Kapadokya University Institutional Repository
Not a member yet
2517 research outputs found
Sort by
Comparison of antimicrobial efficacy of different disinfectants on the biofilm formation in dental unit water systems using dip slide and conventional methods: A pilot study
YokObjective: Biofilm formation in dental waterlines brings opportunistic infections, especially for immunosuppressive patients. This study aimed to determine biofilm-forming microorganisms by various methods and investigate disinfectants' effects on biofilm.
Materials & methods: In the study, samples were obtained from the waterlines of 10-15 aged six dental units, before (0 min.) and after chlorine dioxide (ClO2 ) and hypochlorous acid (HOCl) treatment (1, 5, 10, 20, and 30 min.), and total colony counts were performed using conventional surface smear method (SSM) and dip slide method (DSM). The Congo red agar and Christensen methods were used to examine the biofilm-forming properties of the isolates. Monitoring of biofilm presence was also visualized by SEM scanning.
Results: When DSM and SSM are compared in all units where ClO2 and HOCl are applied, DSM can detect bacterial growth even during periods of greater exposure to disinfectant application. Although DSM can achieve a value approaching 3% even at the 10th minute in units treated with HOCl; SSM does not show reproduction at the same disinfectant exposure and duration; It was observed that in the units where ClO2 was applied, the growth was no longer observed at the 10th minute with DSM, and SSM, 50% growth in the first minute of the units treated with ClO2 could not be detected in the 5th minute.
Conclusions: It is concluded that it can be advisable to routinely disinfect the dental unit water systems with non-toxic doses of ClO2 application before patient treatments in clinics and also to perform contamination controls at regular intervals with DSM, which is a sensitive and very practical method.
Research highlights: It has been observed that the dip slide method can count bacteria more sensitively than conventional methods in dental water systems without the need for experienced personnel and equipment. The difference between biofilm formation in water systems before and after disinfectant exposure in SEM examinations is remarkable. The effects of ClO2 and HOCl on biofilm were investigated and bacterial growth was inhibited in dental units between 5 and 10 minutes with both disinfectants.Objective: Biofilm formation in dental waterlines brings opportunistic infections, especially for immunosuppressive patients. This study aimed to determine biofilm-forming microorganisms by various methods and investigate disinfectants' effects on biofilm.
Materials & methods: In the study, samples were obtained from the waterlines of 10-15 aged six dental units, before (0 min.) and after chlorine dioxide (ClO2 ) and hypochlorous acid (HOCl) treatment (1, 5, 10, 20, and 30 min.), and total colony counts were performed using conventional surface smear method (SSM) and dip slide method (DSM). The Congo red agar and Christensen methods were used to examine the biofilm-forming properties of the isolates. Monitoring of biofilm presence was also visualized by SEM scanning.
Results: When DSM and SSM are compared in all units where ClO2 and HOCl are applied, DSM can detect bacterial growth even during periods of greater exposure to disinfectant application. Although DSM can achieve a value approaching 3% even at the 10th minute in units treated with HOCl; SSM does not show reproduction at the same disinfectant exposure and duration; It was observed that in the units where ClO2 was applied, the growth was no longer observed at the 10th minute with DSM, and SSM, 50% growth in the first minute of the units treated with ClO2 could not be detected in the 5th minute.
Conclusions: It is concluded that it can be advisable to routinely disinfect the dental unit water systems with non-toxic doses of ClO2 application before patient treatments in clinics and also to perform contamination controls at regular intervals with DSM, which is a sensitive and very practical method.
Research highlights: It has been observed that the dip slide method can count bacteria more sensitively than conventional methods in dental water systems without the need for experienced personnel and equipment. The difference between biofilm formation in water systems before and after disinfectant exposure in SEM examinations is remarkable. The effects of ClO2 and HOCl on biofilm were investigated and bacterial growth was inhibited in dental units between 5 and 10 minutes with both disinfectants.Kapadokya Üniversitesi BAP Koordinatörlüğ
Kapadokya Üniversitesi Bilişim Sistemi ve Uygulamalarına Dair Kullanıcı ve Yetkilendirme İşlemlerinin Bir Remote Authentication Dial-in User Service (RADIUS) Sunucusu Aracılığıyla Merkezî ve Güvenli Hâle Getirilmesi ile Bunun Üniversite Kullanıcı Yönetim Sürecine Etkilerinin Belirlenmesi
Bu projede, üniversitelerde kullanılan farklı sistemler üzerindeki kullanıcı hesaplarının tek bir sistem üzerinden yönetilebilmesi amacıyla açık kaynak kodlu RADIUS (Remote Authentication Dial-In User Service) sisteminin kurulması amaçlanmıştır. RADIUS, kullanıcı kimlik doğrulama, yetkilendirme ve hesap yönetimi (AAA: Authentication, Authorization, Accounting) işlemlerini merkezi bir yapıda yönetmeyi mümkün kılan bir protokoldür ve Üniversite ortamında çeşitli bilişim sistemleri ve ağ hizmetlerinin artmasıyla birlikte, bu sistemler üzerindeki kullanıcı hesaplarının ve erişim yetkilerinin yönetimi giderek daha karmaşık hale gelmiştir. Bu nedenle, tüm bu süreçlerin daha etkin ve güvenli bir şekilde yönetilebilmesi için RADIUS sisteminin kurulması ve değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Proje iki ana başlık altında yürütülmüştür. İlk olarak, RADIUS sisteminin kurulması amacıyla gerekli donanım ve yazılım bileşenleri temin edilerek, Mustafapaşa Kampüsü’ndeki laboratuvarlarda kurulmuştur. Bu aşamada, bir RADIUS sunucusu ile ilgili donanım ve ağ bileşenleri kurulmuş ve gerekli konfigürasyonlar tamamlanmıştır. Bu süreçte donanım ve yazılım bileşenlerinin uyumu ve sistemin stabil çalışması sağlanmıştır. Ayrıca, ağ performansı üzerinde yapılan incelemelerde kullanıcı yetkilendirme süreçlerinde iyileşme gözlemlenmiştir. İkinci aşamada, RADIUS sistemi üniversite bünyesindeki çeşitli sistemlerle entegre edilmiştir. Bu sistemler arasında Active Directory ve Öğrenci İşleri Otomasyonu bulunmaktadır. Her bir sistemle yapılan entegrasyon süreçlerinde, RADIUS sisteminin entegrasyon kabiliyeti, entegrasyon sürecinde harcanan efor ve zorluk derecesi, entegrasyon sonrası kullanıcılara yönelik etkiler ve elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir. Bu süreçte, merkezi bir yetkilendirme sisteminin üniversite genelinde güvenliği artırdığı ve yönetim süreçlerini kolaylaştırdığı tespit edilmiştir. Merkezi bir RADIUS sistemi sayesinde, kullanıcı yetkilerinin belirlenmesi ve denetlenmesi süreçlerinde standardizasyon sağlanmış ve ağ üzerindeki tüm erişim denemeleri merkezi olarak kayıt altına alınmıştır. Bu durum, olası güvenlik ihlallerinin tespit edilmesini kolaylaştırmış ve üniversite ağındaki güvenlik seviyesini artırmıştır.Kapadokya Üniversitesi BAP Komisyon
Ani İşitme Kaybı (AİK) Tanısı Almış Bireylerde Tedavi Sonrası İşitme ile Speech Discriminasyon (SD) Skorları Arasındaki İlişkinin İncelenmesi,
Bu çalışmanın amacı, ani işitme kaybı tanısı alan bireylerde tedaviden sonra hastaların
işitme ve konuşmayı ayırt etme skorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.
Çalışma grubuna 18-65 yaş arasında ani işitme kaybı tanısı almış 34 birey dahil edilmiştir.
Katılımcılara tedavi öncesi ve sonrasında işitme testi uygulanmıştır.Bireylerin yaş ortalaması 48,82±14,69 olup, 13 (%38,2)’ü kadın ve 21 (%61,8)’i erkek
olarak bulgulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin tedavi öncesi sağ kulak SSO
değerinin ortalama tedavi öncesi %55,13 iken tedavi sonrası %28,88’e düştüğü, yani
iyileşme gözlendiği bulgulanmıştır. Sağ kulak SD skoru ortalama tedavi öncesi %51 iken
tedavi sonrası %78,75’e yükselmiş, yani iyileşme tespit edilmiştir. Sol kulak SSO
değerinin ise ortalama tedavi öncesi %53,56 iken, tedavi sonrası %29,50’ye düştüğü, yani
iyileşme gözlendiği bulgulanmıştır. Sol kulak SD skor değeri ise ortalama tedavi öncesi
%52,67 iken tedavi sonrası %80,67’ye yükselmiş, yani iyileşme tespit edilmiştir.Çalışmamızda elde edilen tedavi öncesi ve sonrası SSO değerleri ile SD skorlarında
anlamlı farklılık saptanmıştır. Tedavi sonrası ani işitme kaybı nedeniyle etkilenen
kulakta; SSO değerlerinin düştüğü, yani hastanın işitme değerlerinde iyileşme gözlendiği;
SD skor ortalamasının ise yükseldiği yani hastanın konuşmayı ayırt etme becerisinde
iyileşme gözlendiği saptanmıştır
Acoustic-based diagnostics for UAV propeller damage using HNR and Gaussian Naive Bayes
Purpose – The purpose of this study is to determine propeller damage based on acoustic recordings taken from unmanned aerial vehicle (UAV) propellers operated at different thrust conditions on a test bench. Propeller damage is especially critical for fixed-wing UAVs to sustain a safe flight. The acoustic characteristics of the propeller vary with different propeller damages.
Design/methodology/approach – For the research, feature extraction methods and machine learning techniques were used during damage detection from propeller acoustic data. First of all, sound recordings were obtained by operating five different damaged propellers and undamaged propellers under three different thrusts. Afterwards, the harmonic-to-noise ratio (HNR) feature extraction technique was applied to these audio recordings. Finally, model training and validation were performed by applying the Gaussian Naive Bayes machine learning technique to create a diagnostic approach.
Findings – A high recall value of 96.19% was obtained in the performance results of the model trained according to damaged and undamaged propeller acoustic data. The precision value was 73.92% as moderate. The overall accuracy value of the model, which can be considered as general performance, was obtained as 81.24%. The F1 score has been found as 83.76% which provides a balanced measure of the model’s precision and recall values.
Practical implications – This study include provides solid method to diagnose UAV propeller damage using acoustic data obtain from the microphone and allows identification of differently damaged propellers. Using that, the risk of in-flight failures can be reduced and maintenance costs can be lowered with addressing the occurred problems with UAV propeller before they worsen.
Originality/value – This study introduces a novel method to diagnose damaged UAV propellers using the HNR feature extraction technique and Gaussian Naive Bayes classification method. The study is a pioneer in the use of HNR and the Gaussian Naive Bayes and demonstrates its effectiveness in augmenting UAV safety by means of propeller damages. Furthermore, this approach contributes to UAV operational reliability by bridging the acoustic signal processing and machine learning
Eğitim Paradigmasına Yeni Bir Bakış (Eğitim Sistemimizde Zihniyet Sorunu ve Bir Teklif)
Bu kitapçığın içeriğindeki görüşler yazar ve fikir insanı
merhum Alev Alatlı’nın uzun yıllara dayanan gözlem
ve tespitlerinin bir proje vasıtası ile bir araya getirilmiş halidir.
2016 yılında İstanbul Sanayi Odası ile bir proje/çalıştay
raporu olarak başlayan çalışma, Alev Hoca’nın etrafında
birleşen bir grup akademisyen ve entelektüelin bulundukları
toplantılarda şekil aldı. Bu kişiler arasında Proje Yürütücüsü
Prof. Dr. Ömer Dinçer, katılımcılar Prof. Dr. Ömer
Açıkgöz, Prof. Dr. Hamide Ertepınar, Prof. Dr. İsmail Coşkun,
Prof. Dr. Zafer Çelik, Prof. Dr. Ziya Selçuk, Prof. Dr.
Emin Karip, Prof. Dr. Mahmut Özer gibi akademisyen ve
eğitim duayenleri vardı. Ayrıca gazeteci/yazar İsmet Berkan,
ekonomist Şeref Oğuz, eski Kültür ve Turizm Bakanı
Atilla Koç, araştırmacı/yazar Bekir Ağırdır, gazeteci/yazar
Ali Saydam, mühendis Prof. Dr. Ayhan Altıntaş, gazeteci/
yazar Nuran Çakmakçı, işadamı/yayıncı Adnan Dalgakıran,
eğitimci Türker Çelik, İstanbul Sanayi Odası Genel Sekreteri
Haktan Akın, İstanbul Sanayi Odası Yönetim Kurulu
Başkan Yardımcısı İrfan Özhamaratlı gibi isimler de yoğun
entelektüel tartışmaların içinde bulundular. Her ne kadar bir
kitap olarak basılmamış olsa da, Alev Alatlı’nın kaleme aldığı
bu metin 2016 yılından bu yana bir çok eğitim profesyoneli
tarafından okundu ve kullanıldı. Tespitlerine büyük
ölçüde herkes katıldı.Kapadokya Üniversitesi olarak merhum kurucumuz ve
Mütevelli Heyet Başkanımız Alev Alatlı Hocamızın kaleminden
çıkmış bu önemli metnin basılı ve dijital açık kaynak
olarak kamuoyu ile paylaşılmasını elzem gördük. Bu metin
hem tarihe düşülen önemli bir not hem de Türk aydınının
maarif meselemizle ilgili görüşlerine bir katkı niteliğindedir.
Bu yüzden de Giriş bölümünü çalışma sırasında Alev
Hocamızla yakın mesai içinde olan Prof. Dr. Ömer Dinçer
kaleme aldı. Ardından gelen metin ise Alev Hocamıza ait.
Son sayfalarda yer verilen “Kapadokya Üniversitesi Eğitim
Felsefesi ve SOBE (Son Bilgiyi Önceleyen Eğitim – Öğretim)
Yöntemi” bölümü ise Alev Hocamızın Kapadokya Üniversitesi
için rektör Hasan Ali Karasar ile birlikte bu kitabın
içeriğinden yararlanarak oluşturduğu bir kısım. Kısaca
söylemek gerekirse Alev Hoca’nın Eğitim Paradigmasındaki
görüşlerinin ete kemiğe bürünmüş ve bir eğitim kurumu
tarafından uygulamaya konulmuş halidir.Son 200 yıllık demokrasi ve modernleşme hamlemizin
en büyük zenginliği ve itici gücü olan eğitimin tartışılması
dinamik bir biçimde devam etmelidir. Bunun için de Eğitim
Paradigması bize 2016 yılından bir Alev Alatlı nasihati
niteliğindedir. İyi okumalar dileriz
Evaluation of Facial Depth in Maxillary-Based Class III Individuals: A Cephalometric Study
Statement of the problem: There is a lack of data in the literature regar-ding the relationship between the average facial depth distance and this dis-tance with the anterior facial height in patients exhibiting skeletal class III ma-locclusion originating from the maxilla.
Objective: The aim of this study is to investigate the amount of average facial depth in maxillary-based Class III cases and to evaluate the relationship between average facial depth and anterior facial height.
Materials and Methods: The study comprised 592 individuals diagno-sed with Class III malocclusion, of whom 281 were female and 311 were male. The pogonion (Po), nasion (N), Frankfort Horizontal plane (FH), condylion (Co), and menton (Me) points were marked on the cephalometric radiographs of the participants. The projection of point Co to point N on the FH plane (Co'-N') was defined as the facial depth distance, while the distance between N and Me was determined as the anterior facial height distance. Subsequently, the fa-cial depth distances of all individuals were measured. The facial depth distance was then ratioed with the anterior facial height distance in an attempt to reach standard ratios for maxillary-based Class III cases.
Results: Average facial depth distance (Coꞌ-Nꞌ) is 83 ± 7 mm. The ratio of facial depth distance (Coꞌ-Nꞌ) to anterior facial height (N-Me) (Coꞌ-Nꞌ/N-Me) is determined to be 68 ± 5%.-When this ratio is evaluated separately according to facial heights; it is determined as 66 ± 4% in long-faced individuals, 67 ± 4% in normal-faced individuals, and 71 ± 5% in short-faced individuals.
Conclusions: The use of this ratio in cephalometric film analysis may bring a new perspective to the evaluation of maxillary Class III malocclusions
Astaksantinin kognitif fonksiyonlar ve nörodejenerasyon üzerine etkisi
Amaç: Oksidatif stres; nörodejenerasyon, bilişsel yaşlanma ve kognitif fonksiyonlarda zayıflamaya neden olan önemli bir risk
faktördür. Antioksidan besinler, oksidatif stresten kaynaklanan hasara karşı koruyucu özellik göstermektedir. Astaksantin hem
in vitro hem de in vivo çalışmalarda bilişsel işlev için faydaları belirlenmiş oldukça güçlü bir antioksidandır. Antioksidan
özelliği dolayısıyla, bilişsel fonksiyona odaklanan astaksantin araştırmaları son zamanlarda oldukça dikkat çeker hâle gelmiştir
(1). Bu bildiride, astaksaninin kognitif fonksiyonlar ve nörodejenerasyon üzerindeki etkisi özetlenmiştir.
Ana metin: Astaksantin, tetraterpenoidler olarak bilinen fitokimyasallar sınıfına ait bir karotenoiddir (2). En güçlü
karotenoidlerden biri olan astaksantinin α-tokoferol gibi benzer kimyasal yapıdaki antioksidanlarla karşılaştırıldığında üstün
derecede radikal absorbe etme kabiliyeti olduğu bilinmektedir (2,3). Doğal astaksantin kaynakları arasında kırmızı maya,
karides, somon, kabuklu hayvan yan ürünleri ve bazı yeşil alg türleri bulunmaktadır (4).
Astaksantinin kognitif fonksiyonlar üzerindeki etkileri
Astaksantinin epizodik (görsel ve sözel uyaranlar) ve kısa süreli bellek, işlem hızı ve dikkat süresi dâhil olmak üzere insanlarda
bilişsel işlevin çeşitli yönleriyle ilişkisi araştırılmıştır (5,6,7). Belleğe yönelik gerçekleştirilen bir çalışmada, "beş dakika sonra
hatırlanan kelimeler" ile ilişkili hafıza testinin sonuçları değerlendirilmiş ve astaksantin takviyesi alan grubun bilişsel
işlevlerinde anlamlı (p<0.05), pozitif farklılık olduğu saptanmıştır (5).İşlem hızı ve dikkat süresini ölçmeye yönelik
gerçekleştirilen bir diğer çalışmada, katılımcılara bilgisayar temelli bir labirent oyunu oynatılmıştır ve astaksantin takviyesi
alan grubun oyun skorlarının daha başarılı (p<0.05) olduğu gözlemlenmiştir (6).
Astaksantinin nörodejenerasyon ve nörolojik hastalıklar üzerindeki etkisi
Astaksantinin nöroproteksiyon için faydalı ve nörodejenerasyonun önlenmesine yardımcı olduğu düşünülmektedir (8). Hem in
vivo hem de in vitro araştırmalar, astaksantinin nöronal apoptoz üzerinde olumlu etkileri olduğunu göstermiştir (9). Hücre
ölümü olarak adlandırılan nöronal apoptoz, hücresel dönüşüm ve immün sistemin işleyişi için gereklidir (10). Buna karşın,
patolojik koşullar altında bozulmuş apoptik sürecin bilişsel hastalıklara neden olduğu düşünülmektedir (11). Örneğin; oksidatif
stres, serbest radikal üretimi ve eksitotoksisiteye yol açarak nöronal apoptoz sürecini bozabilir. Parkinson ve Alzheimer gibi
yaş ile ilgili nörodejeneratif hastalıklarda bu tabloya sıklıkla rastlanılmaktadır (12,13). Bu durumda, astaksantin bazlı
müdahaleler tedavi için bir alternatif olabilir. Astaksantinin, Parkinson ile ilişkili nöroblastoma hücre hattı (SH-SY5Y)
üzerindeki etkisini inceleyen araştırmalar, mitokondriyel koruma ve antioksidan özelliği sayesinde nöronal apoptoz sürecini
pozitif yönde etkilediğini saptamıştır (14,15,16). Astaksantinin olumlu etkisinin olabileceği bir diğer nörodejeneratif hastalığın
Alzheimer olduğu düşünülmektedir. Astaksantinin antioksidan özelliği ile belirli demans türlerinde düzeyi artan fosfolipid
hidroperoksit (PLOOH) düzeyini düşürdüğü ve Alzheimera karşı koruyucu özellik gösterdiği varsayılmaktadır (17).
Sonuç: Astaksantinin kognitif fonksiyonların farklı yönlerine, özellikle de epizodik bellek, işlem hızı ve dikkat süresi üzerine
olumlu etkileri bulunmaktadır. Nöroproteksiyon ve nörodejenerasyon üzerindeki olumlu etkileri ise Parkinson ve Alzheimer
gibi sık görülen nörodejeneratif hastalıklarda terapötik etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Bununla birlikte,
astaksantinin insanlarda kognitif fonksiyonlar ve nörodejenerasyon üzerindeki etkilerini araştıran daha fazla çalışmaya ihtiyaç
duyulmaktadır. İlgili araştırmalar gerçekleştirilirken araştırma yöntemi, örneklem popülasyonu, bilişsel test etkinliği,
astaksantin dozu-süresi ve takviye kalitesi gibi hususlar daha detaylı irdelenmelidir
Tehdit, Risk ve Fırsatlar Bağlamında 2024’ten 2025’e: Dünya Nereye Gidiyor?
Küresel olayların etkilerini analiz etmek, sadece
bireysel faktörlere değil, bu faktörlerin
birbirleriyle nasıl etkileşimde bulunduklarına
odaklanmayı gerektirir. Bu karmaşıklığı anlamak
için nüfus dinamikleri, iklim değişikliği, doğal
kaynaklar ve insani krizlerin kesişim noktalarını
göz önünde bulundurmak elzemdir.Doğum oranlarının azalması, özellikle gelişmiş
ülkelerde ciddi bir sorun haline gelmiştir. Bu
durum, yalnızca demografik yapıyı değil, aynı
zamanda ekonomik büyümeyi ve toplumsal
yapıyı da derinden etkilemektedir.İklim krizi, ülkelerin hayatta kalmaları için en
kritik meselelerden biri haline gelmiştir.
Çölleşme, kuraklık, sel ve kasırgalar gibi doğal
afetler, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda
sosyal ve ekonomik krizlere yol açmakta ve
ülkelerin iç ve dış politikalarını doğrudan
etkilemektedir.Doğal kaynaklar ve yeraltı zenginlikleri, küresel
rekabetin önemli unsuru haline gelmiştir. Petrol,
doğal gaz, nadir toprak elementleri gibi stratejik
kaynaklar, çıkar mücadelesine yol ve bunların
kontrolü, ekonomi, enerji güvenliği ve hatta
askeri stratejiler üzerinde belirleyici bir etkiye
sahip olmaktadır.Çatışmalar ve iklim krizi nedeniyle yerinden
edilme, bir başka önemli küresel meseledir.
Savaşlar, iç göçler ve çevresel afetler sonucu
milyonlarca insan evlerini terk etmek zorunda
kalmaktadır. Bu tür insani krizler, sadece
bölgesel istikrarsızlık yaratmakla kalmaz, aynı
zamanda göçmen politikalarını, uluslararası
ilişkileri ve güvenlik stratejilerini de
şekillenmektedir.Küresel sağlık tehditleri, salgın hastalıklar ve
biyolojik riskler, büyük bir tehdit
oluşturmaktadır. Covid-19, bu tehditlerin
dünyayı etkileyebileceğini göstermiştir. Sağlık
krizleri, sadece sağlık sistemlerini değil, küresel
ekonomik yapıları ve uluslararası işbirliklerini
de etkilemektedir.Bu faktörlerin birleşimi, küresel düzeyde bir
etkileşim ağı oluşturur. Her biri, bir diğerini
tetikleyebilir ve küresel sistemdeki
dengesizlikleri daha da derinleştirebilir. Bu
karmaşık olayların çözülmesi için uluslararası
işbirliği, sürdürülebilir kalkınma politikaları ve
teknoloji kullanımı gibi çok disiplinli yaklaşımlar
gerekecektir
GEBELİKTE GÖRÜLEBİLEN BİR YEME DAVRANIŞI BOZUKLUĞU TÜRÜ: PREGOREKSİYA
Gebelik sırasında kadınlar vücut ağırlıklarında hızlı artışlar yaşamaktadır ve birçok gebe kadın gebelik boyunca yaşadığı bedensel değişikliklere, vücut ağırlığı artışına karşı olumsuz duygular geliştirmektedir. Literatürdeki çalışmalar, gebelik sırasında depresyon, anksiyete gibi ruhsal bozuklukların anlamlı düzeyde daha yaygın görüldüğünü raporlamaktadır. Bahsedilen ruhsal bozuklukları da içeren Pregoreksiya, kadınlarda hamilelik ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkan bir yeme davranışı bozukluğudur. Bulguları; diyet kısıtlamaları, telafi edici davranışlar (kendi kendine kusma, diüretik veya müshil kullanımı gibi) ve doğumdan önce ve sonra aşırı egzersiz yapma ile karakterizedir; hastaların hepsi vücut ağırlığı ve şeklini kontrol etmeyi amaçlamaktadır.
Pregoreksiyanın yaygınlığı konusunda bir fikir birliği yoktur ve farklı çalışmalara göre prevalansı %0,6 ile %27,8 arasında değişmektedir.
Pregoreksiyanın yanlış ve gecikmiş tanısı; gebe kadınlarda fiziksel sağlığın bozulması, fetal süreçte büyümenin olumsuz etkilenmesi gibi gebelik üzerinde olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Dehidratasyon ve kardiyovasküler işlev bozukluğu da pregoreksiyalı gebe kadınların karşılaştığı riskler arasında yer almaktadır.
Pregoreksiyanın sonuçları arasında; spontan abortus, erken doğum, omfalosel ve gastroşizis gibi fetal rahatsızlıklar ve anensefali dahil nöral tüp defektleri bulunmaktadır.
Pregoreksiyada erken tanı ve müdahaleyi kolaylaştırmak amacıyla beslenme uzmanları, psikolog ve jinekologlardan alınan perinatal danışmanlık önem taşımaktadır. Gebelikte veya doğum sonrası dönemde yeme davranışı bozukluklarından şüphelenilen durumlarda, hastanın kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Bu değerlendirme; ağırlık ve boy dalgalanmalarının geçmişi, yeme davranışı kalıpları (kalori kısıtlaması, öğün atlama, kompulsif aşırı yeme, çiğneme ve tükürme), telafi edici davranışlar ve diğer ağırlık yönetimi stratejileri (aşırı egzersiz, kendi kendine kusma, diüretik ve müshillerin kötüye kullanımı, ağırlık kaybı ilaçlarının kullanımı) gibi faktörleri kapsamalıdır