Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
    18430 research outputs found

    Tax evasion in digital economy: Selected country examples

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziDijitalleşmenin hız kazandığı 21. yüzyılda, dijital ekonomi, vergi sistemleri açısından yeni sorunlar yaratmaktadır. E-ticaret, dijital hizmetler, sosyal medya gelirleri ve kripto varlıklar gibi alanlar, geleneksel vergi yapılarının yetersiz kaldığı bir ortam oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı, dijital ekonomideki vergi kaçakçılığı sorununu incelemek, ülke uygulamalarını karşılaştırmak ve politika önerileri sunmaktır. Tezde dijital ekonominin kavramsal çerçevesi, yapısal özellikleri ve vergi kaçakçılığına etkileri ele alınmış, dijital platformların vergi kaybına etkileri tartışılmıştır. Uluslararası vergilendirme çalışmaları ve Türkiye’nin dijital vergilendirme süreci incelenmiştir. Son bölümde, Fransa, İtalya, Birleşik Krallık, ABD, Nijerya ve Türkiye örnekleri üzerinden vergisel yaklaşımlar analiz edilerek özgün politika önerileri geliştirilmiştir. Sonuç olarak, dijital ekonominin vergilendirilmesinde, daha etkin bir sistem kurulabilmesi için yenilikçi teknolojilerin ve küresel iş birliğinin güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.This study examines the impact of digital economy on tax systems in the rapidly developing 21st century. It highlights the challenges posed by areas such as e-commerce, digital services, social media revenues, and cryptocurrency, which create an environment where traditional tax structures are inadequate. The aim of the study is to explore the issue of tax evasion in the digital economy, compare country-specific implementations, and develop policy recommendations. The thesis discusses the conceptual framework of the digital economy, its effects on tax evasion, and the role of digital platforms in exacerbating tax loss. Additionally, international taxation efforts and Türkiye digital taxation process are examined. The findings emphasize the importance of innovative technologies and global cooperation in establishing a more effective tax system for the digital economy

    Evaluation of salivary asprosin, IL-39, IL-40, and IL-1β levels in diabetic patients with periodontitis

    Get PDF
    Giriş: Periodontal hastalıklar, mikrobiyal dental plaklara karşı gelişen konak yanıtının neden olduğu kronik inflamatuar hastalıklardır. Diabetes mellitus gibi sistemik hastalıklar, periodontal dokulardaki inflamasyonu şiddetlendirebilir. Günümüzde, bu iki hastalığın ortak patogenezini aydınlatmaya yönelik biyobelirteç temelli araştırmalar önem kazanmıştır. Bu çalışmada, diyabet ve/veya periodontitis varlığının, tükürükteki interlökin-1β (IL-1β), interlökin-39 (IL-39), interlökin-40 (IL-40) ve Asprosin düzeyleri üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya toplam 88 birey dört gruba ayrılarak dahil edildi: Sistemik sağlıklı gingival sağlıklı, sistemik sağlıklı periodontitisli, diyabetik gingival sağlıklı ve diyabetik periodontitisli bireyler. Tüm katılımcılardan tükürük örnekleri alındı. Örneklerin IL-1β, IL-39, IL-40 ve asprosin düzeyleri Enzyme-Lcnked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemiyle analiz edildi. Ayrıca bireylerin yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), glikolize hemoglobin (HbA1c) gibi sosyodemografik verileri kaydedildi. Periodontal klinik parametreler ölçüldü ve istatistiksel analizler gerçekleştirildi. Bulgular: Asprosin düzeyleri, diyabetik ve/veya periodontitisli bireylerde sistemik ve periodontal olarak sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Asprosin düzeyleri ile VKİ arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. IL-1β düzeyleri ise periodontitisli bireylerde belirgin şekilde artış göstermiştir ve IL-1β için yapılan ROC analizinde yüksek tanısal ayırt edicilik saptanmıştır (AUC=0.975).IL-40 düzeyleri, özellikle diyabetik periodontitisli bireylerde diğer gruplara göre anlamlı şekilde artmış olup (p<0,05), bu sitokin de hastalık şiddetiyle ilişkili bulunmuştur. IL-39 düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,05) ve ROC analizinde düşük ayırt edicilik göstermiştir (AUC=0.436). Sonuç: Bu çalışmada, tükürükteki IL-1β, IL-40 ve asprosin biyobelirteçlerinin sistemik ve periodontal durumlara duyarlı olduğu saptanmıştır. Özellikle IL-1β ve asprosinin, hem diyabet hem de periodontitisli bireylerde artmış düzeylerde bulunması, bu biyobelirteçlerin tanısal amaçla kullanılabileceğini göstermektedir. Araştırmamızın sonuçlarına dayanarak, araştırılan her iki biyobelirteç de periodontitis patogenezinde güçlü bir role sahip olabilir. IL-40’ın periodontal inflamasyon sürecinde rol oynayabileceği düşünülmüştür. Tükürük analizi, invaziv olmayan ve pratik bir yöntem olarak periodontal ve sistemik inflamasyonun izlenmesinde klinik değere sahip olabilir.Introduction: Periodontal diseases are chronic inflammatory conditions resulting from the host response to microbial dental plaque. Systemic diseases such as diabetes mellitus may exacerbate inflammation in periodontal tissues. Recently, biomarker-based studies aiming to elucidate the common pathogenesis of these two conditions have gained significant importance. This study aimed to investigate the effects of diabetes and/or periodontitis on salivary levels of interleukin-1β (IL-1β), interleukin-39 (IL-39), interleukin-40 (IL-40), and asprosin. Methods: A total of 88 individuals were included in the study and divided into four groups: systemically healthy with gingival health, systemically healthy with periodontitis, diabetic with gingival health, and diabetic with periodontitis. Saliva samples were collected from all participants. IL-1β, IL-39, IL-40, and asprosin levels were analyzed using the Enzyme-Linked Immunosorbent Assay (ELISA). Sociodemographic data including age, sex, body mass index (BMI), and glycated hemoglobin (HbA1c) were recorded. Periodontal clinical parameters were also measured, and statistical analyses were performed. Results: Asprosin levels were significantly higher in individuals with diabetes and/or periodontitis compared to systemically and periodontally healthy individuals (p < 0.05). A positive correlation was observed between asprosin levels and BMI. IL-1β levels were notably elevated in individuals with periodontitis, and ROC analysis for IL-1β demonstrated high diagnostic accuracy (AUC = 0.975). IL40 levels were significantly increased in diabetic individuals with periodontitis compared to other groups (p < 0.05), indicating its association with disease severity. No statistically significant difference was observed in IL-39 levels among the groups (p > 0.05), and it showed low diagnostic accuracy in ROC analysis (AUC = 0.436). Conclusion: In this study, salivary IL-1β, IL-40, and asprosin levels were found to be sensitive to systemic and periodontal conditions. Especially the elevated levels of IL-1β and asprosin in individuals with both diabetes and periodontitis suggest that these biomarkers may have diagnostic potential. Based on our findings, these biomarkers may play a significant role in the pathogenesis of periodontitis. IL-40 is thought to be involved in the periodontal inflammatory process. Salivary analysis, being non-invasive and practical, may have clinical value in monitoring both periodontal and systemic inflammation

    Controlling the inverted pendulum model with the reaction wheel

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziTers sarkaç modeli bir nokta etrafında serbestçe dönebilen ve doğrusal olmayan bir sistem örneğidir. Doğrusal olmayan yapısı nedeniyle kontrolünde yaşanan zorlukları aşmak için literatürde çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Yapılan çalışmalardan bazıları ters sarkacın reaksiyon tekeri ile farklı denetleyiciler kullanılarak kontrol edilmesine yöneliktir ve bu tez çalışmasının konusunu oluşturmaktadır. Ters sarkaç modeli uydu araçları başta olmak üzere robotik-insansı araçlara kadar birçok sistemde kullanılmakta olduğundan bu tez çalışmasının farklı çalışmalara katkıda bulunması amaçlanmıştır. Çalışmada, ters sarkaç sisteminin matematiksel denklemleri sistemin doğrusal olmayan ve karmaşık yapısından dolayı Lagrange Mekaniğine kullanılarak oluşturulmuştur. Matematiksel denklemleri oluşturulan sistem MATLAB Simulink programında modellenmiştir. Model PID ve LQR kontrolcü ile kontrol edilmek istenmiş ve kontrolcü parametreleri Yanıt Optimizasyonu ve Uygunluk Fonksiyonu yöntemleri ile optimize edilmiştir. Optimize edilmiş parametreler modele uygulandığında, sistemin farklı açılardaki konumları için kontrolcülerin modeli istenilen konuma getirdiği ve bu konumda sistemi dengede tuttuğu gözlemlenmiştir. Daha sonra enerji tabanlı yaklaşım ile Lyapunov Fonksiyonu kullanılarak sistemin salınım kontrolü PID ve LQR denetleyiciler ile yapılmıştır. Sonuç olarak sistemi istenilen konumda dengede tutmak ve sistemin salınım kontrolünü gerçekleştirmek için kullanılan yöntemlerin ve denetleyicilerin etkin bir performans gösterdiği görülmüştür.The inverted pendulum model is an example of a nonlinear system that can rotate freely around a point. Various studies are carried out in the literature to overcome the difficulties experienced in its control due to its nonlinear structure. Some of the studies carried out are aimed at controlling the inverted pendulum using different controllers with a reaction wheel and constitute the subject of this thesis. Since the inverted pendulum model is used in many systems, especially in satellite vehicles and robotic-humanoid vehicles, it is aimed that this thesis study will contribute to different studies. In the study, the mathematical equations of the inverted pendulum system were created using Lagrangian Mechanics due to the nonlinear and complex structure of the system. The system with mathematical equations was modeled in the MATLAB Simulink program. The model was intended to be controlled with PID and LQR controllers and the controller parameters were optimized with the Response Optimizer and Fitness Function methods. When the optimized parameters were applied to the model, it was observed that the controllers brought the model to the desired position for different angles of the system and kept the system balanced at this position. Then the swing-up control of the system was done with the PID and LQR controllers using the Lyapunov Function with the energy based approach. As a result, it was seen that the methods and controllers used to keep the system in balance at the desired position and to perform the swing-up control of the system showed effective performance

    Investigation of the relationship between protein levels and gene polymorphisms in the HIF pathway with clinical features and prognosis in patients with pulmonary arterial hypertension

    Get PDF
    Amaç: Bu çalışmada, pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tanılı hastalarda hipoksi ile ilişkili hücresel yanıt mekanizmalarını düzenleyen HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeylerinin periferik kanda değerlendirilmesi ve HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin varlığının araştırılması ve bunların klinik ve prognostik göstergelerle olan ilişkilerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya sağ kalp kateterizasyonu ile pulmoner arteriyel hipertansiyon tanısı doğrulanan 71 erişkin hasta ile yaş-cinsiyet olarak eşlenik 93 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Tüm hastalarda fonksiyonel sınıf, 6 dakikalık yürüme testi, NT-proBNP düzeyi, sağ kalp kataterizasyonu parametreleri ve transtorasik ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonları kaydedilmiştir. Kan örneklerinden elde edilen serumlarda HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α ve VHL protein düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, HIF-1α genindeki rs11549465, rs2057482 ile HIF-2α genindeki rs13419896 tek nükleotid polimorfizmlerinin genetik analizi gerçekleştirilmiştir. Elde edilen biyokimyasal ve genetik veriler, hastaların klinik ve hemodinamik bulguları ile ilişkilendirilerek analiz edilmiştir. Bulgular: PAH grubunda HIF-1α [1,39 ng/mL (0,9–1,9) vs. 4,06 ng/mL (2,89–7,84); (p<0,0001)], HIF-2α [5,73 ng/mL (5,09–6,5) vs. 7,95 ng/mL (4,87–18,2); (p=0,002)], HIF-3α [109 ng/mL (73,2–141) vs. 264 ng/mL (124–825); (p<0,0001)] ve VHL [506 ng/mL (361–716) vs. 654 ng/mL (352–1555); (p=0,0295)] düzeyleri anlamlı olarak düşük saptanmıştır. PAH 4 Katmanlı Risk Değerlendirmesine göre 1-2 puan alan hastalar düşük-orta risk, 3-4 puan alan hastalar orta-yüksek risk olarak sınıflandırıldığında riski düşük olan grubun HİF-2α seviyesi (6 (5,42- 6,82)) ile riski yüksek olan grubun HİF-2α seviyesi (5,42 (4,86-6,27)) arasında anlamlı farklılık olduğu (p=0,0449) görülmüştür. Sonuç: PAH hastalarında HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, VHL protein düzeyleri sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı düzeyde düşüktür. Özellikle HIF-2α düzeyi hastalığın şiddeti ile ilişkili olabilir. Ancak, bu bulguların daha net mekanistik bağlantılarla desteklenebilmesi ve klinik uygulamalara entegrasyonunun değerlendirilebilmesi için daha geniş örneklem gruplarında, çok merkezli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.Objective: This study aimed to evaluate the peripheral blood levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, and VHL proteins, which regulate hypoxia-related cellular response mechanisms, in patients diagnosed with pulmonary arterial hypertension (PAH), and to investigate the presence of single nucleotide polymorphisms rs11549465 and rs2057482 in the HIF-1α gene and rs13419896 in the HIF-2α gene, as well as their associations with clinical and prognostic indicators. Methods: The study included 71 adult patients diagnosed with PAH by right heart catheterisation and 93 age- and sex-matched healthy controls. All patients underwent evaluation of functional class, 6MWT, NT-proBNP levels, right heart catheterisation parameters, and right ventricular function by transthoracic echocardiography. Serum levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF- 3α, and VHL were measured using the ELISA method. Genetic analysis was conducted for the aforementioned SNPs in the HIF-1α and HIF-2α genes. Biochemical and genetic data were analysed in relation to clinical and haemodynamic findings. Results: In the PAH group, the levels of HIF-1α [1.39 ng/mL (0.9–1.9) vs. 4.06 ng/mL (2.89–7.84); (p<0.0001)], HIF-2α [5.73 ng/mL (5.09–6.5) vs. 7.95 ng/mL (4.87–18.2); (p=0.002)], HIF-3α [109 ng/mL (73.2–141) vs. 264 ng/mL (124–825); (p<0.0001)], and VHL [506 ng/mL (361–716) vs. 654 ng/mL (352–1555); (p=0.0295)] were significantly lower compared to controls. When patients were stratified by the PAH Four-Strata Risk Assessment Score (1–2 points = low to intermediate risk, 3–4 points = intermediate to high risk), a significant difference in HIF-2α levels was observed between the low-risk group [6.00 (5.42–6.82)] and the high-risk group [5.42 (4.86–6.27)] (p=0.0449). Conclusion: In patients with PAH, serum levels of HIF-1α, HIF-2α, HIF-3α, and VHL were significantly lower than in healthy individuals. Notably, HIF-2α levels may be associated with disease severity. However, to clarify the mechanistic links and determine the clinical applicability of these findings, further large-scale, multicentre, and prospective studies are warranted

    The comparative fiscal analysis of metropolitan municipality revenues between 2009-2023

    No full text
    Yüksek Lisans TeziÇalışma, Türkiye'de büyükşehir belediyelerinin gelir yapısını 6360 sayılı kanun öncesi ve sonrasında analiz ederek mali değişikliklerin etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. 6360 sayılı kanun, Türkiye’deki yerel yönetim sistemini köklü şekilde dönüştürerek büyükşehir belediyelerinin sınırlarını genişletmiş ve gelir kaynaklarının dağılımını yeniden düzenlemiştir. Bu düzenleme, hem merkezi yönetim tarafından sağlanan fonların dağılımını hem de belediyelerin kendi öz kaynaklarını artırma kapasitelerini etkilemiştir. Bu kapsamında, belediye gelirlerinin yapı, kaynak ve kullanım alanları açısından incelenmesi ve bunların karşılaştırmalı analizi ile gerçekleştirilmektedir. Analizde, Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayınlanan Kamu İdareleri İçin Mali Analiz Rehberi’nde yer alan analiz teknikleri kullanılmıştır. Mali değerlendirme, büyükşehir belediyelerinin kanun öncesi ve sonrasında gelir yapısındaki değişimlerin, yerel yönetimlerin idari-mali yapısının sürdürülebilirliği, finansal bağımsızlığı ve kaynak kullanımındaki verimliliği üzerindeki etkilerini anlamak için literatür taramasıyla desteklenmiştir. Yerel düzeydeki gelir kaynaklarının dağılımıyla ilgili verilen önerilerle çalışma, gelecekteki düzenlemelere ışık tutmayı hedeflemektedir. Sonuç olarak, 6360 sayılı kanun ile büyükşehir belediyelerinin görev alanı ve gelir yapısında önemli değişiklikler yaşanmıştır. Bu değişimler, büyükşehir belediyelerin kamusal hizmet sunma kapasitelerine doğrudan yansımasının yanında mali özerklik ile mali sürdürülebilirlik konusunda yeni riskler ve sorumluluklar doğurmuştur.The study aims to reveal the effects of fiscal changes by analyzing the income structure of metropolitan municipalities in Türkiye before and after the Law No. 6360. Law No. 6360 radically transformed the local government system in Türkiye, expanding the boundaries of metropolitan municipalities and reorganizing the distribution of income sources. This regulation has affected both the distribution of funds provided by the central government and the capacity of municipalities to increase their own equity. In this context, it is carried out by examining municipal revenues in terms of structure, resources and usage areas and their comparative analysis. In the analysis, the analysis techniques in the Financial Analysis Guide for Public Administrations published by the Ministry of Treasury and Finance were used. The fiscal evaluation was supported by a literature review to understand the effects of changes in the revenue structure of metropolitan municipalities before and after the law on the sustainability, financial independence and efficiency in resource use of the administrative-fiscal structure of local governments. With the suggestions given regarding the distribution of income sources at the local level, the study aims to shed light on future arrangements. As a result, with the Law No. 6360, there have been significant changes in the field of duty and income structure of metropolitan municipalities. In addition to their direct reflection on the public service delivery capacities of metropolitan municipalities, these changes have created new risks and responsibilities in terms of fiscal autonomy and financial sustainability

    Effect of hand-holding on reducing intramuscular injection-induced pain and anxiety: Randomized controlled study

    No full text
    Yüksek Lisans Teziİntramüsküler enjeksiyon sırasında uygulanan el tutma yönteminin ağrı ve anksiyete üzerine etkisini belirlemektir. Ön test-son test, paralel grup randomize kontrollü deneysel tipte olan çalışma T.C. Sağlık Bakanlığı Konya Şehir Hastanesi yetişkin acil serviste yürütüldü. İntramüsküler enjeksiyon tedavisi için enjeksiyon birimine başvuran 104 gönüllü hasta ile 20 Temmuz 2024-10 Eylül 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastalar blok randomizasyon yöntemi ile müdahale (n=52) ve kontrol (n=52) gruplarına atandı. Çalışmanın verileri Tanıtıcı Özellikler Formu, Sayısal Ağrı Skalası ve Durumluluk Kaygı Ölçeği ile toplandı. Sayısal verilerin karşılaştırılmasında Bağımsız Örneklem t testi, kategorik verilerin karşılaştırılmasında ise kikare kullanıldı. Gruplarda değişkenlerin izlem zamanlarına göre karşılaştırılması karışık düzen varyans analizi ile değerlendirildi. Analizlerde ana etkilerin karşılaştırılmasında Bonferroni düzeltmesi uygulandı. Araştırma öncesi etik kurul onayı, kurum izni ve katılımcılardan bilgilendirilmiş onam alındı. Müdahale grubu işlem sonrası ağrı puan ortalamaları 0,63±1,03; kontrol grubunda işlem sonrası ağrı puan ortalamaları 1,42±1,73 olarak bulundu. Tüm örneklemde ağrı skor ortalaması 1,03±1,47 puan olarak saptandı. Müdahale grubunun son test ağrı puan ortalaması kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşük olduğu belirlendi (p0,05). Müdahale ve kontrol grubunda son testte alınan durumluluk kaygı ortalamasının ön testten istatistiksel olarak yüksek olduğu belirlendi (p0,05). The mean state anxiety scores obtained in the post-test were found to be statistically higher than those in the pre-test in both the intervention and control groups (p<0,05). While an increase of 2,23±5,43 units was observed in the intervention group and 1,77±4,68 units in the control group, it was determined that the change in both groups was statistically similar (F=0,215, p=0,664). While the hand holding method applied during the intramuscular injection procedure was found to be an effective method for reducing pain levels, it was determined to be ineffective in reducing anxiety levels. Based on these results, the use of the hand-holding method is recommended to reduce pain caused by intramuscular injections

    China-Afghanistan relations after September 11

    No full text
    Yüksek Lisans TeziBu çalışma, 11 Eylül 2001’den sonraki dönemde Çin-Afganistan ilişkilerinin dönüşümünü stratejik ortaklık teorisi çerçevesinde incelemekte ve iki ülke arasındaki güvenlik, diplomasi ve ekonomik iş birliği dinamiklerini çok boyutlu analiz etmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası sistemde meydana gelen değişikliklerle Çin, Afganistan’a yönelik dış politikasını yeniden şekillendirme ihtiyacı hissederken özellikle ABD’nin bölgeden çekilmesiyle daha aktif ve stratejik bir pozisyon almıştır. Çin güvenlik politikaları, Sincan’daki radikal unsurları kontrol hedefiyle Afganistan’daki gelişmeleri yakından takip etmektedir. Taliban’ın iktidara geri gelmesinden sonra Pekin, doğrudan tanıma yerine temkinli ve çıkar temelli bir etkileşim politikası benimsemiştir. Aynı zamanda Çin, Tek Kuşak-Tek Yol Projesi (BRI) kapsamında altyapı, enerji ve ulaştırma projeleri aracılığıyla Afganistan ile ekonomik iş birliğini geliştirmeye çalışırken bu ülkeyi bir ‘’geçiş ülkesi’’ olarak görmektedir. Öte yanden güvenlik riskleri ve siyasi istikrarsızlık bu iş birliğinin uygulanabilirliğini sınırlayan başlıca faktörlerdir. Çalışma, Çin-Afganistan ilişkilerini sadece ikili düzeyde değil aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin etkisinde de değerlendirmektedir. Çin’in bu ilişkilerde stratejik ortaklık modeline dayalı müdahaleci olmayan bir yaklaşım benimsediğini ancak uzun vadeli çıkarlara öncelik verdiğini ortaya koymaktadır.This study examines the transformation of Sino-Afghan relations after the attacks of 11 September 2001 in the context of a strategic partnership and offers a multidimensional analysis of the dynamics of security, diplomacy and economic cooperation between the two countries. In the post-Cold War era, changes in the international system prompted China to reassess and reshape its foreign policy towards Afghanistan, especially after the withdrawal of the United States from the region, which prompted Beijing to adopt a more proactive and strategic posture. China’s security policies, particularly its efforts to contain radical elements in the Xinjiang region, have prompted the country to keep a close eye on developments in Afghanistan. Following the Taliban’s return to power, China has opted for a cautious and interest-based engagement strategy rather than formally recognising Afghanistan. At the same time, China has sought to expand its economic cooperation with Afghanistan through infrastructure, energy and transport projects under the Belt and Road Initiative, as it considers the country a strategic transit corridor. Nevertheless, the ongoing security risks and political instability continue to pose major challenges to the feasibility of such co operation. This study assesses the relationship between China and Afghanistan relations not only on a bilateral level, but also in the broader context of regional and global power dynamics. It shows that China is pursuing a non-interventionist approach based on the strategic partnership model, prioritising its long-term interests

    The effects of total physical response-storytelling on young learners' vocabulary skills

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziSınıfta öğrencilerin yabancı dilde kendilerini ifade etme becerilerini iyileştirmek ve akıcı konuşmalarına yardımcı olması bakımından hem hikaye anlatımı hem de drama aktiviteleri önemli birer araç olabilmektedir. Çalışmanın asıl hedefi hikaye temelli dramayı bir öğretim metodu olarak kullanarak beşinci sınıf öğrencilerinin yabancı dil derslerindeki kelime öğrenimine, aynı zamanda öğrenilen kelimelerin kalıcılığına, öğrencilerin alıcı ve üretici becerilerine, derse olan motivasyonlarına katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Çalışma, İstanbul ili Esenyurt İlçesinde bulunan bir ortaokulun beşinci sınıf öğrencileri ile yürütülmüştür. 36 kişi deney, 36 kişi kontrol grubundan olmak üzere toplamda 72 öğrencinin katılımlarıyla gerçekleşmiş bu çalışma 6 hafta boyunca öğrencilerle hedeflenen kelimeler eşliğinde yürütülmüştür. Veriler, katılımcılarla yapılan kelime testleri aracılığıyla elde edilmiş olup, bu testler çalışmaya başlamadan önce, çalışma bittikten hemen sonra ve çalışma bitiminden 3 ay sonra tekrarlanmış, sonuçlar karşılaştırılıp nicel olarak analiz edilmiştir. 6 haftalık hikaye temelli drama ile kelime eğitiminden sonra deney ve kontrol grupları ile yapılan analiz sonucunda bu tekniğin, katılımcıların çoğunun kelime bilgisine önemli ölçüde katkı sağladığı edinilen bulgular ışığında saptanmıştır. Bu çalışmada hem nitel hem de nicel araştırma yöntemlerini içerisinde bulunduran karma yöntem kullanılmış olup kontrol gruplu yarı-deneysel desenle gerçekleşmiştir. Deney grubuna TPRS yöntemiyle kelime öğretimi uygulaması yapılırken kontrol grubuna geleneksel yöntemlerle kelime öğretilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada hem nitel hem nicel araştırma yapılarak karma bir yöntem kullanılmıştır. Bu yöntemle öğretilen kelimelerin kalıcılığını tespit etmek için nicel analiz yöntemlerinden SPSS kullanılırken, öğrencilerin hedef kelimeleri öğrenirken alıcı mı yoksa üretici mi becerilerinin daha ön planda olduğunu araştırmacı tarafından hazırlanan rubrikler, öğrencilerin ders sırasında yaptıkları çalışma kağıtları ve uygulama bitiminde öğrencilerin ders hakkında yaptıkları yorumlar ile nitel olarak açıklamıştır. Yapılan çalışma sonucunda TPRS yönteminin genç öğrencilerin yeni kelimeleri öğrenmelerine ve bu kelimeleri uzun süre hafızalarında tutmalarına anlamlı bir katkı sağladığı saptanmıştır.Storytelling and drama exercises in the classroom are essential tools for enhancing students' proficiency in self-expression in a foreign language and for facilitating fluent speech. The main objective of the study is to investigate whether using story-based drama as a teaching method contributes to fifth-grade students' vocabulary learning in foreign language classes, as well as the retention of learned words, students' receptive and productive skills, and their motivation for the lesson. The study was conducted with fifth-grade students from a middle school located in the Esenyurt District of Istanbul. This study, which involved a total of 72 students, with 36 in the experimental group and 36 in the control group, was conducted over 6 weeks with the students using the targeted words. The data were obtained through word tests conducted with the participants, and these tests were repeated before the study began, immediately after the study ended, and 3 months after the study ended, with the results compared and quantitatively analyzed. As a result of the analysis conducted with the experimental and control groups after 6 weeks of story-based drama and vocabulary training, it has been determined that this technique significantly contributed to the vocabulary knowledge of the majority of the participants, based on the findings obtained. In this study, a mixed-method approach incorporating both qualitative and quantitative research methods was used, and it was conducted with a quasi-experimental design with control groups. While the experimental group was taught vocabulary using the TPRS method, the control group was taught vocabulary using traditional methods. In this study, a mixed-methods approach was used by conducting both qualitative and quantitative research. With this method, while SPSS, a quantitative analysis method, was used to determine the permanence of the taught words, the researcher qualitatively explained whether students' receptive or productive skills were more prominent in learning the target words through rubrics prepared by the researcher, worksheets completed by students during the lesson, and comments made by students about the lesson at the end of the application. As a result of the study, it was determined that the TPRS method significantly contributed to young students learning new words and retaining them in their memory for a long time

    The effect of dietary iron intake on cognitive functions, depression levels and appetite status of elderly people living at home

    No full text
    Yüksek Lisans TeziBu çalışma, evde yaşayan yaşlı bireylerin diyet ile demir alım düzeylerinin bilişsel fonksiyonları, depresyon düzeyleri ve iştah durumları üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmış kesitsel nitelikte bir çalışmadır. Çalışmaya, Eskişehir ilinde, evde yaşayan 65 yaş ve üzeri 84 gönüllü kadın ve erkek yaşlı birey katılmıştır. Çalışmada, sosyodemografik özellikler formu, antropometrik ölçümler, Geriatrik Depresyon Ölçeği Kısa Form (GDÖ-15), Basitleştirilmiş Beslenme İştahı Anketi (SNAQ), Mini Nütrisyonel Değerlendirme Formu Kısa Test (MNA-SF) ve Standardize Mini Mental Test (SMMT) ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle alınmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin 51’i kadın, 33’ü erkek olup; katılımcıların yaş ortalaması 70,4±6,54 yıl olarak belirlenmiştir. Cinsiyete göre diyet demir alımları karşılaştırıldığında; kadın katılımcıların %52,9’unun ve erkek katılımcıların %33,3’ünün yetersiz demir aldığı saptanmıştır (p>0,05). Ayrıca diyet ile demir alım düzeylerinin, katılımcıların sosyodemografik özellikleri ve antropometrik ölçümleri üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Günlük enerji ve besin ögesi alım miktarları değerlendirildiğinde; yeterli demir alan katılımcıların enerji, protein, karbonhidrat, yağ ve lif alımı ile mikrobesin ögelerinden E vitamini, B1 vitamini, B2 vitamini, B6 vitamini, B12 vitamini, potasyum, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve çinko alımlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p0,05). Beslenme durumları değerlendirildiğinde yetersiz demir alan katılımcıların MNA-SF puanı (13,0±1,25) yeterli demir alan katılımcıların puanından (13,6±1,12) düşük bulunmuş ancak nütrisyon riski açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İştah durumları değerlendirildiğinde; yetersiz demir alan katılımcıların SNAQ puan (15,0±1,84) yeterli demir alan katılımcılardan (16,0±2,01) düşük bulunmuştur (p>0,05). Ancak demir alım düzeylerinin son 6 ay içinde en az %5 vücut ağırlığı kaybı riskini arttırmadığı saptanmıştır. Ölçek puanları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; yetersiz demir alan katılımcılarda GDÖ-15 ile MNA-SF ve GDÖ-15 ile SMMT arasında orta düzeyde negatif yönlü anlamlı ilişki saptanmıştır. Yeterli demir alan katılımcılarda ise GDÖ-15 ile SMMT arasında zayıf düzeyde negatif yönlü anlamlı ilişki bulunmuştur. Her iki grupta da geriatrik depresyon puanı arttıkça bilişsel puanlarının anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, yaşlı bireylerde yetersiz demir alımı; bireylerin beslenme durumları ve iştahını etkileyebileceğini göstermektedir. Ayrıca depresyon düzeyleri bireylerin beslenme durumları ve bilişsel fonksiyonları ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu doğrultuda; yaşlı bireylerin düzenli beslenme taramaları yapılmalı, özellikle yetersiz demir alımı olan bireylerin iştah ve malnütrisyon düzeyleri değerlendirilmelidir. Aynı zamanda multidisipliner bir sağlık yaklaşımı ile yaşlıların sağlığı bütüncül değerlendirilmelidir.This cross-sectional study was conducted to investigate the effects of dietary iron intake levels on cognitive functions, depression levels, and appetite status in elderly individuals living at home. A total of 84 voluntary elderly individuals (51 women and 33 men), aged 65 years and older, residing in Eskişehir province, participated in the study. Data collection tools included a sociodemographic characteristics form, anthropometric measurements, the Geriatric Depression Scale–Short Form (GDS-15), the Simplified Nutritional Appetite Questionnaire (SNAQ), the Mini Nutritional Assessment–Short Form (MNA-SF), the Standardized Mini-Mental Test (SMMT), and a 24-hour dietary recall. Data were collected by the researcher through face-to-face interviews. The mean age of the participants was 70,4±6,54 years. When dietary iron intake was compared by gender, it was found that 52,9% of female and 33,3% of male participants had inadequate iron intake (p>0,05). Furthermore, dietary iron intake levels did not significantly affect participants sociodemographic characteristics or anthropometric measurements (p>0,05). Evaluation of daily energy and nutrient intake revealed that participants with adequate iron intake had significantly higher intakes of energy, protein, carbohydrates, fat, fiber, and micronutrients such as vitamin E, vitamin B1, vitamin B2, vitamin B6, vitamin B12, potassium, calcium, magnesium, phosphorus, and zinc (p0,05). Although the MNA-SF score of participants with inadequate iron intake (13,0±1,25) was lower than that of those with adequate intake (13,6±1,12), this difference was not statistically significant in terms of nutritional risk. Regarding appetite, SNAQ scores of participants with inadequate iron intake (15,0±1,84) were significantly lower than those of participants with adequate intake (16,0±2,01) (p<0,05); however, iron intake levels were not associated with a ≥5% weight loss risk in the past 6 months. When the relationships among scale scores were evaluated, a moderate negative correlation was found between GDS-15 and both MNA-SF and SMMT in participants with inadequate iron intake, while a weak negative correlation was observed between GDS-15 and SMMT in participants with adequate iron intake. In both groups, higher geriatric depression scores were significantly associated with lower cognitive function scores. In conclusion, inadequate dietary iron intake in older adults may negatively impact their nutritional status and appetite. Additionally, depression levels may be associated with both nutritional status and cognitive function. Accordingly, regular nutritional screenings should be conducted for older individuals, and those with inadequate iron intake should be evaluated in terms of appetite and malnutrition risk. Furthermore, the health of the elderly should be assessed holistically using a multidisciplinary approach

    A study on production line bottleneck analysis in a textile factory with simulation method

    No full text
    Yüksek Lisans TeziTürkiye'de yapılan tekstil üretimi, Dünya pazarında önemli bir konumda bulunan bu alan, rekabetin giderek daha yoğunlaştığı bir ortamda faaliyet göstermektedir. Bu rekabetçi ortamda, Türk tekstil sanayicilerinin daha etkili ve verimli olabilmesi için maliyetlerini düşürmeleri, daha sürdürülebilir bir iş modeli geliştirmeleri büyük bir önem taşımaktadır. Özellikle tekstil endüstrisi personele bağlı ve emek yoğunluğu çok olan bir sektör olduğu için iş gücü planlaması kritik bir faktör haline gelmektedir. Bu bağlamda, bu çalışmanın Türk tekstil üreticilerine üretim maliyetlerini düşürme konusunda önemli katkılar sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız verimsiz çalışan bir fabrikadaki üretim hattı için montaj hattı dengeleme uygulaması yaparak verimli hale getirmek, üretim kapasitesini arttırmak ve çalışan eksikliği görünen alanlarda aslında çalışan eksikliği değil verimli çalıştırılmayan işçiler olduğunu göstermektir. Montaj hattı dengeleme çalışmalarıyla işçi maliyetleri düşürülecek ve üretim yapılan ürün adedi artacaktır. Bu çalışmada iyileştirmeler için benzetim yöntemi kullanılmıştır. Bu çalışma yapıldıktan sonra fabrikanın kapasite kullanım oranı artmıştır.Textile production in Turkey, which has an important position in the world market, operates in an environment where competition is increasingly intense. In this competitive environment, it is of great importance for Turkish textile industrialists to reduce their costs and develop a more sustainable business model in order to be more effective and efficient. Since the textile industry is a sector that is dependent on personnel and has a high labor intensity, workforce planning becomes a critical factor. In this context, it is thought that this study can make significant contributions to Turkish textile manufacturers in reducing production costs. Our aim in this study is to make an assembly line balancing application for the production line in an inefficient factory, to make it efficient, to increase production capacity and to show that in areas where there is a shortage of workers, there is actually not a shortage of workers but workers who are not employed efficiently. Labor costs will be reduced and the number of products produced will increase with assembly line balancing studies. The simulation method was used for improvements in this study. After this study, the capacity utilization rate of the factory increased

    10,205

    full texts

    18,430

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Necmettin Erbakan University Institutional Repository
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇