9301 research outputs found
Sort by
Occupational Safety Culture: A Study on Hotel Employees
Örgütlerde iş sağlığı ve güvenliğine yönelik alınan önlemler ve uygulamalar sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamının oluşturulmasını amaçlamaktadır. İş güvenliği kültürü de bu ortamın yaratılmasında önemli bir görev üstlenmektedir. Örgüt kültürünün bir alt bileşeni olarak kabul edilen güvenlik kültürü bir kurumda çalışanların güvenlikle ilgili paylaştığı değerler, inançlar, tutumlar ve davranışlar bütünüdür. Bu araştırmanın amacı, otel işletmelerinde çalışanların güvenlik kültürü algı düzeylerini tespit etmek ve demografik değişkenler açısından bir farklılık olup olmadığını belirlemektir. Nicel araştırma yönteminin tercih edildiği bu çalışmada betimsel ve ilişkisel tarama deseni kullanılmıştır. Veriler anket tekniği ile toplanmış ve SPSS 25.0 istatistik programında analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda güvenlik kültürü algı düzeyinin yüksek seviyede olduğu ve güvenlik kültürü genel algısının yaş ve eğitim değişkenine göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir.The measures and practices taken for occupational health and safety in organizations aim to create a healthy and safe working environment. Occupational safety culture also plays an important role in creating this environment. Safety culture, which is considered a subcomponent of organizational culture, is the set of values, beliefs, attitudes and behaviors shared by employees in an organization regarding safety. The purpose of this research is to determine the safety culture perception levels of employees in hotel businesses and to determine whether there is a difference in terms of demographic variables. In this study, in which the quantitative research method was preferred, descriptive and relational scanning design was used. The data were collected by questionnaire technique and analyzed in SPSS 25.0 statistical program. As a result of the analysis, it was determined that the safety culture perception levels of the employees were high and the general perception of the safety culture differed according to the age and education variable
Evaluation of the crime of premeditated murder in the context of femicides
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Hukuk Ana Bilim DalıKadın cinayetlerinin önlenememesi, ciddi ve küresel bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Benimsediğimiz görüşe göre, erkekler ve kadınlar arasında tarihsel bir güç dengesizliği bulunmakta; erkek şiddeti ve kadın cinayetleri, bu ilişkiyi ifade eden patriyarkal yani erkek egemen sistemden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, kadın cinayetleri münferit değil, sistematik olarak işlenmektedir. Yapılan çalışmalar ve gözlemler, öldürülen kadınların çoğunlukla yakın çevrelerindeki erkekler tarafından fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet gibi çeşitli şiddet türlerine maruz kaldıklarını ve hayatları hakkında karar almaya çalıştıklarında, genellikle belirli bir hazırlık ve plan doğrultusunda öldürüldüklerini göstermektedir. Önlenemeyen kadın cinayetleri, ceza hukuku ve yargı kararları açısından önemli bir inceleme konusu teşkil etmektedir. Bu çalışmada, kadın cinayetlerinin sistematikliği ve işlenme biçimi ile tasarlayarak kasten öldürme suçu arasındaki bağlantı incelenmektedir. Bu çerçevede, Yargıtay'ın kadın cinayetlerine ilişkin kararları; tasarlamaya ilişkin esas alınan teori, tasarlamanın kabulü için belirlenen ölçütlerin uygulanma biçimi, tasarlama nitelikli hali ile haksız tahrik hükümlerinin birlikte uygulanıp uygulanmadığı ve bu kapsamda verilen kararların gerekçeleri, feminist hukuk perspektifi ve kararların tutarlılığı ile yeknesaklığı bakımından değerlendirilmektedir.The failure to prevent femicides stands as a serious and global issue before us. According to our view, there exists a historical power imbalance between men and women; male violence and femicides stem from this relationship, rooted in the patriarchal, i.e., male-dominated system. In this context, femicides are not isolated incidents but are committed systematically. Studies and observations indicate that women who are murdered are often subjected to various forms of violence, including physical, psychological, sexual, and economic abuse, by men in their close environment. Furthermore, when these women attempt to make decisions about their own lives, they are typically killed following a specific preparation and plan. The inability to prevent femicides constitutes a significant subject of investigation in terms of criminal law and judicial decisions. This study examines the connection between the systematic nature and method of committing femicides and the crime of premeditated murder. In this context, the Supreme Court's decisions regarding femicides are evaluated based on the theory of premeditation, the application of the criteria determined for the acceptance of premeditation, whether the provisions of premeditation and unjust provocation are applied together, and the justifications for the decisions made in this context, in terms of feminist legal perspective and the consistency and uniformity of the decisions
Mızrağın ötesinde: Taşıyıcı çanta hikayeleri kapsamında Nomadland ve Meek's Cutoff
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Film ve Televizyon Ana Bilim Dalı, Film ve Televizyon Bilim DalıBu tez, Kelly Reichardt'ın 'Meek's Cutoff' (2010) ve Chloe Zhao'nun 'Nomadland' (2020) filmlerini, Ursula Le Guin'in "The Carrier Bag Theory of Fiction" denemesiyle ilişkilendirerek incelemektedir. Le Guin'in, kökleri erken dönem av anlatılarına dayanan eril, doğrusal zamanlı, çatışması bol anlatılar yerine birbirine bağlanan ve çoklu seslere odaklanan çuval anlatısına yaptığı vurgu, bu çalışmanın çerçevesini oluşturmaktadır. Çalışma, ilk olarak ekoloji, edebiyat, resim, pedagoji ve film gibi alanlarda çuval anlatısının nasıl metafor ya da metodoloji olarak kullanılabileceğini ele alır. Daha sonra yukarıda adı geçen filmlerin tema, konu ve hikaye anlatım araçlarıyla, anlatıyı bir taşıma çantası biçiminde nasıl inşa ettiklerini göstermeyi amaçlar. Bunu desteklemek için filmlerin yavaş geçen zamanına, sinematografi ve mizansen gibi estetik stratejilerine, Western türüne dair bir çerçeve sunarak farklı teorisyen ve sinema yazarlarının fikrinden faydalanır. Tez, 'Meek's Cutoff' filminde yer alan çoklu ve marjinalize edilmiş karakterlere, çatışmasını büyük zaferler değil gündelik hayat üzerine kuran hikayesine ve yavaş sinema estetiğine odaklanır. Genellikle tek kahramanlı, fetih ve işgal üzerine kurulu Western türünün geleneksel kodlarını nasıl eğip büktüğü mercek altına alınır. Ayrıca çalışma, çuvalı dokuyan kadın toplayıcılar metaforundan yola çıkarak filmin biçiminde bir dokuma süreci olduğunu ortaya koyuyor. Benzer şekilde, bu tez, 'Nomadland' filminin doğrusal değil döngüsel zamansallığına, merkezi olmayan göçebe karakterlere ve onların gündelik hayatlarına, direniş pratiklerine odaklanmaktadır. Göçebelerin merkezsizliğiyle çuval anlatısı konseptindeki olası karşılaşmalara alan açan, sabit olmayan akışkanlığı arasında bir bağ kurulur. Kırılganlaşıtırılan göçebelerin direnişini, dayanışmasını, Le Guin'in pasifize edilen, hikayenin öznesi olmayanları çuval anlatısıyla bir araya getirişi birlikte düşünülmektedir. Kısacası bu tez, her iki filmin çuval anlatısını nasıl pratik ettiğini göstermeyi amaçlar. Filmlerde, geleneksel erkek egemen hikaye anlatımından kasıtlı bir kayma olduğunu gösteren belirli sahneler, karakterler ve estetik seçimler incelenmektedir. Gündelik anlara ve 'öteki' perspektiflere öncelik vererek, hikaye anlatım normlarını yeniden çerçevelemeyi, açık uçlu ve alternatif olasılıkları göstermeyi hedeflemektedir.This thesis examines Kelly Reichardt's 'Meek's Cutoff' (2010) and Chloe Zhao's 'Nomadland' (2020) in relation to Ursula Le Guin's essay, "The Carrier Bag Theory of Fiction." Le Guin's emphasis on the carrier bag narrative, which focuses on interconnected and multiple voices rather than masculine, linear-time, conflict-ridden narratives rooted in early hunting narratives, forms the framework of this study. The study first considers how the carrier bag narrative can be used as a metaphor or methodology in fields such as ecology, literature, painting, pedagogy, and film. It then aims to show how the films construct the narrative in the form of a carrier bag through theme, subject matter, and storytelling devices. In support of this, it draws on the ideas of various theorists and film scholars, providing a framework for the slow passage of time, aesthetic strategies such as cinematography and mise-en-scène, and the Western genre. The thesis focuses on the multiple and marginalized characters in 'Meek's Cutoff,' its storyline that builds conflict on everyday life rather than great victories, and its slow cinema aesthetic. It examines how the film bends and twists the traditional codes of the Western genre, which are usually based on conquest and occupation with a single male hero. The study also reveals that the film is a weaving process in the form of the metaphor of female gatherers weaving the sack. Likewise, this thesis focuses on the temporality of the film 'Nomadland,' which is cyclical rather than linear, on the decentralized nomadic characters and their everyday lives and practices of resistance. Here, a link is established between the decentralization of nomads and the unfixed fluidity of Le Guin's concept of the carrier bag narrative, opening space for possible encounters. The resistance and solidarity of precarious nomads are considered, along with Le Guin's ability to unite those who are pacified and not subjects of the story through the carrier bag narrative. In short, this thesis aims to demonstrate how both films practice the carrier bag narrative. It examines specific scenes, characters, and aesthetic choices in the films that demonstrate a deliberate shift away from traditional masculinist storytelling. By prioritizing everyday moments and 'other' perspectives, it aims to reframe storytelling norms and show open-ended and alternative possibilities
Kentleşmenin birey üzerindeki etkileri
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Kültürel İncelemeler Ana Bilim DalıBu tez sanayi devriminden sonra kentleşmenin birey üzerindeki etkilerini inceliyor. Kentleşme insanın içinde halihazırda bulunan birçok çelişkiyi ortaya çıkardı. Mikro-ölçek'ten makro-ölçeğe kadar bütün bu çelişkilerin tamamı kent sorunsalını oluşturuyor. Kentleşme oldukça eleştirilen, ama yine de anlaşılmaz bir fenomen. Bu tez için, çağdaş kentleşme eleştirileri, şehir planlamaları ve kent ekolojisi üzerine araştırma yaptım. Ayrıca kendimi liberalizm ve Neo-liberalizm kavramlarıyla ilişkin konular hakkında bilgilendirdim. Bunu yaptıktan sonra, daha geniş bir yaklaşım sergiledim ve 17. yüzyıldan itibaren başlayan kentleşme eleştirililerinin çekirdeğine baktım. Henri Lefebvre ile Franfurt okulunun mensuplarını kullandım. Bu tez, bireyi bir mekânsal ve zamansal bağlamda yeniden gözden geçirmeye çalışmaktadır. Alternatif Varolma yolları arayışındadır. Çevremize daha uyumlu, çevreye daha duyarlı ve daha birbirine bağlı bir varoluş mümkün müdür sorusunu sormaktadır. Günlük deneyimimizi dönüştürmek için gerekli unsurları araştırmaktadır. Bu çaba, bireyin kentsel alanlardaki gelişiminin iyi anlaşılmasını gerektirir. Kentsel sorunu değerlendirmek için tezi dört bölüme ayırdım: Topluluk, kültür, çatışma ve tüketim sırasıyla. Onlar, aradığımız sorunun ana direkleridir: Neden insanlık bireyleşip kentleştiğinde daha çok acı çekmeye başladı? Kentsel sorunun karmaşık ve disiplinler-arası doğası nedeniyle, tartışmaların farklı açılarını kullanmaya çalıştım. Birey ve toplum arasındaki çatışmaları, doğa ve akıl arasındaki çatışmaları ve akıl ve duygu arasındaki çatışmaları inceledim. Bunların hepsi insan doğasının düalisttik yönünü vurgular. Bu tez, Martin Heidegger ve Friedrich Nietzsche gibi filozofları kullanarak bizi nesne-özne ilişkimizi tekrar düşünmeye yönlendirmeye itiyor ve bu durumun günlük deneyimimize nasıl etki ettiğini inceliyor. Günlük deneyimin çekirdeği, bugün açıkça tüketici kültürümüzle ve özgürlük anlayışı ile ilişkilidir. Özgürlük, kentsel sorunun bir parçasıdır ve aynı zamanda her ikisi de güç istenci ile ilişkilidir. Güç istencimizi topluluk duygumuzu zedelemeden nasıl gerçekleştirebiliriz sorusu bu tezin omurgasını oluşturmaktadır. Gerçekten özgürleşme ve özbenin ne olduğunu belirleyerek, bunların toplum ve bireyin işlevleri aracılığıyla nasıl gerçekleştirileceğini kavrayarak, güç istenci ile daha sağlıklı bir ilişki içine girebiliriz.This thesis studies the effects of urbanization on individuals after the industrial revolution. Urbanization has brought forth many conflicts present within human-kind. All these conflicts from micro-scale to macro-scale constitute the urban problematic. Urbanization is a highly criticized, yet elusive phenomenon. For this thesis, I researched contemporary urban critiques, city planning and urban ecology. I have also familiarized myself with notions related to liberalism and neo-liberalism. After having done that, I took a broader approach and looked at the core of urban critique starting with the seventeenth century. I used Henri Lefebvre and members of the Frankfurt school. This thesis tries to reexamine the individual in a Spatial and temporal context. It seeks alternative ways of Being. It asks if we can exist more harmoniously and less indifferent to our environment and more interconnected. It seeks for the necessary elements to transform our daily experience. This undertaking requires a good understanding of the development of individual in urban spaces. To assess urban problematic, I have divided the thesis into four chapters: Community, culture, conflict, consumption respectively. They are the main columns of the question we are looking for: why have humankind started to suffer more as they became individualized and urbanized? Due to complex and inter-disciplinary nature of the urban problematic, I tried to use different angles of the discussions. I have looked at conflicts such as individual versus community, nature versus reason, and reason versus emotion. They all highlight the dualistic side of human nature. This thesis, using philosophers such as Martin Heidegger and Friedrich Nietzsche to push us to reconsider our subject-object relationship and how that effects our daily experience. Core of daily experience, today, obviously relates to our consumer culture and its idea of freedom. Freedom is intrinsic to urban problematic, and both of them are related to will to power. How can we fulfill our will to power without damaging our sense of community is the backbone of this thesis. By identifying what truly self-realization and selfhood is and how it can be achieved through functions of the society and the individual, may give us a healthier relationship with our will to power
16.yüzyılda Osmanlı saray kadınlarının kurduğu vakıflar konusunun Hürrem Sultan'ın hayır eserleri üzerinden değerlendirilmesi
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Tarih Bilim DalıSon zamanlarda literatür çalışmaları yapılmasına rağmen Osmanlı'da kadın konusu genel olarak bir sır olarak kalmış ve araştırılması gereken bir konu haline gelmiştir. Projemde 16. yüzyılda kadınların kurduğu vakıfları Hürrem Sultan'ın hayır işleri üzerinden inceleyerek bu literatüre katkıda bulunmayı hedefliyorum. Kadın konusunu çalışırken vakıflarla ilgilenmemin nedeni Osmanlı saray kadınları için en görünür yolun vakıf kurmak olmasıdır. Ayrıca Osmanlı toplumunda diğer kadınların da vakıf kurma konusunda çok istekli ve aktif olduklarını düşünüyorum. Aynı zamanda Hürrem Sultan döneminin çeşitli dönüm noktalarına sahne olması beni 16. yüzyıldaki vakıfları Hürrem Sultan'ın üzerinden incelemeye yöneltti. Projem keşfedici bir çalışmadır. Çalışmamda genellikle ikincil kaynaklara yer verdim. Literatürde kadınlara yönelik çalışmaları karşılaştırdım. Ayrıca vakıfların tanımı ve türlerine yer verdikten sonra 16. yüzyılda Osmanlı kadınları ve saraylı kadınlar tarafından kurulan vakıflar üzerinde durdum. Hürrem Sultan'ın kurduğu vakıfları 16. yüzyılda diğer kadınların kurduğu vakıflarla karşılaştırarak çalışmamı tamamladım. Sonuç olarak 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda özellikle İstanbul'da kadınlar vakıf kurma konusunda oldukça aktiftirler. Özellikle saray kadınları için vakıf kurmak görünür olmanın en belirgin yönüdür. Bu sayede toplumdaki diğer kadınlara da rol model oldular. Bu bağlamda Hürrem Sultan ve onun hayır eserleri bizim için çok güzel bir örnek oluşturuyor.Although there have been recent studies, the issue of women in the Ottoman Empire has generally remained a secret and has become a subject that needs to be researched. In my project, I aim to contribute to this literature by examining the foundations established by women in the 16th century through the charity works of Hürrem Sultan. The reason why I deal with foundations while working on the subject of women is that the most visible way for Ottoman palace women was the establishment of foundations. I also believe that women in the Ottoman society were also very willing and active in establishing foundations. At the same time, the fact that Hürrem Sultan's period witnessed various turning points led me to examine foundations through Hürrem Sultan in the 16th century. My project is an exploratory study. I generally included secondary sources in my study. I compare studies on women in the literature. In addition, after including the definition and types of foundations, I focus on the foundations established by Ottoman women and also by palace women in the 16th century. I complete my study by comparing the foundations established by Hürrem Sultan and her charitable works with the foundations established by other women in the 16th century. As a result, in the 16th century, women in the Ottoman Empire, especially in İstanbul, were quiet active in establishing foundations. Especially for palace women, establishing foundations is the most obvious aspect of being visible. In this way, they also became role models for women in society. In this regard, Hurrem Sultan and her charitable works are a very good example for us
Algılanan tüketici sosyal sorumluluğunun satın alma niyeti üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi: Türk giyim markası üzerine bir durum çalışması
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Sosyal Bilimler Ana Bilim Dalı, Pazarlama İletişimi ve Reklamcılık Bilim DalıDoğal kaynakların azalması ve sürdürülebilir geçim kaynaklarının sağlanması gibi küresel endişelerle birlikte, şirketler artık mali performanslarının yanı sıra örgütsel, çevresel ve sosyal etkilerinden de sorumlu tutulmaktadır. Geleneksel hayırseverlikten uzaklaşarak, Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) girişimlerini temel operasyonlarına entegre etmekte ve KSS'yi değer yaratmanın önemli bir aracı olarak tanımaktadırlar. Ancak KSS'nin tüketici davranışları üzerindeki etkisi tam olarak anlaşılmamıştır. Bu araştırma, algılanan KSS'nin tüketici davranışı üzerindeki doğrudan ve dolaylı etkilerini, özellikle satın alma niyeti ve marka vatandaşlığı davranışları ile olan ilişkisini incelemektedir. Ayrıca, demografik değişkenlerin bu dinamikleri nasıl şekillendirdiği ele alınmaktadır. Araştırma, KSS'nin çevresel, sosyal ve ekonomik boyutlarını ve bunların marka tutumları ve tüketici-marka kimliği üzerindeki etkilerini incelemektedir. Türkiye giyim sektöründeki KSS faaliyetlerinin tüketici davranışları üzerindeki etkilerini, özellikle Mavi markası örneğinde incelenmiştir. BIST Sürdürülebilirlik Endeksi kullanılarak yüksek KSS uygulamaları sergileyen şirketler belirlenmiştir. 310 tüketici ile yapılan çevrimiçi anket sonuçları, KSS'nin tüketici-marka dinamiklerini şekillendirmede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Sonuçlar, KSS'nin sosyal, çevresel ve ekonomik boyutlarının tüketici-marka tanımlamasını olumlu etkilediğini, özellikle sosyal boyutun en güçlü etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca, çevresel KSS, marka tutumunu belirgin şekilde iyileştirirken, olumlu marka tutumu satın alma niyetlerini güçlü bir şekilde öngörmektedir. Tüketici-marka tanımlaması, marka vatandaşlığı davranışlarının önemli bir belirleyicisidir. Demografik faktörler ise bu temel yapılar üzerinde önemli bir etkiye sahip değildir.In response to global concerns over diminishing natural resources and the need for sustainable livelihoods, corporate entities are increasingly accountable for their organizational, environmental, and social impacts. Moving beyond traditional philanthropy, businesses now integrate Corporate Social Responsibility (CSR) into their core operations, recognizing it as a value driver. However, the impact of CSR on consumers is not always fully understood. This research investigates how perceived CSR influences consumer behavior, particularly purchase intentions and brand citizenship behavior, while considering demographic factors. The study examines CSR's environmental, social, and economic dimensions and their effects on brand attitudes and consumer-brand identification. It focuses on the apparel industry in Türkiye, using the Mavi brand as a case study. The BIST Sustainability Index was used to identify companies with high CSR practices. Data was collected through an online survey with 310 consumers. Results show that CSR positively influences consumer-brand identification, with the social dimension having the strongest impact. CSR also enhances brand attitude and purchase intentions, with environmentally focused CSR notably improving brand attitudes. Consumer-brand identification was found to be crucial for brand citizenship behavior. Demographic factor
Bir tür olarak anlatı video gazeteciliği: +90 youtube haber videoları örneği
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Medya ve İletişim Sistemleri Bilim DalıBu tez, Türkçe konuşan izleyicilere içerik üreten +90 YouTube haber kanalına bir vaka çalışması kapsamında odaklanarak, anlatı video gazeteciliği türünü incelemektedir. Haber tüketimi özellikle genç kuşaklar arasında giderek dijital platformlara kayarken, bu çalışma, anlatı gazeteciliği türünün, izleyicilere duygusal ve zihinsel olarak hitap etmek üzere gazetecilik pratiklerini hikâye anlatma teknikleriyle nasıl harmanladığını araştırmaktadır. Araştırma, +90'ın karakter odaklı anlatılar, görsel kompozisyon ve veri gazeteciliği gibi anlatı video gazeteciliği türünün genel jenerik özelliklerini kullanarak işsizlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sosyal adalet gibi karmaşık toplumsal meseleleri nasıl ilettiğini incelemektedir. Çalışma, +90'dan seçilen yedi videonun yakın analizini ve türe özgü özelliklerin kodlanmasını içeren nitel bir yaklaşım benimsemektedir. Metodoloji bölümünde incelenen örnek videolar arasında araştırmacı tarafından üretilen özgün bir video (Video 7) da yer almakta olup, bu video, anlatı odaklı içerik oluşturmanın pratik yönlerini ve hikâye anlatımı ile gazetecilik bütünlüğü arasında denge kurmanın zorluklarını ortaya koymuştur. Bulgular, +90'ın başarılı bir anlatı gazeteciliği türü örneği olduğunu, yalnızca toplumsal sorunlar hakkında farkındalık yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda izleyicilere uygulanabilir çözümler sunarak çözüm gazeteciliğinin bir temsilcisi olduğunu göstermektedir. Bu araştırma, anlatı gazeteciliğinin Türkiye'nin kısıtlı medya ortamında nasıl işlediğine dair anlayışı genişletmekte ve bu türün empatiyi ve dijital hikâye anlatımı yoluyla kamu katılımını teşvik etme potansiyelini vurgulamaktadır.This thesis examines narrative video journalism, with a focus on the +90 YouTube news channel, as a case which produces content for Turkish-speaking audiences. As the consumption of news increasingly shifts toward digital platforms, particularly among younger generations, this study explore how narrative journalism blends traditional journalistic principles with storytelling techniques to engage viewers emotionally and intellectually. The research investigates how +90 utilizes generic conventions of narrative video journalism, including character-driven narratives, visual composition, and data journalism to convey complex societal issues such as unemployment, gender inequality, and social justice.The study employs a qualitative approach, analyzing a corpus of seven selected videos from +90 using close analysis and coding of generic conventions. The methodology chapter also includes the production of an original video (Video 7) by the researcher, which provided practical insights into the creation of narrative-driven content and the challenges faced in balancing storytelling with journalistic integrity. Findings indicate that +90 is a successful example of the narrative video journalism genre which not only raises awareness of social issues but also exemplifies solutions journalism by offering actionable insights for audiences. The research contributes to the understanding of how narrative journalism operates within Türkiye's constrained media environment and highlights the genre's potential to foster empathy and public engagement through digital storytelling
Kanser Hastalarının Bakım Vericilerinin Bakım Yükü ve Bakım Vermeye Yönelik Gösterdikleri Tepkilerin Belirleyicileri
Aim: The aim of this study was to determine the subjective care burden and caregiving reactions of primary caregivers of cancer patients. Material and Methods: This descriptive study was conducted with 140 primary caregivers of patients receiving cancer treatment in the outpatient chemotherapy and inpatient units of a private university hospital between April 2017 and 2018. Data were collected using the patient and caregiver information form, the Caregiver Strain Index (CSI) and the Preparedness Scale of Familv Caregiving lnventorv. Multiple stepwise linear regression analysis was performed to reveal the predictors explaining the dependent variables. Results: The mean score of the caregiver stress index was 4.41 (SD=3.77) and the mean score of the reactions to caregiving scale was 23.15 (SD=12.12). The status of finding the help received in care adequate and the ability to fulfill activities of daily living were found to be the predictors of the caregiver's stress index and the caregiver's reactions to caregiving. Conclusion: In our study, caregivers' subjective care burden and negative reactions to caregiving were found to be low. It was found that the most important predictors explaining the dependent variables were receiving adequate help in care and whether the patient was dependent in activities of daily living. It is recommended that individuals who care for dependent patients are at risk for more care burden and interventions should be planned for this group. In addition, nurses should inform and support caregivers in terms of the importance of the receiving help in the caregiving process.Amaç: Bu çalışmanın amacı, kanser hastalarına bakım veren primer bakım vericilerin subjektif bakım yüklerini ve bakım vermeye yönelik gösterdikleri tepkileri belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Tanımlayıcı tipteki araştırma bir özel üniversite hastanesinin, ayaktan kemoterapi ünitesi ve yatan hasta servisinde Nisan 2017-2018 tarihleri arasında kanser tedavisi gören hastaların 140 primer bakım vericisi ile gerçekleştirilmiştir. Verilerin toplanmasında hasta ve hasta yakını bilgi formu, bakım verenin stres indeksi (BSI) ve aile bireyinize yardımcı olmaya gösterdiğiniz tepkiler (ABYT) ölçeği kullanılmıştır. Bağımlı değişkenleri açıklayan belirleyicileri ortaya çıkarmak için çoklu aşamalı doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların bakım verenin stres indeksi puan ortalamaları 4,41 (SS=3,77) ve bakım vermeye yönelik gösterdikleri tepkiler ölçeği puan ortalamaları 23,15 (SS=12,12)’dir. Bakımda aldığı yardımı yeterli bulma durumu, hastanın çalışma durumu ve günlük yaşam aktivitelerini yerine getirebilme durumu bakım verenin stres indeksinin belirleyicileri olarak bulunmuştur. Bakım vericinin bakımda aldığı yardımı yeterli bulma durumu ve hastanın günlük yaşam aktivitelerini yerine getirebilme durumu bakım vermeye yönelik gösterdikleri tepkilerin belirleyicileri olarak bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, bakım vericilerin subjektif bakım yüklerinin ve bakım vermeye gösterdikleri olumsuz tepkilerin düşük düzeyde olduğu bulunmuştur. Sonuç değişkenlerini açıklayan en önemli belirleyicilerin bakım konusunda yardım alma ve bakım verilen hastanın günlük yaşam aktivitelerinde bağımlı olup olmama durumu olduğu saptanmıştır. Bağımlı hastalara bakım veren bireylerin bakım yükünün daha fazla olması bakımından risk altında olması ve bu gruba yönelik müdahalelerin planlanması önerilmektedir. Ayrıca, hemşireler tarafından bakım verenlere bu süreçte aldıkları yardımın öneminin aktarılması ve desteklenmesi önemlidir
Reflections on teaching the ethics of digital communication technologies
In response to the prospects and challenges of emerging digital communication technologies, higher education level courses are increasingly being developed to address the ethical implications of these technologies. To this end, an undergraduate course has been developed that emphasizes the importance of process-oriented and case-based approaches to the ethical implications of data-driven communication technologies such as X (Twitter), digital crowdsourcing, smart cities, and face/emotion recognition. The course is structured around a model of case-based learning; starting with basic concepts and theories given by the instructor. This is followed by collaborative problem-solving sessions where students and the instructor work together to consider responses to problems that are relevant to particular digital communication technologies and of interest to course participants. This chapter attempts to motivate the adoption of this approach to teach the ethics of digital communication technologies. The first section offers a conceptual take on digital communication technologies and highlights the ethical implications of the process of datafication that underlies many of these data-driven platforms. In addition, the rationale for doing applied ethics together with media and communication students is explained. The second section briefly describes the design of the course. © 2024 selection and editorial matter, Begüm Irmak, Can Koçak, Onur Sesigür and Nazan Haydari; individual chapters, the contributors
The S-curvature of Finsler warped product metrics
The class of warped product metrics can often be interpreted as key space models for general theory of relativity and in the theory of space-time structure. In this paper, we study one of the most important non -Riemannian quantities in Finsler geometry which is called the S -curvature. We examined the behavior of the S -curvature in the Finsler warped product metrics. We are going to prove that every Finsler warped product metric R x Rn has almost isotropic S -curvature if and only if it is a weakly Berwald metric. Moreover, we show that every Finsler warped product metric has isotropic S -curvature if and only if S -curvature vanishes. (c) 2023 Elsevier B.V. All rights reserved