Oku Okut Derneği

Tetkik
Not a member yet
    37 research outputs found

    İlahiyat Alanında Yurt Dışında Lisansüstü Eğitim: ABD ve İngiltere Örneği

    Get PDF
    Ruins of sanctuaries and altars prove that religion was at the center of human life in ancient cities and civilizations. Today, likewise, religion is an element that somewhat determines the route of societies, the politics of the states, and the course of relations among people. Even in some cultures that look very secular, religion is a part of debates in law, education, social policies, and even health services. While even the secularism of France, the homeland of secularism, is a kind of secularism baptized, it is impossible to ignore the significance of religion. Thus, it is entirely appropriate to say that the study of religion is one of the most important and oldest disciplines in the field of social sciences. The main focus of the studies of religion is to research the root, history, content, and borders of religions and their effect on individuals and societies, as well as to share findings with people. In addition, scholars assess the phenomenon of religion in various ways by touching on its different aspects. While determining a religion's content requires a method, determining the effects of the same religion on people requires another kind of method. If the aim is to determine the quiddity of the phenomenon of religion as independent from a specific religion, it requires quite another method. In other words, due to the need to consider religion through various aspects, different methods have appeared in the studies of religion. Today some countries that are pioneers in education consider the varieties of methods in studying religion, as they do in many fields. As a result of this kind of variety, institutions that deal with the study of religion have had different names. When we take the West as a basis, these names are such: Religious Studies, Theology, Divinity Schools, Seminaries, and Biblical Studies/Collages. As for our country, they are İlahiyat Fakültesi, İslamî İlimler Fakültesi, and Dinî Yüksek İhtisas ve Eğitim Merkezi. This kind of classification is expected to base on the different methods in an ideal way. In this way, we may clearly understand the limits and quality of educational services those institutions provide. In this presentation, firstly, there will be some information about the method and content of graduate education in studying religion in the USA and UK. Secondly, we will compare these institutions in the USA and UK with those in our country. This way, this presentation will be helpful to whoever wants to study religion in these countries and whoever wants to know comparatively about the present situation of studying religion in our country. * This paper is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “Graduate Study Abroad on Theology: The Case of USA and UK”, orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.Günümüze kadar ulaşan tapınak ve sunak kalıntılarından anlaşıldığı üzere binlerce yıllık şehirlerde ve medeniyetlerde din, insan hayatının merkezindeydi. Bugün de aynı şekilde din, toplumların rotasını, devletlerin politikasını, insanlar arasındaki ilişkinin seyrini az veya çok etkileyen bir unsurdur. En seküler görünümlü toplumlarda bile din hukukun, eğitimin, sosyal politikaların hatta sağlık hizmetlerinin çerçevesi içerisinde tartışılmaktadır. Laikliğin ana yurdu Fransa’nın laikliği bile vaftiz edilmiş laiklik olarak nitelenirken dinin öneminin ihmal edilmesi imkânsızdır. Bu nedenle sosyal bilimler alanının en önemli ve kadim disiplinlerinden birisi din çalışmalarıdır, demek son derece isabetli olacaktır. Dinlerin kaynağının, tarihinin, içeriğinin, sınırlarının, insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisinin ne olduğunu araştırmak ve bulguları, bilgileri insanlarla paylaşmak din çalışmalarının odağıdır. Bununla beraber din olgusu farklı yönlerine temas edilmek suretiyle farklı din çalışmaları disiplinlerince ele alınmaktadır. Bir dinin içeriğinin tespit edilmesi bir çeşit din çalışması metodunu gerektirirken aynı dinin insan üzerindeki etkisinin tespit edilmesi ise başka bir metodu gerekli kılmaktadır. Müstakil bir dinden bağımsız olarak din olgusunun mahiyeti tespit edilecekse de daha farklı bir metoda başvurmak gerekmektedir. Dinin farklı yönlerden ele alınma zorunluluğunun bir sonucu olarak din çalışmalarında çeşitli metotlar ortaya konulmuştur. Günümüzde eğitim alanında öncü olan ülkelerde birçok alanda olduğu gibi din çalışmaları alanında da metot farkı gözetilmiş ve ciddiye alınmıştır. Din çalışmaları yapan kurumlar bu farklılıklara istinaden farklı isimlendirilmiştir. Batı’yı esas aldığımızda bu isimleri Religious Studies, Theology, Divinity Schools, Seminaries ve Biblical Studies/Collages şeklinde sıralayabiliriz. Ülkemizde ise din çalışmaları İlahiyat Fakültesi, İslamî İlimler Fakültesi, Dinî Yüksek İhtisas ve Eğitim Merkezleri gibi isimler altında yapılmaktadır. Bu isimlendirmelerin en ideal şekliyle metot farklarına dayanması beklenmektedir. Böylece her kurumun din çalışmalarındaki sınırı ve sunduğu hizmetin niteliği netleşmiş olacaktır. Bu tebliğde ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere örneği üzerinden din alanında sunulan lisansüstü eğitim hakkında metot ve içeriğe dair bilgiler verilecektir. İkinci olarak ülkemizdeki mezkûr kurumlarla kısa bir karşılaştırması yapılacaktır. Böylece bu tebliğ ile hem yurt dışında ilahiyat alanında lisansüstü eğitim almak isteyenlere fayda sağlamak hem de ülkemizin ilahiyat eğitiminin mevcut durumuna dair bilgi sahibi olmak isteyenlerin karşılaştırmalı bir şekilde meseleye yaklaşmasına imkân sağlamak hedeflenmektedir.   * Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “İlahiyat Alanında Yurt Dışında Lisansüstü Eğitim: ABD ve İngiltere Örneği” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    Osmanlı Arşiv Vesîkalarında Muzır Mûsiki Kavramı

    Get PDF
    Egyptian, Greek/Greek philosophers and systemist school musicians such as al-Fārābī, Ibn Sīnā, Ṣafī al-Dīn al-Urmawī, and ʿAbd al-Qādir al-Marāghī, who created the first works on music, tried to create a system by making various classifications in the field of music. The classifications made by these scholars in their works started with the ‘formation of sound’ and continued with different concepts over time. Later, many distinctions, such as traditional Turkish music, art music, folk music, religious music, and non-religious music, determined the boundaries of the classification of music within itself. In our paper, we have examined the concept of ‘muzır music’, which is in the history of music but has been excluded from the classifications made in the field of music until now. We used the qualitative data analysis method in our study. We made the catalogue scans at the Presidency of the State Archives, and we reached forty documents, that the dates of these documents are between 1892-1909 and those documents belong to the reigns of Abdulhamid II (1876-1909). We analyzed the reasons for the events mentioned in the documents. In addition, by examining different subjects, including those that were taken into the category of muzır for ethnic, moral, and political reasons, and songs that were seen as muzır because they contain some concepts that were banned in ‘Resimli Kāmûs-ı Osmânî [Pictured Qāmūs Osmanī)’ published by Ali Seydi between 1908-1914, he examined the events in the documents. We analyzed the reasons. In our statement, we tried to answer the following questions: What was meant in the period when the concept of ‘muzır music/song’ was used? Has a classification such as muzır music/song and Non-muzır music/song taken place in the music literature? What are the criteria for restrictions on muzır songs? Was it applied for political, religious, ethnic, and moral reasons? Was the muzır song characterisation made due to restrictions in different areas? Are the Ottoman subjects interested in muzır music/song composed of a certain ethnic structure or religious group? Why did the government feel the need to ban these songs? Why did he keep the performers under constant control and follow them? The main purpose of our statement is to discover the basic sub-dynamics that make up the concept of muzır music and that affect the formation of prohibitions made for this reason. In this context, along with the prohibitions made on moral and religious grounds, the effect of the political atmosphere of the period on the prohibitions was tried to be revealed with case studies. Our other aim is; according to events we have examined in the documents, the concept of ‘muzır music' has been defended on the grounds that it is included in the categorizations made in the field of music. As a result of our examinations and analyses, we concluded that malicious music has political content rather than religious, moral, and ethnic reasons and that the concept of malicious music should be included in the music categories. * This article is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “The Concept of Muzır Music in Ottoman Archieve Documents”, orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.Mûsiki ile ilgili ilk eserleri meydana getiren Mısır, Grek/Yunan filozofları ve ‘Sistemci Okul’ olarak adlandırılan Farabi, İbn-i Sîna, Safiyyüddin Urmevî, Abdulkadir Meraği gibi mûsikicilerin çeşitli sınıflandırmalar yaparak bir sistem oluşturmaya çalışmışlardır. Bu alimlerin eserlerinde yaptıkları sınıflandırmalar ‘sesin oluşumu’ ile başlamış, zamanla farklı kavramlarla devam etmiştir. Daha sonra geleneksel Türk mûsikisi, sanat mûsikisi, halk müziği, dinî mûsiki, din dışı mûsiki gibi birçok ayrım, gruplandırma, sınıflandırma mûsikinin kendi içerisindeki sınırlarını belirlemiştir. Bildirimizde mûsiki tarihinde yer alan fakat bu zamana kadar mûsiki alanında yapılmış olan sınıflandırmaların dışında kalan ‘muzır mûsiki’ kavramını inceledik. Çalışmamızda nitel veri analizi yöntemi kullandık. Muzır şarkı kavramının kullanıldığı Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı kataloglarında yapmış olduğumuz taamalarda ulaştığımız 1892-1909 yılları arasında Sultan II. Abdülhamid’in  saltanat dönemlerine ait dinî, etnik, ahlâkî ve siyasî sebeplerle muzır kategorisine alınanlar ve 1908-1914 yılları arasında Ali Seydi tarafından yayımlanan Resimli Kâmûs-ı Osmanî’de yasaklı olan bazı kavramları içerdiği  için muzır olarak görülen şarkılar olmak üzere farklı konularda kırk adet belgeyi inceleyerek belgelerde geçen olayların nedenlerini analiz ettik. Bildirimizde şu sorulara cevap vermeye çalıştık: ‘Muzır Mûsiki/şarkı’ kavramının kullanıldığı dönemde ne kastedilmektedir? Muzır Mûsiki/şarkı ve Muzır olmayan Mûsiki/şarkı gibi bir sınıflandırma mûsiki literatüründe yer almış mıdır? Muzır şarkılara uygulanan kısıtlamalardaki kriterler nelerdir? Siyasî, dinî, etnik ve ahlâkî sebeplerle mi uygulanmıştır? Muzır şarkı nitelemesi farklı alanlarda yapılan kısıtlamaların neticesi olarak mı yapılmıştır? Muzır Mûsiki/şarkı ile ilgilenen Osmanlı tebaası belirli bir etnik yapı ya da dinî gruplardan mı oluşmaktadır? Devlet bu şarkıları neden yasaklama gereği duymuştur? Neden icra edenleri sürekli kontrol altında tutup, takip etmiştir? Bildirimizde temel amacımız; muzır mûsiki kavramını oluşturan ve bu nedenle yapılan yasaklamaların oluşumuna etki eden temel alt dinamikleri keşfetmektir. Bu kapsamda ahlâkî, dinî gerekçelerle yapılan yasaklamalarla birlikte dönemin siyasi atmosferinin yasaklar üzerinde belirgin olan etkisi örnek olaylarla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Diğer bir amacımız ise; belgelerde incelediğimiz olaylar ışığında ‘Muzır mûsiki’ kavramının mûsiki alanında yapılan kategorizasyonlarda yer almasının gerekçeleriyle savunulması olmuştur. Yaptığımız incelemeler ve analizler sonucunda muzır mûsiki kavramının dinî, ahlâkî ve etnik nedenlerden daha çok siyasi içerikli olduğuna ve muzır mûsiki kavramının mûsiki kategorileri içerisinde kullanılabilecek bir kavram olduğu sonucuna vardık. * Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Osmanlı Arşiv Vesikalarında Muzır Musiki” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    David Hume Düşüncesinde Duygu-Düşünce İlişkisinin İnsan Doğasında Temellendirilmesi

    Get PDF
    The 17th century caused significant changes and transformations in science and philosophy, as in many other fields. In this context, the God-centered dominant understanding in medieval thought was replaced by the science of man and human nature. This situation characterizes the Enlightenment period, and all aspects of existence are connected to the cause-effect relationship. In this direction, unlike current rationalists, David Hume placed the science of human nature as the initiating cause of human actions at the center of all sciences. Based on his works, A Treatise of Human Nature and An Inquiry Concerning Human Understanding, this study aims to address and examine Hume's emotion-thought relationship based on human nature/science within the framework of the mind's function and experience. This idea of ​​Hume, which moves from empirical judgments, is based on the assumption that the future will be compatible with the past. This attitude of Hume, who establishes the essence of his entire philosophical approach to human science or human nature, can be read as a result of giving a high authority to experience, which would significantly affect his successors later on. Hume, who tried to produce his thoughts from human nature instead of objective reason, has an important place in the history of philosophy by connecting science and morality to emotions with his critical attitude. Hume, who puts the human being at the center, turned to the research of human nature and even connected mathematics, natural philosophy, and natural religion to humans in this direction. Combining the acquisition of more predictable information about the past, present, and future to the science of human nature, Hume's thoughts are based on two basic assumptions: First, there is a fixed, unchanging, one-sided nature in man; secondly, if a science of human nature is to be constructed, it must be based on experience as content and method. Hume stated that his philosophy aims to "abandon the distracting and tedious methods pursued until now" and "to walk directly to the capital instead of capturing a castle or village on the border," that is, "to the center of the sciences, to the very human nature that was once superior to all." According to Hume, who described the philosophies before him as fruitless discussions, it is necessary to turn to human nature and discover the potential and power of human understanding. The effects of Hume's approach, which grounded the limits and source of the causality relationship between the human mind and habits, deeply affected the debates on the truth that continue today. * This article is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “The Justification of David Hume's Notion About the Relationship Between Thought and Emotion in Human Nature”, orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.17. yüzyıl pek çok alanda olduğu gibi bilim ve felsefe açısından da önemli değişim ve dönüşümlere sebep olmuştur. Bu bağlamda Orta çağ düşüncesindeki Tanrı merkezli hâkim anlayışın yerini insan ve insan doğası bilimi almıştır. Aydınlanma dönemini karakterize eden söz konusu bu durum ile varoluşla ilgili tüm hususlar neden-etki ilişkisine bağlanmıştır. Bu doğrultuda David Hume’da mevcut rasyonalistlerden farklı olarak insan eylemlerinin başlatıcı nedeni olarak insan doğası bilimini tüm bilimlerin odağına yerleştirmiştir. Bu çalışma, İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme (A Treatise of Human Nature) ve İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma (An Enquiry Concerning Human Understanding) isimli eserlerinden yola çıkarak Hume’un insan doğası/bilimine dayalı duygu-düşünce ilişkisini zihnin işlevi ve deneyim çerçevesinde ele almayı amaçlamaktadır. Deneysel yargılardan hareket eden Hume’un bu düşüncesi geleceğin geçmişle uyumlu olacağı varsayımına dayanır. Tüm felsefi yaklaşımının özünü insan bilimi ya da insan doğasına dayandıran Hume’un bu tutumu, daha sonra ardıllarını da büyük oranda etkileyecek olan deneyime yüksek bir otorite vermesinin sonucu olarak okunabilir. Düşünceleri, nesnel akıl yerine insan doğasından hareketle üretmeye çalışan Hume söz konusu eleştirel tutumuyla bilim ve ahlakı da duygulara bağlayarak felsefe tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. İnsanı merkeze alan Hume, insan doğasının araştırılmasına yönelmiş hatta bu doğrultuda matematik, doğa felsefesi ve doğal dini bile insana bağlamıştır. Geçmiş, şimdi ve gelecek hakkında daha öngörülebilir bilgilerin elde edilmesini insan doğası bilimine bağlayan Hume’un düşünceleri iki temel varsayım üzerine kurulur: Birincisi, insanda sabit, değişmeyen, tek yönlü bir doğa bulunur; ikincisi ise, şayet bir insan doğası bilimi inşa edilecekse içerik ve yöntem olarak deneyime dayanmalıdır. Zaten Hume, felsefesinin gayesini de “bu zamana kadar izlenen oyalayıcı ve usandırıcı yöntemleri terk etmek”, “sınırdaki bir kaleyi ya da köyü ele geçirmek yerine doğrudan başkente”, yani “bilimlerin merkezine, bir zamanlar hepsinden üstün olan insan doğasının ta kendisine” yürümek şeklinde ifade eder. Kendisinden önceki felsefi öğretileri sonuçsuz tartışmalar olarak niteleyen Hume’a göre insan doğasına yönelip, insanın anlama yetisinin potansiyeli ve gücünü keşfetmek gerekmektedir. Nedensellik ilişkisinin sınırları ve kaynağını insan zihni ve alışkanlıklar üzerinden temellendiren Hume’un yaklaşımının etkileri hala günümüzde de devam eden hakikat tartışmalarını derinden etkilemiştir. * Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “David Hume Düşüncesinde Duygu-Düşünce İlişkisinin İnsan Doğasında Temellendirilmesi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    Mâtürîdî ve Nesefî’nin Sûr, Mîzan, Kevser Kavramlarına Dair Yorumlamalarının Karşılaştırılması

    Get PDF
    Abū l-Muʿīn al-Nasafī, who systematized the Māturīdī kalam school after Abū Manṣūr al-Māturīdī and was the second most apparent name of the school, generally adopted al-Māturīdī’s views and followed in the footsteps of him. Although al-Nasafī generally kept with the line of al-Māturīdī, we observed in our research that he sometimes made interpretations different from al-Māturīdī. Based on this determination, we chose the interpretation differences of al-Māturīdī and al-Nasafī about the afterlife circumstances as the subject of study. We believe that it is a significant issue to reveal the interpretation differences between two prominent names in the school, such as al-Māturīdī and al-Nasafī. In our study, we aimed to reveal the point of view of Māturīdī by determining the differences in the perspectives of these two scholars through sample concepts. In our research, while exercising the literal review and comparison method and comparison, we determined al-Māturīdī’s Ta'wīlāt al-Qur'ān and al-Nasafī’s Tabṣira and Baḥr al-Kalām works as the main references. We tried to capture the different perspectives by researching and comparing the concepts that we determined as the subject of research from the main references. At the end of our study, we determined that Nasafī interpreted some issues related to the afterlife differently from al-Māturīdī. Namely, al-Nasafī understood some concepts such as sūr, mīzān, and kawthar, which al-Māturīdī accepted as representative expression, in the real meaning and thought differently from him on this issue. Considering this interpretation difference, we are of the opinion that the reasons why al-Māturīdī’s different point of view did not reflect on the scholars after him should be emphasized. ** This article is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “Different Approaches of al-Māturīdī and al-Nasafī on the Hereafter,” orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’den sonra Mâtürîdî kelâm okulunu sistemleştiren ve ekolün en bâriz ikinci ismi olan Ebü’l-Mu‘în en-Nesefî, genel olarak Mâtürîdî’nin görüşlerini benimsemiş ve onun izinden gitmiştir. Nesefî genel anlamda Mâtürîdî çizgiyi sürdürse de araştırmalarımızda onun bazen Mâtürîdî’den farklı yorumlarda bulunduğunu gözlemledik. Bu tespitten hareketle Mâtürîdî’nin ve Nesefî’nin âhiret ahvaliyle ilgili yorum farklarını çalışma konusu olarak seçtik. Mâtürîdî ve Nesefî gibi ekolde öne çıkmış iki ismin yorum farklarını ortaya koymanın, kayda değer bir husus olduğu kanaatindeyiz. Çalışmamızda örnek kavramlar üzerinden bu iki alimin bakış açılarındaki farkları tespit ederek Mâtürîdi’nin bakış açısını gün yüzüne çıkarmayı amaçladık. Araştırmamızda, literal tarama ve karşılaştırma yöntemini kullanırken Mâtürîdî’nin Te’vîlâtü’l-Kur’ân tefsiri ile Nesefî’nin Tebsıratü’l-edille ve Bahru’l-kelâm eserlerini temel kaynak olarak belirledik. Araştırma konusu olarak belirlediğimiz kavramları temel kaynaklardan araştırıp karşılaştırarak farklı bakış açılarını yakalamaya çalıştık. Araştırmamızın sonunda ise Nesefî’nin âhiretle ilgili bazı konuları Mâtürîdî’den farklı yorumladığını tespit ettik. Şöyle ki Mâtürîdî’nin temsilî anlatım olarak kabul ettiği sûr, mîzan ve kevser gibi bazı kavramları Nesefî, hakiki manada anlamış ve bu konuda ondan farklı düşünmüştür. Bu yorum farkının dikkate alınarak Mâtürîdî’nin farklı bakış açısının kendisinden sonraki alimlere yansımamasının sebepleri üzerinde durulması gerektiği kanaatindeyiz. * Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Mâtürîdî ve Nesefî’nin Âhiret Ahvaline Yaklaşımlarının Mukayesesi” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    Tetkik Dergisi Yayın Politikası

    Get PDF
    Tetkik (ISSN: 2822-3322) is a peer-reviewed journal that started to be published in 2022 by Okut Okut Association under Okut Okut Press. Tetkik covers research on the research, examination, documentation, and preservation of Turkish-Islamic culture. Tetkik has embraced open access, and non-commercial scientific publishing. The Journal is published twice a year, in March and September. The copyrights of the articles published in the journal belong to their authors. The journal supports “Green Path Open Access” and “Golden Path Open Access”. Articles published in the journal can be made accessible by the author in the institutional archive of the university, in the archives on the subject, or in any archive desired without the embargo period. Thus, anyone can access this publication immediately, free of charge.Tetkik (ISSN: 2822-3322), Oku Okut Derneği tarafından Oku Okut Yayınları kapsamında, 2022 yılında yayımlanmaya başlayan hakemli bir e-dergidir. Tetkik dergisi Türk-İslam kültürünün araştırılması, incelenmesi, belgelenmesi ve korunmasıyla ilgili araştırmaları kapsar. Tetkik dergisinin amacı, Türk-İslam kültürüyle ilgili Türkçe ve İngilizce dillerinde hazırlanmış özgün araştırma makalesi ve kitap incelemesi türlerindeki çalışmaları yayımlayarak ulusal ve uluslararası düzeyde bu alandaki bilginin artmasına ve paylaşımına katkıda bulunmaktır. Tetkik dergisinin hedef kitlesi, Türk-İslam kültürü alanında araştırmalarını sürdüren profesyoneller ile bu alana ilgi duyan öğrenciler, okurlar ve kurumlardır. Tetkik, Mart ve Eylül aylarında olmak üzere yılda iki sayı olarak yayımlanır. Tetkik dergisinde yayımlanan çalışmaların telif hakları yazarlarına aittir. Tetkik; açık erişimli, gayrı ticari bilimsel yayıncılığı benimsemiştir. Tetkik dergisinde yayımlanan makaleler, yazarı tarafından üniversitesinin kurumsal arşivinde, konulu arşivlerde veya istenilen diğer arşivlerde ambargo süresi olmaksızın erişime açılabilir. Tetkik, Crossref üyesidir. Yayınlanan tüm makalelere, kalıcı makale tanımlayıcısı olarak DOI atanır (DOI Ön Ek: 10.55709/tetkikdergisi). Tetkik, makalelerin kaynakçasını açık erişim olarak sunarak Open Citations I4OC inisiyatifini desteklemektedir. Böylece yayınlarımıza herkes ücretsiz olarak hemen erişebilir

    Hannah Arendt’in Kötülük Algısının Din Felsefesinde Konumlandırılışı

    Get PDF
    Hannah Arendt is a German citizen of Jewish origin who lived in the 20th century. It is possible to come across her vision of evil, which was shaped by the influence of the Nazi Party’s anti-semitic policy during World War II, in many of her political and moral works. According to her, the totalitarian policy adopted against people other than the German race in the society in which she lived cannot be explained with human reasons. In this context, she used the expression the radical evil. However, not long after, the fact that those who were actively involved in the execution of these evils considered their actions on these subjects as the performance of duty caused Arendt to characterize the concept of evil with another concept: banality. In this study, the aspects of radical evil and the banality of evil, which she used in relation to the issue of evil, differ from the classical theory of the problem of evil will be analyzed. In addition, the effect of the idea of radical evil caused by the totalitarian rule on the philosophy of religion and how it will be positioned in this discipline will be questioned. As a result of our research, it was concluded that Arendt’s new perspective on the problem of evil made a new contribution to the perception of evil in the classical sense and the scope of the concept of evil.Hannah Arendt (1906-1975), 20. yüzyılda yaşamış Yahudi kökenli bir Alman yurttaşıdır. Onun, Nazi Partisi’nin II. Dünya savaşı esnasında güttüğü antisemitist politikanın etkisiyle şekillenen kötülük tasavvuruna, politik ve ahlâkî içerikte telif ettiği pek çok çalışmasında rastlamak mümkündür. Ona göre, yaşadığı toplumda Alman ırkından olmayanlara karşı benimsenen totaliter politikanın insanca gerekçelerle açıklanması mümkün değildir. O, bu bağlamda, yapılan kötülükleri ifade etmek için radikal kötülük ifadesini kullanmıştır. Ancak çok geçmeden, bu kötülüklerin icrasında bilfiil görev alanların bu konudaki fiillerini bir görevin icrası olarak telakki etmeleri, Arendt’in kötülük kavramını bir başka kavramla daha nitelendirmesine neden olmuştur: sıradanlık. Bu çalışmada, onun kötülük meselesiyle ilgili olarak kullandığı radikal kötülük ve kötülüğün sıradanlığı kavramlarının, klasik kötülük problemi teorilerinden ayrıştığı yanlar analiz edilecektir. Ayrıca totaliter yönetim şeklinin sebep olduğu radikal kötülük fikrinin din felsefesine etkisi ve bu disiplin içerisinde nasıl konumlandırılacağı sorgulanacaktır. Araştırmalarımız neticesinde, Arendt’in kötülük problemine getirdiği yeni bakış açısının, klasik anlamdaki kötülük algısına ve kötülük kavramının kapsamına yeni katkılarda bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.

    Usûl ve Yöntem Arasında Modern İslam Düşüncesi: Benliğin İnşası -Taha Abdurrahman ve Burhanettin Tatar Örneği

    Get PDF
    Western rationality, which left its mark on the modern period, did not allow for original structures by objectifying and limiting everything else through an understanding of "the self" that thinks and designs. Rationality and the self that manifest themselves as positivism, humanism, conservatism, empiricism, science and postmodernity have influenced the self-construction of Islamic thinkers. In fact, Muslim thinkers could not put forward satisfactory answers or paradigmatic subjectivity/self-models in the face of these structures. This is probably because of the focus on the "produced human" revealed in history rather than the "living human being". This situation can also be explained by the transition to the concept of the modern Cartesian method, which represents the orientation from thought to being in the light of abstract principles of thought, instead of the concept of method, which represents an influencing process from being to thought. This study evaluates the proposals of two contemporary thinkers who propose a solution through moral philosophy to give Islamic thought subjective effectiveness in the construction of the self in the face of the above-mentioned situation. Although their approaches are different, Burhanettin Tatar and Taha Abdurrahman propose to construct the self with more creative suggestions instead of grounding it with objective processes. Tatar's moral philosophy proposal is to consider basic disciplines such as tafsīr and ḥadīth as elements of general moral philosophy. Taha Abdurrahman also aims to construct the self that makes morality authoritative, claiming that the current ego crises stem from the authority of the epistemic method, which moves away from the principle of maqasid. In fact, both thinkers propose very important existential solutions in the face of the crisis. However, despite their strong grounding on the horizon that will guide the identity and the concepts appropriate to the current situation, they cannot sufficiently clarify our minds about individual attitudes, which are the main indicators of the self and the establishment of new balances.Modern döneme damgasını vuran Batı rasyonalitesi, düşünen, tasarlayan bir “benlik” anlayışı ile geri kalan her şeyi nesneleştirip sınırlamak suretiyle özgün yapılara imkân tanımamıştır. Kendisini pozitivizm, hümanizm, muhafazakarlık, deneyselcilik, bilimsellik ve postmodernlik olarak açığa vuran bir rasyonalite ve benlik, İslam düşünürlerinin benlik inşalarını etkilemiştir. Nitekim bu yapılar karşısında Müslüman düşünürler tatmin edici cevaplar ya da paradigmatik öznellik/kendilik modelleri ortaya koyamamışlardır. Bunun nedeninin “yaşayan insan” dan çok, tarihsel süreçlerde açığa çıkan “üretilen insan”a yoğunlaşmanın olduğu söylenebilir. Bu durum, varlıktan düşünceye yönelik bir etkileme sürecini temsil eden usûl kavramı yerine düşünceden varlığa doğru düşüncenin soyut ilkeleri ışığında yönelişi temsil eden modern  kartezyen metot kavramına geçiş ile de açıklanabilir. Çalışmamız, yukarıda ifade edilen durum karşısında benliğin inşasında İslam düşüncesine yeniden öznel bir etkinlik kazandırma amacıyla ahlak felsefesi üzerinden çözüm yolu öneren çağdaş iki düşünürün tekliflerini değerlendirmektedir. Her ne kadar yaklaşımları farklı olsa da Burhanettin Tatar ve Taha Abdurrahman benliği nesnel süreçlerle temellendirmek yerine daha yaratıcı önerilerle inşayı teklif etmektedirler. Tatar’ın ahlak felsefesi önerisi; tefsir ve hadis gibi temel disiplinleri genel ahlak felsefesinin unsuru olarak ele almaktır. Taha Abdurrahman da halihazırda yaşanan benlik krizlerinin makasıd ilkesinden uzaklaşan epistemik yöntemin otoritesinden kaynaklandığını ileri sürerek ahlakı otorite kılan benliği inşa etmeyi amaçlar. Nitekim her iki düşünür de yaşanan kriz karşısında çok önemli varoluşçu çözümler teklif etmektedirler. Ancak kimliğe istikamet verecek ufuk ve mevcut duruma uygun kavramlar konusundaki güçlü temellendirmelerine karşın benliğin asıl göstergesi olan bireysel tutumlar ve yeni dengelerin kurulması konusunda zihinlerimizi yeterince açıklığa kavuşturamamaktadırlar.

    Tasavvuf Alanı Lisansüstü Araştırmalarına Yönelik Bilgiler ve Tecrübe Aktarımı

    Get PDF
    Interest in postgraduate education in the field of Sufism in Turkey is increasing daily. One of the conditions for the successful completion of graduate education is the preparation of the thesis in the area in the presence of an advisor and defending it before the scientific committee. The idea to be supported must be prepared using a particular method and must be comply with according to research-writing ethics. Generally accepted research methods and academic writing styles must be followed to obtain the necessary results from the efforts of graduate students and their advisors to contribute to the relevant scientific fields. This study aims to provide the opportunity to transfer experience and guide as much as possible to young researchers who want to do academic studies in this field by taking the science of Sufism, a sub-discipline of Islamic studies, into the center. While preparing this text, published studies on academic research and writing before 2022 were determined, and those that could be reached were examined and benefited from. In addition, the experience we have gained since we started our graduate education, the knowledge we have gained by observing and listening to our leading teachers in this field, and the written memoirs have also formed this study's source. At the end of the study, a general evaluation was made for those who would do academic research in this field, and some proposals and wishes were also included. * This paper is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “Transfer of Knowledge and Experience for Postgraduate Sufi Studies”, orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.Türkiye’de tasavvuf alanında lisansüstü öğrenimine yönelik her geçen gün ilgi artmaktadır. Lisansüstü eğitim-öğretiminin başarıyla tamamlanmasının şartlarından biri de o alanda bir danışman eşliğinde tez çalışması hazırlanması ve bilim kurulu önünde savunulmasıdır. Savunması yapılacak tezin belli bir yöntem kullanılarak hazırlanmış olması ve araştırma-yazım etiğine riayet edilerek kaleme alınması gereklidir. Lisansüstü öğrencilerinin ve danışmanlarının ilgili bilim alanlarına katkı sağlamak adına sarf ettikleri emeklerden gerekli neticelerin elde edilebilmesi için takip edilmesi gereken genel kabul görmüş araştırma yöntemleri ve akademik yazım kuralları bulunmaktadır. Bu çalışmayla, Temel İslam Bilimleri’nin bir alt disiplini olan tasavvuf bilim dalı merkeze alınarak, bu alanda akademik çalışma yapmak isteyen genç araştırmacılara tecrübe aktarımına imkân sağlaması ve mümkün olabildiğince rehberlik yapılması amaçlanmıştır. Bu metin hazırlanırken 2022 yılı öncesinde akademik araştırma ve yazıma dair yayımlanmış çalışmalar tespit edilmiş ve imkân nispetinde ulaşılabilenler incelenerek bunlardan yararlanılmıştır. Ayrıca lisansüstü öğrenime başlamamızdan bugüne edindiğimiz tecrübe, bu alanda ileri gelen hocalarımızdan gözlemleyerek ve dinleyerek edindiğimiz bilgi birikimi ve kaleme alınmış hatırat eserleri de bu çalışmaya kaynak oluşturmuştur. Çalışmanın sonunda bu alanda akademik araştırma yapacaklara yönelik genel bir değerlendirmede bulunulmuş, ayrıca bazı teklif ve temennilere yer verilmiştir.  * Bu çalışma, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Tasavvuf Alanı Lisansüstü Araştırmalarına Yönelik Bilgiler ve Tecrübe Aktarımı” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    Malay Dünyasında Reformist Bir Hareket Olarak Kaum Muda: Endonezya ve Malezya Örneği

    Get PDF
    The main aim of the Kaum Muda movement, which emerged in the Malay world at the beginning of the 20th century, was to return to the basic sources of Islam. The common denominator of the people involved in this movement was to return to the “Original Islam”, which they described as pure, and to save society from its opposite, “traditional Islam”. In this context, united around the motto of “Return to the Qur’an and Sunnah”, they advocated reform, tajdid, and ijtihad. They have taken a harsh stance against all practices that they consider to be the product of imitation, superstition, and innovation. Kaum Muda was seriously influenced by Wahhabi in the first period, and then by the al-Manar school. In addition, Malaysian reformists have been in warm contact with the Dihlavi-Sindi School. From this point of view, they tried to spread their thoughts through publications such as newspapers and magazines, educational institutions they opened and religious organizations they established. However, it was not easy to spread these thoughts, and they came face to face with the Kaum Tua movement, representing the traditionalist understanding of Islam. As a result, serious discussions have been made about religious issues in the Malay world, and important refutation literature has emerged in this regard. In addition, Kaum Muda has brought many new works in the fields, such as tafsīr and hadith, to the Malay-Indonesian literature, depending on the claim of the Qur'an and Sunnah. * This article is the revised and developed version of the unpublished conference presentation entitled “Kaum Muda as a Reformist Movement in the Malay World: The Case of Indonesia and Malaysia”, orally delivered at the 2nd Turkish Symposium of Social Sciences.20. yüzyılın başında Malay dünyasında ortaya çıkan Kaum Muda hareketinin temel amacı İslam’ın temel kaynaklarına dönmekti. Nitekim bu hareketin içinde olan kişilerin ortak paydası saf olarak nitelendirdikleri “Orijinal İslam”a dönmek ve bunun zıddı olan “geleneksel İslam” anlayışından toplumu kurtarmaktı. Bu bağlamda “Kur’ân ve Sünnete Dönüş” mottosu etrafında birleşip ıslah, tecdit ve içtihatı savunmuşlardır. Taklit, hurafe, bidat ürünü olduğunu düşündükleri bütün uygulamalara karşı sert bir tavır takınmışlardır. Kaum Muda ilk dönemlerde Vehhâbî daha sonra ise el-Menâr ekolünden ciddi bir şekilde etkilenmişlerdir. Malezyalı reformistler ise buna ilaveten Dihlevî-Sindî ekolüyle sıcak bir temas hâlinde olmuşlardır. Bu noktadan hareketle düşüncelerini gazete ve dergi gibi yayınlarla, açtıkları eğitim kurumları ve kurdukları dini teşkilatlarla yaymaya çalışmışlardır. Ancak bu düşüncelerini yaymak kolay olmamış ve gelenekselci İslam anlayışını temsil eden Kaum Tua hareketiyle karşı karşıya gelmişlerdir. Bunun neticesinde Malay dünyasında dini konularla alakalı olarak ciddi tartışmalar yapılmış ve bu hususta önemli bir reddiye literatürü ortaya çıkmıştır. Ayrıca Kaum Muda Kur’ân ve Sünnet iddiasına bağlı olarak başta tefsir olmak üzere hadis gibi alanlarda birçok yeni eseri Malayca-Endonezce literatürüne kazandırmıştır. * Bu makale, 2. Türkiye Sosyal Bilimler Sempozyumu’nda sözlü olarak sunulan ancak tam metni yayımlanmayan “Malay Dünyasında Reformist Bir Hareket Olarak Kaum Muda: Endonezya ve Malezya Örneği” adlı tebliğin içeriği geliştirilerek ve kısmen değiştirilerek üretilmiş hâlidir

    Mu‘tezile’nin Nübüvvet Savunusu: Kādî Abdülcebbâr Örneği

    Get PDF
    دفاع المعتزلة عن النبوةProphethood is of great importance in Islamic thought and other monotheistic religions. Since the Muslims value the message of God, they also attribute a relgous value to the prophets who conveyed these messages to people. Nevertheless, throughout history, there have been those who objected to the idea of prophethood from different points of view. The basis of these objections to prophethood is based on Aristotle. There are also currents where this idea embodies a systematic character. The most prominent of these are Barāhima and Sumeniyya, which are disputed about their origins and accepted to be of Indian origin according to the majority. In addition to systems such as Barāhima and Sumeniyya, Ibn al-Rawandī (d. 301/913), his master Abū Isa al-Varraq (d. 247/861), and Abū Bakr al-Razī (d. 313/913) have also managed to come to the fore in some periods of history with their ideas that reject prophethood. These personalities are not only prophethood but also criticized the prophethood of Muhammad, “Khatm Al-Nubuwwa/Last prophet” and the Qur’ān. Today, it is observed that movements such as Deism and Positivism continue the ideas of these denialist movements. Mutakallims such as Jāhiz (d. 255/869) and al-Qādī Abd al-Jabbār (d. 415/1025) from the Mu'tazila tried to defend the prophethood by responding to the objections in question in their own time. Today, movements such as deism and positivism reveal thoughts parallel to the ideas of these denialist movements. The aim of this study is to reveal the importance of the responds given by al-Qādī Abd al-Jabbār from the Mu‘tazila to the criticisms directed at the prophethood in terms of today. It has been determined that the objections to prophethood in the past and the deism and positivism have similiar ideas about prophethood. In this context, it can be said that the defense of prophethood made by al-Qādī Abd al-Jabbār is important, especially that it reduces the doubts of the deism movement and sheds light on our age. Various studies have been written on similar subjects before. Metin Özdemir's work “Mu‘tazila's Defense of Prophethood” and Orhan Aktepe’s article “The End of Prophecy with the Prophet Muhammad” can be given as an example. However, no study has been found that deals with prophecy as a whole. In this respect, Subjects such as the prophethood, “Khatm al-Nubuwwa”, the prophethood of Muhammad, and the i‘jaz (inimitability) of the Qur’ān were discussed together. We believe that the defense of prophethood against the apostates in the Ahl  al-Sunnah and Mu‘tazila literature constitutes a very sufficient and valuable infrastructure for the response to the objections of deist movements. Looking at the subject from a historical perspective, it is observed that the idea of deism also appeared in previous periods of history, but was eliminated by the scholars. Therefore, it can be said that deistic thought is not a new movement, and has always been positioned against prophethood in different forms in some periods of history.İslam düşüncesinde ve diğer semavî dinlerde nübüvvet, büyük bir önem arz etmektedir. Müslümanlar, Allah’ın mesajına değer verdiklerinden, bu mesajları insanlara tebliğ eden peygamberlere de kutsiyet atfetmişlerdir. Öte yandan tarih boyunca peygamberlik düşüncesine farklı cihetlerden itiraz edenler olmuştur. Nübüvvete yönelik bu itirazların temeli Aristo’ya dayandırılmaktadır. Ayrıca bu fikrin sistematik bir karakterle vücut bulduğu akımlar da mevcuttur. Berâhime ve Sümeniyye bunlardan en çok öne çıkanlardır.  Bu iki akımın menşei hakkında ihtilaf bulunsa da çoğunluğa göre her ikisi de Hint kökenlidir. Berâhime ve Sümeniyye gibi sistemlerin yanı sıra İbnü’r-Râvendî (öl. 301/913), onun üstadı Ebû Îsâ el-Verrâk (öl. 247/861), ve “Arapların Galen”i olarak anılan Ebû Bekir er-Râzî (öl. 313/925) gibi kişiler de peygamberliği reddeden fikirleri ile tarihin bazı dönemlerinde öne çıkmayı başarmıştır. Bu şahsiyetler sadece peygamberliğe değil, Hz. Muhammed’in risâletine, “Hatmü’n-Nübüvve”ye ve Kur’ân’a yönelik eleştirilerde bulunmuştur. Mu‘tezile’den Câhız (öl. 255/869) ve Kādî Abdülcebbâr (öl. 415/1025) gibi mütekellimler, kendi dönemlerinde söz konusu itirazlara cevaplar vermek suretiyle nübüvveti savunmaya çalışmıştır. Günümüzde Deizm ve Pozitivizm gibi hareketler, söz konusu inkârcı akımların fikirlerine paralel düşünceler ortaya koymaktadır. Bu çalışmada amaç Mu‘tezile’den Kādî Abdülcebbâr’ın, nübüvvete yöneltilen eleştirilere verdiği cevapların günümüz açısından arz ettiği önemi ortaya koymaktır. Geçmişte nübüvvete yöneltilen itirazlar ile çağımızdaki deizm ve pozitivizm gibi akımların, peygamberliğe dair fikirlerinin benzer olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda Kādî Abdülcebbâr’ın yaptığı nübüvvet müdafaasının önemli olduğu, özellikle deizm akımının ortaya çıkardığı şüpheleri azaltan ve çağımıza ışık tutacak bir nitelikte olduğu söylenebilir. Benzer konularda daha önce çeşitli çalışmalar kaleme alınmıştır. Metin Özdemir’in “Mu‘tezile’nin Nübüvvet Savunması” adlı eseri ve Orhan Aktepe’nin Peygamberliğin Hz. Muhammed ile Sona Ermesi” adlı kitabı bunlara örnek verilebilir. Ancak nübüvveti bir bütün olarak ele alan bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada nübüvvet, “Hatmü’n-Nübüvve”, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Kur’ân’ın i’câzı gibi konular bir arada ele alınmıştır. İslam düşüncesinde Ehl-i Sünnet ve Mu‘tezile literatüründe yer alan, mülhitlere yönelik nübüvvet savunusunun, deist akımların itirazlarına verilecek cevap için oldukça yeterli ve değerli altyapı oluşturduğu kanaatindeyiz.  Konuya tarihî bir perspektifle bakıldığında, deizm düşüncesinin, tarihin önceki dönemlerinde de zuhur ettiği ancak zamanın âlimleri kanalıyla bertaraf edildiği müşahede edilmektedir. Dolayısıyla deistik düşüncenin yeni bir hareket olmayıp, tarihin farklı dönemlerinde ve değişik formatlarda nübüvvet olgusunun karşısında konumlandığı söylenebilir

    37

    full texts

    37

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Tetkik
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇