Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
Comparative analyses of the interpretative styles of prominent performers who have become stylistic references in kanun performance
Doktora TeziTürk mûsikîsinin müstesna sazlarından olan kânun, ses sahasının genişliği, ses rengi, en kalabalık topluluklarda dahi kendini duyurup referans alınan saz olması gibi özelliklerle Türk Mûsikîsi icrâ eden hemen tüm topluluklarda bulunmaktadır. Elimize ulaşan en eski kânun kayıtları Kânuni Hacı Arif Bey'e aittir. Bu çalışmada Türk Mûsikîsi kânun icrâsında ekol olarak kabul edilen ve kendisinden sonraki icrâcılara yol gösteren icrâcılardan, kronolojik sırayla Kânuni Hacı Arif Bey, Artaki Candan, Vecihe Daryal ve Erol Deran'a ait kanun taksimleri irdelenmiştir. Bu çalışmada ekol icrâcılara ait kanun taksimlerinin analizleri yapılarak, kânun eğitim öğretimine ve sonraki kuşaklara aktarımına materyal oluşturmak, yorum unsurlarından nağmeye ilişkin, tartım ve gidere ilişkin ifâde yöntemleri, kişisel icrâ tavırlarının benzer ve farklı yönlerini ortaya koyup Türk Mûsikîsi'nde üslup ve tavır kavramlarının kânun icrâsındaki karşılıkların tespit etmek bununla birlikte yeni icrâcılara Türk Mûsikîsi'nde kânun icrâ üslubu ve özgün icrâ tavrı konularında kaynak oluşturmak amaçlanmıştır. Türk Mûsikîsi sazlarında tavır–üslup tahlili alanında çalışmalar olsa da mukayeseli çalışmalar yeterince bulunmamaktadır. Bu araştırma ekol kânun icrâcılarına ait taksimler tahlil edilip mukayese edilmesi, kânun icrâcılarına taksim çalışmalarında ekol icrâcıların kullandıkları yorum unsurları bakımından yol gösterip kaynaklık etmesi, icrâcılara yine taksim icrâlarında motif ve cümle oluşturma açısından kaynaklık edebilmesi, Türk Mûsikîsi kânun icrâsında üslup–tavır aktarımında kaynaklık etmesi bakımından önem arz etmektedir. Araştırmamızda "genel tarama modeli" esas alınarak "içerik analizi" yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem doğrultusunda elde edilen kayıtlardan hareketle, Kânuni Hacı Arif Bey'e, Artaki Candan'a, Vecihe Daryal'a ve Erol Deran'a ait 3'er adet taksim yorum unsurları bakımından ve perde kullanımı–sıklığı, ses alanı bakımından irdelenmiştir ve örneklendirilmiştir. Sonuç bölümünde ise ekol icrâcıların taksimlerinde tatbik ettikleri yorum unsurları ve perde kullanımları bulgular ve yorumlar ışığında somutlaştırılmış ve önerilerde bulunulmuştur. Kânuni Hacı Arif Bey'in taksimlerinde fiske çarpma, Artaki Candan'ın taksimlerinde ön çarpma, Vecihe Daryal'ın taksimlerinde ardışık çarpma, Erol Deran'ın taksimlerinde ise çift ses yorum unsurları en sık kullanılan yorum unsurları olarak tespit edilmiştir. Ekler bölümünde ise araştırmada incelenen ekol kânun icrâcılarına ait dikte edilen kânun taksimleri notalarına yer verilmiştir.The kânun, one of the most distinguished instruments in Turkish classical music, is characterized by its wide pitch range, unique timbre, and its ability to be distinctly heard and serve as a reference even in the largest ensembles. Due to these qualities, the kânun holds a prominent place in nearly all Turkish music ensembles. The earliest known recordings of the kânun belong to Kânuni Hacı Arif Bey. This study examines the kânun improvisations (taksims) of four prominent performers recognized as representatives of major stylistic schools (ekol) in Turkish music, whose performance styles have influenced and guided successive generations. The taksims of Kânuni Hacı Arif Bey, Artaki Candan, Vecihe Daryal, and Erol Deran are analyzed in chronological order. The aim of this research is to analyze the taksims of these school-forming performers in order to contribute to kânun pedagogy and the transmission of performance styles to future generations. By identifying and comparing ornamentation techniques, rhythmic approaches, melodic phrasing, and stylistic expressions specific to each performer, the study seeks to define the concepts of "style" (üslup) and "performance character" (tavır) in Turkish kânun performance. Additionally, it intends to provide a valuable source for contemporary performers seeking to develop stylistically authentic and personally expressive interpretations. Although there have been several studies focusing on style analysis in Turkish classical instruments, comparative analyses remain limited. This research is significant in that it not only analyzes and compares the taksims of master performers but also provides guidance for today's kânun players in terms of motif and phrase construction, as well as the transmission of stylistic and expressive elements in performance practice. This study employs a "general survey model" and utilizes "content analysis" methodology. Based on the available audio recordings, three taksims from each performer were examined with respect to their interpretive features, pitch usage and frequency, and overall pitch range. These findings were supported with musical examples. In the conclusion section, the interpretive features and pitch usages observed in the taksims of each performer are concretely presented through findings and commentary. Among the most frequently used techniques identified are: the "fiske" ornament in the taksims of Kânuni Hacı Arif Bey, the use of grace notes in those of Artaki Candan, successive mordents in Vecihe Daryal's improvisations, and double stops in Erol Deran's performances. In the appendix section, transcriptions of the analyzed taksims are provided as notated scores, serving as reference material for further study and performance analysis
Investigation of the effect of parents health literacy level on their attitudes towards childhood vaccinations
Amaç: Son yıllarda ülkemizde ve dünyada aşılara karşı olan güvensizlik ve tereddüt giderek artmaktadır. Bu tereddütler nedeniyle aşı reddi yaşanabilmektedir. Özellikle çocukların bağışıklığında etkin olmakla birlikte toplum bağışıklığında büyük rol oynayan çocukluk aşılarının ihmal edilmesi önemli bir sorundur. Bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyleri ise aşılara karşı tereddüdü belirleyebilecek etkenler arasındadır. Çocukluk aşılarına ebeveynlerin karar veriyor olması, ebeveynlerin aşılar hakkında doğru bilgileri edinebilme kapasitesini daha da önemli kılmaktadır. Bu sebepler dolayısıyla, bu çalışmada ebeveynlerin sağlık okuryazarlık düzeyinin rutin çocukluk çağı aşılarına karşı olan tutumlarına etkisinin araştırılması amaçlandı.
Gereç ve yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran 405 ebeveyn dahil edildi. Literatür doğrultusunda oluşturulan anket formunda; sosyodemografik ve aşılama ile ilgili soruların olduğu bilgi formu, Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (SOYÖ) ve Çocukluk Çağı Aşıları Hakkında Ebeveyn Tutum Ölçeği (ÇAETÖ) yer aldı. SOYÖ, fonksiyonel, interaktif ve eleştirel olmak üzere üç alt boyuttan oluşmakta ve alınan toplam puan arttıkça sağlık okuryazarlık düzeyinin arttığını göstermektedir. ÇAETÖ, davranış, tutum ve güvenlik-etkililik olarak üç alt boyuttan oluşmakta olup alınan puanlara göre aşı tereddüt varlığını gösteren bir ölçektir. Oluşturulan anket formu Google Forms ile online ve araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulandı. Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 programı kullanılarak analiz edildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Çalışmaya katılan ebeveynlerin yaş ortalamaları 35,34±6,55 (min=18, maks=59) yıl olup, %52,6’sı (n=213) 35 yaş ve üzerindeydi. Katılımcıların %76,5’i (n=310) kadın, %94,3’ü (n=382) evli, %51,6’ü (n=205) lise ve altı eğitim durumuna sahip, %52,6’sı (n=213) çalışıyor, %56,5’inin (n=229) geliri giderine denk idi. Katılımcıların %72,3’ünün (n=293) 2 ve altı çocuğu vardı, %49,4’ü (n=200) sağlıkla ilgili konularda bilgi edinme kaynağı olarak en sık sağlık çalışanlarına başvurmaktaydı, %94,3’ü (n=382) çocuğuna ücretsiz çocukluk çağı aşılarının tümünü yaptırmış veya yaptırmayı düşünmekteydi. Kadınların SOYÖ puanı (52,02±9,38) erkeklere göre (49,79±9,39) anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,044). Üniversite ve üzeri eğitim durumu olan ebeveynlerin lise ve altı eğitim düzeyi olan ebeveynlere göre; 2 ve altı çocuğu olan katılımcıların 3 ve üzeri çocuğu olan katılımcılara göre interaktif alt boyut puanı eleştirel alt boyut puanı ve toplam SOYÖ puanı anlamlı derecede daha yüksek saptandı (p<0,001). Katılımcıların geliri giderinden fazla olanların (53,38±10,23) geliri giderinden az olanlara (49,38±8,92) göre SOYÖ puanı daha yüksekti (p=0,015). Cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumu, çalışma durumu, gelir durumunun, çocuk sayısının aşı tereddüdü üzerine anlamlı etkisi olmadığı görüldü. Sağlıkla ilgili bilgi edinmek için diğer kaynaklara (internet, yazılı kaynaklar, televizyon) başvuran ebeveynlerin, sağlık çalışanlarına başvuran ebeveynlere göre; aşı tereddüt oranları anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,004). Çocuklarına bazı aşıları yaptırmayan veya yaptırmayı düşünmeyen katılımcıların ise çocuklarına tüm aşıları yaptıran veya yaptırmayı düşünen katılımcılara göre aşı tereddütleri daha yüksek saptandı (p<0,001). SOYÖ fonksiyonel alt boyutu, interaktif alt boyutu ve toplam puanı ile ÇAETÖ tutum alt boyutu puanları arasında negatif yönlü anlamlı bir korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=-0,102, r=-0,164, r=-0,163; sırasıyla p=0,040, p=0,001, p=0,001).
Sonuç: Sunulan çalışmada kadın cinsiyetinin, üniversite ve üzeri eğitim durumunun, 2 ve altı çocuk sahibi olmanın sağlık okuryazarlığı düzeyini olumlu yönde etkilediği görüldü. Sağlıkla ilgili bilgi edinmek için sağlık çalışanı dışında internet gibi kaynaklara başvuran ebeveynlerin aşı tereddütlerinin daha yüksek olması dikkat çekiciydi. Sağlık okuryazarlığı düzeyinin aşı tereddüdü konusunda anlamlı bir fark yaratmadığı saptansa da genel olarak aşı tereddüdü olan katılımcıların olmayanlara göre sağlık okuryazarlık puanlarının daha düşük olduğu görüldü. Son yıllarda artan aşı tereddüdünün azaltılabilmesi için sağlık okuryazarlığının daha etkin bir şekilde geliştirilmesi ve sosyal medya ile internet ortamında yayılan yanlış ve yanıltıcı bilgilerin kontrol altına alınması büyük önem taşımaktadır.Aim: In recent years, mistrust and hesitation against vaccines have been increasing in our country and around the world. Vaccine refusal may occur due to these hesitations. The neglect of childhood vaccines, which are especially effective in children's immunity and play a major role in community immunity, is an important problem. Health literacy levels of individuals are among the factors that may determine hesitancy towards vaccines. The fact that parents decide on childhood vaccinations makes the capacity of parents to obtain accurate information about vaccines even more important. For these reasons, this study aimed to investigate the effect of parents' health literacy level on their attitudes towards routine childhood vaccinations.
Materials and Methods: In this descriptive study, 405 parents who applied to Necmettin Erbakan University (NEU) Faculty of Medicine Hospital Family Medicine Outpatient Clinic for any reason were included. The questionnaire form, which was developed in line with the literature, included an information form with sociodemographic and vaccination-related questions, the Health Literacy Scale-14 (HLS-14), and the Parent Attitude Scale on Childhood Vaccines (PACV). The HLS-14 consists of three sub-dimensions as functional, communicative and critical, and the higher the total score, the higher the level of health literacy. PACV consists of three sub-dimensions as behavior, attitude and safety-effectiveness and is a scale that shows the presence of vaccine hesitancy according to the scores obtained. The questionnaire form was administered online with Google Forms and face-to-face interview method by the researcher. It was analyzed using the Statistical Package for Social Sciences for Windows (SPSS) 20.0 program. p<0.05 was considered statistically significant.
Results: The mean age of the parents who participated in the study was 35.34±6.55 years (min=18, max=59) and 52.6% (n=213) were 35 years of age or older. 76.5% (n=310) of the participants were female, 94.3% (n=382) were married, 51.6% (n=205) had high school education or less, 52.6% (n=213) were employed, and 56.5% (n=229) had income equivalent to expenses. Among the participants, 72.3% (n=293) had 2 or less children, 49.4% (n=200) most frequently consulted health workers as a source of information on health-related issues, and 94.3% (n=382) had or were planning to have their children receive all free childhood vaccinations. The HLS-14 score of women (52.02±9.38) was significantly higher than that of men (49.79±9.39) (p=0.044). The communicative sub-dimension score, critical sub-dimension score, and total HLS-14 score were found to be significantly higher in parents with university and higher education level than in parents with high school and lower education level, and in participants with 2 or less children than in participants with 3 or more children (p<0.001). Participants whose income was more than their expenses (53.38±10.23) had a higher HLS-14 score than those whose income was less than their expenses (49.38±8.92) (p=0.015). It was observed that gender, age, marital status, educational status, employment status, income status, and number of children had no significant effect on vaccine hesitancy. The vaccine hesitancy rates of parents who consulted other sources (internet, written sources, television) to obtain health-related information were significantly higher than those of parents who consulted healthcare professionals (p=0.004). Participants who did not have or did not plan to have some vaccines for their children had higher vaccine hesitancy than participants who had or did plan to have all vaccines for their children (p<0.001). A significant negative correlation was found between the HLS-14 functional sub-dimension, communicative sub-dimension and total score and PACV attitude sub-dimension scores (r=-0.102, r=-0.164, r=-0.163; p=0.040, p=0.001, p=0.001, respectively).
Conclusion: In the present study, it was observed that female gender, university and higher education level, and having 2 or less children positively affected the level of health literacy. It was noteworthy that parents who used sources such as the internet other than healthcare professionals to obtain health-related information had higher vaccine hesitancy. Although it was found that health literacy level did not make a significant difference in vaccine hesitancy, in general, participants with vaccine hesitancy had lower health literacy scores than those without. In order to reduce the increasing vaccine hesitancy in recent years, it is of great importance to improve health literacy more effectively and to control the false and misleading information spread on social media and the internet
High-level executive appointments in Turkish and Us presidential systems: An analysis based on politics-bureaucracy relations
Yüksek Lisans TeziBu tez çalışmasında Türkiye ve ABD’de de yürütme organının üst düzey kamu yöneticilerini atama yetki ve kapsamı, siyaset-bürokrasi ilişkisi bağlamında karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Yine bu çalışmada ayrıca literatür taraması ve karşılaştırmalı analiz yöntemiyle her iki sistemde atama yetkisinin kapsamı, hangi kurumsal denetimlere tabi olduğu ve atama süreçlerinin daha merkezi bir yapıya dönüşmesinin liyakat ile bürokratik tarafsızlık ilkeleri üzerindeki yansımaları ayrıntılı biçimde değerlendirilmiştir. Bu çalışma, Türkiye’de yürütme organının üst kademe kamu yöneticileri atama yetkisi üzerinden siyaset-bürokrasi ilişkisini ABD ile karşılaştırarak analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel sorunsalları; yürütmenin üst düzey atamaları yapma yetkisinin siyaset-bürokrasi ilişkisini nasıl etkilediğinin ve kurumsal denetim mekanizmalarının bulunmadığı veya zayıf olduğu devletlerde üst düzey atama yetkisi kamu yönetiminde siyasal kadrolaşmaya ve tarafsızlık ilkesinin aşınmasına nasıl etki ettiğinin cevabını bulmaktır. 2017 Anayasa değişikliğiyle Türkiye’de yürütme yetkisi merkezileşmiş, üst kademe kamu personeli atamaları yasama onayına gerek olmadan doğrudan Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ve fren-denge mekanizmalarının işleyişini zayıflatmış ve liyakat tartışmalarını artırmıştır. Buna karşılık, ABD’de başkanın atama yetkisi Senato onayı gibi kurumsal mekanizmalarla denetlenmekte, bu sayede yürütmenin tek taraflı güç biriktirmesi sınırlandırılmaktadır. Türkiye’de hükümetin geniş takdir yetkisinin bürokrasiyi siyasal etkilere açık hale getirdiğini, ABD’de ise kurumsal denetimlerin daha dengeli bir bürokratik yapı oluşturduğunu ortaya koymuştur. Çalışmada kamu yönetiminde bürokratik tarafsızlık, liyakat ve hesap verebilirliğin güçlendirilmesi adına Türkiye’de yürütmenin atama yetkisine yönelik denetim araçlarının geliştirilmesi gerekliliği ve sistemin buna göre yapılandırılması gerekliliği tespit edilmiştir. Bu bulguların, yeni anayasa tartışmalarına ve kamu yönetimi reformlarına ışık tutması beklenmektedir.This thesis examines the authority and scope of the executive branch to appoint senior public officials in Türkiye and the United States in the context of the relationship between politics and bureaucracy. Furthermore, this study uses literature review and comparative analysis methods to evaluate in detail the scope of appointment authority in both systems, the institutional controls to which it is subject, and the implications of the appointment process becoming more centralized on the principles of meritocracy and bureaucratic impartiality. This study aims to analyze the relationship between politics and bureaucracy in Türkiye by comparing the executive branch's authority to appoint senior public officials with that of the United States. The main issues addressed in the study are how the executive branch's authority to make senior appointments affects the relationship between politics and bureaucracy, and how the authority to make senior appointments in states where institutional oversight mechanisms are absent or weak affects political staffing in public administration and the erosion of the principle of impartiality. With the 2017 constitutional amendment, executive power in Türkiye has been centralized, and appointments of senior public officials have been left directly to the President without the need for legislative approval. This situation has weakened the functioning of the separation of powers and checks and balance mechanisms and increased debates on meritocracy. In contrast, in the US, the president's appointment authority is controlled by institutional mechanisms such as Senate approval, thereby limiting the executive branch's unilateral accumulation of power. The study shows that the government's broad discretionary authority in Türkiye has made the bureaucracy susceptible to political influence, while institutional controls in the US have created a more balanced bureaucratic structure. v The study found that in order to strengthen bureaucratic impartiality, meritocracy, and accountability in public administration, it is necessary to develop oversight tools for the executive branch's appointment authority in Türkiye and to structure the system accordingly. These findings are expected to shed light on the new constitutional debates and public administration reforms
Effect of atrial fibrillation on premature ventricular complex burden and localization in patients without structural heart disease
Amaç: Prematür ventriküler kompleksler, atriyal fibrilasyon ile sıklıkla birlikte görülebilen aritmiler olup, atriyal fibrilasyon ile ilişkileri karmaşık ve çok yönlüdür. Prematür ventriküler komplekslerin, atriyal fibrilasyona eşlik eden yapısal değişikliklerin bir sonucu mu ortaya çıktığı yoksa etyolojisinde bağımsız bir aritmojenik tetikleyici mi olduğu halen tartışmalıdır. Bu çalışmada, atriyal fibrilasyonu olan hastalarda prematür ventriküler komplekslerin sıklığının, yükünün ve morfolojik özelliklerinin değerlendirilerek köken aldığı lokalizasyonların belirlenmesi; klinik, laboratuvar bulguları ve ekokardiyografik parametrelerle ilişkilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır.
Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği’nde yapılan bu çalışmaya, atriyal fibrilasyon (AF) tanısı olan ve 24 saatlik 12 kanallı ambulatuvar EKG ile değerlendirilen 103 hasta dahil edildi. İskemik kalp hastalığı ve yapısal kalp hastalığı olan olgular ile elektrokardiyografik olarak Ashman aberasyonu olan kompleksler çalışma dışı bırakıldı. Klinik özellikler, eşlik eden hastalıklar, laboratuvar değerleri, ekokardiyografik bulgular ile prematür ventriküler komplekslerin (PVK) sıklığı ve köken aldıkları lokalizasyonlar prematür ventriküler kompleks varlığına göre karşılaştırıldı.
Bulgular: Hastaların %72,8’inde (n=75) PVK saptandı. PVK’lı grupta yaş daha ileri (p=0,002), KBH (p=0,013) ve DM (p=0,027) daha sık idi. CHADS-VA skoru ve NYHA fonksiyonel sınıfı PVK olanlarda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,001). NT-proBNP pozitifliği PVK’lı hastalarda daha fazlaydı (72,0% vs. 35,7%; p<0,001) ve ortanca değerler anlamlı derecede yüksekti (1120 pg/mL vs. 259 pg/mL; p<0,001). Ekokardiyografik olarak, lateral e’ hızı daha düşük, ortalama E/e’ oranı ise daha yüksek bulundu (p=0,01). Sol atriyum volüm indeksi (LAVI) artışı tüm hastaların %55,3’ünde (n=57) izlendi ve bunların %78’inde (n=45) PVK mevcuttu. Multifokal PVK’lar %44 oranında görüldü ve 14 hastada non-sustained VT (NSVT) kaydedildi. PVK’ların çoğunluğu sol ventrikülden (%69,3), özellikle çıkış yolu dışı bölgelerden (%41) kaynaklandı. Uzun süreli persistan AF grubunda sağ ventrikül çıkış yolu (RVOT) ve sağ ventrikül çıkış yolu dışı bölgelerden köken alan PVK’ların anlamlı olarak daha sık olduğu saptandı (p=0,03).
Sonuç: AF hastalarında PVK prevalansı yüksektir ve ileri yaş, ek komorbiditeler, artmış NT-proBNP düzeyleri ve diyastolik disfonksiyonla ilişkilidir. Genel popülasyonda PVK’lar en sık çıkış yollarından köken alırken, çalışmamızda AF’li olgularda PVK’ların daha çok sol ventrikül ve çıkış yolu harici bölgelerden kaynaklandığı görülmüştür. Bu bulgular, AF’ye bağlı yapısal ve hemodinamik yeniden şekillenmenin PVK morfolojisi ve yükünü etkileyebileceğini düşündürmektedir.Objective: Premature ventricular complexes are arrhythmias frequently observed in association with atrial fibrillation, and their relationship is complex and multifactorial. It remains controversial whether premature ventricular complexes arise as a consequence of structural changes accompanying atrial fibrillation or represent an independent arrhythmogenic trigger in its etiology. This study aimed to evaluate the prevalence, burden, and morphological characteristics of premature ventricular complexes in patients with atrial fibrillation, to determine their anatomical origins, and to investigate their associations with clinical, laboratory, and echocardiographic parameters.
Materials and Methods: This study included 103 patients diagnosed with atrial fibrillation (AF) and evaluated by 24-hour 12 lead ambulatory electrocardiographic monitoring at the Department of Cardiology, Necmettin Erbakan University, Meram Faculty of Medicine. Patients with ischemic heart disease, structural heart disease or electrocardiographic complexes consistent with Ashman aberrancy were excluded. Clinical characteristics, comorbidities, laboratory results, echocardiographic findings, prematüre ventricular complexes (PVC) frequency, and their anatomical origins were compared according to the presence of PVCs.
Results: PVCs were detected in 72.8% (n=75) of patients. Patients with PVCs were older (p=0.002) and had higher rates of chronic kidney disease (CKD) (p=0.013) and diabetes mellitus (DM) (p=0.027). The CHADS-VA score and NYHA functional class were significantly higher in the PVC group (p=0.001). NT-proBNP positivity was more frequent in patients with PVCs (72.0% vs. 35.7%; p<0.001), with significantly higher median values (1120 pg/mL vs. 259 pg/mL; p<0.001). Echocardiographically, lateral e′ velocity was lower, while the mean E/e′ ratio was higher in the PVC group (p=0.01). Increased left atrial volume index (LAVI) was observed in 55.3% of patients, and 78% of these had PVCs. Multifocal PVCs were present in 44% of cases, and non-sustained ventricular tachycardia (NSVT) was documented in 14 patients. The majority of PVCs originated from the left ventricle (69.3%), particularly from non-outflow tract regions (41%). In the long standing persistan AF group, PVCs originating from the right ventricular outflow tract (RVOT) and non-outflow tract right ventricular regions were significantly more frequent (p=0.03).
Conclusion: PVC prevalence is high in AF patients and is associated with older age, comorbidities, elevated NT-proBNP levels, and diastolic dysfunction. Unlike the general population, in which PVCs most commonly originate from outflow tracts, in our cohort of AF patients, PVCs were more frequently observed to originate from the left ventricle and non-outflow tract regions. These findings suggest that AF-related structural and hemodynamic remodeling may influence PVC morphology and burden
Implementation of binary battle royale optimization algorithm to set union knapsack problem
Yüksek Lisans TeziKlasik çözüm yöntemlerinin yetersiz kaldığı ya da yüksek hesaplama maliyeti gerektirdiği durumlarda, optimizasyon teknikleri ön plana çıkmaktadır. Optimizasyon, belirli kısıtlar altında bir hedef fonksiyonun en iyi değerinin bulunmasını amaçlar. Hesaplama karmaşıklığı kuramı kapsamında NP-zor (Non-deterministic Polynomial-time hard) olarak sınıflandırılan problemler, çözüm süresinin problem boyutuyla birlikte üstel olarak arttığı ve polinom zamanda çözümün genellikle mümkün olmadığı yapılar sunar. Bu nedenle, kesin çözüm yöntemlerinin uygulanabilir olmadığı durumlarda yaklaşık, sezgisel (heuristic), meta-sezgisel (metaheuristic) algoritmalar gibi alternatif yaklaşımlar geliştirilerek bu problemlere etkin çözümler üretilmektedir. Bu tür problemlerin çözümü, yalnızca teorik bilgisayar bilimi açısından değil, aynı zamanda üretim planlaması, ağ optimizasyonu, kaynak yönetimi ve yapay zekâ gibi birçok uygulamalı alanda da kritik öneme sahiptir. Etkin çözüm yöntemleri hem hesaplama süresini azaltmakta hem de karmaşık sistemlerin verimli şekilde yönetilmesini mümkün kılmaktadır. Bu tez çalışmasında, NP-zor sınıfında yer alan Küme Birleşimli Sırt Çantası Problemi (Set-Union Knapsack Problem-SUKP) için Ölüm Oyunu Optimizasyon (Battle Royale Optimization-BRO) algoritmasının ikili (binary) versiyonları önerilmiştir ve performansları karşılaştırılarak analiz edilmiştir. BRO algoritması sürekli arama uzayı için tasarlanmış bir meta-sezgisel algoritma olduğundan, ikili yapıdaki SUKP problemlerine doğrudan uygulanamamaktadır. Bu nedenle BRO algoritmasını ikili arama uzayına adapte edebilmek için iki farklı yaklaşımı önerilmiştir. İlk yaklaşımda, BRO'nun temel işleyişine müdahale edilmeden, aday çözümlerin ikili yapıya dönüştürülmesi için 25 farklı transfer fonksiyonu (S, V, U, T, Z, O-şekilli ve Hiperbolik tanjant) kullanılmıştır. Bu yöntemde, algoritmanın arama dinamikleri korunarak, uygunluk hesaplanması öncesinde sürekli çözümler ikili yapıya dönüştürülmüştür. Önerilen algoritma 30 SUKP problemine uygulanmış elde edilen sonuçlar analiz edilmiştir. Sonuçlar O-şekilli TF'den olan O2-TF'nin en etkili çözümleri elde ettiğini göstermiştir. İkinci yaklaşımda, BRO algoritmasının arama uzayı doğrudan ikili forma taşınmıştır. Çözüm çeşitliliği sağlamak için Mutasyon, arama uzayını daraltmak için ise etiket oranı gibi yeni bileşenler eklenerek algoritmanın temel adımları modifiye edilmiştir ve BROBin olarak adlandırılmıştır. Önerilen her iki yöntemde de arama uzayının dışında kalan geçersiz çözümleri onarmak onarım (repair) algoritması ve var olan çözümleri iyileştirme için iyileştirme (improvement) algoritması kullanılmıştır. BROBin algoritması 30 SUKP problemi üzerinde test edilmiştir. En iyi performans gösteren transfer fonksiyonu O2 ile BROBin algoritmasının çıktıları karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Deneysel bulgular, BROBin'in 30 SUKP probleminin tamamında daha etkili yaklaşımlar ürettiğini göstermiştir. Bu tez çalışması, BRO algoritmasının ikili optimizasyon problemlerine uyarlanabilirliğini ortaya koyan çalışmalardan biri olması açısından önem taşımaktadır. Elde edilen sonuçlar, SUKP gibi karmaşık kombinatoryal problemlerin çözümünde meta-sezgisel yöntemlerin etkinliğini artırmak için arama uzayı adaptasyonu ve operatör modifikasyonlarının etkili rol oynadığını vurgulamaktadır.In cases where classical solution methods are insufficient or entail high computational costs, optimization techniques come to the forefront. Optimization aims to find the best value of an objective function under a set of constraints. Within the framework of computational complexity theory, problems classified as NP-hard (Non-deterministic Polynomial-time hard) exhibit a solution time that increases exponentially with problem size, making polynomial-time solutions generally infeasible. Therefore, in situations where exact solution methods are not applicable, alternative approaches such as approximate algorithms, heuristic, and metaheuristic techniques have been developed to provide effective solutions. Solving such problems is critically important not only from a theoretical computer science perspective but also in many applied domains such as production planning, network optimization, resource management, and artificial intelligence. Efficient solution strategies reduce computational time and enable the effective management of complex systems. This thesis proposes binary versions of the Battle Royale Optimization (BRO) algorithm to solve the Set-Union Knapsack Problem (SUKP), which belongs to the NP-hard class. Since the BRO algorithm was originally designed for continuous search spaces, it cannot be directly applied to binary SUKP problems. Therefore, two different approaches are proposed to adapt the BRO algorithm to the binary search space. In the first approach, 25 different transfer functions (S, V, U, T, Z, O-shaped and Hyperbolic tangent) were used to transform candidate solutions into binary structure without interfering with the basic operation of BRO. In this method, the search dynamics of the algorithm are preserved and the continuous solutions are converted to binary structure before the fitness calculation. The proposed algorithm has been applied to 30 SUKP problems and the results obtained have been analysed. The results show that O2-TF, which is one of the O-shaped TFs, obtains the most efficient solutions. In the second approach, the search space of the BRO algorithm is moved directly to binary form. The basic steps of the algorithm are modified by adding new components such as mutation to provide solution diversity and labelling ratio to narrow the search space, and the algorithm is called BROBin. In both proposed methods, repair algorithm is used to repair infeasible solutions outside the search space and improvement algorithm is used to improve feasible solutions. The BROBin algorithm has been tested on 30 SUKP problems. The outputs of the BROBin algorithm were evaluated by comparing the best performing transfer function O2 with the outputs of the BROBin algorithm. The experimental results show that BROBin produces more efficient approximations for all the 30 SUKP problems. This thesis is important as it is one of the studies that demonstrate the adaptability of the BRO algorithm to binary optimization problems. The results obtained emphasise that search space adaptation and operator modifications play an effective role in improving the effectiveness of meta-heuristics in solving complex combinatorial problems such as the SUKP
Investigation of the relationship between micronucleus test and malignancy in thyroid cancer
Amaç: Tiroit nodülü ile takipli, takibi cerrahi ile sonuçlanan hastalarda, elde edilen
cerrahi materyalden nodül ve normal tiroit dokusunda MN(Mikronükleus) ve
BN(Binükleus) sayılarının farklı bethesda ve cerrahi patoloji gruplarında karşılaştırılması
amaçlandı.
grupları arasında karşılaştırıldı. İstatistiksel değerlendirmeler R 4.4.1(R Core Team, 2024)
programı ile yapıldı. Sayısal değişkenlerin analizinde karma etki modellerinden (mixed
effects models) faydalanıldı. Sonuçlar p<0.05 olacak şekilde anlamlı olarak kabul edildi.
Malign ve benign tiroit lezyonlarının ayırt edilmesinde MN ve BN sayılarını
değerlendirmek amacıyla Receiver Operating Characteristic (ROC) analizi kullanıldı.
Bulgular: Preop ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB) değerlendirmesinde 39
hastanın 3’ü Bethesda 1, 10’u Bethesda 2, 8’i Bethesda 3, 1’i Bethesda 4, 4’ü Bethesda 5,
13’ü Bethesda 6 idi. Cerrahi patoloji değerlendirmesinde 39 hastanın 16’sı benign, 19’u
papiller tiroit karsinom(PTK), 4’ü foliküler tiroit karsinom(FTK) idi. Normal tiroit
dokusundaki MN sayısı (n=0.08±0.35), BN sayısı (n=0.10±0.38) idi. Nodül tiroit
dokusundaki MN sayısı (n=4.23±2.99), BN sayısı (n=3.28±3.05) idi. Normal tiroit dokusu
ile nodül tiroit dokusu arasında MN ve BN sayıları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark
vardı (Nondiagnostik ve benign grubundaki BN karşılaştırılması haricinde) (p<0,05). Cerrahi patoloji grubunda benign, papiller karsinom ve foliküler karsinom olmak
üzere 3 grup vardı. Benign tanılı nodül biyopsilerinde MN sayısı (n=1,87±1,62), BN sayısı
(n=1,12±1,58) idi. Papiller tiroit karsinom tanılı nodül biyopsilerinde MN sayısı (n=6,21
±2,65), BN sayısı (n=5,05±2,83) idi. Foliküler tiroit karsinom tanılı nodül biyopsilerinde
MN sayısı (n=4,25±1,70), BN sayısı (n=3,50±3,51) idi. Bu gruplar kendi arasında
kıyaslandığında malign(papiller ve foliküler) gruplarda, MN ve BN sayıları benign gruba
göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0,05). Foliküler karsinom ve papiller
karsinom grupları kendi arasında kıyaslandığında, MN ve BN sayıları açısından istatistiksel
olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Bethesda sınıflamasına göre 1.(Non-dianostik)
ve 2.(Benign) kategoride değerlendirilen nodül biyopsilerinde MN sayısı (n=2±1,79), BN
sayısı (n=1,42±2,06) idi. 3.(Önemi Belirsiz Atipi/Önemi Belirlenemeyen Foliküler
Lezyon) kategoride değerlendirilen nodül biyopsilerinde MN sayısı (n=4,71± 3,77), BN
sayısı (n=4,71±5,05) idi. 4.(Foliküler neoplasm veya foliküler neoplasm şüphesi),
5.(Malignite şüphesi) ve 6.(Malign) kategoride değerlendirilen nodül biyopsilerinde MN
sayısı (n=6±2,33), BN sayısı (n=4,31±1,95) idi. Bethesda gruplarında Non-dianostik ve
benign kategoriyi oluşturan gruba göre diğer gruplarda MN ve BN sayıları açısından
istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p<0,05). Normal tiroit dokusundaki MN ve
BN sayılarında patolojiden bağımsız olarak hiçbir kategoride istatistiksel açıdan anlamlı bir
farklılık saptanmadı (p>0,05).
Sonuç: Tiroit nodülü ile takipli hastalarda preoperatif incelemede MN, BN
sayılarının malign benign nodül ayrımında faydalı olacağı sonucuna varıldı.
Bethesda sınıflaması kategorilerine göre oluşturulmuş gruplar ve cerrahi patoloji
gruplarının her ikisinde de patoloji sonucu malign olanlarda benignlere göre MN ve BN
sayılarının artış gösterdiği ve ayırıcı tanıya katkı sağladığı gösterildi.
Şüpheli hastalarda preop patolojik değerlendirmeye ilave olarak mikronükleus ve
binükleus sayılarının tanı açısından katkı sağlayacağı düşünüldü. Geniş hasta serilerinde
İİAB ile MN ve BN çalışılmasına ihtiyaç vardır.Aim: The aim was to compare the numbers of MN (Micronuclei) and BN
(Binuclei) in thyroid nodules and normal thyroid tissue from surgical specimens in patients
followed up with thyroid nodules, whose follow-up resulted in surgery, across different
Bethesda and surgical pathology groups.
Materials and Method: A total of 39 patients (6 male, 15.38% and 33 female,
84.61%), with a mean age of 47.90 ± 10.7 years, who were followed up for thyroid nodules
and underwent surgical treatment at the Department of Otorhinolaryngology, Faculty of
Medicine, Necmettin Erbakan University, were included in the study. Samples obtained
from surgical specimens were placed in FBS and PBS solutions prepared by the
Department of Genetics and sent to the laboratory. In normal and nodular thyroid cells,
1,000 cells were counted, and the numbers of MN (Micronuclei) and BN (Binuclei) were
evaluated on slides stained with 5% Giemsa and May-Grunwald. The MN and BN counts
obtained were compared between Bethesda and surgical pathology groups. Statistical
analyses were performed using R 4.4.1 (R Core Team, 2024). Mixed effects models were
used to analyze numerical variables. A p-value of <0.05 was considered statistically
significant. Receiver Operating Characteristic (ROC) curves were used to evaluate the
numbers of MN and BN in distinguishing between malignant and benign thyroid lesions.
Results: In the preoperative fine-needle aspiration biopsy (FNAB) evaluation, 3 out
of 39 patients were classified as Bethesda 1, 10 as Bethesda 2, 8 as Bethesda 3, 1 as
Bethesda 4, 4 as Bethesda 5, and 13 as Bethesda 6. In the surgical pathology assessment,
16 of the 39 patients were diagnosed as benign, 19 as papillary thyroid carcinoma (PTC),
and 4 as follicular thyroid carcinoma (FTC).
The number of MN in normal thyroid tissue was (n=0.08±0.35), while the number
of BN was (n=0.10±0.38). In nodular thyroid tissue, the number of MN was
(n=4.23±2.99), and the number of BN was (n=3.28±3.05). A statistically significant difference was found between normal thyroid tissue and nodular thyroid tissue in terms of
MN and BN counts, except for the comparison in the nondiagnostic and benign groups
(p<0.05).
In the surgical pathology group, patients were categorized into three groups: benign
papillary carcinoma and follicular carcinoma. In nodules diagnosed as benign, the MN
count was (n=1.87±1.62), and the BN count was (n=1.12±1.58). In nodules diagnosed with
papillary thyroid carcinoma, the MN count was (n=6.21±2.65), and the BN count was
(n=5.05±2.83). In nodules diagnosed with follicular thyroid carcinoma, the MN count was
(n=4.25±1.70), and the BN count was (n=3.50±3.51).
When these groups were compared among themselves, the MN and BN counts in
malignant (papillary and follicular) groups were significantly higher than in the benign
group (p<0.05). However, no statistically significant difference was found between the
follicular carcinoma and papillary carcinoma groups in terms of MN and BN counts
(p>0.05).
According to the Bethesda classification, the MN count was (n=2±1.79) and the BN
count was (n=1.42±2.06) in nodule biopsies classified as category 1 (Nondiagnostic) and
category 2 (Benign). In category 3 (Atypia of undetermined significance/Follicular lesion
of undetermined significance), the MN count was (n=4.71±3.77) and the BN count was
(n=4.71±5.05). In biopsies classified as category 4 (Follicular neoplasm or suspicion of
follicular neoplasm), category 5 (Suspicious for malignancy), and category 6 (Malignant),
the MN count was (n=6±2.33) and the BN count was (n=4.31±1.95).
A statistically significant increase in the number of MN and BN was detected in
other groups compared to the group consisting of the Non-diagnostic and Benign
categories in the Bethesda classification (p<0.05). However, no statistically significant
difference was found in MN and BN counts in normal thyroid tissue across different
pathology categories (p>0.05).
Conclusion: In patients followed up for thyroid nodules, it was concluded that the
preoperative evaluation of MN and BN counts could be useful in distinguishing malignant
from benign nodules.
In both the Bethesda classification-based groups and the surgical pathology groups,
MN and BN counts were found to be higher in malignant cases compared to benign ones,
contributing to differential diagnosis.It was considered that, in addition to preoperative pathological evaluation, the
assessment of micronucleus (MN) and binucleus (BN) counts could aid in diagnosis in
suspicious cases. Further studies with larger patient series are needed to evaluate MN and
BN counts in FNAB
Industrial application of image processing method in printing and embroidery quality control in the apparel industry
Yüksek Lisans TeziBu tez, konfeksiyon sektöründe baskı ve nakış kalite kontrol süreçlerinde görüntü işleme tekniklerinin uygulanabilirliğini incelemekte ve Beybo firması üzerinde gerçekleştirilen bir örnek uygulamayı ele almaktadır. Tez kapsamında, baskı ve nakış hatalarının tespitine yönelik bir kalite kontrol sistemi geliştirilmiştir. Sistem, bir referans numune ile üretimden çıkan ürünleri karşılaştırarak hataları otomatik olarak algılayabilmekte ve operatör müdahalesini en aza indirmektedir. Tezde, sistemin yapısı ve işleyişi detaylı bir şekilde açıklanmış; Raspberry Pi tabanlı bir donanım altyapısı ile kamera ve ışıklandırma entegrasyonu gerçekleştirilmiştir. Hataların tespiti sonrasında sistem, görsel bir uyarı mekanizması (kırmızı-yeşil ışık) ile sonuçları operatöre bildirmektedir. Bu uygulama, kalite kontrol süreçlerindeki insan hatalarını azaltmış, verimliliği artırmış ve süreçleri dijitalleştirerek iş gücü maliyetlerini düşürmüştür. Sonuç olarak, görüntü işleme ile kalite kontrol sistemleri, konfeksiyon sektöründe yüksek hassasiyetli hata tespiti ve süreç iyileştirmesi için yenilikçi bir çözüm sunmaktadır. Bu çalışma, sektör için benzer uygulamalara rehberlik edebilecek bir örnek teşkil etmektedir.This thesis investigates the applicability of image processing techniques in the quality control processes of printing and embroidery within the apparel industry, through an implementation conducted at Beybo, a textile manufacturing company. Within the scope of the study, a quality control system was developed to detect defects in printed and embroidered products. The system operates by comparing each item from the production line with a predefined reference sample, enabling automatic defect detection and significantly reducing the need for manual inspection. The system’s structure and workflow are explained in detail, including its hardware integration using a Raspberry Pi, camera, and lighting setup. Upon detecting a defect, the system provides instant feedback to the operator through a visual alert mechanism involving red and green lights. This application has reduced human error, improved inspection speed, enhanced process efficiency, and contributed to cost reduction by digitizing quality control tasks. The findings demonstrate that image processing-based quality control systems can offer a highly accurate and efficient solution for detecting defects in the textile industry. The study sets an example for similar applications and contributes to the digital transformation of traditional inspection processes in apparel production
The mediating role of destination brand experience and perceived value in the impact of gastronomic experience on customer satisfaction and loyalty: The case of Hatay
Doktora TeziBu araştırma, gastronomi zenginliği nedeniyle UNESCO tarafından "Gastronomi Şehri" ilan edilen Hatay’ı ziyaret eden turistlerin gastronomi deneyimlerinin, müşteri memnuniyet ve sadakati üzerindeki doğrudan etkilerini incelemektedir. Araştırmada ayrıca destinasyon marka deneyimi ile algılanan değerin, bu ilişkilerdeki aracılık rolleri değerlendirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, Hatay’ı ziyaret eden ve tesadüfi olmayan amaçlı örnekleme yöntemiyle belirlenen 1462 kadın turist oluşturmaktadır. Araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Veriler, beş ayrı ölçüm aracıyla toplanmıştır. Toplanan veriler, istatistiksel paket programları aracılığıyla Yapısal Eşitlik Modellemesi (YEM) ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda, turistlerin gastronomi deneyimlerinin müşteri memnuniyet ve sadakati üzerinde doğrudan ve anlamlı bir etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Buna karşın, gastronomi deneyiminin destinasyon marka deneyimi ve algılanan değer üzerinde olumlu ve anlamlı etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. Destinasyon marka deneyimi ile algılanan değer, gastronomi deneyiminin müşteri memnuniyeti üzerindeki etkisinde kısmi aracılık rolü üstlenirken; sadakat üzerindeki etkisinde yalnızca algılanan değerin kısmi aracılık rolü olduğu belirlenmiştir. Ayrıca müşteri memnuniyetinin, müşteri sadakati üzerinde doğrudan ve olumlu bir etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu araştırma, Hatay’ın gastronomi temelli marka değerini yeniden yapılandırma sürecine katkı sağlamayı hedeflemektedir. Bununla birlikte, gastronomi deneyiminin müşteri memnuniyeti ve sadakati üzerindeki etkilerini aracılık değişkenleri bağlamında inceleyerek literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.This study examines the direct effects of tourists’ gastronomic experiences on customer satisfaction and loyalty in Hatay, which has been designated as a "City of Gastronomy" by UNESCO due to its rich culinary heritage. In addition, the study evaluates the mediating roles of destination brand experience and perceived value within these relationships. The sample of the study consists of 1462 female tourists who visited Hatay and were selected through a nonprobability purposive sampling method. A relational survey model was employed in the research. Data were collected using five different measurement instruments and analyzed through Structural Equation Modeling (SEM) using statistical software packages. The findings revealed that tourists’ gastronomic experiences do not have a direct and significant effect on customer satisfaction and loyalty. However, gastronomic experiences were found to have a positive and significant effect on destination brand experience and perceived value. Moreover, while destination brand experience and perceived value partially mediated the relationship between gastronomic experience and customer satisfaction, only perceived value was found to partially mediate the relationship between gastronomic experience and loyalty. The results also indicate that customer satisfaction has a direct and positive effect on customer loyalty. This study aims to contribute to the reconstruction of Hatay’s gastronomy-based brand value. Furthermore, it seeks to fill a significant gap in the literature by examining the effects of gastronomic experiences on customer satisfaction and loyalty through the lens of mediating variables
The Crusader Counties of Edessa and their rulers
Yüksek Lisans TeziBu çalışma, Haçlı Seferleri sürecinde Anadolu’da yaşanan siyasal ve askerî mücadeleleri ele almakta ve bu bağlamda Urfa Kontluğu’nun tarihî gelişimini incelemektedir. XI. ve XII. yüzyıllarda Selçuklular, yalnızca Bizans İmparatorluğu’na karşı değil, aynı zamanda Haçlılara karşı da yoğun mücadeleler vermek zorunda kalmışlardır. Bu mücadeleler, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sürecinde millî bir direniş niteliği taşımaktadır. Haçlı Seferleri, sadece askerî çatışmalarla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Ortaçağ’ın siyasal, sosyal, kültürel ve inanç dünyasında derin izler bırakmıştır. 1095 yılında Papa II. Urbanus’un çağrısıyla başlayan ve 1291 yılına kadar süren Haçlı Seferleri, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında büyük bir güç mücadelesine dönüşmüş, bu süreçte Urfa Kontluğu gibi Haçlı devletleri kurulmuştur. 1098 yılında kurulan ve 1144 yılına kadar varlığını sürdüren Urfa Kontluğu, bölgedeki Haçlı varlığının önemli bir temsilcisi olmuştur. Ancak büyük Türk komutanı Nureddin Mahmud’un 1144’te Urfa’yı fethetmesiyle bu devlet yıkılmış ve şehir yeniden Türk yurdunun ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Bu tezde, Urfa Kontluğu’nun kuruluş süreci, siyasi yapısı ve yönetici figürleri incelenmiş; ayrıca Selçukluların Haçlılara karşı verdiği mücadeleler bağlamında bu devletin tarihî önemi ortaya konulmuştur. Çalışma, Haçlı Seferlerinin Ortaçağ’da bıraktığı etkileri ve bu etkiler karşısında Müslüman-Türk dünyasının verdiği direnişi tarihsel kaynaklar ışığında değerlendirmektedir.This study explores the political and military dynamics in Anatolia during the Crusades, with a specific focus on the historical trajectory of the County of Edessa. In the 11th and 12th centuries, the Seljuks engaged in protracted struggles not only against the Byzantine Empire but also against the Crusader states. These conflicts assumed the character of a broader resistance during the processes of Turkification and Islamization in Anatolia. Initiated in 1095 by Pope Urban II and continuing until 1291, the Crusades evolved into a major power struggle between the Christian and Muslim worlds, resulting in the establishment of several Crusader states, including the County of Edessa. Established in 1098 and lasting until its fall to Nureddin Mahmud in 1144, the County of Edessa represented a key Crusader foothold in the region. Its fall marked the reintegration of the city into Muslim-Turkish dominion. This thesis examines the establishment, administrative structure, and leadership of the County of Edessa, highlighting its significance within the context of the Seljuks' resistance against the Crusaders. The study further analyzes the broader implications of the Crusades on medieval political, social, and religious structures, as well as the responses of the Muslim-Turkish world, drawing on a range of historical sources
Murtaza al-Zabidi and his fiqh thought
Doktora Teziİslam hukuk tarihi boyunca her dönemde fıkıh ilminin gelişimine katkı sağlayan önemli şahsiyetler ortaya çıkmıştır. 18. yüzyılın çok yönlü âlimlerinden Murtazâ ez-Zebîdî, Hanefî fıkhına dair derinlikli yorumları, hadis-fıkıh ilişkisini ele alışı ve dilbilimsel yaklaşımlarıyla öne çıkan bir isimdir. Eserlerinde fıkıh, hadis ve Arap diline yaptığı katkılar, onun ilimler arası birikimini yansıtır. Ancak, bu âlimlerin bir kısmının akademik literatürde yeterince incelenmemesi, onların eserlerinin ve fıkıh ilmine olan etkilerinin tam olarak anlaşılamamasına neden olmuştur. Bu durum, bazı dönemlerin fakihlerin az yetiştiği veya fıkhi üretkenliğin azaldığı gibi yüzeysel genellemelerle nitelendirilmesine yol açmıştır. Oysa özellikle son dönemlerde yaşamış fakihlerin eserleri, İslam hukuk geleneğinin sürekliliğini ve dinamizmini ortaya koyması bakımından büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma, söz konusu genellemeleri eleştirel bir yaklaşımla ele alarak, Murtazâ ez-Zebîdî’nin fıkıh sahasındaki konumunu, metodolojik yaklaşımlarını ve katkılarını nizami bir şekilde incelemeyi hedeflemektedir. Çalışma, metodolojik olarak üç temel eksen üzerine inşa edilmiştir. İlk bölümde, Zebîdî’nin biyografik detayları, ilmî altyapısı, hoca-öğrenci ilişkileri ve dönemin entelektüel çevresi sosyokültürel bağlamıyla birlikte analiz edilmiştir. İkinci bölüm, Zebîdî’nin fıkıh usulüne dair tartışmalı konulardaki görüşlerini karşılaştırmalı yöntem ile ele almakta; aynı zamanda onun hadis ilmindeki yorumlarını ve ictihad mekanizmasını usûlî açıdan irdelemektedir. Üçüncü ve son bölümde, Zebîdî’nin füru-i fıkha dair görüşleri detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Bu kısımda, müellifin fıkhi ihtilaflara metodik yaklaşımı, dilbilimsel unsurlarla fıkıh prensipleri arasında kurduğu bağlantı ve Hanefî mezhebinin görüşlerine karşı takındığı eleştirel tavır analiz edilmiştir. Ayrıca, Zebîdî’nin fıkhi müzakerelerde tercih ettiği terminolojik yapı ve bu tercihlere esas teşkil eden gerekçeler ilmî bir yöntemle irdelenmiştir. Bu araştırma, Zebîdî’nin fıkıh mirasını akademik bir titizlikle ortaya koymayı ve İslam hukuk düşüncesinin tarihsel sürekliliğini belgelemeyi amaçlamaktadır. Zebîdî gibi çok yönlü âlimlerin varlığı, fıkıh geleneğinin her dönemde nazarî derinliğini koruduğunu ve canlı bir tekâmül süreci geçirdiğini kanıtlamaktadır. Benzer monografik çalışmalar, İslam ilim geleneğinin zengin ilmî birikiminin nesiller arası aktarımını sağlamak açısından mühim bir işlev görmektedir.Throughout the history of Islamic law, every era has witnessed prominent scholars who contributed to the development of jurisprudence (fiqh). Among them, Murtada al-Zabîdî, an 18thcentury polymath, distinguished himself through his profound commentaries on Hanafî jurisprudence, his nuanced approach to the interplay between hadith and fiqh, and his linguistically grounded methodologies. His works, which bridge fiqh, hadith, and Arabic philology, reflect his interdisciplinary expertise. However, the insufficient scholarly attention paid to some of these scholars-including alZabîdî-has hindered a comprehensive understanding of their works and their impact on Islamic legal thought. This gap has led to superficial generalizations, such as labeling certain periods as lacking in jurists or marked by declining legal productivity. In reality, the works of later jurists, particularly those like al-Zabîdî, demonstrate the continuity and dynamism of the Islamic legal tradition. This study critically engages with such generalizations, systematically examining al-Zabîdî’s position in fiqh, his methodological approaches, and his contributions to the field. Methodologically, the study is structured around three main axes. The first section analyzes al-Zabîdî’s biographical details, intellectual formation, teacher-student relationships, and the sociocultural context of his scholarly environment. The second section addresses al-Zabîdî’s views on contentious issues in usûl al-fiqh using a comparative methodology, while also scrutinizing his interpretations in hadîth studies and his mechanisms of ijtihâd from an epistemological perspective. The third and final section delves into al-Zabîdî’s perspectives on furûʿ al-fiqh, examining his systematic approach to juristic disagreements, the connection he establishes between linguistic elements and legal principles, and his critical stance toward the Hanafî school. Additionally, the terminological preferences he employed in juristic discourse and the underlying reasoning behind these choices are analyzed through a rigorous scholarly methodology. This research aims to rigorously present al-Zabîdî’s juristic legacy and document the historical continuity of Islamic legal thought. The existence of multifaceted scholars like al-Zabîdî demonstrates that the fiqh tradition has consistently maintained its theoretical depth and undergone dynamic evolution. Monographic studies such as this play a crucial role in preserving and transmitting the rich intellectual heritage of Islamic scholarship across generations