Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
Effects of hormonotherapy in patients with localized prostate cancer
Konu: Lokalize prostat kanserli hastalarda hormonoterapinin etkileridir.
Amaç: Lokalize prostat kanserli hastalarda hormonoterapinin risk sınıflamalarına göre tedavi etkilerini değerlendirmeyi, radyoterapi öncesi başlanması ve radyoterapi ile eş zamanlı uygulandığında hastalar üzerindeki sağ kalım başarısı, biyokimyasal nüks ile ilişkisini ortaya koymaktır.
Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim dalında 28/03/2011-26/12/2022 tarihleri arasında takip edilen prostat kanseri tanısı alan ve radyoterapi ile hormonoterapi tedavileri uygulanan 333 hastanın arşiv dosyalarından geriye dönük olarak incelendi. Veriler IBM SPSS V-20 programı ile analiz edildi. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde ve oran şeklinde verildi. Kategorik değişkenlerin gruplar arasındaki karşılaştırması için Ki-kare testi ve Fisher’ın kesin ki-kare testi kullanıldı. Mann Whitney U, Kaplan-Meier ve ROC (Receiver Operating Characteristics) analizleri uygulandı. Sonuçlar %95 lik güven aralığında, anlamlılık p<0, 05 düzeyinde değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya 333 hasta dahil edildi. Hastaların %57, 4’ ü (191) T2, %22. 5’i (75) T3, %2. 1’i (7) T4 olarak evrelendirilmiştir. Hastaların %28.5 i (89) orta risk,%61 i(193)yüksek riskli hastalar, %5,7 si(18) çok yüksek riskli hastalar ve %4.8 i(15) düşük riskli olarak gruplandırılmıştır. Hastaların laboratuvar parametrelerinin dağılımına göre ilk başvuruda bakılan PSA düzeyi ortalama 14, 980 ng/ml iken son takipte bakılan PSA düzeyi 0, 014 ng/ ml olarak belirlenmiştir. Orta ve yüksek riskli hastalarda hormonoterapinin radyoterapi ile eş zamanlı kullanıldığında genel sağ kalımı artırdığı, radyoterapi öncesi hormonoterapi başlanan kolda ise biyokimyasal nüks oranlarının daha az görüldüğü saptanmıştır. Hastalıksız sağ kalım açısından ise her iki risk grubunda kollar arası anlamlı fark gözlenmemiştir. Sonuç: Lokalize prostat kanserli hastalarda hormonoterapinin kullanımının risk gruplarında genel sağ kalıma katkı sağladığı ve biyokimyasal nüks gelişimin önemli ölçüde azalttığı tespit edilmiştir.Subject: Effects of hormonotherapy in patients with localized prostate cancer. Purpose: The aim of this study is to evaluate the treatment effects of hormonotherapy in patients with localized prostate cancer according to risk classification, and to reveal its relationship with survival success and biochemical recurrence when started before radiotherapy and when applied simultaneously with radiotherapy.
Method: The archive files of 333 patients who were diagnosed with prostate cancer and received radiotherapy and hormonotherapy treatments and were followed up in the Department of Radiation Oncology of Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine between 28/03/2011 and 26/12/2022 were retrospectively reviewed. The data were analyzed with the IBM SPSS V-20 program. Descriptive statistics were given as numbers, percentages and ratios. Chi-square test and Fisher's exact chi-square test were used for comparison of categorical variables between groups. Mann Whitney U, Kaplan-Meier and ROC (Receiver Operating Characteristics) analyses were applied. The results were evaluated at a 95% confidence interval and significance at p<0.05. Results: A total of 333 patients were included in the study. 57.4% (191) of the patients were staged as T2, 22.5% (75) as T3, and 2.1% (7) as T4. 28.5% (89) of the patients were grouped as intermediate risk, 61% (193) as high risk patients, 5.7% (18) as very high risk patients and 4.8% (15) as low risk . According to the distribution of laboratory parameters of the patients, the mean PSA level at the first application was 14.980 ng/ml, while the PSA level at the last follow-up was determined as 0.014 ng/ml. It was determined that when hormonotherapy was used simultaneously with radiotherapy in intermediate and high risk patients, overall survival was increased, and biochemical recurrence rates were lower in the arm where hormonotherapy was started before radiotherapy. No significant difference was observed between the arms in terms of disease-free survival in both risk groups. Conclusion: It has been found that the use of hormonotherapy in patients with localized prostate cancer contributes to overall survival in risk groups and significantly reduces the development of biochemical recurrence
The hadith commentary of today's Salafism (the example of Muslim commentary of al-Rajihi)
Doktora TeziHicri ilk üç asırda yaşamış olan sahâbe, tâbiîn ve tebeü’t-tâbiîn nesli selef olarak adlandırılmaktadır. Selef nesli kendinden sonra gelen bütün Müslümanların öncüleri ve yol göstericileri olmuşlardır. Sonraki asırlarda yaşayan Müslümanlarda dini anlayış ve yaşantı yönünden kendilerini selefe nispet etme arzusu oldukça kuvvetlidir. Kendini selefe nispet etme arzusunun bir sonucu olarak hicri üçüncü asrın ortalarından itibaren sonraları Selefî diye isimlendirilecek olan bir akım ortaya çıkmış, zamanla bir ekol halini almıştır. Bu çalışmada günümüz Selefîliğinin hadîs şerhçiliği Suudi Arabistan’lı muasır alim Abdülazîz er-Râcihî’nin Müslim şerhi özelinde tespit edilmeye çalışılmıştır. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Suudi Arabistan Devleti’nin kuruluşu, siyasi yapısı, eğitim ve dini yapısı hakkında ayrıntıya girilmeden genel bilgi verilmiştir. Birinci bölümde Abdülazîz er-Râcihî’nin hayatı ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra selef ve Selefiyye kavramları üzerinde durulmuş, Selefîliğin tarihi süreçteki evreleri ele alınmıştır. İkinci bölümde Râcihî’nin Müslim şerhindeki metodu ayrıntılı bir şekilde incelenmiş, hadîs ilimleri açısından verdiği bilgiler değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde Selefîliğin hadîs şerh etme usûlü tespit edilmiş, bu usûle göre yorumlanan hadîslerden seçilen örnekler erken dönem Müslim şârihlerinin yorumları ile karşılaştırılarak çalışma nihayete erdirilmiştir.The generations of the Companions (Ṣaḥāba), the Successors (Tābiʿūn), and the Followers of the Successors (Tabaʿ al-Tābiʿīn) who lived during the first three centuries of the Hijri calendar are referred to as the Salaf. This generation served as pioneers and guides for all subsequent Muslims. In the centuries that followed, Muslims developed a strong desire to affiliate themselves with the Salaf in terms of religious understanding and practice. As a result of this aspiration, a movement emerged from the middle of the third century AH, which would later be known as Salafism (Salafiyyah). Over time, this movement evolved into a school of thought.This study identifies the methodology of hadith commentary among Salafis. The study consists of an introduction and three main chapters. The introduction provides a general overview—without going into extensive detail—of the founding of the Kingdom of Saudi Arabia, its political structure, as well as its educational and religious systems. The first chapter presents the life and works of ʿAbd al-ʿAzīz al-Rājiḥī, elaborates on the concepts of Salaf and Salafiyyah, and discusses the historical development of the Salafi movement. The second chapter offers a detailed analysis of al-Rājiḥī’s methodology in his commentary work and evaluates the information he provides from the perspective of the science of ḥadīth. In the third chapter, the Salafi method of hadith interpretation is identified, and selected hadiths interpreted through this method are compared with the interpretations of early commentators of Ṣaḥīḥ Muslim, thereby concluding the study.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 211417001 numaralı proje ile desteklenmiştir
Investigating the relationships between parenting stress, spouse support and emotion socialization of preschool childrens' mothers and fathers
Yüksek Lisans TeziBu araştırmanın amacı, ebeveynlerin deneyimlediği stres düzeyi, algıladıkları eş desteği ve duygu sosyalleştirmesi (çocukların olumsuz duygularına karşı verilen destekleyici ve destekleyici olmayan tepkileri) arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Çalışmada elverişlilik örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Evli ve okul öncesi dönemde çocuğu olan toplam 400 ebeveynden (270 anne, 130 baba), ebeveynlik stresini ölçmek amacıyla “Anne Baba Stres Ölçeği”, algılanan eş desteğini ölçmek amacıyla “Eş Destek Ölçeği” ve çocukların olumsuz duygularına karşı verdikleri tepkileri ölçmek amacıyla “Çocukların Olumsuz Duyguları ile Baş Etme Ölçeği” aracılığıyla veri toplanmıştır. Veriler NCSS 2020 programında nicel ilişkisel tarama modeli kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler ebeveynin cinsiyetine göre incelendiğinde, annelerin ebeveynlik stresi babalara göre daha yüksek; babaların çocuklarının olumsuz duygularına karşı verdiği destekleyici olmayan tepkiler annelere göre daha yüksektir. Anne ve babaların algıladığı eş desteği arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Değişkenler arasındaki ilişkilerin istatistiksel analizine göre, ebeveynlik stresi ile algılanan eş desteği arasında negatif yönde, algılanan eş desteği ile ebeveynlerin çocukların olumsuz duygularına verdikleri destekleyici tepkiler arasında olumlu yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ebeveynlik stresiyle ebeveynlerin duyguya odaklı tepkileri ve küçümseyici tepkileri arasında negatif yönde, ebeveynde sıkıntı tepkileri arasında olumlu yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Araştırma, ebeveynlik stresi, evlilik ilişkisindeki algılanan eş desteği ve ebeveyn-çocuk etkileşimindeki çocukların olumsuz duygularına verilen tepkiler arasındaki ilişkilerin anlaşılmasına yönelik önemli bulgular ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları, ebeveynlik eğitimleri, psikolojik danışmanlıkta mesleki uygulamalar ve sonraki araştırmalar için önemli uygulama alanları açmaktadır.In this research, examining the relationships between experienced parenting stress, perceived spouse support and parental emotion socialization (supportive and nonsupportive reactions given to the negative emotions of children) were aimed. Convenience sampling was used. Data were collected from parents being married and having at least one preschool child using the Parenting Stress Scale for parenting stress, the Spouse Support Scale for perceived spouse support and the Coping with Children’s Negative Emotions Scale for parental emotion socialization (total participants n=400; 270 mothers and 130 fathers). NSCC 2020 was used for the statistical analysis of our study designed with correlational methods. Study results reveal that according to the parents’ gender, parenting stress of mothers is higher than fathers and nonsupportive reactions given to the negative emotions of children of fathers are higher than mothers. Any significant difference between the perceived spouse support among mothers and fathers was found. According to the relationships between variables, significant negative relationship between parenting stress and perceived spouse support; significant positive relationship between perceived spouse support and supportive reactions given to the negative emotions of children were found. Parenting stress and parents’ emotion-focused reactions and minimizing reactions are significantly negatively related. Parenting stress and distress reactions are significantly positively related. Research reveals various important findings to understand the relationships between parenting stress, perceived spouse support within the marriage relationship and reactions given to the negative emotions of children within the parent-child relationship. Study results carry out substantial implications for parent education, professional practice in psychological counseling and future research
Development and current situation of the Catholic mission in China
Yüksek Lisans TeziBu tez, Katolikliğin Çin'deki tarihsel serüvenini, sosyo-politik etkilerini ve günümüzdeki konumunu çok yönlü bir yaklaşımla ele almaktadır. Katoliklik, Çin’e ilk olarak Tang Hanedanı (618-907) döneminde dolaylı yollardan giriş yapmış olsa da asıl etkili ve kurumsal yayılımı 16. yüzyılda Cizvit misyonerlerinin faaliyetleriyle başlamıştır. Matteo Ricci gibi öncü misyonerler aracılığıyla hem entelektüel hem de kültürel etkileşim kurulmuş, bu da Katolikliğin Çin elitleri arasında sınırlı da olsa kabul görmesini sağlamıştır. Ancak bu süreçte dinî ve kültürel farklılıklar, özellikle geleneksel Çin ritüelleriyle Katolik inancı arasındaki çatışmalar, zaman zaman ciddi gerilimlere ve yasaklamalara neden olmuştur. Qing Hanedanı (1644-1911) dönemindeki yasaklamalar, 19. yüzyıldaki Batı emperyalizmiyle birlikte Katolikliğin tekrar ivme kazanması ve 20. yüzyıl başlarında misyoner faaliyetlerinin yeniden artması, Çin’de Katolikliğin inişli çıkışlı bir gelişim süreci yaşadığını göstermektedir. III 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte Katolik Kilisesi ciddi baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Yeni rejimin laik ve komünist ideolojisi doğrultusunda dinî kurumlar devlet kontrolü altına alınmış, Vatikan ile diplomatik ilişkiler kesilmiş ve Katolikliğin yalnızca "Çin'e özgü" bir versiyonu olan Çin Katolik Vatansever Derneği (Chinese Catholic Patriotic Association-CCPA) aracılığıyla faaliyet göstermesine izin verilmiştir. Bu durum, Vatikan’a bağlı kalmaya devam eden "yeraltı kiliseleri" ile devlet destekli resmi kiliseler arasında bir ikilik yaratmıştır. Günümüzde ise Çin ile Vatikan arasındaki ilişkilerde yumuşama sinyalleri görülmektedir. 2018 yılında yapılan piskopos atamaları anlaşması, bu sürecin önemli bir dönüm noktasıdır. Her ne kadar bu anlaşma, bazı çevrelerde Katolikliğin özünden taviz verdiği şeklinde yorumlansa da Çin’deki Katoliklerin meşru dini liderlere ulaşabilmesi açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, devletin din üzerindeki kontrol mekanizmaları hâlâ oldukça güçlüdür ve dijital gözetim, sosyal kredi sistemleri gibi uygulamalarla dini ifade alanları kısıtlanabilmektedir. Sonuç olarak, Katoliklik Çin’de hem tarihsel mirası hem de güncel gelişmeleriyle karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu çalışma, Katolikliğin Çin toplumundaki çok katmanlı yapısını anlamaya çalışırken, aynı zamanda din-devlet ilişkileri, dini kimlik, kültürel etkileşim ve uluslararası diplomasi gibi daha geniş çerçevelerde de değerlendirme yapmaktadır. Çalışmamız Çin’de Katolikliğin tarihsel arka planı detaylandırarak, Çin'in modernleşme süreçlerinde dinin nasıl konumlandığını ve Batılı inanç sistemlerinin Çin toplumuna nasıl entegre edilmeye çalışıldığını analiz etmektedir. Bu tezde ayrıca Çin'deki Katolik gençliğin dini kimliklerini nasıl şekillendirdiği, dini inancın kentleşme, eğitim ve teknolojiyle nasıl yeniden tanımlandığı da irdelenmiştir. Çin'de dinin sadece bireysel bir inanç sistemi değil, aynı zamanda kültürel, politik ve uluslararası bir mesele haline geldiği vurgulanmaktadır.This thesis approaches the historical trajectory, socio-political impacts, and current status of Catholicism in China from a multifaceted perspective. Although Catholicism first entered China indirectly during the Tang Dynasty (618-907), its effective and institutional expansion began in the 16th century with the activities of Jesuit missionaries. Through pioneering missionaries such as Matteo Ricci, both intellectual and cultural interactions were established, which led to the limited acceptance of Catholicism among Chinese elites. However, during this process, religious and cultural differences—especially the conflicts between traditional Chinese rituals and Catholic beliefs—occasionally led to serious tensions and prohibitions. The bans during the Qing Dynasty (1644-1911) the resurgence of Catholicism with Western imperialism in the 19th century, and the renewed missionary activities V in the early 20th century demonstrate that the development of Catholicism in China has been marked by ups and downs. With the founding of the People's Republic of China in 1949, the Catholic Church faced significant pressures. In line with the secular and communist ideology of the new regime, religious institutions were brought under state control, diplomatic relations with the Vatican were severed, and Catholicism was only allowed to operate through a "China-specific" version known as the Chinese Catholic Patriotic Association (CCPA). This situation created a dichotomy between "underground churches" that remained loyal to the Vatican and the state-sanctioned official churches. Today, signs of a thaw in relations between China and the Vatican can be observed. The 2018 agreement on the appointment of bishops marks an important turning point in this process. Although some circles interpret this agreement as a compromise on the essence of Catholicism, it is seen as a significant step in enabling Chinese Catholics to access legitimate religious leaders. Nevertheless, state control over religion remains strong, and practices such as digital surveillance and social credit systems continue to restrict spaces for religious expression. In conclusion, Catholicism in China possesses a complex structure due to both its historical legacy and contemporary developments. While seeking to understand the multi-layered nature of Catholicism within Chinese society, this study also evaluates broader contexts such as state-religion relations, religious identity, cultural interaction, and international diplomacy. By detailing the historical background of Catholicism in China, this study analyzes how religion has been positioned during China's modernization processes and how Western belief systems have been attempted to be integrated into Chinese society. This thesis also examines how Catholic youth in China shape their religious identities and how religious belief is redefined through urbanization, education, and technology. It is emphasized that religion in China has become not only a personal belief system but also a cultural, political, and international issue
The analysis and evaluation of narrations regarding the era of Asr al-Saadet in the third century of Hijra Evail literature
Yüksek Lisans Tezi“İlk nedir ve kimdir?”, “İlk yapan kimdir?”, “İlk söyleyen kimdir?” gibi sorulara cevap veren Evâil eserleri, İslâm’ın erken dönemlerinin düşünce yapısını, kültürünü, Asr-ı Saadet algısını ve sonraki dönemlere olan etkilerini anlamak için büyük öneme sahiptir. Bu çalışmada da hicrî üçüncü asır Evâil literatüründeki Asr-ı Saadet dönemi ile ilgili rivayetler araştırılmıştır. Bu rivayetler İbn Ebî Şeybe’nin el-Musannef, İbn Kuteybe’nin el-Meârif, İbn Ebî Âsım en-Nebîl’in el-Evâil, Ebû Arûbe el-Harrânî’nin el-Evâil ve İbrahim b. Muhammed el Beyhakî’nin Kitâbu’l-Mehâsin ve’l Mesâvî isimli eserlerinden tespit edilip ricâl kitaplarından sıhhatlerinin belirlenmesiyle tahricleri yapılmıştır. Rivayetler hadis, târih, siyer, tabakât ve şerh kitaplarına başvurularak değerlendirilmiştir. Aynı zamanda Evâil literatürü tanıtılarak günümüze ulaşan Evâil eserleri ve müellifleri hakkında bilgi verilmiştir. Evâil eselerinin müelliflerinin çok yönlü alimler olması dikkat çekici bir husustur. Bu alimler başta hadis ve tarih olmak üzere birçok ilimde derinleşmişlerdir. Müelliflerin hadis alanındaki uzmanlıkları rivayetleri naklederken senedlerine de yer vermelerine sebep olmuştur. Merfû, mevkûf ve maktû‘ rivayetlere yer verildiğinden hadislerin sahih, hasen veya zayıf oldukları tespit edilmiştir. Evâil türü eserlerde konular, ağırlıklı olarak Asr-ı Saadet dönemi ile ilgili olsa da genel itibariyle belirli bir döneme odaklanmadan Hz. Âdem’den başlayıp kıyamete kadar geçen süreci konu alan ilkler bulunmaktadır. Asr-ı Saadet tarihindeki dönüm noktalarına işaret eden rivayetler geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurarak İslâm tarihi ve düşüncesinin anlaşılmasını sağlamıştır.The Awā’il literature addresses foundational questions such as: “What was the first?”, “Who was the first to do it?”, and “Who was the first to say it?”. These works hold considerable significance for understanding the intellectual, cultural, and perceptual framework of the Asr al-Saʿādah and its influence on the formative periods of early Islam. This study explores narrations related to the Asr al-Saʿādah as preserved in Awāʾil texts from the third century of the Hijri calendar. The narrations were sourced from several prominent classical works, including Ibn Abī Shaybah’s al-Muṣannaf, Ibn Qutaybah’s al-Maʿārif, Ibn Abī ʿĀṣim al-Nabīl’s al-Awā’il, Abū ‘Arūbah al-Ḥarrānī’s al-Awā’il, and al-Bayhaqī’s Kitāb al-Maḥāsin wa’l Masāwī. These reports were subjected to takhrīj through critical analysis using the science of rijāl, and further supported by references to sīrah, ṭabaqāt, historical records, and sharḥ. The study also introduces the Awā’il genre hadith and examines the surviving works and authors associated with it. Notably, the authors of these works were polymath scholars well-versed in diverse Islamic sciences, particularly ḥadīth and history. Their expertise enabled them to include detailed chains of isnād and categorize narrations as marfū‘, mawqūf, or maqṭū‘, assessing their status as ṣaḥīḥ, ḥasan, or ḍa‘īf. Although largely centered on the Asr al-Sa‘ādah, Awā’il works encompass “firsts” that range from the time of Prophet Adam to the Day of Judgment. These narrations, often highlighting critical junctures in Asr-ı Saadet history, serve as a bridge between past and future, contributing to a richer understanding of Islamic historical consciousness and intellectual tradition
Evaluation of air quality in Çorlu district of Tekirdağ
Yüksek Lisans TeziHava kirliliği, Çorlu İlçesi için en önemli çevre sorunlarından biridir. PM10, PM2.5, CO, O3, SO2 ve NO2 dış ortam hava kalitesi için sürekli olarak izlenmesi gereken hava kirleticileridir. Hava kalitesi sadece bir çevresel problem değil, sağlıklı yaşam için önkoşuldur. Bu tez çalışmasında, Tekirdağ İli Çorlu İlçesi’nde 2020-2024 yılları arasında hava kirletici parametrelerinden SO2, O3 ve PM2,5 ölçüm verileri, belirlenen ulusal ve uluslararası sınır değerlerle karşılaştırılmış ve aynı dönemde ölçülen meteorolojik parametrelerin (sıcaklık, nem, basınç, rüzgâr, yağış) kirletici parametrelere etkisi üzerinde çalışılmıştır. Veriler bütün yıllarda aylık ortalama olarak alınmıştır. İlk bölümde hava kirliliği üzerinde durulmuş ve kirletici parametreler açıklanmaya çalışılmıştır. Bölgenin genel meteorolojik ve topografik özelliklerine değinildikten sonra kirletici parametrelerin birbirlerini etkileme potansiyellerini değerlendirmek amacıyla Microsoft Excel programında korelasyon analizi yapılarak elde edilen veriler tablo ve görsel olarak analiz edilmiştir. PM2,5 ve SO2 arasında pozitif yönde korelasyon gözlemlenirken O3 ile aralarında negatif korelasyon elde edilmiştir. Kirletici parametrelerin konsantrasyon seviyelerine meteorolojik parametrelerin etkisinin tespiti için JASP programı kullanılarak regresyon analizi yapılmış olup bağımsız değişken olan meteorolojik parametrelerin bağımlı değişken olan O3 teki değişimin %55’ ini, PM2,5 teki değişimin %28’ ini, SO2 deki değişimin %36’sını açıkladığı görülmüştür. O3 için en güçlü etkiyi negatif yönde rüzgâr hızının gösterdiği tespit edilmiştir. Bir bölgedeki hava kirliliğini değerlendirirken meteorolojik faktörlerinde göz ardı edilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.Air pollution is one of the most important environmental problems for Çorlu District. PM10, PM2.5, CO, O3, SO2 and NO2 are air pollutants that need to be continuously monitored for outdoor air quality. Air quality is not only an environmental problem but also a prerequisite for healthy life. In this thesis, the measurement data of air pollutant parameters SO2, O3 and PM2.5 between 2020 and 2024 in Çorlu District of Tekirdağ Province were compared with the national and international limit values and the effects of meteorological parameters (temperature, humidity, pressure, wind, precipitation) measured in the same period on pollutant parameters were studied. Data were taken as monthly averages in all years. In the first section, air pollution is emphasized and pollutant parameters are explained. After mentioning the general meteorological and topographical characteristics of the region, in order to evaluate the potential of pollutant parameters to affect each other, correlation analysis was performed in Microsoft Excel program and the data obtained were analyzed in tables and visually. While a positive correlation was observed between PM2.5 and SO2, a negative correlation was observed between them and O3. In order to determine the effect of meteorological parameters on the concentration levels of pollutant parameters, regression analysis was performed using the JASP program and it was observed that the independent variable meteorological parameters explained 55% of the change in the dependent variable O3, 28% of the change in PM2.5 and 36% of the change in SO2. The strongest effect for O3 was found to be negatively influenced by wind speed. It is concluded that meteorological factors should not be ignored when evaluating air pollution in a region
Drug trafficking crime in the Turkish Penal Code throughout the historical process
Yüksek Lisans TeziUyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti, dünya çapındaki en önemli sorunlardan birisidir. Ancak uyuşturucu, uyarıcı ve psikotrop maddelerin yasadışı şekilde kullanımı gün geçtikçe artmış olsa da bu maddeler tıp alanında ve ilaç yapımında geniş bir kullanım alanına sahiptir. Bu maddelerin zararlı etkileri kadar tedavi edici etkileri de olduğundan tamamen yasaklanmamıştır. Devletler, bazı ruhsatlar ve izinler vererek bu maddelerin imali, satışı ve kullanımına ilişkin bütün aşamaları denetim altına almak istemişlerdir. Hatta bu amaç doğrultusunda uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri denetim altına almak için uluslararası sözleşmeler yürürlüğe konulmuştur. Ülkemizde uyuşturucu madde suçlarıyla mücadeledeki önemli düzenlemeler, TCK m.188, 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun ve 3298 sayılı Uyuşturucu Maddelerle İlgili Kanun’dur. Bununla birlikte, son dönemlerde uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin kullanımı ve ticaretinin yasaklanmasına ilişkin ülkelerin ceza politikalarında önemli değişiklikler yaşanmıştır. Yasaklama temelli ceza politikalarına rağmen bu maddelerin kullanımı ve ticaretinin giderek arttığı görülmektedir. Dünyada bazı ülkeler, bu maddelerin kullanımını cezalandırma yerine, tedavi etme veya bazı uyuşturucu türlerinin kullanımını suç olmaktan çıkarma veya bunların yasallaştırılması eğilimini başlatmıştır. Çalışmada, tarihsel süreçte ülkemizde ve dünyada bu maddelerin kullanımı, bu maddelerin yasaklanmasına ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemeler ile bu maddelerin tanımı ve türlerine yer verilmiştir. Ayrıca uyuşturucu ve uyarıcı maddelere ilişkin yasaklama politikası ve suç olmaktan çıkarma eğilimlerine de ayrıntılı şekilde yer verilmiştir. Son olarak TCK m. 188/3’de yer alan uyuşturucu madde ticareti suçu detaylı şekilde ele alınmıştır.Drug or stimulant trafficking is one of the most important problems worldwide. However, although the illegal use of drugs, stimulants and psychotropic substances has increased day by day, these substances have a wide range of uses in the field of medicine and drug production. Since these substances have therapeutic as well as harmful effects, they are not completely banned. States wanted to control all stages from the production, sale and use of these substances by granting some licenses and permits. In fact, for this purpose, international agreements have been put into effect to control narcotic and stimulant substances. Important regulations in the fight against drug crimes in our country are TCK Article 188, Law No. 2313 on the Control of Drugs and Law No. 3298 on Drugs. However, recently there have been significant changes in the punishment policies of countries regarding the prohibition of the use and trade of narcotic or stimulant substances. Despite prohibition-based punishment policies, it is seen that the use and trade of these substances is increasing. Some countries around the world have begun to treat or decriminalize or legalize the use of some types of drugs, rather than punishing the use of these substances. In the study, the use of these substances in our country and the world throughout the historical process, national and international regulations regarding the prohibition of these substances, and the definition and types of these substances are included. Additionally, the prohibition policy and decriminalization trends regarding drugs and stimulants are also included in detail. Finally, the crime of drug trafficking in Turkish Penal Code Article 188/3 is discussed in detail
The disaster management and policies of Türkiye, Japan and Sri Lanka: A comparative analysis
Doktora TeziBu çalışmada, Türkiye, Japonya ve Sri Lanka örnekleri üzerinden afet yönetimi ve politikalarının karşılaştırmalı bir analizi sunulmaktadır. Araştırmanın amacı, Sri Lanka'nın afet yönetim sistemini Türkiye ve Japonya'nın sistemleri ile karşılaştırarak, Sri Lanka'nın mevcut performansını, etkinliğini ve eksikliklerini değerlendirmektir. Bu değerlendirme sonucunda, Sri Lanka'nın afet yönetim sistemini daha da güçlendirmek için dikkate alınması gereken hususlar belirlenmiş ve bu bağlamda Türkiye ve Japonya'nın deneyimlerinden yararlanarak Sri Lanka için uygun bir model önerisi geliştirilmiştir. Araştırmada yöntem olarak kapsamlı bir literatür taraması yapılmış; ilgili ülkelerin yönetim sistemleri, yasal çerçeveleri ve kamu kurumlarının yayınları, resmi yazışmalar, kanunlar, yönetmelikler ve genelgeler incelenmiştir. Analiz sonuçları, Sri Lanka’da afet yönetimi sisteminin kurumsal koordinasyon eksiklikleri, paydaş katılımındaki yetersizlikler ve bilgi teknolojilerinin sınırlı kullanımı gibi yetersizlikleri ortaya koymuştur. Türkiye ve Japonya’nın afet yönetimi deneyimlerinden elde edilen dersler, Sri Lanka için önerilen modelin temelini oluşturmuştur. Bu model, bağımsız bir afet yönetim merkezi kurulmasını, merkezi ve yerel otoriteler arasında etkin koordinasyon mekanizmalarının geliştirilmesini, afet yönetiminin tüm aşamalarını kapsayan müdürlüklerin yeniden yapılandırılmasını ve kamu-özel sektör ile uluslararası işbirliklerini güçlendirecek bir çerçeveyi içermektedir. Bu çalışma, Sri Lanka'ya özgü kapsamlı bir afet yönetimi modeli sunarak, afet risk yönetimi literatürüne önemli katkılarda bulunmaktadır. Sri Lanka'da dayanıklılığın artırılması ve afet risklerinin azaltılmasında uyarlanabilir, kapsayıcı ve bağlama özgü yönetişim stratejilerinin önemini vurgulamakta, bu alanda gelecekteki araştırmalar ve uygulamalar için yol gösterici nitelikte öneriler sunmaktadır.This study conducts a comparative analysis of disaster management systems and policies, focusing on Turkey, Japan, and Sri Lanka. The primary objective is to evaluate Sri Lanka’s disaster management framework by assessing its performance, efficiency, and limitations in comparison to the models of Turkey and Japan. Based on this analysis, critical areas for strengthening Sri Lanka’s disaster management are identified, and a tailored model is proposed, leveraging lessons from the experiences of Turkey and Japan. The research methodology relies on an extensive literature review, analyzing disaster management systems, legal frameworks, institutional publications, official documents, laws, regulations, and directives relevant to the three countries. The findings reveal significant weaknesses in Sri Lanka’s disaster management, including gaps in institutional coordination, insufficient stakeholder engagement, and limited integration of information technology. Drawing from Turkey and Japan’s best practices, the proposed model recommends establishing an independent disaster management authority, enhancing coordination mechanisms between central and local agencies, restructuring directorates to address all disaster management phases, and fostering stronger public-private partnerships and international collaboration. By presenting a comprehensive, context-specific disaster management model for Sri Lanka, this study contributes to the broader disaster risk management literature. It underscores the importance of adaptive, inclusive, and contextdriven governance strategies for strengthening resilience and mitigating disaster risks, offering actionable insights for future research and policy development
Evaluation of the frequency of lymph node metastasis in patients with thyroid papillary microcarcinoma in the endocrinology department
Giriş ve Amaç: Tiroid kanseri olgularının yaklaşık %85’ini papiller tiroid karsinomu (PTK) oluşturmaktadır. Tiroid kanserine yakalanma riski, 50 yaş sonrasında belirgin şekilde artış göstermektedir. Kadınlarda bu risk daha yüksek oranlarda seyretmektedir. Papiller tiroid karsinomları genellikle tiroid bezi ve servikal lenf nodları ile sınırlı kalmakta ve nadiren uzak organ metastazı yapmaktadır.
İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), tiroid kanserlerinin tanısında temel bir yöntem olmakla birlikte, teknik sınırlılıkları nedeniyle folliküler lezyonlar ile folliküler karsinomların ayırt edilmesinde yetersiz kalabilmektedir.
PTK'nin esas tedavisi cerrahidir. Cerrahi tedavi sonrası nihai histopatoloiji sonucuna göre her hastada evreleme ve rekürens riskinin belirlenmesi gerekmektedir. Tümör çapı ve lenf nodu metastazı PTK hastalarında rekürens riski üzerinde etkili olabilecek en önemli prognostik faktörlerdendir.
Papiller tiroid mikrokarsinomu (PTMK), 1 cm ya da daha küçük çaplı papiller tiroid kanserlerini tanımlayan, genellikle yavaş seyirli ve prognozu iyi olan bir tümör grubudur. Ancak bazı olgularda lenf nodu metastazı gibi klinik açıdan önemli durumlar gelişebilmekte ve bu durum tedavi yaklaşımını etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniği’nde PTMK tanısı ile takip edilen hastalarda lenf nodu metastaz sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Materyal ve Metot: Bu çalışma 2018–2023 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde PTMK tanısı almış 136 hastanın tıbbi kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, lenf nodu metastazı durumu, lenfatik invazyon, ekstratiroidal yayılım, çıkarılan lenf nodu sayısı ve patolojik lenfadenopati (LAP) varlığı gibi klinik ve patolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Lenf nodu metastazı ile ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin öngörü performansı ROC analizi ile test edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların %80,1’i kadın, %19,9’u erkek olup yaş aralıkları 23–91 yıl arasında değişmektedir. Olguların %16.9’unda lenf nodu metastazı saptanmıştır. Lenfatik invazyon oranı metastazı olanlarda %30,4 iken, metastazı olmayanlarda %2,7 olarak bulunmuştur (p<0,05). Benzer şekilde, ekstratiroidal yayılım metastaz grubunda %13,0 oranında gözlenmiş, metastazı olmayanlarda bu oran %0,9’dur (p=0,015).Preoperatif patolojik LAP, metastazı olan hastalarda anlamlı şekilde daha yüksek oranlarda tespit edilmiştir. Lojistik regresyon analizine göre çıkarılan lenf nodu sayısı ve lenfatik invazyon varlığı, metastaz öngörüsünde en belirleyici değişkenler olarak öne çıkmıştır. ROC analizi sonucunda modelin AUC değeri yüksek bulunmuş ve 6,5 çıkarılan lenf nodu eşiği metastazı öngörmede anlamlı bir sınır olarak belirlenmiştir.
Sonuç: Bu çalışma, PTMK tanılı hastalarda lenf nodu metastazı ile ilişkili klinik ve patolojik belirleyicileri ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, özellikle lenfatik invazyon, ekstratiroidal yayılım, çıkarılan lenf nodu sayısı ve preoperatif patolojik LAP varlığının lenf nodu metastazı ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu göstermektedir. Lojistik regresyon ve ROC analizleri sonucunda, 6,5’in üzerinde lenf nodu çıkarılması, metastaz varlığı için önemli bir eşik değeri olarak belirlenmiştir. Bu sonuçlar, PTMK hastalarının risk sınıflamasında bu değişkenlerin dikkate alınmasının, daha doğru tanı, evreleme ve bireyselleştirilmiş izlem stratejileri açısından klinik karar süreçlerine değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.Introduction and Purpose: Papillary thyroid carcinoma (PTC) accounts for approximately 85% of thyroid cancer cases. The risk of developing thyroid cancer increases significantly after the age of 50. This risk is higher in women. Papillary thyroid carcinomas are generally confined to the thyroid gland and cervical lymph nodes and rarely metastasize to distant organs.
Fine needle aspiration biopsy (FNAB) is a fundamental method in the diagnosis of thyroid cancer; however, due to its technical limitations, it may be insufficient in distinguishing follicular lesions from follicular carcinomas.
The primary treatment for PTC is surgery. Following surgical treatment, staging and recurrence risk must be determined for each patient based on the final histopathological results. Tumor size and lymph node metastasis are among the most important prognostic factors that may influence recurrence risk in PTC patients.
Papillary thyroid microcarcinoma (PTMK) is a group of tumors that describe papillary thyroid cancers with a diameter of 1 cm or less, which are generally slow-growing and have a good prognosis. However, in some cases, clinically significant conditions such as lymph node metastasis may develop, which may affect the treatment approach. This study aimed to evaluate the frequency of lymph node metastasis in patients diagnosed with PTMK and followed up at the Endocrinology Outpatient Clinic of Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine.
Materials and Methods: This study was conducted by retrospectively reviewing the medical records of 136 patients diagnosed with PTMK at Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine Hospital between 2018 and 2023. The clinical and pathological characteristics of the patients, such as age, gender, lymph node metastasis status, lymphatic invasion, extrathyroidal spread, number of lymph nodes removed, and presence of pathological lymphadenopathy (LAP), were evaluated. Multivariate logistic regression analysis was performed to determine the factors associated with lymph node metastasis, and the predictive performance of the model was tested using ROC analysis.
Results: Of the patients included in the study, 80.1% were female and 19.9% were male, with ages ranging from 23 to 91 years. Lymph node metastasis was detected in 16.9% of the cases. The rate of lymphatic invasion was 30.4% in those with metastasis and 2.7% in those without metastasis (p<0.05). Similarly, extrathyroidal spread was observed in 13.0% of the metastasis group and 0.9% of those without metastasis (p=0.015). Preoperative pathological LAP was significantly higher in patients with metastasis. According to logistic regression analysis, the number of lymph nodes removed and the presence of lymphatic invasion emerged as the most predictive variables for metastasis. The ROC analysis revealed that the model had a high AUC value, and a threshold of 6.5 lymph nodes removed was determined to be a significant cutoff point for predicting metastasis.
Conclusion: This study identified clinical and pathological determinants associated with lymph node metastasis in patients diagnosed with PTMK. The findings indicate that lymphatic invasion, extrathyroidal spread, the number of lymph nodes removed, and the presence of preoperative pathological LAP are significantly associated with lymph node metastasis. Based on logistic regression and ROC analyses, the removal of more than 6.5 lymph nodes was determined to be an important threshold value for the presence of metastasis. These results suggest that considering these variables in the risk classification of PTMK patients could provide valuable contributions to clinical decision-making processes in terms of more accurate diagnosis, staging, and individualized follow-up strategies
Contemporary Islamic movements in Kazakhstan: Religious reinterpretation and social impact
Yüksek Lisans TeziBu yüksek lisans tezi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (1991) günümüze uzanan süreçte Kazakistan’daki dinî alanın yeniden yapılanışını tarihsel ve sosyolojik bir bakış açısıyla ele almaktadır. Çalışma, 8. yüzyıldan itibaren kök salan Hanefî Mâtürîdî geleneğini; günümüzde Selefî, Diyobendî, Tebliğ, Nurcu, Gülen, Süleymancı ve Kurancı çizgiler gibi çağdaş akımlarla karşılaştırmalı biçimde inceleyerek süreklilik ve kırılma noktalarını ortaya koyar. Tezin temel amacı, bu akımların ortaya çıkış nedenlerini, yayılma stratejilerini ve Kazak toplumunun dinî kimliği üzerindeki etkilerini analiz etmektir. Ayrıca devletin “güvenlik-hoşgörü dengesi”ne dayalı politikalarının dinî çoğulculuğa yansımaları değerlendirilir. Din sosyolojisi, dinî modernleşme ve radikalizm literatüründen yararlanılarak çok katmanlı bir kuramsal çerçeve kurulmuştur. Çalışmada nitel araştırma yöntemleri kullanılmış; kapsamlı literatür taraması, resmî doküman incelemesi, sınırlı yarı-yapılandırılmış mülakatlar ve içerik analizi bir arada yürütülmüştür. Böylece Selefî-Vehhâbî ideolojilerin yükselişi, Yesevî Nakşibendî tasavvufî mirasın dönüşümü ve Türkiye menşeli cemaatlerin eğitim temelli faaliyetleri bütüncül bir çatı altında değerlendirilmiştir. Sonuç olarak tez, Kazakistan’daki din-devlet-toplum ilişkilerini güncel veriler ışığında yeniden yorumlayarak radikalizmle mücadele, geleneksel tasavvufun korunması ve dinî çoğulculuğun kurumsallaştırılması konularında literatüre ve politika yapıcılarına yönelik kapsamlı bir değerlendirme sunmaktadır.This master’s thesis analyzes the post-Soviet reconstruction of the religious sphere in Kazakhstan from both historical and sociological perspectives. It juxtaposes the Hanefi-Maturidi tradition—rooted in the region since the eighth century—with contemporary movements such as Salafism, Deobandism, Tablighi Jamaat, Nurcu, the Gülen movement, the Süleymanci order, and Qurʾan-only groups, thereby identifying continuities and ruptures in the country’s Islamic landscape. The primary objective is to examine the drivers behind these currents, their diffusion strategies, and their impact on Kazakh religious identity. The study also evaluates how the state’s “security–tolerance balance” policy shapes religious pluralism. Drawing on the sociology of religion, theories of religious modernization, and radicalism studies, the thesis constructs a multi-layered theoretical framework. Methodologically, the research employs qualitative techniques, combining an extensive literature review, analysis of official documents, a limited set of semi structured interviews, and content analysis. This approach enables a holistic assessment of the rise of Salafi-Wahhabi ideologies, the transformation of the Yesevi Naqshbandi Sufi heritage, and the education-oriented activities of Turkish-origin communities. Ultimately, the thesis offers a comprehensive reassessment of state–religion society relations in Kazakhstan, providing both scholarly and policy-oriented insights into combating radicalism, preserving traditional Sufi structures, and institutionalizing religious pluralism