Izmir Katip Celebi University
Not a member yet
2715 research outputs found
Sort by
HİCRİ 6. ASIRDA HADİS VE TASAVVUF İLİŞKİSİ
Hicrî ilk asırlardan itibaren hadis ve tasavvuf ilimleri arasında tebarüz eden irtibat ve müştereklik, ilim ehlinin dikkatini celbetmiş; meseleyi tetkik eden muhtelif araştırmalar, akademik mecrâlarda yerini almıştır. Bu çalışmada ise hadis-tasavvuf etkileşimi, VI. (XII.) yüzyıl Bağdat özelinde, muhaddisler ve sûfîler arasındaki ilmî, içtimaî ve siyâsî ilişkiler çerçevesinde ele alınmış; taraflar arasındaki karşılıklı tesirler, bu münâsebetin meydana getirdiği sonuçlar ile sûfîlerin hadis ilmine katkıları incelenmiştir. Öncelikle VI. (XII.) asırda hilâfet ve ilim merkezi olma hüviyetini sürdüren Bağdat’ın, hadis tedrisât mekânları açısından muhaddisler ve sûfîler nezdinde nasıl müşterek bir zemine dönüştüğü ele alınmıştır. Nitekim Nizâmiye başta olmak üzere medreseler, camiler, mescitler ve sûfî ribâtları, hadis tedrisâtının merkezleri olarak tebârüz etmiş; sûfî ulemâ bu mekânlarda müderrislik yaparken birçok sûfî de muhaddislerin rahlelerinde yetişmiştir. Yine bu süreçte devlet ricâlinin hadis rivayeti ve tedvinine katkıları ile muhaddis ve sûfîlere verdikleri destek, onların yalnızca siyâsî otoriteler değil aynı zamanda ilmî şahsiyetler olduklarını göstermiştir. Çalışmanın ikinci faslında, asrın meşhur muhaddis ve sûfîlerinin terceme-i halleri, hocaları, talebeleri ve telif ettikleri eserleri üzerinden Bağdat’ta hadis-tasavvuf irtibatının mahiyeti tetkik edilmiştir. Başta tabakât eserleri olmak üzere müteaddit kaynaklardan ulaşılan veriler, muhaddisler ile sûfîler arasında keskin bir ilmî kimlik ayrımının bulunmadığına; aksine anlamlı bir müşterekliğin mevcudiyetine işaret etmektedir. Sûfî muhaddisler, ilmî mahfillerde sûfî kimlikleri sebebiyle ötekileştirilmemiş, bilakis âlim ve muhaddis vasıflarıyla itibar görmüşlerdir. iv Muhaddis âlimlerin ekserisinde temâyüz eden zühd tavrı ise onların ilmî şahsiyetlerini gölgelememiş; bir fazilet olarak övülmüştür. Sûfîlerin eserlerinde ağırlıklı olarak sahih hadisleri kullanmaları, yeri geldikçe isnadıyla birlikte bu rivâyetleri nakletmeleri, Ahmed er-Rifâî gibi bazı sûfîlerin müstakil hadis çalışmaları ve en önemlisi de râvisi bulundukları hadislerin mevcudiyeti, ehl-i tasavvufun hadisçilik yönleri hakkında fikir vermekle kalmamış; sûfîlerin hadis ilmine katkısını da ortaya koymuştur. Çalışmanın son bölümünde ise, hadis-tasavvuf ilişkisinin toplumsal, mezhebî ve kavramsal boyutları ele alınmış, ayrıca tasavvufun ihtilafa konu olan meseleleri kapsamında, dönemin muhaddisleri ile sûfîlerinin yaklaşımları mukayeseli olarak incelenmiştir
Kızılçam (Pinus brutia Ten.) Odununun Yapısal Alanda Çapraz Tabakalanmış Kereste Üretiminde Değerlendirilmesi
Bu çalışmada, Türkiye’de yaygın olarak yetişen Kızılçam (Pinus brutia Ten.) türü kullanılarak, farklı katman yerleşim düzenlerine sahip çapraz lamine ahşap (CLT) panellerin (CCB ve LB tipleri) fiziksel ve mekanik performansları deneysel yöntemlerle değerlendirilmiştir. İncelenen başlıca parametreler; nem oranı, yoğunluk, Janka sertliği, eğilme direnci (MOR), elastikiyet modülü (MOE), vida tutma kapasitesi, blok kayma dayanımı, liflere dik çekme direnci ve liflere paralel basınç altındaki deformasyon davranışlarıdır. Sonuçlar, her iki panel tipinin de CLT üretiminde aranan teknik standartları sağladığını göstermiştir. Lif yönelimi ve katman dizilimlerinin özellikle mekanik performans üzerinde belirleyici rol oynadığı tespit edilmiştir. LB tipi paneller, özellikle eğilme direnci, vida tutma kapasitesi ve liflere dik çekme dayanımı açısından CCB’ye kıyasla daha üstün değerler sunmuştur. Buna karşın, bazı parametrelerde CCB panellerin avantaj sağladığı gözlemlenmiştir. Elde edilen bulgular, kızılçamın yerli ve sürdürülebilir bir kaynak olarak CLT üretiminde kullanım potansiyelini ortaya koymakta; lif yönelimi, yapıştırıcı tipi ve üretim koşullarının nihai malzeme performansı üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, CLT üretiminde kullanılan tür ve üretim parametrelerinin optimize edilmesine, yerli ağaç türlerinin sanayiye entegrasyonuna ve yapısal performansın artırılmasına yönelik öneriler sunulmuştur. Bu çalışma, Türkiye'de CLT kullanımının yaygınlaştırılmasına ve yerli kaynakların değerlendirilmesine katkı sağlamay
BLOKZİNCİR TEKNOLOJİSİ VE AKILLI SÖZLEŞMELERİN ULUSLARARASI TİCARETTE KULLANILABİLİRLİĞİNİN HUKUK VE EKONOMİ EKSENİNDE ANALİZİ
Son yıllarda adını sıkça duyduğumuz blokzincir teknolojileri dijital çağın en önemli unsuru haline gelmiştir. En genel şekliyle şeffaf bilgi paylaşımı sağlayan bir veritabanı hizmetidir. Akıllı sözleşmeler de iki taraf arasında aracı olmaksızın ve geriye dönüşün elverişli olmadığı sözleşmelerdir. Blokzincir tabanlı oluşturulan bu sözleşmeler pek çok alanda kullanılarak hem zamandan tasarruf edilmesini sağlayarak hem de şeffaf olduğu için pek çok kişinin veya kuruluşun kullandığı bir teknoloji haline gelmiştir. Blokzincir teknolojileri ve akıllı sözleşmelerin uluslararası ticarette kullanılabilirliğinin hukuk ve ekonomi ekseninde analizi başlıklı çalışmamın konusu bu alanda bibliyometrik analiz ve data analizi yaparak literatürün nereye gidebileceğini tartışmaktır. Aynı zamanda blokzincir teknolojilerinin gelişen bir teknoloji oluşundan neleri değiştirdiğinden geleneksel yöntemlere göre, uluslararası ticaretin nasıl etkilendiği analiz edilmek istenmektedir. Özellikle bu konuda bir çalışma yapmamın amacı son zamanlarda bu alanda artan akademik ilginin olması ve gelecek yıllarda bu teknolojilerin daha da gelişip yaygınlaşacağının tahmin edilmesidir. Bununla beraber de Scopus ve Web of Science üzerinden çalışmamla ilgili makaleler derlenip R Studio programı ile bibliyometrik bir analiz sunulmuştur. Analizle birlikte de en çok kullanılan anahtar kelimelerin neler olduğu, en çok hangi ülkelerin bu tür çalışmalara destek verdiği, kurumsal katkılar, coğrafi işbirlikleri, çekirdek kaynaklar gibi pek çok analiz görsellerle deseklenmiştir. Analizde en çok iv çalışmaların Amerika, İngiltere ve Çin üzerinde yoğunlaştığı belirlenmiştir. Fakat Avrupa’da da Almanya gibi ülkelerde pilot çalışmaların olmasıyla gelecekteki günlerde bu tür gelişmelerin daha da artacağı tartışılmaktadır. Bu açıdan geleceğin de en çok tartışılan konularından biri olacağı blokzincir teknolojileri gelişimleri açısından da literatürde önemli bir yer kaplamaktadır. Ancak şu da belirtilmelidir ki literatürde 2015’e kadar yapılan çalışmalarda daha çok blokzincir teknolojileri ile ilgili teorisel zeminde durulurken 2020’den sonra pandemiyle de birlikte dijitalleşmenin öneminin artmasıyla inovasyon ve akıllı sözleşmeler daha da önem kazanmıştır. İlerideki çalışmalarda da bu konuyla ilgili bibliyometrik analiz yapılırken konuya daha bütünsel yaklaşılıp farklı alanlarda etki oluşturup oluşturmayacağı farklı anahtar kelimelerle ölçülebilir. Aynı zamanda blokzincir teknolojilerinin ve akıllı sözleşmelerin sosyal ve etik değerler üzerindeki etkileri alanındaki çalışmaların az olması sebebiyle bu konularda da yoğunlaşılabilir.Blockchain technologies, which we have heard a lot about in recent years, have become the most important element of the digital age. In its most general form, it is a database service that provides transparent information sharing. Smart contracts are contracts between two parties without intermediaries and without the possibility of reversal. These blockchain-based contracts are used in many areas and have become a technology used by many people or organizations, both by saving time and being transparent. The subject of my study titled analysis of the usability of blockchain technologies and smart contracts in international trade in terms of law and economy is to discuss where the literature can go by conducting bibliometric analysis and data analysis in this field. At the same time, it is desired to analyze how international trade is affected by what changes blockchain technologies have made as a developing technology, compared to traditional methods. The purpose of conducting a study on this subject in particular is that there has been increasing academic interest in this field recently and it is predicted that these technologies will develop and become more widespread in the coming years. In addition, articles related to my study were compiled from Scopus and Web of Science and a bibliometric analysis was presented with the R Studio program. Along with the analysis, many analyses such as the most used keywords, which countries support such studies the most, institutional contributions, geographical collaborations, core resources are supported with visuals. In the analysis, it is determined that most studies are concentrated on the USA, the UK and China. However, with the pilot studies in countries such as Germany in Europe, it is discussed that such developments will increase in the future. In this respect, blockchain technologies, which will be one of the most discussed topics of the future, occupy an important place in the literature in terms of their development. However, it should be noted that while the studies conducted in the literature until 2015 mostly focused on the theoretical grounds related to blockchain technologies, after 2020, innovation and smart contracts gained more importance with the increasing importance of digitalization with the pandemic. In future studies, while conducting bibliometric analysis on this subject, the subject can be approached more holistically and whether it will have an impact in different fields can be measured with different keywords. At the same time, since there are few studies on the effects of blockchain technologies and smart contracts on social and ethical values, these issues can also be focused on
Development of Ceiling C Profiles Providing High Strength Raw Material Efficiency for Energy Efficient and Environmentally Friendly Structures
Suspended ceiling systems are a decorative application frequently used in the construction and building sector. The purpose of the application is to create a working area and assembly space for electrical applications and different mechanical applications to be applied later under the ceiling of the structure. The main carrier profile of the suspended ceiling systems, which are created by covering the profiles placed at a suitable distance from the ceiling with plasterboard sheets or decorative panels, is called the Ceiling C profile. Since the date of application of suspended ceiling systems, the carrier and support profiles, connection elements and equipment used in the system have been used and tested for a long time under different conditions, and the profiles and connection elements have reached certain shape and size standards. In this study, a study on the optimization of the pattern that provides strength was carried out by subjecting the standard and commonly used shape and external dimensions of the main carrier Ceiling C profile. In data collection section first part, scenario was specified with the Design of Experiments (DoE) approach. For this scenario, the manufacturing processes of the Ceiling C profile and the manufacturability of the product were taken into consideration; base relief width, base relief depth, distance between base reliefs, edge relief width, edge relief depth and distance between edge reliefs were selected as design parameters. For each test model created for ceiling C profiles, two-point bending test simulation was performed under a constant load. For outputs, the deflection value of each test model in two-point simple bending test was recorded. In the second part, Wolfram Mathematica program was used for numerical processes. Nonlinear multiple neuro-regression modeling was used for obtaining mathematical models to explain the phenomenon between output and input parameters. For test the achievement of the proposed models in the testing and training stages R2 model evaluation criterion was used. The model which giving the best results choose with checking engineering limits of models. Lastly, optimization of the system parameters was performed using various stochastic optimization methods, Nelder–Mead, Differential Evolution, Random Search and Simulated Annealing
Evaluation of Resistance Development in Bacteria Against Cold Atmospheric Plasma in Consequence of Repetitive Plasma Treatment Methods
Bacterial resistance to antibiotics has long been known, and bacteria have been shown to develop resistance to other antimicrobial agents. Repeated and prolonged exposure to antibiotics and antimicrobial agents plays a role in the development of bacterial resistance. There is insufficient information in the literature on the possible development of bacterial resistance to Cold Atmospheric Plasma (CAP) technology, which is increasingly used in biomedicine and has a good antimicrobial effect. In the limited number of publications on the possible development of resistance in bacteria, it has been reported that plasma treatment does not cause bacteria to develop resistance to CAP after a few (4 and 6) repetitions of plasma treatment, but it has been reported that the development of resistance in bacteria after more plasma treatments should be investigated. The aim of this study is to investigate the possible development of resistance to CAP in bacterial generations obtained after repeated direct plasma treatment of Escherichia coli (E. coli) and Staphylococcus aureus (S. aureus). Having determined the lethal and non-lethal doses of CAP, the zone of inhibition (ZOI) values obtained in each generation as a result of multiple repeated non-lethal plasma treatments on two different bacterial strains were recorded. Following repeated plasma treatments, every fifth generation was selected, and the new lethal dose required to achieve complete inactivation was determined in terms of plasma treatment time. The kinetic growth profiles of plasma-exposed bacterial populations were assessed. The findings indicate that repeated CAP treatments do not lead to the development of persistent or significant resistance in E. coli and S. aureus. This study will provide a better understanding of the possible development of resistance in organisms which have been exposed to a certain amount of p..
Detection of Foot Gestures Using Time-Frequency Analysis and Deep Learning Approaches From sEMG Data
Existing methods for foot gestures recognition are mostly based on manually generated features extracted from sEMG recordings. The aim of this paper is to develop a deep learning-based method that automatically exploits the time-frequency spectrum of sEMG signals using single-channel sEMG, eliminating the need for manual feature extraction. For sEMG signals, time-frequency RGB color images are extracted using continuous wavelet transform (CWT). Transfer learning has been performed using convolutional neural networks with signal data of foot gestures previously extracted from healthy individuals, which have been used to use CWT images for the identification of various foot gestures. The proposed method is evaluated using a dataset of foot gestures sEMG signals. The evaluation results show that this method can achieve near state-of-the-art accuracy even using single channel sEMG signals
GENÇLERDE DİNDARLIK TUTUMLARI (İKÇÜ ÖRNEĞİ)
Bu araştırmada, din sosyolojisi perspektifinden hareketle, genç bireylerin dindarlık tutumları, sosyo-ekonomik değişkenler açısından çok boyutlu olarak incelenmiştir. Araştırmanın temel problemi, gençlerde dindarlığın İnanç Boyutu, İbadet Boyutu, Duygu Boyutu, Bilgi Boyutu ve Etki Boyutunda, sosyo-ekonomik değişkenlere göre anlamlı farklılıkların olup olmadığını belirlemektir. Araştırmanın teorik bölümünde dindarlık olgusu gençlik sosyolojisi bağlamında ele alınmış; dindarlığın çok boyutlu yapısı kuramsal olarak açıklanmıştır. Araştırmada nicel yöntem kullanılmış, veri toplama aracı olarak anket tekniği tercih edilmiştir. 5 boyutlu dindarlık ölçeği ile toplanan veriler, İzmir Katip Çelebi Üniversitesin’de öğrenim gören 461 genç bireyden elde edilmiştir. Verilerin analizinde Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, gençlerin dindarlık boyutlarında sosyo-ekonomik değişkenlere göre anlamlı farklılaşmalar olduğu tespit edilmiştir. Özellikle eğitim düzeyi, gelir durumu ve yerleşim yeri gibi değişkenlerin, dindarlığın bazı boyutlarında belirgin etkiler oluşturduğu görülmüştür. Bu sonuçlar, genç dindarlığının toplumsal koşullara bağlı olarak çeşitlilik gösterdiğini ortaya koymaktadır
Exploring the Determinants of Pedestrian Crashes Around Rail Transit Stations
Artan dünya nüfusu ve hızlı kentleşme ile şehirlerde ulaşım kaynaklı hareketlilik ve motorlu taşıt kullanımı artmıştır. Bu artış, trafik kazalarının sürekli bir sorun haline gelmesine neden olmuştur. Trafikte savunmasız yol kullanıcıları olarak tanımlanabilecek yayalar, bisikletler ve skuterlar gibi ulaşım modlarının güvenliğinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu tez, yaya güvenliğini artırmaya ve yaya kazalarını önlemeye yönelik önlemler geliştirmeye odaklanmaktadır. Çalışmanın amacı, Türkiye'nin İzmir kentindeki dört farklı raylı sistem istasyonlarında gerçekleşen yaya kazalarını ve bu kazaları etkileyen faktörleri analiz etmektir. Kent içindeki nispeten yüksek hareketliliğe sahip 72 istasyon belirlenmiş ve bu istasyonların çevresinde, yol ağına dayalı olarak 50, 100, 200, 300 ve 400 metre büyüklüğünde hizmet alanları oluşturulmuştur. Bu hizmet alanları çalışma alanı olarak tanımlanmış ve bu alanlarda meydana gelen yaya kazaları ile bu kazaları etkileyen faktörler toplanmıştır. Bu faktörler, yol ağı verileri, toplu taşıma verileri ve arazi kullanım verileri başlıkları altında kategorize edilmiştir. Bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişki, Poisson Regresyon ve Negatif Binom Regresyon modelleri ile analiz edilmiştir. Poisson ve Negatif Binom modellerinden elde edilen sonuçlar karşılaştırılmış ve farklı hizmet alanlarındaki çıktılar analiz edilmiştir. Sonuçlar, yaya kazalarının aşırı saçılma (overdispersion) yapısı nedeniyle Negatif Binom Regresyon modelinin daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, yol ağı değişkenlerinin diğer değişkenlere kıyasla yaya kazaları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu bulunmuştur. Bu çalışmadan elde edilen bulguların, yaya güvenliği üzerine gelecekte yapılacak araştırmalara önemli katkılar sağlaması beklenmektedir
Yapay Zeka Tabanlı Kaynak Kod Analizi ile İyileştirme, Optimizasyon ve Kod Kalitesinin Artırılmasına Yönelik Öneriler
Bu tez, yazılım geliştirme süreçlerinde yapay zeka (YZ) temelli kaynak kod analizi yöntemlerinin kullanımını ve bu yöntemlerin yazılım kalitesini iyileştirme, optimizasyon ve hata tespitine yönelik etkilerini incelemektedir. Araştırmada, iki farklı yapay zeka aracı olan ChatGPT (GPT-4 modeli) ve Google'ın Gemini modeli kullanılarak GitHub platformundan toplanan JavaScript projeleri ve yapay zekaya yazdırılan kodlar analiz edilmiştir. Çalışma kapsamında üç ana problem ele alınmıştır: Kaynak Kodun İnsan veya Yapay Zeka Tarafından Yazıldığının Tespiti, kaynak koddaki hataların tespit edilmesi ve kaynak kodun optimizasyona ihtiyacı olup olmadığının belirlenmesi. Bu problemleri çözmek amacıyla, kaynak kodların hata durumu ve çeşitli yazılım metrikleri (Cohesion Metrics, Cyclomatic Complexity, Maintainability Index gibi) hesaplanmış ve bu veriler yapay zeka öğrenimi için kullanılmıştır. Ayrıca, veri toplama ve analiz süreçleri detaylı bir şekilde ele alınmış, sınıflandırma algoritmaları (Logistic Regression, Support Vector Machines, Random Forest) ve derin öğrenme modelleri (Convolutional Neural Networks, Gated Recurrent Unit, Long Short-Term Memory) kullanılarak elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Deneysel sonuçlar bölümünde, bu problemlere yönelik analizler ve bu analizlerin sonuçları tablo ve grafiklerle sunulmuş, elde edilen bulguların detaylı bir tartışması yapılmıştır. Elde edilen bulgular, yapay zeka tabanlı kaynak kod analizinin yazılım projelerinin genel başarısını artırmada önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca, ChatGPT ve Gemini modellerinin performansları karşılaştırılmış ve her iki modelin de belirli alanlarda üstünlükleri olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, yapay zeka tabanlı kaynak kod analiz araçlarının yazılım geliştirme süreçlerine entegrasyonu, hataların daha hızlı tespit edilmesi, kod kalitesinin artırılması ve yazılım projelerinin genel başarısının sağlanması açısından büyük bir potansiyele sahiptir. Bu tez, bu potansiyeli ortaya koymayı ve bu alanda gelecekte yapılacak çalışmalara katkıda bulunmayı amaçlamaktadır
GERÇEKLİĞİN TEMSİLİNDEN GERÇEKLİĞİN YARATILMASINA: MİMESİS
Estetik üzerine yapılan tartışmalarda mimesis kavramı önemli bir yer kaplamaktadır. Antik Yunan’dan itibaren kullanılan ve estetik konusunda kilit bir nokta olan bu kavram, tarih boyunca farklı uğraklarda şekillenmiştir. Antik Yunan’daki ilk uğrağında mimesis, basit bir taklit, haz veren bir temsil veya gerçekliğin yansıması anlamında kullanılmıştır. Orta Çağ’a gelindiğinde ise bu kavram, Platon’un taklit görüşüne sadık kalarak hakikati yansıtma anlamında kullanılmaya devam etmiş olsa da bu dönemde mimesis tanrısal ögelerin kopyasını yapma işlevine karşılık gelen bir anlamda kullanılmıştır. Mimesis’in bu tip kullanımı kavramın dar sınırlara sahip olduğunu gösterir. Ancak bu sınırlar Rönesans ve Aydınlanma Dönemi ile genişlemeye başlamıştır. Mimesis’i özgürleştiren bu dönemler hem kavramın serüveninde hem de ileride dönüşümü sağlayacak olan Lukács’ın da beslendiği noktalara sahip olduğundan dolayı önemlidir. Özellikle Aydınlanma Dönemi’nin insan merkezli bir anlayışı mimesis kavramının kullanımını etkilemiştir. Bu dönemde mimesis insanın algılarını ve insan aklını yansıtan ve doğanın basit bir taklidi olmanın ötesine geçmiştir. Ancak, Lukács, bu kavramın uğraklarını yetersiz bulmuş olacak ki onu farklı bir şekilde ele almış ve dönüşüme uğratma ihtiyacı duymuştur. Lukács’ın mimesis kavramında yarattığı dönüşüm, bu kavramın felsefe tarihinde kullanıldığı tüm anlamlarını analiz etmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Bu nedenle, bu çalışmada Lukács’ın mimesis kuramını daha iyi açıklayabilmek için bu kavramın tarihsel serüvenini de konu alınmıştır. Lukács’ın mimesis kavramında yarattığı dönüşüm, özellikle onun Marksizm’i benimsemesiyle birlikte gerçekleşmiştir. Burjuvanın ele iv geçirdiği estetiği bireycilikten kurtarıp onun evrenselleştirilebilecek bir şey olduğunu iddia eden Lukács bunun yolunun mimesis kavramının yenilenmesinde görmüştür. Lukácscı anlamda mimesis, burjuva estetiğinin soyut ve bireyci olmasından dolayı ortaya çıkan yüzeyselliğini aşma ve tarihsel ve toplumsal diyalektiğin özünü yakalayabilme yetisine sahiptir. Mimesis’in sahip olduğu bu güç onun yeni bir dünya ortaya koyabileceğini ve böylelikle toplumsal bilinç ve dönüşüm yaratabileceğini gösterir. Bireye hakikati sunarak onu özgürleştirebilen Lukácscı anlamdaki mimesis, bu işlevlerle felsefe tarihinde devrimsel bir yer kaplar