9301 research outputs found
Sort by
Reliance Liability in Turkish-Swiss Laws - The Development and Criticisim of the Concept -
Güven sorumluluğu, temelini dürüstlük kuralında bulan, haksız fiil ve sözleşmesel sorumluluk ikiliği dışındaki gri alanda yer alan bir kavramdır. Kavram, ilk olarak Alman hukukunda ortaya çıkmış, Alman hukukundaki bu gelişmeler zaman içinde Türk-İsviçre öğretisinde ve yargı kararlarında da yansımalarını bulmuştur. İsviçre Federal Mahkemesi 1994 yılında verdiği meşhur Swissair kararıyla birlikte yeni bir sorumluluk temeli olarak güven sorumluluğunu ilk defa kabul etmiştir. Yargıtay da özellikle 2010 yılından beri verdiği bir dizi kararla güven sorumluluğu adı altında ayrı bir sorumluluk temelini kabul etmiş, bunun için aranan şartlar da zaman içinde belirginleşmiştir. Güven sorumluluğu Türk pozitif hukukunda da kendine yer bulmuş ve Türk Ticaret Kanunu’nun 209. maddesiyle şirketler topluluğu özelinde güven sorumluluğu ayrıca düzenlenmiştir. Mahkeme kararlarıyla bahsi geçen hukuk sistemlerinde kendine bir yer edinen güven sorumluluğuna ilişkin olarak dile getirilen eleştirileri temel olarak üç gruba ayırmak mümkündür. Bunlardan ilki teorinin dogmatik kökenlerine ve bu teorinin Türk-İsviçre hukuk sistemiyle uyum içinde olmadığına ilişkindir. İkinci temel eleştiri sorumluluğun sınırlarının genişliğine ve silikliğine, bir diğer eleştiri ise sonuçlarının belirsizliğine ilişkindir. Bu çalışmada güven sorumluluğunun gelişimi ve temel unsurları incelenmiş, söz konusu eleştiriler Türk hukuku özelinde değerlendirilmiştir.Reliance liability is a concept that finds its basis in the rule of bona fides and is located in the gray area outside the dichotomy of tort and contractual liability. The concept first emerged in German law, and these developments in German law found their reflections in Turkish-Swiss doctrine and jurisprudence over time. With its famous Swissair decision dated 1994, the Swiss Federal Court acknowledged for the first time the reliance liability as a new basis of liability. The Turkish Court of Cassation has also accepted the reliance liability as a separate basis of liability with a series of decisions, especially since 2010, and the conditions required therefor have become clearer over time. Reliance liability has also found its place in Turkish positive law with the introduction of Article 209 of the Turkish Commercial Code, which specifically regulates the reliance liability within the context of corporate groups. It is possible to categorize the criticisms put forward against the concept of reliance liability into three groups. The first one is related to the dogmatic origins of the theory and its incompatibility with the Turkish-Swiss legal system. The other main criticisms are related to the breadth and vagueness of the limits of the liability, and to the uncertainty of its consequences. In this study, the development and the basic elements of reliance liability are analyzed, and such criticisms are evaluated in the context of Turkish law
Bakım veren büyükanne ve büyükbabalardan psikolojik dayanıklılık aktarımının tematik analizi
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Psikoloji Ana Bilim Dalı, Klinik Psikoloji Bilim DalıBu tez çalışması iki makaleden oluşmaktadır. İlk makale, psikolojik dayanıklılığın kuşaklararası aktarımını ve büyükanne ve büyükbabalar ile torunlar arasındaki ilişkiyi araştıran bir literatür taramasıdır. Bu amaçla, (a) dayanıklılığın tarihi ve kavramsallaştırılması, (b) dayanıklılık araştırmaları, (c) kuşaklararası psikolojik dayanıklılığın temel belirleyicileri, (d) kuşaklararası psikolojik dayanıklılık süreçleri, (e) günümüzde büyük ebeveynlik ve çocuk bakımına katılım, (f) büyük ebeveynlik modelleri, (g) büyük ebeveynlerin çocuklar üzerindeki etkisi, (h) değer ve davranışların kuşaklararası aktarımı, (i) büyük ebeveyn ilişkisi ve psikolojik dayanıklılık ve (j) Türk ailesi ve Türkiye'de büyük ebeveynlik konularını içermektedir. İkinci makale, büyük ebeveyn ve torun arasındaki kuşaklar arası ilişkiyi psikolojik dayanıklılık çerçevesinde inceleyen nitel bir çalışma sunarak literatüre katkıda bulunmaktadır. Araştırma makalesi, Türkiye bağlamında büyükanne ve büyükbabalar ile torunlar arasında hangi dayanıklılık süreçlerinin nasıl aktarıldığına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla, büyükanne ve büyükbabalarından bakım almış 12 genç yetişkinle yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler Tematik Analiz (TA) kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak dört ana tema ortaya çıkmıştır: (a) "başlı başına bir deneyim", (b) "büyükanne ve büyükbabamın bana aktardıkları", (c) "sünger gibi emmek" ve (d) "kendi sesimi dahil etmek". Çalışmanın bulguları mevcut literatürle birlikte tartışılmış ve klinik uygulama, müdahaleler ve gelecek araştırmalar için çıkarımlar özetlenmiştir.This thesis consists of two articles. The first article is a literature review exploring the intergenerational transmission of resilience and the relationship between grandparents and grandchildren. For this purpose, the review consists of (a) history and conceptualization of resilience, (b) resilience research, (c) key determinants of intergenerational resilience, (d) intergenerational resilience processes, (e) contemporary grandparenting and involvement in childcare, (f) models of grandparenting, (g) grandparental influence on children, (h) intergenerational transmission of values and behavior, (i) grandparental relationship and resilience, and (j) the Turkish family and grandparenting in Türkiye. The second article contributes to the literature by presenting a qualitative study examining the intergenerational relationship between grandparent and grandchild within the resilience framework. The research article aims to shed light on which resilience processes are transmitted between grandparents and grandchildren in the Turkish context and how they are transmitted. For this purpose, semi-structured interviews with 12 young adults who have received care from their grandparents were analyzed using Thematic Analysis (TA). As a result, four main themes emerged: (a) "an experience itself," (b) "what my grandparents passed on to me," (c) "absorbing like a sponge," and (d) "incorporating my own voice." The study's findings are discussed with the existing literature, and the implications for clinical practice, interventions, and further research are outlined
A Review of Twenty Years of Research on Coercive Control in Dating Relationships: Practice Recommendations for Preventing Violence Against Women
Zorlayıcı kontrol tehdit, yalnızlaştırma ve kontrol unsurlarını içeren, partnerin özerkliğini, bağımsız karar alabilme alanını ve öznelliğini hedef alan bir ilişkisel örüntü olarak tanımlanmaktadır. Bu örüntüye fiziksel ve cinsel şiddet de eşlik edebilmektedir. Bu derleme, 18-30 yaş arasındaki gençlerin flört ilişkilerinde zorlayıcı kontrolün dinamiklerini ve ruh sağlığı üzerindeki etkilerini anlamayı hedeflemiştir. Araştırmalar flört ilişkilerinde zorlayıcı kontrolün şu temel özelliklerini ortaya koymuştur: a) sosyal ilişkiler ve karşı cinsle iletişimi sınırlama, b) giyim-dış görünüşü kontrol etme, c) dijital gözetim ve takip, d) cinsellikle ilgili kararlarda baskı ve e) aileye söyleme tehdidi. Heteroseksüel ilişkilerde genç kadınların zorlayıcı kontrole daha fazla maruz kaldığı, kontrolcü davranışların ataerkil ve namusa dayalı kültürel normlar nedeniyle normalleştirildiği görülmektedir. Bu deneyimin travma sonrası stres ve depresyon gibi belirtiler, özerkliğin kaybı, kimlik aşınması gibi olumsuz sonuçlarla ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bulgular ışığında kadına yönelik şiddet alanında önleyici ve klinik uygulamalar için güçlendirme perspektifiyle öneriler geliştirilmiş, sonraki araştırmalar için öneriler paylaşılmıştır.Coercive control is defined as a relational pattern that involves threats, isolation, and control, targets a partner’s autonomy, independent decision-making, and subjectivity, and at times cooccurs with physical and sexual violence. The present review aims to understand the dynamics of coercive control in dating relations of emerging adults aged 18-30 and its effects on mental health. Studies show that coercive control in dating relations is exerted by a) restricting social relations and communication with the opposite sex, b) controlling outfits and appearance, c) digital surveillance and monitoring, d) pressuring on sexual decisions, and e) threats to tell one’s family. Young women are more likely to experience coercive control, normalized by patriarchal and honor-based cultural norms. This experience is associated with post-traumatic stress and depression symptoms, loss of autonomy, and identity erosion. Preventive and clinical practices based on an empowerment framework are shared along with future research suggestions
Türkiye'de kadınların flört ilişkilerinde baskıcı kontrolü isimlendirme ve baş etme süreçleri: Nitel bir araştırma
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Psikoloji Ana Bilim Dalı, Klinik Psikoloji Bilim DalıToplumsal cinsiyet rolleri bağlamında, baskıcı kontrol, kadınların erkek partnerleri tarafından kontrol edildiği ve otorite altında tutulduğu bir şiddet ağına işaret eder. Fiziksel, cinsel veya ekonomik şiddete kıyasla görünmezliği ve tanımlanmasının zorluğu, kadınların baskıcı kontrol deneyimlerini adlandırmalarını ve destek almalarını genellikle engeller. Türkiye'de, yakın partner şiddeti ve flört şiddeti üzerine yapılan çalışmalarda erkek partnerlerin kontrol edici tutumları ön plana çıkmış, ancak sistematik olarak uygulanan baskıcı kontrol üzerine çok az çalışma yapılmıştır. Kadınların baskıcı kontrol deneyiminde kullandıkları başa çıkma yöntemleri ve ilişkiyi terk ettikten sonra yaşadıkları güçlenme üzerine çalışmalar eksiktir. Bu boşluğu gidermek için, bu tez, Türkiye örnekleminde kadınların flört ilişkilerinde baskıcı kontrolü nasıl tanımladıklarını ve bu durumla nasıl başa çıktıklarını araştırdı. Araştırma soruları, genç kadınların baskıcı kontrolü nasıl deneyimlediklerini, ilişkiyi nasıl sonlandırdıklarını ve ilişki içinde ve dışında nasıl başa çıktıklarını inceledi. Araştırmacı, kontrol edici bir ilişkiden ayrılmış 20-26 yaş arası 10 kadın ile yarı yapılandırılmış bireysel görüşmeler gerçekleştirdi. Katılımcılarla yapılan görüşmeler, MAXQDA 2022 programı kullanılarak tematik analizle incelendi ve üç ana tema belirlendi: Bireysel Ses Kaybı, Kontrol ile Başa Çıkma Çabaları ve Kendini Yeniden Bulma. Katılımcıların anlatıları doğrultusunda, toplumsal cinsiyet rollerinin kontrolü tanımlamadaki zorluğu ve kullanılan başa çıkma yöntemlerine yansıması ortaya kondu. Kontrol edici bir ilişkiyi terk etmenin getirdiği güçlenme ve ilişki beklentilerindeki değişiklikler ön plana çıktı. Bulgular, literatür ışığında tartışılmış ve klinik uygulamalarla birlikte sunulmuştur. Çalışmanın güçlü ve zayıf yönleri, gelecekteki çalışmaları bilgilendirmek amacıyla tartışılmıştır.Coercive control, in the context of gender roles, refers to a network of violence in which women are controlled by their male partners and kept under authority. Its invisibility compared to physical, sexual, or economic violence, and its difficulty to define, often prevents women from naming their coercive control experience and receiving support. In studies on intimate partner and dating violence in Türkiye, male partners' controlling attitudes have emerged, but few studies address systematic coercive control. Studies on women's coping methods and empowerment after leaving such relationships are lacking. To address this gap, this thesis explored how women define and cope with coercive control in dating relationships in a Turkish sample. The research questions explored young women's experiences, how they end these relationships, and their coping strategies. The researcher conducted semi-structured interviews with 10 women aged 20-26 who had left controlling relationships. Using thematic analysis with the MAXQDA 2022 program, three themes were identified: Loss of Individual Voice, Efforts to Cope with Control, and Reconnecting with Oneself. Gender roles complicated defining control and influenced coping methods. Empowerment and changing relationship expectations after leaving were highlighted. Findings are discussed with clinical implications, and study strengths and limitations are presented for future research
Türkiye'de hemşireler arasında psikososyal risk ve liderliğin değerlendirilmesi: İş yerinde psikososyal sağlık ve güvenlik modelinin uygulaması
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Örgüt Psikolojisi Ana Bilim Dalı, Örgütsel Psikoloji Bilim DalıBu çalışma, Türkiye'deki özel hastanelerde çalışan hemşirelerin psikososyal risklerini değerlendirmeyi ve iş kaynakları ile iş taleplerinin liderlik algısı ve çalışan iyilik hali üzerindeki etkisini ölçmeyi amaçlamaktadır. Özellikle, araştırma iş kaynakları ile liderlik algısı arasındaki ilişkiyi incelemektedir. Ayrıca, iş taleplerinin hemşirelerin genel iyilik halleri üzerindeki etkisini ve iş tatmini, iş yükü algısı, iş kaynaklarına erişim ve iş taleplerinin yerine getirilmesi ile ilgili deneyimlerini de araştırmaktadır. Aktif olarak çalışan toplam 212 hemşire bu çalışmaya katılmıştır. Çevrimiçi anket araçları kullanılarak, katılımcılardan yukarıda belirtilen değişkenleri ölçmeye yönelik sorulara yanıt vermeleri istenmiştir. Anket tamamlama süreci boyunca, katılımcılara veri tutarlılığını sağlamak amacıyla herhangi bir ara verilmemiştir. Veri toplama sürecinin ardından, farklı anket araçlarından gelen yanıtlar üzerinde faktör analizleri yapılmış ve değişkenler arasındaki ilişkileri ortaya çıkarmak için korelasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmanın bulguları, yöneticiler ile hemşireler arasındaki iletişimin artmasının, hemşirelerin mesleki deneyimlerinin birkaç kritik boyutu ile olumlu bir şekilde ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. İyileşen iletişim, hemşireler arasında genel iş tatmininin daha yüksek seviyelerde olmasına, iş kaynaklarına erişimin artmasına ve daha büyük bir iyilik hali hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Yöneticilerle etkili iletişim aynı zamanda sosyal destek ve topluluğu da güçlendirmektedir. İş kaynaklarının hemşirelerin liderlik stillerine, özellikle Dengeleyici Liderlik algısına önemli ölçüde etki ettiği bulunmuş; bunun yanı sıra, algılanan yönetici saygısının da psikososyal risk algısını etkileyen anahtar bir faktör olduğu ortaya çıkmıştır. Bu bulgular, Türkiye'deki sağlık ortamlarında psikososyal risk değerlendirmeye odaklanan gelecekteki araştırmalar için önem taşımaktadır. Ayrıca, liderlik tarzlarının hemşirelerin psikososyal risk algısına olan farklı etkisini anlamak, işyeri koşullarını iyileştirmeye ve hemşirelerin genel iyilik halini artırmaya yönelik hedefli müdahaleler geliştirmede bilgilendirici olabilir.This study aims to evaluate the psychosocial risks of nurses working in private hospitals in Türkiye and measure the impact of job resources and job demands on leadership perception and employee well-being. Specifically, the research explores the relationship between job resources and leadership perception, focusing on both Balancing and Authoritarian Leadership styles. Additionally, it examines the influence of job demands on nurses' overall well-being and their experiences related to job satisfaction, workload perception, access to job resources, and fulfillment of job demands. This study involved 212 nurses actively employed in private hospital settings in Türkiye. Using online survey instruments, participants were asked to respond to items designed to measure the aforementioned variables. Throughout the survey completion process, participants were not given any breaks to ensure data consistency. Following data collection, factor analyses were conducted on the responses from the different survey instruments, followed by correlation analyses to uncover relationships between variables. The findings of this research reveal that an enhanced level of communication between supervisors and nurses correlates positively with several critical dimensions of nurses' professional experience. Specifically, improved communication fosters higher levels of overall job satisfaction, increased access to job resources, and a greater sense of well-being among nurses. Additionally, job resources are found to significantly influence nurses' perceptions of leadership styles, particularly Balancing Leadership, while perceived respect from supervisors emerges as a key factor affecting psychosocial risk perception. These findings hold implications for future research endeavors focused on psychosocial risk assessment in healthcare settings in Türkiye. Furthermore, understanding the differential impact of leadership styles on nurses' perceptions of psychosocial risks can inform targeted interventions to improve workplace conditions and enhance nurses' overall well-being
Protecting workers in algorithmic management systems
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Bilişim ve Teknoloji Hukuku Ana Bilim DalıAlgoritmalar her iş sektöründe giderek daha önemli hale gelmektedir. Hızla değişen çalışma biçimleri ve yapay zeka sistemlerinin iş ilişkilerine daha fazla dahil olmasıyla "algoritmik yönetim" sistemleri yaygın bir şekilde kullanılan araçlar haline gelmektedir. Dolayısıyla çalışanların bu sistemler içerisinde korunmasını sağlamayı her zamankinden daha kritik hale getirmektedir. Bu sistemlerde çalışanlar aşırı izlenme, aşırı stres durumlarında çalıştırılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İş kanunları işçilerin çıkarlarını bir dereceye kadar koruyabiliyor olsa da, bu teknik yenilikler işçilerin iş hukukundan kaynaklı korumaya ulaşmalarını da zorlaştırabilmektedir. Çalışanların menfaatlerini güvence altına almak için bu sistemlerin şeffaf ve açıklanabilir olması gerekmektedir. Özellikle AB'de Yapay Zeka Tasarrufu ve Platform Direktifi gibi yenilikler, yasa koyucuların algoritmik yönetim unsurlarıyla çalışanlar için yasal belirlilik yaratmanın kritik önemini anladığını ortaya koymaktadır. Ancak ABD'de eyaletlerin farklılaşan yasaları olsa da algoritmik yönetim için ulusal düzeyde yasama faaliyetleri henüz AB kadar yaygın değildir. Bu sistemleri düzenleyen mevzuat girişimleri yeni yeni ortaya çıkıp yürürlüğe girerken, sistemlerin kullanımı giderek daha yaygın hale gelmektedir.Algorithms are becoming increasingly pivotal in every business sector. Ways of working are changing rapidly and with more involvement of AI systems "algorithmic management" is becoming a more commonplace practice which makes it more critical more than ever to make sure workers are well protected within these systems. Workers are in danger of being overly monitored, overly stressed and overly worked in these systems. While labour laws could protect their interests to some degree, these technical novelties make it increasingly harder for workers have the protections they have the right to enjoy. In order to secure interest of workers, algorithmic management systems need to be more transparent and explainable. The recent legislations in the EU like the AI Act and the Plaform Directive show that EU legislators understand the critical importance of creating legal certainty for the workers working with elements of algorithmic management. The US is adopting a different approach to algorithmic management than the EU with mainly state-level legistlations being the norm. However, the legislation attempts remain novel while algorithmic management systems are becoming more commonplace exponentially
Eve hoş geldiniz: Süryaniler'in Avrupa'dan anayurda geri dönüş göçleri
Lisansüstü Programlar Enstitüsü, Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Bilim DalıSüryaniler, tarihte ilk kez toplu halde Hristiyanlığı kabul eden halk olarak bilinmekte olup, anavatanları Türkiye'de yer alan Tur'Abdin bölgesi olarak kabul edilir. Süryaniler, uzun yıllara dayanan bir göç deneyiminin ardından, Türkiye'nin 2000'li yıllarda "Avrupalılaşma" iddiası kapsamındaki reformları ve kendilerine yapılan devlet düzeyindeki davetin ardından anayurtlarına geri dönmeye başlamışlardır. Bu kapsamda, araştırmanın temel çıkış sorusu, göç etmek zorunda kaldığımız bir yere geri dönmenin hangi koşullar altında mümkün olabileceğini örneklendirmektir. Literatürde göç çalışmaları alanında geri dönüş konusu genel olarak diğer göç çalışmalarına göre daha az ön plana çıkmaktadır. Bu sebeple, araştırmanın örneklemi olarak seçilen ve "Orta Doğu'daki Müslüman olmayan azınlıklardan" biri olan Süryanilerin anayurtlarına dönüşleri, yalnızca geri dönüş göçünün nedenlerini araştırmakla kalmayacak, aynı zamanda geri dönüş göç dinamiklerine özgün ve güncel bir katkı sağlamayı da amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında Süryanilerin anayurtlarında yapılan etnografik çalışmanın verileri, Türkiye'nin geçirdiği siyasi reformlar ve politik söylemlerle açıklanmıştır.Süryani people are known as the people who accepted Christianity collectively for the first time in history, and their homeland is the Tur'Abdin region in Türkiye. After a migration experience spanning many years, Süryanis began to return to their homeland following the reforms that Türkiye passed in the 2000s in the name of Europeanisation and the invitation at the state level. The main starting question of this research is to exemplify under what conditions it is possible today to return to a place we had to leave. In the field of migration studies, the issue of return is generally less prominent compared to other migration studies. In addition, Süryanis were chosen as the sample of this research, which does not only explore the reasons for their return to the homeland but also aims to make an original contribution to the dynamics of return as a non-Muslim minority in the Middle East. This research examines the results of an ethnographic study conducted in the homeland of Süryanis together with the political reforms and discourses Türkiye has undergone over the last two decades
EMDR THERAPY IN INFERTILITY CASE: 3 CASE SERIES
İnfertilite ve ruh sağlığı ilişkisi düşünüldüğünde, infertilite ve tedavisi için geçirilen sürecin bireyler üzerinde yoğun stres oluşturduğu ve bu stresin de infertilite ile geçirilen süreci uzattığı ve olumsuz etkilediği gibi bir kısır döngü şeması öne sürmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı, özellikle infertilite tedavisi sürecinde kişilerin yaşamış olduğu travmatik yaşantıların EMDR ile çalışılmasının bu süreçteki depresyon, stres ve kaygı belirtilerine etkisini incelemektir. Çalışmamızda özellikle infertilite tedavisi döneminde yaşanan stresör olayların etkilerinin azaltılmasında bu olayların EMDR ile hedeflenmesinin bir seçenek olabileceği düşünülmüştür. Ayrıca Danışanların kaygı, stres seviyelerinin azalabileceği de varsayılabilir. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, EMDR, TravmaConsidering the relationship between infertility and mental health, it is possible to carry out a vicious circle scheme alone, which creates intense stress on the operation groups for infertility and its treatment, and this stress prolongs the process of infertility and its effects and has negative consequences. The aim of this study is to examine the traumatic experiences of the person in the past, especially during the infertility treatment, with EMDR, and to examine the symptoms of depression, stress and anxiety in this process. In our study, it was thought that targeting this with EMDR could be an option in reducing the stressors experienced especially during the infertility treatment period. In addition, it can be assumed that the anxiety and stress behaviors of the clients may decrease. Keywords: Infertility, EMDR, Traum
Taşınır Mallara İlişkin İyi Niyetle Kazanım Kuralının (TMK m. 988) Karşılıksız İşlemler Bakımından Uygulanabilirliği
Pursuant to Article 988 of the TCC, a person who takes possession of a moveable in good faith in order to become its owner is protected therein even if the moveable was entrusted to the transferor without any authority to effect the transfer. The rule does not explicitly embody a condition that such transfer shall be made for value. For this reason, the prevailing view in the Turkish legal doctrine is that such bona fide acquisitions should be protected even if they are made without consideration. Although the semantics and historical interpretation of the relevant provision supports this view, considering the various other rules regarding gratuitous acquisitions in our law, the purpose of the rule and the related comparative law data, making a teleological reduction and limiting the scope of the provision to transfers for value is considered appropriate.TMK m. 988 uyarınca, bir taşınırın emin sıfatıyla zilyedinden iyi niyetle yapılan kazanımlar, devreden kişinin tasarruf etkisinin eksikliği adeta onarılarak geçerli kabul edilir. Düzenlemede kazanımların ivazlı olup olmamasına göre bir ayrıma rastlanmamaktadır. Bu nedenle Türk hukuku öğretisindeki hâkim görüş, emin sıfatıyla zilyetten yapılan kazanımların ivazsız dahi olsalar korunması gerektiği yönündedir. İlgili düzenlemenin lafzi ve tarihsel yorumu bu görüşü destekler nitelikte olsa da hukukumuzda karşılıksız kazandırmalara ilişkin muhtelif hükümler, düzenlemenin amacı ve karşılaştırmalı hukuk verileri dikkate alındığında, hükmün teleolojik redüksiyona tâbi tutularak ivazlı kazanımlara hasredilmesi yerinde gözükmektedir
Examining the influence of authentic leadership on employees’ intention to leave: The mediatıng role of employee wellbeing & psychological capital
Intention to leave is the strongest predictor of employee turnover behavior before it occurs. Consequently, managing this intention effectively can provide organizations with significant control over employees’ tendency to leave their jobs, one of the most critical challenges in the modern corporate world. This study investigates the interrelationships between authentic leadership as an independent variable, employee wellbeing and psychological capital as a mediator, and turnover intention as a dependent variable. A sample of 152 employees participated in the research, with data collected through self-reported measures. The study employs reliability analysis, descriptive analysis, correlation, mediation and hierarchical regression analyses to test three hypotheses. The findings indicate that authentic leadership is a significant predictor of turnover intention, and its effect is mediated by employee wellbeing. Even though psychological capital shows significant association with dependent and independent variables separately, it individually is not mediate the relationship between authentic leadership and intention to leave. The results highlight the importance of developing authentic leadership and enhancing employee wellbeing to reduce turnover intentions. Practical recommendations for organizations include developing leadership practices, organizational structures to develop financial, social, and intellectual wellbeing of employees and embedding psychological capital and wellbeing metrics into performance appraisals and development plans. Limitations of the study include the small sample size, potential biases from self-reported data, and the cross-sectional design, which limits the ability to establish causality. Future research should aim to address these limitations by including larger and more diverse samples and employing longitudinal designs