uyarı sistemleri ile kriz tahminlemede ekonomide kayıp oluşturacak iki olası sebep vardır: Kriz kaçırma ve yanlış uyarı. Bu sebepler, sırasıyla Tip-1 ve Tip-2 hatalar olarak adlandırılır. Bu çalışmada, ekonominin durumunu tahminleyen bir erken uyarı sistemi kurulduktan sonra, sistemde, bu belirtilen hatalardan kaynaklanan kaybı hesaplamak için bir "kayıp fonksiyonu" tanımlanmaktadır. Bu kayıp fonksiyonu, politika yapıcıyı dışsal bir karar alıcı olarak kabul eder. Bu çalışma, sadece kriz tahminleme için bir erken uyarı sistemi kurmakla kalmamakta, aynı zamanda, hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde politika yapıcıya en uygun erken uyarı sistemini kurabilmek için tahminlemede kullanılacak en uygun eşik değerini sağlamaktadır. Çalışmada kullanılan veriler, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) veritabanlarından alınmıştır ve 1980 - 2012 yılları arasını kapsamaktadır. Kriz tahminlemede 'Çok Terimli Lojistik Regresyon' tekniği kullanılmıştır. Bir avantaj olarak, bu yöntem, "kriz sonrasi sapma" problemini önlemektedir. Analizin sağlamlığı, bu şekilde geliştirilmektedir. Regresyon analizi, t'nin şimdiki yılı belirttiği durumda, 't-1, t, t+1' ve 't, t+1, t+2' şeklinde iki farklı zaman penceresi için koşturulmuştur. %20 eşik değeri ile sistem 't-1, t, t+1' zaman penceresi için, krizleri %60 başarıyla tahmin ederken, aynı eşik değerinde 't, t+1, t+2' zaman penceresi için başarı oranı %92'ye yükselmektedir. Hata fonksiyonu hesaplanırken, tahminlemede kullanılan eşik değeri 0.01'den 1'e kadar eşit aralıklarla değiştirilmiştir. Literatüre dayanarak, politika yapıcının "bağıl risk savma" (?) parametresi için 0.2, 0.5 ve 0.8 olmak üzere 3 farklı değer kullanılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre, kayıp fonksiyonunun en düşük değeri, her iki zaman penceresi için de, bağıl risk savmanın en yüksek, eşik değerinin en düşük olduğu durumlarda elde edilmektedir. Sonuçlara dayanarak, politika önerisi için şu genelleme yapılabilir: Politika yapıcılar, kriz kaçırmanın bedelini daha fazla önemsemeli ve erken uyarı sisteminde oluşabilecek hatalardan kaynaklı ekonomik kayıpları en aza indirebilmek için eşik değerini düşük tutmaya çalışmalıdır This thesis aims to design early warning systems, which predict currency, banking and debt crises, and determine the optimum threshold value to be applied on the prediction probabilities for determining the state of the economy as either tranquil, pre-crisis, or adjustment so as to minimize the loss of the economy. In predicting crises by using early warning systems, there exist two potential sources of loss for the economy: Missing a crisis and a false alarm. These sources are called as Type-1 and Type-2 errors respectively. In this study, after designing early warning system that predicts the status of the economy, a loss function is defined to calculate the loss, which arises due to the mentioned errors that might exist in the early warning system. This loss function takes the policy maker as an exogenous decision maker. This study, is not only constructing an early warning system for crisis prediction, but also providing the policy maker with an optimal threshold level for the predictions in order to obtain the optimum early warning system for both developing and developed countries. The data are taken from World Bank, IMF and OECD and span the years between 1980 and 2012. Multinomial logistic regression is used for crisis prediction. As an advantage, it prevents the 'post-crisis bias' problem; by this way the robustness of the analysis is also improved. The multinomial logistic regression is run for two different time windows 't-1, t, t+1' and 't, t+1, t+2' as t denoting the current year. With a threshold level of 20%, the system predicts 60% of the crises correctly for the time window of 't-1, t, t+1', whereas this number increases to 92% for the time window of 't, t+1, t+2'. In calculating the loss function, the threshold level to be applied on the predictions is swept from 0.01 to 1 (1% to 100%). Depending on the literature, 3 different values have been used for the relative risk aversion of the policy maker, which are ? = 0.2, ? = 0.5, and ? = 0.8. According to the results, the lowest value of loss function is obtained at the highest rate of the policy maker's relative risk aversion and lowest rate of threshold level for both time windows. Depending on the results, it is possible to make the following generalization for policy offer: the policy makers should give more importance to the cost of missing crisis and they should keep the threshold level at a lower rate in order to protect their economies against the loss that may arise due to the potential errors, which may be caused by the early warning system
Evaluating cargo operations of the container terminal projects by using simulation method
Konteyner terminalleri, günümüzde konteynerizasyonun etkisiyle uluslararası tedarik zincirinde kritik bir role sahip olmuş ve bu doğrultuda hızlı bir gelişim süreci içine girmiştir. Bu durum konteyner terminallerine yönelik yatırımlarda büyük bir artışa yol açmıştır. Liman yatırımları geri dönüşü güç, sermaye yoğun yatırımlardır. Bu noktada, yatırım sürecinin her aşamasında alınan kararların doğruluğunu ölçen karar destek sistemlerine gereksinim duyulmaktadır. Bu kararlar liman fırsat analizinden başlamakta, yer seçimi, ekonomik katkı, finansal analizler, liman tasarımı ve operasyon yapısı gibi konuları kapsamaktadır. Bu çalışmada proje aşamasındaki konteyner terminallerinde yük operasyonlarını değerlendirmek ve oluşabilecek darboğazları belirleyebilmek için simülasyon yönteminin karar destek sistemi olarak kullanılabilirliği bir vaka üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışma aynı zamanda liman yönetimi, yük operasyonları, limanlarda performans ölçümü ve liman simülasyonuna dair literatürü derlemektedir. With the effect of containerization, container terminals have gained an important role in the supply chain and entered a rapid development process. This situation has caused a great increase in container terminal investments. Port investments are capital intensive investments with slow returns. At this point investors feel the need for measuring the accuracy of their decisions in each level of the investment process. These decisions start with port opportunity analysis and also include selection of construction area, economical additive, financial analysis, port design and operational structure. In this study simulation method will be analyzed through a case in terms of analyzing the cargo operations of container terminal projects and determining the possible bottlenecks. At the same time this study carries out the literature review related to port management, cargo operations, port performance measurement and port simulation
The effect of normal tissue doses on quality of life using different radiation techniques in nasopharyngeal cancer
Amaç: Bu çalışmada konformal Radyoterapi (RT) uygulanan nazofarenks kanserli hastalarda yutma eyleminde görevli yapıların ve majör tükürük bezlerinin doz ve volümlerinin yaşam kalitesine (YK) etkisini tespit etmek amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: 2004 ile 2011 yılları arasında nazofarenks kanseri tanısı ile çoğunluğu 5-7 alanla, 66-70 Gy konformal RT uygulanmış 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Avrupa kanser araştırma ve tedavi teşkilatı (The European Organization for Research and Treatment of Cancer) (EORTC) (QLQ-C30) yaşam kalitesi anketi ile beraber baş boyun kanseri yaşam kalitesi anket modülü (EORTC QLQ)-H&N35 uygulanan ve YK skorları hesaplanan olguların parotis, submandibuler tükürük bezleri, konstrüktör farengeal kaslar, glottik ve supraglottik larenks ve dil kökü volümü 3 boyutlu olarak oluşturuldu. Doz volüm histogramları (DVH) incelenerek bu organların tedavideki volüm ve dozlarına ait veriler elde edildi. Elde edilen normal doku dozlarının ağız kuruluğu ve yutma güçlüğü başta olmak üzere YK'ne etkileri değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tamamı küratif RT almış olup, 20(%80) hastaya kemoterapi (KT) verilmiştir. Sosyo-demografik ve tedaviye ait özelliklerin YK'ne etkisi incelenmiş ve erkek cinsiyetin, fiziksel fonksiyon skorunu olumsuz etkileyen bir faktör olduğu saptanmıştır (p=0,02). Komorbid hastalığı olmayan hastalarda ve KT uygulanan hastalarda yutma problemi gelişiminde istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0,03; p=0,04). KT uygulamasının aynı zamanda sosyal ortamda yeme (p=0,03) ve cinsel isteksizlik (p=0,01) üzerinde olumsuz etkileri istatistiksel anlamlı saptanmıştır. Hastalardaki EORTC/ Radiation Therapy Oncology Group (RTOG) mukoza, tükürük bezleri geç yan etkilerinin konstrüktör kaslar, tükürük bezleri, Görülebilir tümör hacminin (GTV) doz ve volümleri ile istatistiksel anlamlı ilişkisi tespit edilmiştir (p<0,05). EORTC QLQ-C30 ile organ dozları arasındaki ilişkinin incelenmesinde; global sağlık skorunun (80,99±19,02) alt konstrüktör farengeal kas V65 (p=0,049) ve bilateral parotis bez V26 hacmi (p=0,034) ile, emosyonel fonksiyonun ise bilateral parotis bez ortalama doz (p=0,041) ile ilişkisi istatistiksel anlamlı bulunmuştur. EORTC QLQ-H&N35 semptom ölçekleri ile organ dozlarının incelenmesinde ise yutma probleminin özellikle submandibuler bezin doz ve hacimleri ile istatistiksel anlamlı ilişkisi bulunmuştur (p<0,05). Ağız kuruluğu gelişiminde bilateral submandibuler bez ortalama dozu anlamlıdır (p= 0,039). Yutma problemi ve ağız kuruluğu şikayeti gelişiminde parotis bezi ile istatistiksel anlamlı ilişki gösterilememiştir. Konuşma problemi ile bilateral parotis bez ortalama dozu arasında (p=0,014), tükürük yapışkanlığı şikayeti gelişiminde ise her iki majör tükürük bezinin doz ve volümleri arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Nazofarenks kanseri tanısı ile konformal RT uygulanan hastalarda yutma eyleminde görevli olan yapıların ve majör tükürük salgısından sorumlu organların RT doz-volümlerinin ağız kuruluğu, tükürük yapışkanlığı, yutma güçlüğü, konuşma problemi, halsizlik, cinsel isteksizlik gibi semptomların yanı sıra emosyonel, sosyal fonksiyon ve global sağlık durumu gibi yaşam kalitesi parametreleri üzerine de belirgin etkileri görülmüştür. SUMMARY Purpose: The aim of the present study was to evaluate the impact of doses and volumes of the swallowing structures and major salivary glands on quality of life (QOL) in patients with nasopharyngeal carcinoma(NPC) treated with conformal radiotherapy(RT). Patients and Methods:Between 2004 and 2011, 25 patients with NPC who completed RT courses with conventional RT to a dose of 66-70 Gray (Gy) were analyzed at our institution. Parotid, submandibular salivary glands, constrictor pharyngeal muscles, glottic and supraglottic larynx and tongue base volume in 3D was created and QoL was measured using The European Organization for Research and Treatment of Cancer (EORTC) quality of life questionnaire (EORTC QLQ) and Head and Neck cancer quality of life questionnaire module (QLQ -H&N35) and QOL scores were calculated in patients. Dose volume histograms (DVH) were analyzed and data of volume and doses of these organs were obtained. The effects of QOL on normal tissue doses especially resulting dry mouth and dysphagia was assessed. Results: All patients received curative RT, and 20 (80%) patients received chemotherapy (CT) during treatment. Socio-demographic characteristics and treatment related effects on QOL were examined and male gender, was found to have a negative effect on physical function score (p=0,02). In patients without comorbid disease and undergoing chemotherapy statistically significant difference was found in development of swallowing problems. (p=0,03; p=0,04). Administration of chemotherapy was found to have a statistically significant effect on trouble with social eating (p=0,03) and less sexuality (p=0,01). A statistically significant relationship was determined between EORTC / Radiation Therapy Oncology Group (RTOG) mucosa, late side effects of salivary glands and the dose and volumes of gross tumour volume (GTV), constrictor pharyngeal muscles and salivary glands. (p<0,05). statistically significant difference was found.In evaluating the relationship between the organ doses and EORTC QLQ-C30; the relationship between overall health score (80.99 ± 19.02) and lower constrictor pharyngeal muscle V65 (p = 0.049) and bilateral parotid gland V26 volume (p = 0.034), and the relationship between emotional function and mean dose of bilateral parotid gland (p = 0.041) was found.to be statistically significant. By analyzing the organ doses with the EORTC QLQ-H & N35 symptom scales the dose and volume of the submandibular gland (p <0.05) demonstrated a statistically significant association with swallowing problems. In development of dry mouth bilateral submandibular gland mean dose was significant (p = 0.039).Present study failed to show a statistically significant relationship between development of swallowing problems, dry mouth and the parotid gland but a statistically significant relationship was found between speech problems and bilateral mean dose of parotid gland (p = 0.014), and sticky saliva was assosciated with the dose and volume of both major salivary glands (p <0.05). Concluion: Patients with NPC treated with conformal radiotherapy, RT dose-volumes in the structures and major salivary secretion tissues responsible for swallowing action were found to have a significant impact of such symptoms like dry mouth, sticky saliva, difficulty in swallowing, speech problems, felling ill, less sexuality as well as on quality of life parameters like emotional, social function and global health
THE STUDIES ON THE USAGE OF CALCIUM METASILICATE IN SERÇEÖREN (BALIKESİR) REGION ON SANITARYWARES
Bu çalışmada, Serçeören (Balıkesir) civarından temin edilmiş kalsiyum metasilikatın (vollastonit) seramik sağlık gereçleri yapımında kullanılan hammaddelerle değişik reçetelerde kullanılarak teknik özellikler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Laboratuar koşullarında hazırlanan sağlık gereçleri çamurları döküm yöntemi ile şekillendirilerek işletmede 1191 ºC'de pişirilmiştir. Kendi öz kaynaklarımızı değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen bu çalışmada Serçeören bölgesi vollastonitine yeni bir kullanım alanı kazandırılmıştır. In this study, calcium metasilicate from Serçeören (Balıkesir) region of Turkey was added to mass prescriptions with various ratios to investigate its influence on several properties. Samples wiyh different compositions were fired at 1191 ºC. Aim of this study, is to use own equity with this study new application domain was developed for wollastonite in Serçeören are
Bulanık fonksiyon yaklaşımının araştırılması ve endüstri mühendisliği problemlerinde olası uygulamaları
Bulanık küme teorisi, Zadeh tarafından 1965'de klasik küme teorisinin genişletilmiş bir şekli olarak ortaya atılmıştır. Bulanık küme teorisi birçok araştırmacı için çok önemli bir araştırma konusu olmuş ve belirsizliklerle başarılı bir şekilde baş etme olanağı sağladığı için birçok alanda yeni gelişmelere yol açmıştır. Bu önemli gelişmelerden biri de, Profesör I. Burhan Türkşen tarafından ortaya atılan ve çeşitli alanlardaki problemlerin çözümünde alternatif çözüm yaklaşımı sağlamak için bulanık küme ve bulanık kümeleme kavramlarını kombine eden bulanık fonksiyonlardır. En iyi bölümlemeyi bulmak bulanık fonksiyonlar yaklaşımın temel problemini oluşturduğundan dolayı, bulanık kümeleme, bulanık fonksiyonların temel taşlarından biridir. Literatürde, bulanık fonksiyonları üretmede kullanılabilen çeşitli bulanık kümeleme algoritmaları vardır. Bu çalışmada, üyelik değerlerini bulmak için Fuzzy c-Means (FCM) kümeleme algoritması kullanılmaktadır. Bulanık fonksiyon yaklaşımının gelişiminin arkasındaki ana etkenlerden biri, pek çok başarılı uygulaması olan ve en sık kullanılan bulanık çıkarsama yöntemlerinden biri olan bulanık kural tabanlarının bazı dezavantajlarının üstesinden gelmektir. Bulanık fonksiyonlar ilgili var olan çalışmalara katkı olarak, mevcut tezde ilk defa yeni bir yöntem olarak bulanık fonksiyonların oluşturulmasında, bulanık kümelemeyle birlikte genetik programlamanın (GP) kullanmasını önerdik. Yaklaşımımızın uygulanışını ve performansını göstermek için literatürden birçok veri setini kullandık. Ayrıca yaklaşımımızın geçerliliğini kanıtlamak için En Küçük Kareler Yöntemi (EKKY) gibi mevcut yöntemler ile oluşturulan bulanık fonksiyonları kullanarak karşılaştırmalar yaptık. Sayısal sonuçlara dayanarak, genetik programlamayla oluşturulan bulanık fonksiyonların birçok problem kümelerinde rekabetçi ve etkili olduklarını örneklendirdik. Fuzzy set theory was introduced by Zadeh in 1965 as an extension to classical set theory. It has been a very important research subject for many researchers and has led to new developments for many fields since it enables to handle uncertainties successfully. One of these important developments is the fuzzy functions concept which was introduced by Professor I. Burhan Türkşen and combines fuzzy sets and fuzzy clustering concepts to provide an alternative solution approach to solve problems in diverse domains. The novelty of fuzzy functions is based on the fuzzy clustering concept and therefore based on fuzzy membership values. Fuzzy clustering is one of the corner stone of the fuzzy functions since finding the best partition constitutes the main problem in this approach. There are several fuzzy clustering algorithms in the literature which can be used in generating fuzzy functions. In this thesis Fuzzy c-Means (FCM) clustering algorithm is used in order to find out the membership values. One of the main motivations behind the development of the fuzzy functions approach was to overcome some of the drawbacks of the fuzzy rule bases which are one of the most frequently used fuzzy inference methods with many successful applications. As a contribution to the existing studies about fuzzy functions, first time in the present thesis we proposed to use genetic programming (GP) along with fuzzy clustering as a new approach in generating fuzzy functions. We used many data sets from the literature in order to present the application and the performance of our approach. We also performed comparisons with the existing fuzzy function generation methods like Least Square Estimation (LSE) in order to prove the validity of our approach. Based on the computational results we illustrated that fuzzy functions which are generated through genetic programming are very competitive and effective in many problem settings
Konuşma eğitimine yönelik hazırlanan kitaplarda yer alan ses özellikleri konularının değerlendirilmesi
Konuşma, düşünceleri sözlü dil yoluyla dinleyiciye aktarma işidir. Teknolojinin ilerlemesiyle insanoğluna çok çeşitli iletişim seçenekleri sunulsa da konuşma hala en önemli, en pratik, en yaygın iletişim aracıdır. Konuşma düşünceleri ifade etme, iletişim kurma gibi bireysel eylemlerin yanı sıra kitleleri etkileme gücüyle toplumsal bir nitelik taşır. Bu açıdan bakıldığında güzel ve etkili konuşmanın önemi anlaşılmaktadır.Güzel ve etkili bir konuşma, bu alanda yeterlilik kazanmaya bağlıdır. Bu yeterlilik, ancak konuşma eğitimi ile kazanılabilir. Konuşma eğitiminde en önemli kaynak bu alanda yazılmış kitaplardır. Konuşma eğitiminin olmazsa olmazı doğru sesletimdir. Doğru bir sesletime sahip olmak için dilin seslerini ve bu sesler arasındaki etkileşime dair kuralları iyi bilmek gerekir. Bu nedenle konuşma eğitimine yönelik kitaplar, ses özelliklerini temel alarak okuyuculara doğru boğumlamayı öğretmelidir. Fakat bu noktada kitaplar arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu görüş ayrılıklarından yola çıkılarak çalışma, Türkçenin doğru telaffuzu konusundaki belirsizliğe dikkat çekmek amacıyla hazırlanmıştır. Speech is transmission of thoughts to the listener through oral language. Although communication options in a wide variety has become available for humanity with the development in technology, the speech is still the most practical, the most common communication tool. The speech has a social quality with the power to influence the masses as well as its other functions such as expressing of thoughts and communicating. Fluent and effective speech depends on gaining capability in this area. This capability can only be gained with elocution. The books in this area are the most important sources for elocution. To have a correct pronunciation, sounds of language and rules about interaction among these sounds should be well known. So, books for elocution should teach correct pronunciation to the readers based on sound properties. However, there are essential dissensions among books about this subject. Considering these dissensions, this work has been prepared to draw attention to the uncertainty about correct use of Turkish. </p
Altın spot ve vadeli fiyatlarının oynaklığı: Rus ve Türk vadeli piyasalarının karşılaştırılması
Altın dünya ekonomisinde önemli bir rol oynadığı için altın volatilitesinin dinamiklerini anlamak politika yapıcılar için büyük önem arz etmektedir. Bu tez dünya altın piyasasının önemli oyuncularından olan Türkiye ve Rusya'nın spot ve vadeli altın fiyatlarının volatilite dinamiklerini incelemektedir. Veriler 27 Haziran 2008 ve 31 Mayıs 2013 arasındaki dönemini kapsamaktadır. Ampirik olarak, üç uzun hafıza testi, altının koşullu varyans süreçlerindeki uzun vadeli bağımlılığı incelemek için uygulanırken Bai ve Perron (2003) prosedürü altın metalinin zaman serisindeki yapısal değişikliklerini belirlemektedir. Bulgular spot ve vadeli zaman serilerin volatilitesinde yapısal kırılma ve uzun hafıza olduğuna dair güçlü kanıtlar göstermektedir. 2009 yılında oluşan kırılma tarihleri altın fiyatlarındaki düzeltmeler ile ilişkilidir.Yapılan testler uzun hafızanın gerçek olduğunu kanıtlamaktadır. Bu göstergeler altın fiyatlarındaki uzun bağımlılığın yapısal değişikliklerin olmasına rağmen altın fiyatlarının volatilitesinin bir özelliği olduğunu göstermektedir. Bu çalışma Türk ve Rus spot ve vadeli altın piyasalarındaki volatilitenin yayılma etkisini çoklu düzeltilmiş dinamik FIGARCH özellikli şartlı korelasyonmodeli kullanarak incelemektedir. Sonuçlar, Türk ve Rus spot altın piyasaları ile Türk spot ve vadeli altın piyasaları arasında anlamlı şartlı korelasyon olduğunu göstermektedir. Bu durum yüksek düzeyde bütünleşmeye, bilgilerin daha verimli transmisyonuna ve gelişmiş riskten korunma fırsatlarına işaret etmektedir. Dünya ekonomisi bugünlerde finansal kurumlar arasındaki volatiliteden, başka bir ifade ile riskten oldukça kötü etkilenmektedir. Bu tezin bulgularının, volatilitenin varlık değerlemesi, riskten korunma ve risk yönetiminde önemli bir girdi olması nedeni ile yatırımcılar, politika yapıcılar, kanun yapıcıları tarafından Türk ve Rus altın piyasalarındaki volatilitenin anlaşılmasında önemli etkilerinin olması beklenmektedir. Özellikle portföylerinin büyük kısmı altından oluşan ve Riske Maruz Değer (RMD) yöntemi kullanarak maksimum kayıplarını tahmin etmeye çalışan bankalar sonuçlardan yararlanabilirler. Understanding dynamics of gold volatility is of great importance for policy makers because gold plays an essential role in the world economy. This thesis examines the volatility dynamics of spot and futures gold prices in Turkey and Russia, which are key players in the global gold market. The data covers the period from June 27, 2008 through May 31, 2013. Empirically, three long memory tests are implemented to examine the long-range dependence in the conditional variance processes of gold, while procedure of Bai and Perron (2003) is used to detect structural changes in the data. The findings reveal strong evidence of long memory and the structural breaks in the volatility of both spot and futures series. The break dates, which occurred in 2009, are associated with corrections in the gold prices. The conducted tests prove the evidence of true long memory process. This implies that long dependence in the gold prices is a feature of the gold volatility despite the presence of structural changes. The study investigates volatility spillover effect between Turkish and Russian spot and futures gold markets using multivariate corrected dynamic conditional correlation model with FIGARCH specification. The results show significant conditional correlations between Turkish gold spot and futures markets, indicating the high level of integration, more efficient transmission of information and improved hedging opportunities. Nowadays the world economy suffers from the high risk, which is also considered as synonymous of volatility among the financial institutions. It is expected that the findings of this thesis have important implications for understanding the Turkish and Russian gold volatility properties, which is of great interest for investors, policy makers and regulators as volatility is an important input for asset valuations, hedging, and risk management. Particularly, the banks, whose investment portfolio consists of gold can benefit from the results, since they estimate their maximum losses using value at risk methodology (VAR), which is dramatically affected by gold volatility
THE ROLE OF ORGANIZATIONAL HEALTH IN DETERMINING ORGANIZATIONAL EFFECTIVENESS WITH COMPETING VALUES APPROACH: A RESEARCH ON THE FOUR AND FIVE STAR HOTELS IN THE CITY CENTRE OF IZMIR
Bu çalışmanın amacı, İzmir ili merkezindeki dört ve beş yıldızlı otellerde örgütsel sağlık ve örgütsel etkinlik boyutlarının belirlenmesi ve örgütsel sağlık boyutları ile örgütsel etkinlik arasındaki ilişkinin tespit edilmesidir. Örgütsel sağlık ölçümünde Lyden ve Klingele'nin (2000), örgütsel etkinlik ölçümünde, Quin ve Rohrbaugh'un (1981, 1983) geliştirdiği boyutlardan yararlanılmıştır. Ölçüm modellerinin geçerliliğini ve örgütsel sağlık boyutları ve örgütsel etkinlik arasındaki ilişkiyi gösteren yapısal modelin uygunluğunu sağlamak için doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ve yapısal eşitlik modeli yürütülmüştür. Ölçüm modellerindeki göstergelerin yeterliği ve güvenilirliği; bileşik güvenilirlik, örtük değişkenlerin açıklanan varyans değerleri, ayırıcı ve yakınsak geçerliliğin ölçülmesi ile sağlanmıştır. DFA sonucunda, araştırmadaki otel işletmelerinde örgütsel sağlığın yedi, örgütsel etkinliğin ise dokuz boyuttan oluştuğu doğrulanmıştır. Yapısal eşitlik modeli 1'in test edilmesi sonucunda örgütsel etkinliğin tahminlenmesinde "sadakat ve moral, kurumsal itibar ve etik, gelişme ve kaynak kullanımı" boyutlarının etkili olduğu belirlenmiştir. Örgütsel sağlık boyutları ile örgütsel etkinlik boyutları arasındaki ilişkiyi test etmek amacıyla önerilen yapısal modellerden elde edilen bulgular sonucunda "gelişme ve kaynak kullanımı" boyutu örgütsel etkinliğin tahminlenmesinde referans boyut olarak belirlenmiştir. Ek olarak, bulgular örgütsel sağlığın "iletişim" boyutunun örgütsel etkinliğin hiçbir boyutunu açıklamadığını ortaya koymaktadır. The purpose of this study is to determine the dimensions of organizational health and organizational effectiveness in four and five star hotels in the city of İzmir and the relationship between organizational health dimensions and organizational effectiveness. To measure organizational health, dimensions developed by Lyden and Klingele (2000) and to measure organizational effectiveness, dimensions developed by Quin and Rohrbaugh (1981, 1983) were employed. In order to achieve the validity of measurement models and the consistency of the proposed model showing the relationship between organizational health dimensions and organizational effectiveness, a confirmatory factor analysis and structural equation modeling were performed. In an overall measurement models, the adequacy and the reliability of indicators were proved by measuring the composite reliability, the estimated percentage of variance extracted by each construct, discriminant and convergent validity. The results of DFA confirmed the seven dimensional nature of the organizational health and the nine dimensional nature of the organizational effectiveness. "Loyalty and morale, institutional reputation and ethics, development and resource utilization" dimensions were found to be effective in predicting organizational effectiveness in consequence of testing the structural equation model 1. As a result of the findings obtained from the proposed models in order to test the relationship between organizational health dimensions and organizational effectiveness dimensions, "development and resource utilization" dimension was determined as the reference dimension to predict organizational effectiveness. In addition, the findings indicated that "communication" dimension does not explain any dimension of organizational effectiveness
Properties of kaymaz listvenitic gold deposit and an approach to genesis of Kaymaz (Eskişehir) gold deposit
Orta Anadolu'da Tavşanlı Zonu içerisinde yer alan çalışma alanında Paleozoyik ve Mesozoyik yaşlı metamorfik kayaçlar, metamorfik kayaçları üzerleyen serpentinitler ve bu kayaçları kesen Eosen yaşlı Kaymaz Graniti yüzlek vermektedir. Çalışma alanında bulunan cevherleşmeler Damdamca, Karakaya ve Küçük Mermerlik Bölgeleri?nde serpentinitler içerisinde ve Kızılağıl Bölgesi?nde ise kuvarsşist birimi içerisinde gelişmiştir. Cevherleşmelerin hepsinde yapısal kontrolün yanı sıra litolojik kontrolün etkisi de önemlidir. Ayrı ayrı olarak incelenen cevherleşme bölgeleri, genel olarak yakın benzerlik göstermektedir. Cevherleşme bölgelerindeki kayaçların evrimi; birinci hidrotermal evre esnasında veya öncesinde gelişen karbonatlı evre, cevher minerallerini taşıyan birinci hidrotermal evre, cevher mineralleri bakımından yoksun ikinci hidrotermal evre ve son olarak da süperjen evre şeklinde gelişir. Hidrotermal evre öncesi metalik mineral kromittir. Cevher taşıyan birinci hidrotermal evrenin ana parajenezini genel olarak manyetit, millerit, pentlandit, nikelin, arsenopirit, markazit, pirit, bravoit, altın, gümüş; süperjen evre parajenezini ise hematit, piroluzit, götit, limonit, lepidokrozit, kalkozin, kovellin mineralleri oluşturur. The study area is located in Central Anatolia, where Paleozoic and Mesozoic age metamorphic rocks andthe overlying serpentinites of the Tavşanlı Zone crop out. These rocks are cut by Eocene Kaymaz Granite. Mineralizations located in Damdamca, Karakaya ve Küçük Mermerlik locations are improvedwithin the serpentinites and quartz-schist unit in Kızılağıl location. In all this mineralizastions, the lithological control was important, as well as structural control. The distincly developed mineralization areas are generally regarded as similar. Evolution of the rock units in mineralization fields is developed as, in turn, (1) carbonated stage developed before or during the first stage hydrothermal phase, (2) ore-bearing first hydrothermal stage, (3) second hydrothermal stage lacking of ore minerals, (4) finally supergene stage. The metalic mineral, chromite, has a pre-mineralization origin. Generally, the main paragenesis of ore-bearing first hydrothermal stage contains magnetite, millerite, pentlandite, nickeline, arsenopyrite, marcasite, pyrite, bravoite, native gold, native silver; while the paragenesis of supergene stage is represented by presence of hematite, pyrolusite, gothite, limonite, lepidocrocite, chalcosine, covelline