31451 research outputs found
Sort by
Kadın futbolcularda açık beceri antrenmanlarının reaktif çeviklik performansına etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, 8 haftalık açık beceri çeviklik antrenmanlarının kadın futbolcularda reaktif çeviklik performansına etkisinin araştırılmasıdır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya amatör bir kadın futbol takımında yer alan 18 yaş ve altı 16 sporcu (yaş: 15,26 ± 2,58 yıl, boy: 161,50 ± 5,47 cm, vücut ağırlığı: 51,75 ± 4,92 kg antrenman yaşı: 4,13 ± 1,59 yıl) gönüllü olarak katılmıştır. Çalışmada randomize kontrollü bir deneysel tasarım uygulanmıştır. Araştırmada, görsel uyarana tepki hızını ölçmek için Farrow (2010) tarafından geliştirilen açık beceri çeviklik test protokolü kullanılmıştır. Sporcular, yaşları, antrenman geçmişleri ve açık beceri çeviklik ön test toplam sürelerine göre sınıflandırılmış, açık beceri grubu ve kontrol grubu olarak ikiye ayrılmıştır. Açık beceri çeviklik antrenmanları 8 hafta boyunca haftada 2 gün devam etmiştir. 8 haftalık çalışma sürecinin sonunda tüm deneklere son test uygulanmış ve çalışma sonlandırılmıştır.
Bulgular: Antrenman grubunun ön test ve son test ölçümleri arasında sprint zamanı, toplam çeviklik zamanı ve karar verme zamanı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanırken, hareket zamanı puanlarında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Kontrol grubunun ön test ve son test ölçümleri arasında hareket zamanı, sprint zamanı, toplam çeviklik zamanı ve karar verme zamanı puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Antrenman ve kontrol gruplarının ön test ve son test hareket zamanı, sprint zamanı, toplam çeviklik zamanı ve karar verme zamanı puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olsa da antrenman grubunun son test değerlerinde olumlu yönde gelişme görülmüştür.
Sonuç: Bu bulgular, görsel uyaran temelli açık beceri çeviklik antrenmanlarının kadın futbolcularda hız ve karar verme gibi performans parametrelerini geliştirmede etkili olabileceğini göstermektedir. Gruplar arası farklılıkların istatistiksel düzeye ulaşmaması, örneklem büyüklüğü ve uygulama süresi gibi faktörlerle ilişkili olabilir. Farklar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da pratikte anlam taşıyabileceği ve antrenman programının olumlu etkilerini yansıttığı söylenebilir.Aim: The aim of this study is to investigate the effect of 8-week open skill agility training on reactive agility performance in female soccer players.
Materials and Methods: Sixteen athletes aged 18 and under (age: 15,26 ± 2,58 years, height: 161,50 ± 5,47 cm, body weight: 51,75 ± 4,92 kg, age at training: 4,13 ± 1,59 years) from an amateur women's soccer team participated voluntarily in the study. A randomized controlled experimental design was applied in the study. The open skill agility test protocol developed by Farrow (2010) was used to measure the reaction speed to visual stimuli in the study. Athletes were classified according to their ages, training history, and open skill agility pre-test total times and divided into two groups as open skill group and control group. Open skill agility training continued 2 days a week for 8 weeks. At the end of the 8-week study period, a post-test was applied to all subjects and the study was terminated.
Results: While a statistically significant difference was found in the sprint time, total agility time and decision-making time scores between the pre-test and post-test measurements of the training group, no statistically significant difference was found in the movement time scores. No statistically significant difference was found in the movement time, sprint time, total agility time and decision-making time scores between the pre-test and post-test measurements of the control group. Although the difference between the pre-test and post-test movement time, sprint time, total agility time and decision-making time scores of the training and control groups was statistically significant, a positive development was seen in the post-test values of the training group.
Conclusion: These findings indicate that visual stimulus-based open skill agility training can be effective in improving performance parameters such as speed and decision making in female football players. The fact that the differences between the groups did not reach statistical levels may be related to factors such as sample size and application duration. Although the differences are not statistically significant, it can be said that they can be meaningful in practice and reflect the positive effects of the training program
A Preliminary Study About Possible Effects of High Intensity Interval Training on Adipokine and Myokine Levels in Young Female Basketball Players
İzoprotenol ile deneysel miyokard infarktüs (MI) oluşturulan sıçanlarda dimetil fumarat’ın (DMF) kardiyak rejenerasyon üzerine etkinliğinin nrg-1/ERBB2/PI3K/AKT-1 yolağı üzerinden incelenmesi
Bu çalışma, PAÜ Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir (Proje No: 2022SABE019)Miyokard infarktüsü (MI), yüksek morbidite ve mortaliteye sahip, kardiyomiyosit (KM) kaybı ve fibrozis gelişimi ile karakterize edilen ciddi bir kardiyovasküler hastalıktır. Kalp dokusunun sınırlı rejenerasyon kapasitesi nedeniyle, mevcut tedavi yöntemleri genellikle hastalığın ilerleyişini yavaşlatmaya ve semptomları yönetmeye yönelik olup, doku yenilenmesini teşvik edecek farmakolojik ajanlara duyulan ihtiyaç devam etmektedir. Dimetil fumarat (DMF), antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri ile bilinen, hücresel savunma mekanizmalarını aktive edebilen bir bileşiktir. Ancak DMF’nin MI sonrası kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediği ve NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolu üzerindeki etkileri tam olarak aydınlatılmamıştır. Çalışmamızın birincil amacı, DMF’nin MI sonrası kardiyak rejenerasyon kapasitesini artırma ve kardiyak koruma sağlama potansiyelini ortaya koymaktır. İkincil olarak, DMF’nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağı üzerinden kardiyak rejenerasyonu nasıl desteklediğini anlamak hedeflenmiştir. Bu amaçla, izoproterenol (ISO) ile deneysel MI modeli oluşturulan sıçanlar dört gruba ayrılmıştır: Kontrol, MI, MI+Tween 80 ve MI+DMF. DMF’nin kısa ve uzun dönem etkilerini incelemek için analizler 7. ve 21. günlerde gerçekleştirilmiştir. MI sonrası DMF’nin kardiyak hücreler üzerindeki etkilerini belirlemek amacıyla antioksidan kapasite, inflamatuar belirteçler ve oksidatif stres seviyeleri ölçülmüş, ayrıca kardiyak hücre proliferasyonu ve sağkalımı moleküler biyoloji teknikleri ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, MI sonrası NRG-1, ErbB2 ve Akt-1 seviyelerinin azaldığını, ancak DMF’nin bu sinyal yolaklarını aktive ederek miyokardiyal rejenerasyonu desteklediğini göstermiştir. DMF tedavisinin, oksidatif stres belirteçlerini (TOS, OSİ) azalttığı, antioksidan kapasiteyi (TAS) artırdığı ve inflamatuar yanıtları baskıladığı belirlenmiştir. Histolojik analizlerde, 7. günde KM proliferasyonunun arttığı, 21. günde ise fibrozis oluşumunun azaldığı ve rejenerasyonun ilerlediği tespit edilmiştir. Sonuç olarak, DMF’nin NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 sinyal yolağını aktive ederek kardiyak rejenerasyonu artırdığı, oksidatif stres ve inflamasyonu baskılayarak KM sağkalımını ve fonksiyonunu iyileştirdiği belirlenmiştir. 7. ve 21. gün verileri birlikte değerlendirildiğinde, DMF’nin erken dönemde rejeneratif süreci başlattığı, uzun vadede ise fibrozisi azalttığı ve doku iyileşmesini desteklediği gösterilmiştir. Bu bulgular, DMF’nin miyokard infarktüsü sonrası kardiyak rejenerasyonu destekleyen potansiyel bir terapötik ajan olabileceğini ve yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.Myocardial infarction (MI) is a serious cardiovascular disease characterized by the loss of cardiomyocytes and the development of fibrosis, associated with high morbidity and mortality. Due to the limited regenerative capacity of heart tissue, current treatment methods are generally aimed at slowing the progression of the disease and managing symptoms, with a continued need for pharmacological agents that can promote tissue renewal. Dimethyl fumarate (DMF) is a compound known for its antioxidant and anti-inflammatory properties, capable of activating cellular defense mechanisms. However, the exact mechanisms by which DMF supports cardiac regeneration after MI and its effects on the NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 signaling pathway have not been fully elucidated. The primary aim of our study is to demonstrate the potential of DMF to enhance cardiac regeneration capacity and provide cardiac protection post-MI. Secondly, we aim to understand how DMF supports cardiac regeneration via the NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 signaling pathway. For this purpose, rats with experimental MI induced by isoproterenol (ISO) were divided into four groups: Control, MI, MI+Tween 80, and MI+DMF. Analyses were conducted on days 7 and 21 to study the short and long-term effects of DMF. The effects of DMF on cardiac cells post-MI were determined by measuring antioxidant capacity, inflammatory markers, and oxidative stress levels, and molecular biology techniques were used to evaluate cardiac cell proliferation and survival. The findings demonstrated that levels of NRG-1, ErbB2, and Akt-1 decreased post-MI, but DMF activated these signaling pathways to support myocardial regeneration. DMF treatment was found to reduce oxidative stress markers (TOS, OSI), increase antioxidant capacity (TAS), and suppress inflammatory responses. Histological analyses revealed increased cardiomyocyte proliferation on day 7 and reduced fibrosis formation and advanced regeneration on day 21. In conclusion, DMF was found to enhance cardiac regeneration by activating the NRG-1/ErbB2/PI3K/Akt-1 signaling pathway, suppressing oxidative stress and inflammation, thereby improving cardiomyocyte survival and function. When the data from days 7 and 21 were evaluated together, it was shown that DMF initiated the regenerative process in the early stages and supported tissue healing by reducing fibrosis in the long term. These findings indicate that DMF could be a potential therapeutic agent supporting cardiac regeneration after myocardial infarction and could contribute to the development of new treatment strategies
Efficacy of Physiotherapy Program on Treatment in Dogs With Osteoarthritis: a Randomized Controlled Trial
Objective: Osteoarthritis is widely recognized as one of the leading causes of disability in dogs globally, yet there is currently no treatment that can substantially alleviate the condition. Our study aims to assess the impact of a physiotherapy protocol on dogs suffering from osteoarthritis. Materials and Methods: Twenty dogs were allocated randomly into either the physiotherapy (PTG) or the control group (CG). First day all dogs received a Hyaluronic Acid (HA) injection. Following this, the PTG underwent a four-week physiotherapy program. Outcome measures included goniometric measurements, the 12 meter walking test (12MWT), and The Canine Brief Pain Inventory (CBPI). Results: While improvements in goniometric measurements, 12MWT, and CBPI scores were observed in both groups, dogs in the PTG exhibited a notably greater increase in hip extension and a more substantial reduction in CBPI scores (p 0.05). PTG dogs showed a more significant decrease in walking time and number of steps compared to the CG (p 0.05). Between-group differences in walking time and number of steps were not statistically significant (p > 0.05). Conclusions: The combination of HA with physiotherapy demonstrated efficacy in enhancing function and improving clinical outcomes in dogs with osteoarthritis. However, to further refine physiotherapy guidelines for optimal management of canine OA additional research is warranted. © TÜBİTAK
Bağ rotalarının turizmin gelişmesine ve bölgesel kalkınmaya etkisi: Denizli örneği
Bu çalışmanın temel amacı Denizli’de oluşturulmaya çalışılan bağ rotalarının Denizli turizmine ve Denizli’nin bölgesel kalkınmasına etkilerini ortaya koymaktır. Turistlerin farklı istekleri, seyahat ettikleri yerlerde alternatif turizm deneyimleri yaşamalarına neden olmaktadır. Bugün, turistlerin farklı deneyimler arayışında olmaları nedeniyle, şarap turizmi dünya genelinde ve Türkiye'de en ilgi çekici alternatif turizm dallarından biri haline gelmiştir. Son yıllarda, bu turizm türü giderek popülerlik kazanmaktadır. Bağ rotalarını ziyaret etmek turistlere farklı şarap türlerini tatmanın yanı sıra yöreyi de deneyimleme imkânı verir. Üstelik bu bölge Denizli örneğinde görülebileceği gibi turistlere sadece doğal güzellikleri değil bununla birlikte tarihin büyülü atmosferini de sunabilecek imkânlara da sahipse bu deneyimden sağlanacak tatmin daha da artabilecektir. Denizli ilinin şarap zenginliği, geniş bir coğrafi bölgeye yayılmış olan şaraphanelerinin çeşitli şarap türlerini üretmelerine, iyi ve kaliteli şaraplar sunmalarına dayanmaktadır. Bölgede şarap üretiminin tarihi antik çağlara kadar gitmektedir. Dolayısıyla bu bölgede şarap üretiminin binlerce yıllık bir geçmişi vardır. Bu nedenle bu tezin araştırma alanı olarak Denizli seçilmiştir. Bu bölgede bağ rotaları hakkında daha önceden yapılmış bir araştırma bulunmamaktadır. Araştırma kapsamında Çal Bağ Yolu Rotasını oluşturan dört adet şaraphane seçilmiştir. İnceleme çerçevesinde bilgiler katılımcı gözlem ve işletmelerden yarı yapılandırılmış görüşme yöntemi ile elde edilmiş ve değerlendirilmiştir. Çal Bağ Yolu Rotası üzerine yapılan bu çalışma, Denizli ilinin turizm potansiyelini artırma ve bölgesel kalkınmayı destekleme yönündeki önemli bir adımı temsil etmektedir. Çalışmanın sonuçları, Çal Bağ Yolu'nun şarap turizmi ve gastronomi alanında güçlü bir cazibe merkezi olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada, Çal Bağ Yolu Rotasının Denizli ilinin turizm potansiyeline katkıda bulunabilmesi ve önemli bir değer haline gelebilmesi açısından, karşılaşılan zorlukların aşılabilmesine ve rotanın daha geniş kitlelere ulaşabilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur.The main purpose of this study is to reveal the effects of the vineyard routes tried to be created in Denizli on Denizli tourism and regional development of Denizli. Different desires of tourists cause them to have alternative tourism experiences in the places they travel. Today, wine tourism has become one of the most interesting alternative tourism branches worldwide and in Turkey, as tourists are in search of different experiences. In recent years, this type of tourism has been gaining popularity. Visiting vineyard routes gives tourists the opportunity to experience the region as well as tasting different types of wine. Moreover, if this region has the opportunities to offer tourists not only natural beauties but also the magical atmosphere of history, as can be seen in the example of Denizli, the satisfaction to be gained from this experience will increase even more. The wine richness of Denizli province is based on the fact that the wineries spread over a wide geographical area produce various types of wine and offer good and high quality wines. The history of wine production in the region goes back to ancient times. Therefore, wine production in this region has a history of thousands of years. For this reason, Denizli was chosen as the research area of this thesis. There is no previous research on vineyard routes in this region. Within the scope of the research, four wineries forming the Çal Vineyard Route were selected. Within the framework of the study, information was obtained and evaluated by participant observation and semi-structured interview method from the enterprises. This study on the Çal Vineyard Route represents an important step towards increasing the tourism potential of Denizli province and supporting regional development. The results of the study show that Çal Vineyard Road can be a strong attraction centre in the field of wine tourism and gastronomy. In this study, in order for the Çal Vineyard Road Route to contribute to the tourism potential of Denizli province and become an important value, suggestions have been made to overcome the difficulties encountered and to reach a wider audience
Tükenmişlik sendromu durumlarında manevi destek ve rehberlik imkanları
Günümüz toplumlarında giderek daha çok görülmeye başlanan tükenmişlik sendromu,
önemsenmesi ve destek verilmesi gereken psikolojik bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığa
yakalanan insanlara verilen psikolojik destek uygulamalarında ise maalesef çoğu zaman din ve
maneviyat boyutu göz ardı edilmektedir. Buna karşılık manevi danışmanlık uygulamaları
psikolojik desteğin yanında manevi desteğin de verilmesi anlamına gelmektedir. Zaten bu
rahatsızlığa veya diğer psikolojik rahatsızlıklara yakalanan insanların önemli bir kısmı
psikolojik desteğin yanında manevi desteğe de ihtiyaç duymakta ve manevi danışman desteği
de istemektedirler. İnsanlar Yeryüzü’nde yürümeye başladıkları zamandan beri Din ve dolayısı
ile Manevi Destek Uygulamaları insanların ihtiyaçlarını karşılayacak kurumlar olmuştur.
Günümüzde din adamlarının psikolojik danışmanlık eğitimi alması tartışmaları, seküler sağlık
çalışanlarının manevi eğitim almasının gerekliliği konusundaki tartışmalara dönüşmüş,
psikoloji disiplininin din ve maneviyattan soyutlanmış bir formda eksik kalacağı tespit
edilmiştir. Benzer şekilde uygulama alanında danışmanlık ve terapötik görüşmelerin dini ve
manevi kaynaklardan faydalanarak icra edilmesinin gerekli olduğunu düşünen ilim adamlarının
sayısı artmıştır. Dini danışmanlık alanındaki bu gelişmeler, manevi destek ve rehberliğin
modern toplumlardaki rolünü giderek güçlendirmektedir. Manevi destek ve rehberlik disiplini,
kişinin inançlarıyla yakından ilişkilidir ve ona rehberlik, ilgi, destek ve yardım sunarken
manevi değerler ve ibadetlerden yardım alarak danışanlara iç huzur, anlam, dayanıklılık ve
umut sağlar. Tükenmişlik sendromu kaygı, depresyon, psikiyatrik semptom, umutsuzluk ve
yalnızlık ve daha bir çok psikolojik-ruhi sıkıntıyla yakın ilişkili olduğundan danışanlara verilen
manevi destek kaygı düzeylerinin azalmasına, depresyon düzeylerinin düşmesine, yalnızlık ve
umutsuzluk duygularının azalmasına ve daha birçok olumsuz semptomun ve fiziki rahatsızlığın
azalmasına ve/veya kaybolmasına pozitif katkı yaparak onların tükenmişlik sendromundan
kurtulmalarına zemin hazırlamaktadır. Ayrıca yapılan çalışmalarda inançlı insanların
tükenmişlik sendromuna daha az yakalandıkları ve bu sendromu daha kolay atlattıkları tespit
edilmiştir. Dolayısıyla tükenmişlik sendromundan muzdarip olan danışanlara psikolojik
desteğin yanında manevi destek de verilmesi bu rahatsızlığı daha kolay ve daha kısa sürede
atlatmalarını sağlayacaktırBurnout syndrome, which is becoming more and more common in today's societies, is a
psychological disorder that needs to be given importance and support. Unfortunately, the
dimension of religion and spirituality is often ignored in the psychological support given to
people suffering from this disorder. On the contrary, spiritual counseling practices mean
providing spiritual support as well as psychological support. In fact, a significant number of
people suffering from this disorder or other psychological disorders need spiritual support in
addition to psychological support and seek the support of a spiritual counselor. Religion and
therefore Spiritual Support Practices have been institutions to meet the needs of people since
people started walking on Earth. In recent times, discussions about the necessity of
psychological counseling training for clergy have evolved into debates on whether secular
healthcare professionals should receive spiritual training. It has been recognized that
psychology, as a discipline, remains incomplete when abstracted from religion and spirituality.
Similarly, the number of scholars advocating for the integration of religious and spiritual
resources into counseling and therapeutic practices has been increasing. These developments
in the field of religious counseling have significantly reinforced the role of spiritual support
and guidance in modern societies.The discipline of spiritual support and guidance is closely
tied to an individual's beliefs and offers clients inner peace, meaning, resilience, and hope by
drawing on spiritual values and practices while providing guidance, care, support, and
assistance. Since burnout syndrome is closely related to anxiety, depression, psychiatric
symptoms, hopelessness, loneliness, and many other psychological and emotional challenges,
spiritual support for clients positively contributes to reducing anxiety levels, alleviating
depression, and diminishing feelings of loneliness and hopelessness. It also helps in the
reduction or elimination of numerous negative symptoms and physical ailments, thereby laying
the groundwork for recovery from burnout syndrome.Furthermore, studies have shown that
individuals with strong faith are less likely to experience burnout syndrome and tend to
overcome it more easily. Therefore, providing spiritual support alongside psychological
assistance to clients suffering from burnout syndrome can facilitate their recovery in a more
effective and shorter time frame
Enseignement du Français comme langue etrangere par les applications mobiles
Dans cette étude intitulée « L'enseignement du français comme langue étrangère par les applications mobiles », des applications mobiles telles que Duolingo, Babbel, Busuu et Memrise ont été analysées, et leurs effets théoriques et méthodologiques sur l'enseignement du français comme langue étrangère ont été examinés. Ces outils numériques enseignent le français à travers des activités ludiques, interactives et agréables, tout en combinant des approches pédagogiques qui intègrent les principes du structuralisme et du behaviorisme dans un cadre théorique. Dans ce contexte, Duolingo propose un environnement d'apprentissage amusant avec son accès rapide et facile. Babbel, de son côté, adopte une approche plus systématique et structurée, visant à développer des compétences pratiques à travers des dialogues thématiques. Busuu met l'accent sur l'interaction communautaire, permettant aux utilisateurs/apprenants de recevoir des corrections de la part de locuteurs natifs. Memrise repose sur des matériaux visuels et auditifs authentiques, visant à renforcer la prononciation et l'immersion linguistique.
Bien que ces applications soient des outils innovants et efficaces pour l'acquisition de compétences spécifiques telles que le vocabulaire, la grammaire et la prononciation, leurs activités sont étroitement liées aux objectifs pédagogiques des apprenants et à leurs profils d'apprentissage. Bien qu'elles soient particulièrement utiles pour l'apprentissage des aspects fondamentaux de la langue, un apprentissage approfondi et complet nécessite un soutien par des méthodes pédagogiques plus traditionnelles. Dans ce cadre, notre étude souligne l'importance d'une approche méthodologique qui équilibre l'innovation technologique avec une approche pédagogique rigoureuse, afin d'optimiser les bénéfices de ces outils numériques dans le processus d'enseignement des langues.Bu çalışmada, "Yabancı dil olarak Fransızcanın mobil uygulamalar aracılığıyla öğretimi" başlığı altında, Duolingo, Babbel, Busuu ve Memrise gibi mobil uygulamalar analiz edilmiştir. Bu araçların, yabancı dil Fransızca öğretimindeki kuramsal ve metodolojik etkileri incelenmiştir. Dijital araçlar, uygulama düzeyinde Fransızcayı keyifli, eğlenceli ve etkileşimli etkinliklerle öğretirken, kuramsal bağlamda yapısalcılık ve davranışçılık ilkelerini birleştiren pedagojik yaklaşımlar kullanmaktadır. Bu çerçevede, Duolingo, hızlı ve kolay erişilebilir yönüyle eğlenceli bir öğrenme ortamı sunmaktadır. Babbel ise daha sistematik ve yapılandırılmış bir yaklaşım benimseyerek, tematik diyaloglar aracılığıyla pratik becerilerin geliştirilmesini hedeflemektedir. Busuu, topluluk etkileşimini öne çıkararak, öğrenenlere anadili Fransızca olanlar buluşma imkanı sağlamaktadır. Memrise ise telaffuz ve dilsel daldırmayı güçlendirmeyi amaçlayan otantik görsel ve işitsel materyallere dayanmaktadır.
Bu uygulamalar, kelime bilgisi, dilbilgisi ve telaffuz gibi belirli becerilerin kazanılmasında yenilikçi ve etkili araçlar sunmakla birlikte, etkinliklerin öğrenicilerin pedagojik hedefleri ve öğrenme profilleriyle yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Dilin temel yönlerinin öğrenilmesinde faydalı olsalar da derinlemesine ve kapsamlı bir öğrenme için daha geleneksel pedagojik yöntemlerle desteklenmeleri gerekmektedir. Bu bağlamda, çalışmamız, bu dijital araçların dil öğretim sürecindeki faydalarını en üst düzeye çıkarmak için teknolojik yenilik ile titiz bir pedagojik yaklaşımın dengelenmesinin önemini vurgulamaktadır
Lignin içeriği yüksek tarımsal atıkların gazlaştırılmasıyla hidrojence zengin sentez gazı üretimi
Bu tez çalışması Pamukkale Üniversitesi tarafından 2021FEBE029 nolu proje ile desteklenmiştir.Küresel enerji talebindeki artış ve fosil yakıt rezervlerinin tükenmesi, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişi hızlandırmıştır. Biyokütle, sürdürülebilir enerji üretiminde önemli bir kaynak olarak öne çıkmakta ve çevresel sürdürülebilirlik hedeflerine katkıda bulunmaktadır. Bu çalışmada, Türkiye’nin lavanta ve kekik distilasyon atıklarının gazlaştırma yöntemiyle enerjiye dönüştürülme potansiyeli araştırılmıştır. Aromatik bitkilerin distilasyon atıkları, yüksek lignoselülozik içerikleri ve enerji potansiyelleri ile dikkat çekmektedir. Ancak bu atıklar, biyolojik olarak kolayca parçalanamamakta ve atık yönetimi açısından sorun oluşturmaktadır.
Yukarı akışlı sabit yataklı bir gazlaştırıcı kullanılarak, 700℃, 800℃ ve 900℃ sıcaklıklarında ve 0,05–0,4 L/dk gazlaştırma ajanı debilerinde deneyler gerçekleştirilmiştir. Hammadde karakterizasyonu için TGA, FTIR, XRD, XRF ve elementel analizler uygulanmıştır. Ayrıca kalsine dolomit, traverten ve mermer katalizörlerinin katran azaltımı, karbon dönüşüm oranı ve sentez gazı kalitesine etkileri incelenmiştir. Lavanta atığının uçucu madde içeriği %88,49, kekik atığının ise sabit karbon oranı %21,4 olarak belirlenmiştir.
Sonuçlar, kalsine traverten katalizörünün tar oluşumunu %80’e kadar azalttığını ve sentez gazındaki H2 ile CO oranlarını artırdığını göstermiştir. Optimum koşullarda sentez gazının enerji içeriği 5,8 MJ/Nm³, karbon dönüşüm oranı %85,59 ve soğuk gaz verimliliği %68,5 olarak ölçülmüştür. Ayrıca katı kalıntılar, %0,24 kül içeriği ve 900 m²/g’ye kadar yüzey alanı ile ileri malzeme uygulamaları için uygun bulunmuştur.
Bu çalışma, aromatik bitki distilasyon atıklarının gazlaştırma yoluyla yenilenebilir enerji kaynağı olarak kullanılabilirliğini göstermektedir. Mermer ve traverten atıklarının gazlaştırma çalışmalarında etkili katalizörler olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, atık yönetimi sorunlarına çözüm sunarken enerji arzını artırmakta ve çevresel sürdürülebilirlik hedeflerini desteklemektedir.The global increase in energy demand and the depletion of fossil fuel reserves have accelerated the transition to renewable energy sources. Biomass stands out as a crucial resource for sustainable energy production, contributing significantly to environmental sustainability goals. This study investigates the potential of converting lavender and oregano distillation residues in Turkey into energy through gasification. Aromatic plant distillation residues are rich in lignocellulosic content and exhibit high energy potential, yet they pose challenges in waste management due to their non-biodegradable nature.
Experiments were conducted using an updraft fixed-bed gasifier at temperatures of 700℃, 800℃, and 900℃ and gasifying agent flow rates between 0.05–0.4 L/min. Feedstock characterization was performed through TGA, FTIR, XRD, XRF, and elemental analyses. Additionally, the effects of calcined dolomite, travertine, and marble catalysts on tar reduction, carbon conversion efficiency, and syngas quality were analyzed. Lavender residue exhibited a volatile matter content of 88.49%, while oregano residue showed a fixed carbon content of 21.4%.
The results demonstrated that calcined travertine reduced tar formation by up to 80% and enhanced H₂ and CO concentrations in syngas. Under optimal conditions, syngas energy content reached 5.8 MJ/Nm³, with a carbon conversion efficiency of 85.59% and cold gas efficiency of 68.5%. Furthermore, solid residues with an ash content of 0.24% and surface area up to 900 m²/g were found suitable for advanced material applications.
This study highlights the feasibility of utilizing aromatic plant distillation residues as renewable energy sources through gasification. It demonstrates that marble and travertine wastes can be effectively used as catalysts in gasification studies. It addresses waste management challenges while enhancing energy supply and supporting environmental sustainability goals
Manevi danışmanlık ve üniversite gençlerinin yaşam anlamı: fenomenolojik kuramlar üzerine bir çalışma
Bu çalışma, üniversite gençlerinin yaşam anlamı arayışında manevi danışmanlığın rolünü
kuramsal bir perspektiften incelemeyi amaçlamaktadır. Üniversite gençlerinin karşılaştığı
psikolojik ve varoluşsal sorunlar, modern toplumlarda giderek daha belirgin hale gelmiş ve
bu durum manevi danışmanlığın önemini artırmıştır. Fenomenolojik yaklaşımlar kullanarak,
manevi danışmanlığın üniversite gençlerinin yaşam anlamı üzerindeki etkilerini
derinlemesine analiz etmeyi hedefleyen bu çalışma, konuyu kuramsal bir çerçevede ele
alacaktır. Araştırmanın temel amacı, manevi danışmanlığın üniversite gençlerinin yaşam
anlamı arayışındaki rolünü detaylı bir şekilde incelemektir. Manevi danışmanlık, bireylerin
varoluşsal sorularına yanıt aramada önemli bir rehberlik hizmeti sunmaktadır. Bu bağlamda,
fenomenolojik kuramlar ışığında manevi danışmanlığın teorik temelleri ve üniversite gençleri
üzerindeki potansiyel etkileri ele alınacaktır. Üniversite gençlerinin yaşam anlamı arayışları,
psikolojik sağlık ve akademik başarı açısından kritik bir öneme sahiptir. Ancak, bu yaş
grubundaki bireylerin varoluşsal sorgulamaları ve manevi ihtiyaçları genellikle göz ardı
edilmektedir.This project aims to examine the role of spiritual counseling in the search for meaning
in life among university youth from a theoretical perspective. The psychological and
existential challenges faced by university students have become increasingly
pronounced in modern societies, highlighting the growing importance of spiritual
counseling. By employing phenomenological approaches, this study seeks to conduct
an in-depth analysis of the impact of spiritual counseling on the sense of meaning in
life for university youth, framing the discussion within a theoretical context.The
primary objective of the research is to comprehensively explore the role of spiritual
counseling in addressing the search for meaning in life among university students.
Spiritual counseling provides a significant guidance service in helping individuals
navigate existential questions. In this context, the theoretical foundations of spiritual
counseling and its potential impact on university youth will be examined in light of
phenomenological theories. The search for meaning in life is critical for the
psychological well-being and academic success of university students. However, the
existential inquiries and spiritual needs of this age group are often overlooked