1155 research outputs found
Sort by
Çayır meralarda gübreleme
Tüm diğer canlı organizmalar gibi
bitkiler de büyümeleri, gelişmeleri ve
nesillerini devam ettirebilmeleri için beslenmek
zorundadırlar. Bitkiler besinlerini hava, su ve
topraktan aldıkları kimyasal elementleri
sentezleyerek oluştururlar. Bitki besin
maddelerinin yapımında kullanılan ham
maddeleri oluşturan bu elementler, bitki besin
maddeleri olarak adlandırılır. Bitkiler büyüme ve
gelişmeleri için; C, H, O, N, P, K, Ca, Mg, S, Fe,
Mn, Zn, Cu, Mo, B ve C1 olmak üzere 16 besin
elementine gereksinim duymaktadırlar. Bu besin
elementlerinin bitkiler tarafından gereksinim
duyulan miktarları, besin elementine göre farklılık
gösterir. Bitkiler tarafından gereksinim duyulan
miktarlarına göre bitki besin elementleri 'Makro'
ve 'Mikro' besin elementleri olarak iki gruba
ayrılır. C, H, O, N, P, K, Ca, Mg ve S makro;
Fe, Mn, Zn, Cu, Mo, B ve C1 ise mikro besin
elementleri olarak sınıflandırılmaktadır.
Doğal durumdaki ekosistemlerde, topraktaki
mineral besin elementleri toprak-bitki-makro
tüketiciler-mikro tüketiciler arasında sürekli bir
dolanım halindedir. Denge halindeki böyle bir
ekosistemde mineral besin elementlerinin sistem
dışına taşınması yok denecek kadar azdır. Bu
nedenle, böyle ekosistemlerde bitkilerin mineral
besin elementleri ile beslenmesi açısından bir
sorun çıkmaz. Buna karşılık, insan yönetimi
altında bulunan tarımsal ekosistemlerde hasat
edilen ürünler vasıtasıyla bu ekosistemlerdeki
mineral besin elementlerinin sistem dışına
taşınması söz konusudur. Bu nedenle, bitkilerin
normal büyüme ve gelişmelerini
tamamlayabilmeleri ve ekonomik ürünler
verebilmeleri için ekosistem dışına taşınan
mineral besin maddelerinin girdi olarak bu
ekosistemlere uygulanması gerekir. Aksi halde,
bu ekosistemlerden hasat edilen ürünün veriminde çok önemli azalmalar ortaya çıkar.
İşte, hasat edilen tarımsal ürünlerle ekosistem
dışına taşınan mineral besin elementlerinin
eksikliğini gidermek üzere toprağa uygulanan ve
mineral bitki besin elementlerini içeren
maddelere gübre ve yapılan bu işleme de
gübreleme adı verilir.
Bitki gelişmesinde, bitki besin maddelerinin
etkisi asırlardan beri üzerinde durulan önemli bir
konudur. Bizde ise halen bazı yetiştiricilerde,
çayır ve mera bitkilerinin tekrar kendiliğinden
sürebilmeleri nedeniyle gübre ihtiyaçları
olmayacağı inancı hakimdir. Halbuki bu alanlarda
çayır-mera bitkilerinin topraktan aldıkları ve besin
maddeleri hayvanlara otlatma veya bitkilerin
biçilmesi yoluyla çayır-mera ekosisteminin dışına
taşınmaktadır. Bu nedenle, çayıii-meralarda
sürekli yüksek verim alabilmek için, topraktan
uzaklaştırılan besin elementlerinin gübreleme
yoluyla toprağa tekrar ilave edilmesi gerekir.
Çayır ve meralar, farklı familyalardan, büyüme
ve gelişme istekleri gibi, besin maddesi
gereksinimleri de birbirinden önemli derecede
farklı çok sayıdaki bitki türlerinin yaşadıkları
alanlardır. Bu nedenle, çayır meraların
gübrelenmesi, genellikle tek bir bitki türünün
yetiştirildiği tarla tarımında yapılan gübrelemeden
çok önemli farklılıklar gösterir. Çayır mera
gübrelemesinden beklenen yararların
sağlanabilmesi için; çayır mera vejetasyonunun
botanik kompozisyonu, çayır mera
vejetasyonundan yararlanma şekli, toprak nemi,
çayır mera vejetasyonundaki yabancı otların oranı
ve mineral besin maddelerinin topraktaki
miktarları gibi konuların göz önünde
bulundurulması gerekir.
Gübreleme yoluyla bir çayır veya meranın
ıslah edilebilmesi için, öncelikle söz konusu çayır
veya merada bulunan bitki örtüsünün hangi bitki
gruplarından oluştuğunun bilinmesi gerekir.
Çünkü, vejetasyondaki baskın bitki grubunun
baklagil veya buğdaygil familyası bitkileri
olmasına göre uygulanacak gübre cinsi değişir.
Buğdaygil yembitkileri toprakta bol ~:ktarda azot
bulunmasını istemelerine karsıiık. baklagil bitkileri
toprağın fosfor, potas ve kireç bakımından
zengin olmasını isterler. Bu nedene, baskın bitki
grubu buğdaygil yembitkilerincer. o^-san bir çayır
veya merada öncelikle azoti- gübreleme gerekli
olmasına karşılık, baklagillerin c^sr^rduğu çayır
ve meralarda ise fosfor, coras ve kalsiyum
gübrelemesi düşünülür
Auswirkungen einer oralen zinksubstitution auf einige biochemische serumparameter bei trächtigen schafen und deren lämmern sowie auf die geburtsgewichte der lämmer
Bu çalışmanın amacı, çinko oksit uygulamalarının (2gr/hafta PO, %2’lik solüsyon), gebeliğin son iki ayındaki gebe İvesi ırkı koyunlar ile yeni doğan kuzularının kan serumundaki çinko, bakır, demir, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu 20 kuzuda aynı zamanda total protein, gamaglobülin ve doğum ağırlıkları belirlendi. Aynı kondisyona sahip 15 adet gebe koyun ve onları kuzuları da kontrol grubunu oluşturdu. Çinko sülfat uygulanan koyun ve onların kuzularının kan serumlarının çinko düzeylerinde önemli artışlar saptandı. Çinko sülfat uygulanan gruptaki kuzuların doğum ağırlıklarında önemli olmamakla birlikte hafif artış, gamaglobülin düzeylerinde önemli artışlar saptanırken, total protein değerleri her iki grupta da hemen hemen benzer değerler tespit edildi
Auswirkungen einer oralen zinksubstitution auf einige biochemische serumparameter bei trächtigen schafen und deren lämmern sowie auf die geburtsgewichte der lämmer
Bu çalışmanın amacı, çinko oksit uygulamalarının (2gr/hafta PO, %2’lik solüsyon), gebeliğin son iki ayındaki gebe İvesi ırkı koyunlar ile yeni doğan kuzularının kan serumundaki çinko, bakır, demir, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu 20 kuzuda aynı zamanda total protein, gamaglobülin ve doğum ağırlıkları belirlendi. Aynı kondisyona sahip 15 adet gebe koyun ve onları kuzuları da kontrol grubunu oluşturdu. Çinko sülfat uygulanan koyun ve onların kuzularının kan serumlarının çinko düzeylerinde önemli artışlar saptandı. Çinko sülfat uygulanan gruptaki kuzuların doğum ağırlıklarında önemli olmamakla birlikte hafif artış, gamaglobülin düzeylerinde önemli artışlar saptanırken, total protein değerleri her iki grupta da hemen hemen benzer değerler tespit edildi
Çukurova ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin sulu koşullarında bazı çokyıllık baklagil ve buğdaygil yembitkilerinin ot verimleri üzerinde araştırmalar
Bu çalışma, 1999-2000 yıllarında bazı çokyıllık baklagil ve buğdaygil tür ve çeşitlerinin
Çukurova bölgesi ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin sulu koşullarında yem verimlerinin
saptanması amacıyla yürütülmüştür. Araştırma ile ilgili tarla denemeleri, Çukurova Üniversitesi
Ziraat Fakültesi, Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi ve Koruklu Araştırma İstasyonunda
(Şanlıurfa) üç tekrarlamalı tesadüf blokları deneme desenine uygun olarak tesis edilmiş ve
yürütülmüştür. Araştırmada, yurt içi ve dışı kaynaklardan temin edilen üç buğdaygil türüne (
Dactylis glomerata, Bromus inermis, Lolium perenne) ait 7 çeşit ve 3 baklagil türüne (Trifolium
pratense, Trifolium repens, Medicago sativa) 7 çeşitin üç lokasyondaki ot verimleri incelenmiştir.
Araştırma sonuçlan, incelenen tür ve çeşitlerin ot verimlerinin lokasyonlara ve yıllara
bağlı olarak önemli derecede farklılık gösterdiğini, genellikle Şanlıurfa koşullarında türlerin
verimlerinin diğer lokasyonlara göre daha yüksek olduğunu göstermiştir. İncelenen baklagil tür ve
çeşitleri içerisinde her üç lokasyonda da en yüksek yeşil ot ve kuru ot verimi Elçi yoncasından elde
edilmiştir
Delaying papaya fruit ripening by 1-MCP
Papaya fruit have a limited shelf life due to rapid fruit softening.
Preclimacteric (PC) and ripe (R) ‘Sunrise Solo’ papaya fruit were
treated with 1 to 10 ppm 1-methylcyclopropene (1-MCP), an ethylene action inhibitor, at 20 °C for 12 to 18 h, and the fruit were stored
at 20 °C. Firmness, skin color, respiration and ethylene rate, brix, and
electrolyte leakage were monitored during storage for 12 days at 20
°C. Both PC and R fruit fumigated with 1-MCP retained firmness
longer than control fruit although the response to 1-MCP was greater
in PC fruit. After 12 days, PC fruit treated with 1-MCP had significantly higher mesocarp firmness (14 N) than control fruit (6.1 N) (P
= 0.005). R fruit treated with 1-MCP also had higher mesocarp
firmness (4.7 N) than controls (3.9 N) (P≤ 0.05). Ethylene production
was significantly lower in PC fruit treated with 1-MCP than fruit
without 1-MCP (P ≤ 0.001). Ethylene production by PC control fruit
reached a maximum of 1.81 µL·kg–1·h–1 on day 5, at which time
ethylene production in MCP-treated fruit was 0.38 µL·kg–1·h–1. Maximum ethylene production in MCP-treated fruit (1.38 µL·kg–1·h–1) was
observed after 10 days of storage. 1-MCP treated PC fruit had lower
electrolyte leakage than non-treated ones (P ≤ 0.005). The total
electrolyte leakage of 1-MCP treated and non-treated PC fruit was
18.9% and 20.7%, respectively, on the last day of the treatment. PC
fruit treated with 1-MCP maintained green skin color 2 more days. On
the basis of firmness, skin color, and overall appearance, 1-MCP
extended the shelf life of papaya fruit 2–3 d at 20 °C. Current
experiments are addressing the effect of MCP on the performance
of fresh-cut papaya fruit
Testing the Effects of Moisture on Seedcoat Color of Pinto Dry Beans
Seedcoat color is an important trait, as it affects marketing and consumer acceptance of pinto beans (Phaseolus vulgaris L.). Pinto breeding line NE 94-4 showed seedcoat yellowing in on-farm field trials in Nebraska in 1996 and 1997. Hail, sprinkler irrigation, and fall rainfall appeared to be involved in increasing seedcoat yellowing, based on analysis of field and weather data of on-farm trial sites. The objective of this study was to determine the effect of moisture on seedcoat yellowing of pinto line NE 94-4 (susceptible) and pinto `UI-114' (highly resistant). Two greenhouse experiments were conducted involving misting of bean plants near maturity and injecting water into maturing bean pods. Another experiment evaluated the response of seeds of these two bean entries to moisture by placing them on moist filter paper in petri dishes in the laboratory. Results showed that both genotype and moisture content are involved in seedcoat yellowing. This simple, cheap, and effective filter paper test was then used to evaluate seedcoat yellowing of nine pinto genotypes in response to moisture. Pinto NE 94-4 and `Kodiak' showed the greatest change, while `Bill Z' showed the least change, in seedcoat color
Gebe koyunlara bakır sülfat uygulamasının koyunlar ve kuzuların kan serumlarındaki bazı mineral düzeyleri ve kuzuların doğum ağırlıkları üzerine etkileri
Bu çalışmada, Şanlıurfa yöresinde daha önceki yıllarda enzootik ataksi görülen bir bölgede, koyunlara gebeliğin son dönemlerine yakın bakır sülfat uygulamasının koyun ve kuzularının kan serumu bakır, çinko, demir, kalsiyum ve magnezyum düzeyleri ile kuzuların doğum ağırlıkları üzerinde etkileri araştırıldı. Çalışmada 15’i kontrol, 20’si deneme olmak üzere toplam 35 adet gebe koyun kullanıldı. Deneme grubundaki koyunlara doğumdan önceki 6. haftada 2 gr ve 4. haftada da 1 gr bakır sülfat % 2’lik solüsyon halinde peros verildi. Koyunlardan bakır uygulamasından önce 1, bakır uygulamalarından sonra 4 ve doğumdan sonra 1 defa olmak üzere toplam 6 defa kan örnekleri alındı. Ayrıca doğumdan hemen sonra kuzuların doğum ağırlıkları belirlendi ve kolostrumu aldıktan sonra kuzulardan da kan örnekleri alındı. Bakır uygulaması koyun ve kuzularının serum bakır düzeyleri üzerinde önemli bir artışa neden olurken, çinko, demir, kalsiyum ve magnezyum düzeylerini etkilemedi. Ayrıca kuzuların doğum ağırlıkları üzerinde hafif bir artışa neden olduğu tespit edildi. Kontrol ve deneme grubu kuzularının hiç birinde enzootik ataksi oluşmamakla birlikte kontrol grubu serum bakır ortalamalarının (59,66 ± 2,35µg/dl), enzootik ataksi için kritik kabul edilen 50 µg/dl ye yakın olduğu saptandı
The relationshep between the syndromes of wool eating and alopecia in akkaraman and morkaraman sheep feed corn silage and blood changes (haemotological, biochemical and trace element)
Koyunlarda bazı kan parametrelerindeki dengesizlikler, alopesia ve verimlilikte azalmaya neden olabilir. Bu hastalıkların teşhisi için vücut sıvılarında mineral ve proteinlerin ile belli hematolojik değerlerin tespiti gereklidir. Sunulan çalışmada Van bölgesinde yetiştirilen normal ve alopesialı Akkaraman ve Morkaraman koyunlarının serum örneklerinde iz elementler, biyokimyasal ve hematolojik değişiklikler araştırıldı. Elde edilen sonuçlara göre klinik olarak normal ve hasta hayvanlarda Fe, Mn, P, Ca, Na ve Cl değerlerinde önemli bir farklılık bulunmazken, hasta hayvanların serumlarında Cu ve Zn değerlerinde istatistiksel olarak önemli derecede (p<0.01) azalma saptandı. Ayrıca hasta hayvanlarda serum total protein değerleri azalırken, serum albumin ve glukoz düzeyleri sağlıklı hayvanların değerleri ile aynı sınırlar içinde tespit edildi. Hasta hayvanların hemoglobin düzeyleri de önemli derecede (p<0.05) daha düşüktü. Diğer hematolojik değerler önemli bir farklılık göstermedi. Sonuç olarak alopesia ve yün yeme alışkanlığının tek yönlü mısır silajıyla beslemenin bir sonucu olarak serum Cu ve Zn düzeylerindeki azalmaya bağlı olabileceği kanaatine varıldı
Kuzularda canlı ağırlık kazancı ve bazı kan parametreleri üzerine bakır sülfat uygulamasının etkileri
Bu çalışmada, serum bakır düzeyi subklinik sınırlarda bulunan kuzulara, bakır sülfat uygulamasının canlı ağırlık artışı ile bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 12 kontrol ve 18 deneme olmak üzere toplam 30 adet 15-20 günlük İvesi ırkı erkek kuzu kullanılmıştır. Deneme grubundaki kuzulara iki hafta aralıklarla toplam 4 defa 100’er mg bakır sülfat %1’lik solusyon halinde peros verilmiştir. Gruplardan 0, 14, 28, 42 ve 56. günlerde toplam 5 kez kan örnekleri alınmış ve kuzular tartılarak canlı ağırlıkları belirlenmiştir. Bakır uygulamasının kuzuların canlı ağırlık kazançları üzerinde önemli bir artış sağladığı tespit edilmiştir. Ayrıca bakır ve hemoglobin düzeyleri üzerinde de önemli bir artışa neden olurken; çinko, demir, kalsiyum, magnezyum ve hematokrit düzeylerini etkilememiştir
Elazığ elet mezbahasında kesilen ineklerde mastitisler üzerine patolojik incelemeler
SUMMARY
The aim of this study was to determine the incidence of clinical and subclinical mastitis in cows slaughtered at the Elazığ Elet abattoir and to examine pathomorphological changes in udder lobes of these animals. For this purpose, a total 7800 udder lobes from 1950 cows were examined clinically, by inspection and palpation at the abattoir and California Mastitis Test (CMT) was also performed on 7552 udder lobes of 1888 cows. Additionally, standard bacteriological cultures were prepared from udder lobes with clinical mastitis or which were CMT positive and the isolates were identified. Clinical mastitis was observed in 62 of 1950 (3.18 %) cows examined clinically, by palpation and inspection and in a total of 84 (1.07 %) udder lobes of these animals. Subclinical mastitis was determined in 98 of 1888 (5.02 %) cows which had no evidence clinical mastitis and among these animals 122 udder lobes (1.56 %) were found to have subclinical mastitis. In the bacteriological culturing of 206 udder lobes samples from 160 cows, different microorganisms were isolated and identified from 132 lobes whereas no agents were isolated from the remaining 74 udder lobes.
In the histopathological examination, 206 (2.63 %) udder lobes belonging to 160 (8.20 %) cows were diagnosed to have mastitis by clinical examination or CMT, the changes determined were mastitis and galactophoritis purulenta catarrhalis acuta in 27 (0.35 %) udder lobes of 25 (1.28 %) cows; mastitis and galactophoritis catarrhalis chronica in 119 (1.53 %) udder lobes of 88 (4.51 %) cows; mastitis gangrenousa acuta in 5 (0.06 %) udder lobes of 4 (0.20 %) cows; mastitis apostematosa purulenta chronica in 24 (0.31 %) udder lobes of 18 (0.92) cows and mastitis interstitialis nonpurulenta related findings in 14 (0.18 %) udder lobes of 11(0.56 %) cows. No histopathological changes were determined in 17 (0.22 %) udder lobes of 14 (0.71 %) cows.
Key Words: Cows, Mastitis, Pathology.
ÖZET
Bu çalışma, bölgemizde mezbahada kesilen ineklerdeki klinik ve subklinik mastitislerin oranlarını ortaya koymak ve mastitisli hayvanların meme loplarında saptanan değişiklikleri, patomorfolojik olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 1 yıl boyunca mezbahada kesime alınan 1950 ineğe ait 7800 meme lobu, klinik olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilmiş, bunlardan 1888 ineğe ait 7552 meme lobuna ayrıca, postmortem olarak, California Mastitis Testi (CMT) uygulanmıştır.
___________________________
* Bu çalışma doktora tezinden özetlenmiş olup, Fırat Üniversitesi Araştırma Fonu (FÜNAF), 265 nolu proje ile desteklenmiştir.
Ayrıca, bakteriyolojik olarak, klinik mastitisli ve CMT ile pozitif sonuç veren meme loplarından standart ekimler yapılmıştır. Antemortem olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilen 1950 ineğin 62’sinde (% 3.18) ve bu hayvanlara ait 84 (% 1.07) meme lobunda klinik mastitis, geriye kalan 1888 ineğin 98’inde (% 5.02) ve bu hayvanlara ait 122 (% 1.56) meme lobunda subklinik mastitis tespit edilmiştir. Klinik ve subklinik mastitisli 160 ineğe ait 206 meme lobundan yapılan bakteriyolojik ekimlerde, 132 meme lobundan değişik etkenler izole ve identifiye edilmiş, 74 meme lobundan ise herhangi bir etken üretilememiştir.
Klinik veya subklinik mastitisli 160 (% 8.20) ineğe ait 206 (% 2.63) meme lobunun histopatolojik incelemelerinde; 25 (% 1.28) ineğe ait 27 (% 0.35) meme lobunda akut kataral purulent galaktoforitis ve mastitis; 88 (% 4.51) ineğe ait 119 (% 1.53) meme lobunda kronik kataral galaktoforitis ve mastitis; 4 (% 0.20) ineğe ait 5 (% 0.06) meme lobunda akut gangrenöz mastitis; 18 (% 0.92) ineğe ait 24 (% 0.31) meme lobunda kronik purulent apseli mastitis ve 11 (% 0.56) ineğe ait 14 (% 0.18) meme lobunda nonpurulent interstisyel mastitise ilişkin değişiklikler kaydedilmiş, 14 (% 0.71) ineğe ait 17 (% 0.22) meme lobunda herhangi bir histopatolojik bulguya rastlanmamıştır