Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
    18430 research outputs found

    From analog to digital: Cinema in transition Blade Runner and Blade Runner 2049

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziÇalışmada, sinemanın analogdan dijitale dönüşümü ve bu dönüşümün sinema estetiği ile anlatı üzerindeki yansımaları, Blade Runner (1982) ve Blade Runner 2049 (2017) filmleri üzerinden incelenmiştir. Dijitalleşme ile sinema sanatının dönüşümü; özellikle CGI (Computer-Generated Imagery), VFX (Visual Effects) ve renk derecelendirme gibi teknolojilerin estetik ve teknik katkıları ele alınarak değerlendirilmiştir. Blade Runner, analog teknolojilerin sınırlı imkânlarıyla yaratılan bir geleceği yansıtırken, Blade Runner 2049 modern dijital teknolojilerin sunduğu olanaklarla daha ayrıntılı ve kapsamlı bir görsel dünya sunmaktadır. Bu bağlamda çalışmada, iki filmde kullanılan teknik ve estetik unsurlar karşılaştırılarak dijitalleşmenin sinema üzerindeki etkileri ortaya konulmuştur. Dijital kameraların, post-prodüksiyon yazılımlarının, sanal sinematografinin ve gelişen teknolojilerin görsel ifadenin sınırlarını nasıl yeniden tanımladığı incelenmiştir. Dijital araçların entegrasyonu, erişilebilirlik ve film yapım süreçlerinin demokratikleşmesi gibi unsurlar, sanat ve anlatıyı doğrudan etkilemektedir. Fiziksel ve dijital dünyanın giderek iç içe geçtiği günümüzde, dijital teknolojilerin çağdaş sinemada yarattığı dönüşüm detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Bu bağlamda, çağdaş sinemanın dijital araçlarla evrilen dinamikleri; film yapımcıları, akademisyenler ve sektör profesyonelleri için yeni perspektifler sunmaktadır. Bu çalışma, dijitalleşmenin sinema sanatı ve estetiği üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, dijital teknolojilerin sinema dilini dönüştürdüğünü göstermektedir. Dijitalleşmenin sinema sanatına katkıları, bilim kurgu film türü bağlamında incelenmiş ve sinemanın geleceğinde dijital teknolojilerin yaratacağı potansiyel etkiler incelenmiştir. Dijitalleşmenin sinema sanatı ve estetiğine olan katkısının incelendiği çalışmada, dijital teknolojilerin sinema diline etkisi ortaya koyulmaya çalışılmıştır.This study examines the transition of cinema from analog to digital and the reflections of this transformation on cinematic aesthetics and narrative through an analysis of Blade Runner (1982) and Blade Runner 2049 (2017). The transformation of the art of cinema with digitalization is evaluated by addressing the aesthetic and technical contributions of technologies such as CGI (Computer-Generated Imagery), VFX (Visual Effects), and color grading. While Blade Runner reflects a future created with the limited possibilities of analog technologies, Blade Runner 2049 presents a more detailed and comprehensive visual world enabled by the possibilities of modern digital technologies. In this context, the study reveals the effects of digitalization on cinema by comparing the technical and aesthetic elements used in both films. It investigates how digital cameras, post-production software, virtual cinematography, and evolving technologies have redefined the boundaries of visual expression. The integration of digital tools, accessibility, and the democratization of filmmaking processes directly influence art and narrative. In today’s world, where the physical and digital realms increasingly intertwine, the transformation brought about by digital technologies in contemporary cinema is examined in detail. In this regard, the evolving dynamics of contemporary cinema through digital tools provide new perspectives for filmmakers, academics, and industry professionals. This study demonstrates how digitalization has transformed the language of cinema by revealing its impact on cinematic art and aesthetics. The contributions of digitalization to the art of cinema are analyzed within the context of the science fiction film genre, and the potential effects of digital technologies on the future of cinema are examined

    Investigating the effect of perceived job stress on eating behaviour among physicians

    Get PDF
    Amaç: Hekimlerin, sağlık hizmeti sunumunun merkezinde yer almaları nedeniyle iş stresiyle karşılaşma düzeylerinin yüksek olduğu bilinmektedir. Stresin yalnızca mesleki verimlilik ve ruhsal iyilik hali üzerinde değil, aynı zamanda bireysel sağlık davranışları üzerinde de belirleyici bir faktör olduğu göz önünde bulundurulduğunda, hekimlerde iş stresi ve yeme davranışı arasındaki ilişkinin ortaya konulması, hem bireysel sağlık hem de sağlık hizmetlerinin kalitesi açısından önem taşımaktadır. Bu sebeple sunulan çalışmada, hekimlerin algıladıkları iş stresinin yeme davranışları üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmanın evrenini, Türkiye’de farklı kurum ve branşlarda görev yapan hekimler oluşturmuştur. Örneklem büyüklüğü evrendeki birey sayısı bilinmediği için, %5 hata payı, %95 güven aralığı ile en az 385 kişi olarak hesaplandı. Google forms aracılığıyla hazırlanan anket formu sosyal medya aracılığıyla hekim gruplarında paylaşıldı. Yurt dışında çalışan hekimler ve diş hekimleri çalışma dışı bırakıldı. Yaklaşık 3 ayda (01.01.2024-31.03.2024) 530 katılımcıya ulaşıldı. Uygulanan anket formunda, hekimlerin sosyodemografik özellikleri (yaş, cinsiyet, medeni durum, branş, mesleki kıdem yılı, boy, kilo vb.), Genel İş Stresi Ölçeği (GİSÖ), Yetişkin Yeme Davranışı Ölçeği (YYDÖ) yer aldı. GİSÖ ölçeği tek boyuttan oluşmakta ve ölçekten en az 9, en fazla 45 puan alınabilmektedir. Ölçek puanı arttıkça kişinin iş stresinin arttığı varsayılmaktadır. YYDÖ’nün 7 alt boyutu; ‘Açlık Hissi’, ‘Tokluk Hissi’, ‘Duygusal Aşırı Yeme’, ‘Yemek Keyfi’, ‘Duygusal Yetersiz Yeme’, ‘Besin Seçiciliği’, ‘Yavaş Yeme’ şeklindedir. YYDÖ toplam puan üzerinden değerlendirilmemektedir. Her bir alt boyuttan alınan puanın artması alt boyuttaki beslenme davranışına olan yatkınlığı yansıtmaktadır. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 paket programı ile analiz edilmiş, tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Student-t testi, One-Way ANOVA ve Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 38,87±9,55 (min=24 maks=68) yıl olup, %51,3’ü erkek (n=272), %77,5’i (n=411) evlidir. Hekimlerin %42,2’si (n=223) fazla kilolu, %20,5’i (n=109) obez olup, %70,8’i (n=375) düzenli egzersiz yapmıyordu. GİSÖ puan ortalaması 23,47±7,09 olup Cronbach’s alpha değeri 0,925 idi. YYDÖ alt boyutlarının Cronbach’s alpha değerleri ise 0,755 ile 0,934 arasında değişen değerlerde bulundu. Kadınların duygusal aşırı yeme alt boyut puanı (15,44±5,92) erkeklere (13,28±4,93) göre yüksekti (p<0,001). Cinsiyetler arasında GİSÖ puanları arasında ise fark tespit edilmedi (p=0,305). Gelir durumu düşük olanların (25,47±7,37) GİSÖ puanları, geliri yüksek olanlara (22,25±7,18) göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). Psikiyatrik rahatsızlığı olanların (25,74±8,30) GİSÖ puanları psikiyatrik rahatsızlığı olmayanlara göre (23,29±6,97) anlamlı olarak yüksekti (p=0,038). Sigara kullananların GİSÖ puanı (25,34±7,37) hiç içmeyenlere (22,70±6,92) göre yüksekti (p=0,003). Egzersiz yapmayanların GİSÖ puanı (24,16±7,26) egzersiz yapanlardan (21,80±6,38) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). İş yükünü ağır olarak değerlendiren hekimlerin GİSÖ puan ortalaması (24,58±6,67), iş yükünü orta olarak değerlendirenlere göre (20,82±5,77) göre yüksekti (p<0,001). Yataklı serviste nöbet tutan hekimlerin GİSÖ toplam puanı (25,82±6,98) nöbet tutmayan hekimlerin GİSÖ toplam puanından (22,58±7,09) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Kilo vermek isteyenlerin YYDÖ duygusal aşırı yeme (15,39±5,55) puanları, kilosundan memnun (11,70±4,58) olanlara göre anlamlı düzeyde yüksekti (p<0,001). GİSÖ toplam puanı ile açlık alt boyutu (r=0,187) ve duygusal aşırı yeme alt boyutu (r=0,181) arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon olduğu tespit edildi (p<0,001). Sonuç: Sunulan çalışmada hekimlerde artan iş stresinin özellikle açlık hissine sebep olduğu ve duygusal aşırı yemeyi artırdığı bulundu. Ayrıca hekimlerin genel iş stresinin gelir durumu, psikiyatrik bir hastalık varlığı, sigara içme, egzersiz yapma, iş yükü ve nöbet tutma durumlarından etkilendiği tespit edildi. Özellikle hastaları için kilo verme, sağlıklı yaşam biçimi önerme ve bu konularda danışmanlık verme gibi mesleki sorumluluklara sahip hekimlerin kendileri söz konusu olduğunda yaklaşık her üç hekimden ikisinin fazla kilolu ve obez olması, her dört hekimden üçünün de kilo vermeyi istiyor olması dikkat çekicidir. Bulgular, hekimlerin sağlıklı yaşam davranışlarını sürdürebilmeleri için stres yönetimi, sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitenin desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. İş yükünün dengelenmesi ve psikososyal destek mekanizmalarının geliştirilmesi, hekimlerin hem mesleki performansını hem de yaşam kalitesini artırmaya yönelik önemli bir gereklilik olarak öne çıkmaktadır.Aim: It is well known that physicians experience high levels of work-related stress due to their central role in the delivery of healthcare services. Considering that stress is a determining factor not only in professional productivity and mental well-being but also in individual health behaviours, establishing the relationship between work-related stress and eating behaviour in physicians is important in terms of both individual health and the quality of healthcare services. Therefore, this study aims to examine the effects of physicians' perceived work stress on their eating behaviour. Materials and Methods: The population of this descriptive study consisted of physicians working in different institutions and branches in Turkey. As the sample size was calculated based on a 5% margin of error and a 95% confidence interval, it was determined to be at least 385 individuals, given that the number of individuals in the population was unknown. The questionnaire form, prepared using Google Forms, was shared with physician groups via social media. Physicians and dentists working abroad were excluded from the study. Approximately 530 participants were reached in 3 months (01.01.2024-31.03.2024). The survey form included the physicians' sociodemographic characteristics (age, gender, marital status, branch, years of professional experience, height, weight, etc.), the General Work Stress Scale (GWSS) to assess work stress levels, and the Adult Eating Behaviour Scale (AEBS) to assess eating behaviours. The GSSS consists of a single dimension, and scores range from a minimum of 9 to a maximum of 45 points. It is assumed that as the scale score increases, the person's work stress increases. The 7 subscales of the AEBQ are: “Feeling of Hunger”, “Feeling of Fullness”, “Emotional Overeating”, “Enjoyment of Food”, “Emotional Undereating”, “Food Selectivity”, and “Slow Eating”. The YYDÖ is not evaluated based on the total score. An increase in the score obtained from each sub-dimension reflects the propensity for eating behaviour in that sub-dimension. The data were analysed using the SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 20.0 package programme, and descriptive statistics, Student's t-test, One-Way ANOVA, and Pearson correlation analysis were applied. A p-value of <0.05 was considered statistically significant. Results: The mean age of participants was 38.87±9.55 (min=24 max=68) years, 51.3% were male (n=272), and 77.5% (n=411) were married. Forty-two point two per cent (n=223) of physicians were overweight, twenty point five per cent (n=109) were obese, and seventy point eight per cent (n=375) did not exercise regularly. The mean GIPS score was 23.47±7.09, Cronbach's alpha value was 0.925, and the Cronbach's alpha values of the YYDÖ subscales ranged from 0.755 to 0.934. Female physicians had significantly higher scores than male physicians for hunger, fullness, eating enjoyment, food selectivity, slow eating, and emotional overeating (p<0.05). Young physicians had statistically significant scores for hunger and emotional undereating (p=0.004 and p=0.001, respectively). Single physicians were found to have a higher tendency for emotional overeating than married physicians (p=0.039), and physicians in the low income group and those who smoked were found to have higher stress levels (p=0.003 and p=0.003, respectively). Physicians who wanted to lose weight were found to enjoy eating and to have a tendency towards emotional overeating (p<0.001). As the daily number of patients increased and the workload became heavier, GİSÖ scores also rose significantly (p<0.05). Physicians who did not exercise had significantly higher GİSÖ scores (p<0.001). Physicians working in surgical specialties had significantly lower slow eating scores compared to physicians working in other specialties (p<0.05). The emotional overeating score of specialist physicians (15.43±5.98) was significantly higher than that of research assistants (13.56±5.00) (p=0.016); the emotional under-eating scores of those working as research assistants (15.03±5.08) were significantly higher than the emotional under-eating scores of specialist physicians (14.14±5.31) (p=0.015). When comparing the total GİSÖ score with the YYDÖ sub-dimensions, a weak positive correlation was found between the total GİSÖ score obtained by physicians and the Hunger sub-dimension (r=0.187) and the Emotional Overeating sub-dimension (r=0.181) (p<0.001). Conclusion: The study presented indicates that levels of work-related stress among physicians significantly influence eating behaviours. High work-related stress has been found to be particularly associated with emotional overeating and undereating behaviours. The findings suggest that stress management, healthy nutrition, and regular physical activity should be supported to enable physicians to maintain healthy lifestyle behaviours. Furthermore, balancing workloads and developing psychosocial support mechanisms are highlighted as importan

    The clinical significance of monocyte to Lymphocyte ratio and Platelet to Lymphocyte ratio in the diagnosis of ovarian torsion

    No full text
    Amaç: Bu çalışmada over torsiyonunun preoperatif dönemde hızlı ve doğru şekilde tanı almasında Monosit Lenfosit Oranı (MLR) ve Platelet Lenfosit Oranı (PLR)’nin rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında 1 Ocak 2010- 28 Şubat 2025 tarihleri arasında over detorsiyonu yapılan 100 hasta ve over kistektomi yapılan 100 hasta olmak üzere toplam 200 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, gravida, parite, yaşayan çocuk sayısı), klinik özellikleri (başvuru şikayeti, kronik hastalık durumu, geçirilmiş operasyon öyküsü, torsiyon olan overin lokasyonu, kist olan overin lokasyonu), preoperatif laboratuvar değerleri (HB, WBC, PLT, CRP, Monosit, Lenfosit, MLR, PLR) hasta arşiv dosyalarından retrospektif olarak tarandı ve kaydedildi. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 27.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmada over torsiyonu ve over kist grupları arasında başvuru şikâyetleri açısından anlamlı fark saptandı (p=0,003). Torsiyon olgularının %8’i bulantı/kusma ile başvururken, bu şikâyet kist grubunda izlenmedi. Her iki grupta da en sık başvuru nedeni karın ağrısıydı (torsiyon %73, kist %82). Over torsiyonu tanılı hastaların yaş ortalaması (32,38±8,39 yıl) over kisti grubuna (38,44±9,54 yıl) kıyasla daha düşük bulundu (p0,05). Ayrıca PLR açısından da anlamlı fark bulunmadı (p=0,344). ROC analizi sonuçları, MLR’nin over torsiyonu ile over kistini ayırt etmede istatistiksel olarak anlamlı bir belirteç olabileceğini ve klinik pratikte ek bir tanısal parametre olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Sonuç: Çalışmamızda hematolojik inflamatuvar belirteçlerden Monosit/Lenfosit Oranı (MLR) ve Platelet/Lenfosit Oranı (PLR) değerlendirildi. MLR, over torsiyonu ile over kistlerinin ayrımında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş ve bu nedenle tanısal süreçte yardımcı bir biyobelirteç olabileceği gösterilmiştir. Buna karşın, PLR değerleri gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Bu bulgu, MLR’nin klinik pratikte ek bir ayırıcı tanı aracı olarak kullanılabileceğini, PLR’nin ise sınırlı bir katkı sunduğunu düşündürmektedir.The Clinical Significance of Monocyte-to-Lymphocyte Ratio and Platelet-to-Lymphocyte Ratio in the Diagnosis of Ovarian Torsion Aim: The aim of this study was to investigate the role of the Monocyte-to-Lymphocyte Ratio (MLR) and Platelet-to-Lymphocyte Ratio (PLR) in achieving a rapid and accurate preoperative diagnosis of ovarian torsion. Materials and Methods: This retrospective study included a total of 200 patients treated at Necmettin Erbakan University, Department of Obstetrics and Gynecology, between January 1, 2010, and February 28, 2025. The study group consisted of 100 patients who underwent detorsion for ovarian torsion and 100 patients who underwent cystectomy for ovarian cysts. Demographic variables (age, gravida, parity, number of living children), clinical features (presenting symptoms, history of chronic disease, previous surgical history, laterality of the affected ovary), and preoperative laboratory parameters (hemoglobin, WBC, platelet count, CRP, monocyte count, lymphocyte count, MLR, PLR) were extracted from medical records. Statistical analyses were performed using SPSS version 27.0. Results: A significant difference in presenting symptoms was observed between groups (p=0.003). Nausea/vomiting was reported in 8% of torsion cases but was absent in the cyst group. Abdominal pain was the most common presenting complaint in both groups (73% in torsion, 82% in cysts). The mean age of patients with torsion (32.38±8.39 years) was significantly lower than that of the cyst group (38.44±9.54 years, p0.05). Similarly, PLR values were not significantly different between groups (p=0.344 ROC curve analysis demonstrated that MLR was a statistically significant marker for distinguishing ovarian torsion from ovarian cysts and may serve as a supportive diagnostic parameter in clinical practice. Conclusion: In this study, hematological inflammatory markers MLR and PLR were evaluated in the context of ovarian torsion diagnosis. MLR was identified as a statistically significant indicator, supporting its potential role as an additional diagnostic biomarker. Conversely, PLR did not differ significantly between groups, suggesting limited utility in differentiating ovarian torsion from ovarian cysts. These findings highlight MLR as a practical and cost-effective adjunct in the diagnostic work-up of suspected ovarian torsion

    Military tutelage and civilianization during the AK Party government periods in Turkey

    No full text
    Doktora TeziTürkiye’de demokrasinin kurumsallaşma süreci, tekrarlanan askeri darbeler, muhtıralar ve darbe girişimleri nedeniyle defalarca kesintiye uğramıştır. Cumhuriyeti kuran kadroların asker kökenli olması, aynı zamanda askerin ‘koruyuculuk’ rolünü üstlendiği bir yönetim anlayışını doğurmuştur. Rejimin koruyuculuğu misyonunu üstlenen bu kadroların devleti “tehlikede” gördükleri her an devreye girip müdahalede bulunma istekleri Türk demokrasisinin 1960 yılından itibaren ortalama on yılda bir askeri müdahalelere maruz kalmasına neden olmuştur. Sivil-asker ilişkilerindeki bu sorunlu yapı, askeri vesayetin siyasal sistem üzerindeki etkisinin kurumsal bir nitelik kazanmasına ve ordunun devlet yönetimi üzerindeki belirleyici rolünün pekişmesine neden olmuştur. Türk siyasetinde askerin sivil otorite üzerindeki baskısı 2000’li yıllardan sonra azalmaya başlamıştır. AB adaylık süreci ile başlayan demokratik reformlar sivil-asker ilişkilerinin de demokratik zemine taşınması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. 2002 yılında tek başına iktidara gelen Ak Parti’nin politik alanı genişletmeye yönelik istekli ve kararlı yaklaşımı sivilleşmede yaşanan dönüşüm sürecini daha da hızlandırmıştır. Asıl kırılma ise 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yaşanmış askeri vesayetin sivil siyaset üzerindeki etkisi güçlü reformlarla sona erdirilmiş ve ordu, sivil alandaki güçlü konumunu yitirmiştir. Bu çalışmada, 2002 yılından itibaren iktidarda olan AK Parti’nin askeri vesayetle mücadele ve sivilleşme konularında gerçekleştirdiği reformlar ile bu reformların sivil-asker ilişkilerine yansıması incelenerek, gelinen noktanın yeterliliği değerlendirilmiştir.The process of institutionalizing democracy in Turkey has been interrupted many times due to repeated military coups, memorandums, and coup attempts. The fact that the founders of the Republic were military personnel gave rise to a system of government in which the military assumed a “protective” role. The desire of these cadres, who assumed the mission of protecting the regime, to intervene whenever they perceived the state to be “in danger” has resulted in Turkish democracy being subjected to military interventions approximately every ten years since 1960. This problematic structure in civil-military relations has led to the institutionalization of the military's influence on the political system and the consolidation of the army's decisive role in state governance. The military's pressure on civilian authority in Turkish politics began to decline after the 2000s. The democratic reforms that began with the EU candidacy process revealed the need to bring civil-military relations onto a democratic footing. The AK Party, which came to power alone in 2002, accelerated the process of democratization with its eager and determined approach to expanding the political arena. The real turning point came after the July 15 coup attempt, when the influence of military tutelage on civilian politics was ended with strong reforms, and the army lost its powerful position in the civilian sphere. This study examines the reforms implemented by the AK Party, which has been in power since 2002, in the areas of combating military tutelage and civilianization, as well as the impact of these reforms on civil-military relations, and evaluates the adequacy of the current situation

    Investigation of the relationship between cephalic index and styloid procces morphometrics in computed tomography

    No full text
    Doktora TeziProcessus (proc.) styloideus, kafatasının os temporale bölgesinde yer alan, 20–30 mm uzunluğunda, dal benzeri silindirik bir kemik çıkıntısıdır. Bu yapı; musculus (m.) stylohyoideus, m. stylopharyngeus ve m. styloglossus ile ligamentum (lig.) stylohyoideum ve lig. stylomandibulare'nin başlangıç noktasıdır. Sefalik indeks (S-i), kafa morfolojisini değerlendirmede kullanılan önemli ölçütlerden biridir. Çalışmamız Anadolu popülasyonuna ait bireylerin proc. styloideus'un uzunluğu, kalınlığı, açıları ve çevre yapılarla ilişkisi detaylı şekilde incelenmesi; cinsiyet, yaş grubu ve S-i gruplarına göre yapının anatomik varyasyonlarını değerlendirerek klinik ve cerrahi uygulamalarda referans sağlamayı hedeflemiştir. Çalışmada 300 bireyin (137 kadın, 163 erkek) Bilgisayarlı Tomografı (BT) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Langlais, Gözil ve MacDonald & Jankowski sınıflandırmaları kullanılarak proc. styloideus'un tiplendirmeleri yapıldı. Proc. styloideus'un uzunluk (PS-u), kalınlık (PS-k), medial-lateral açı (PS-mla) ve anterior-posterior açı (PS-apa) verileri ve çevre yapılarla olan ilişkisi yaş, cinsiyet ve S-i gruplarına göre karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 21 programı ile analiz edilip ve p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Gözil sınıflamasında Tip A2, Langlais'te Tip-1, MacDonald & Jankowski'de D ve E tipleri en sık rastlanan morfolojiler olmuştur. En fazla morfolojik değişim 18–65 yaş grubunda gözlenmiştir (p=0,011). S-i grubuna göre en sık görülen brakiosefalik (%36,6) olarak saptanmıştır. Cinsiyetler arasında brakiosefalik tipte fark gözlenmezken, mezosefalik (p=0,028) ve ultrabrakisefalik (p=0,017) tiplerde anlamlı fark belirlenmiştir. PS-u erkeklerde sağda 32,96±10,66 mm, solda 32,22±10,77 mm; kadınlarda sağda 28,77±7,26 mm, solda 28,12±7,04 mm olarak ölçülmüş ve erkeklerde değerler istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). PS-mla erkeklerde sağda 71,57±7,67°, solda 69,8±7,13°; kadınlarda sağda 69,07±8,05°, solda 67,38±8,21° olup, sağ tarafta daha büyük ve anlamlıdır (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamız proc. styloideus morfometrisinin S-i ile ilişkili olarak anlamlı farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır. Cerrahi planlama ve klinik değerlendirmelerde bu varyasyonların dikkate alınması, komplikasyonların önlenmesi ve tedavi başarısı açısından önemlidir.The styloid process (proc. styloideus) is a cylindrical, branch-like bony projection located in the os temporale region of the skull, measuring 20–30 mm in length. This structure serves as the origin point for the musculus (m.) stylohyoideus, m. stylopharyngeus, and m. styloglossus, as well as for the ligamentum (lig.) stylohyoideum and lig. stylomandibulare. The cephalic index (C-i) is a significant metric used in evaluating cranial morphology. Our study aimed to examine in detail the length, thickness, angles, and spatial relationships of the proc. styloideus in individuals from the Anatolian population, and to evaluate anatomical variations of this structure according to sex, age groups, and C-i groups, providing a reference for clinical and surgical applications. The study retrospectively analyzed CT (Computed Tomography) images of 300 individuals (137 females, 163 males). Typing of the proc. styloideus was conducted using the Langlais, Gözil, and MacDonald & Jankowski classifications. Data on styloid process length (SP-l), thickness (SP-t), medial-lateral angle (SP-mla), and anterior-posterior angle (SP-apa), and its relationship with surrounding structures were compared based on age, sex, and C-i groups. Statistical analysis was performed using SPSS 21, with a significance level set at p<0.05. In the Gözil classification, Type A2 was most common; in Langlais, Type-1; and in MacDonald & Jankowski, Types D and E were the most frequently observed morphologies. The highest morphological variation was observed in the 18–65 age group (p=0.011). According to the C-i grouping, the most frequently observed type was brachycephalic (36.6%). While no significant sex difference was found in the brachycephalic group, significant differences were noted in the mesocephalic (p=0.028) and ultrabrachycephalic (p=0.017) types. SP-l measurements were 32.96±10.66 mm on the right and 32.22±10.77 mm on the left in males; and 28.77±7.26 mm on the right and 28.12±7.04 mm on the left in females, with significantly higher values in males (p<0.05). SP-mla was 71.57±7.67° (right) and 69.8±7.13° (left) in males; 69.07±8.05° (right) and 67.38±8.21° (left) in females, with significantly larger angles on the right side (p<0.05)

    Evaluation of the efficacy of PCL/gelatin fiber mat functionalized by LL-37 nanoparticles in in vitro 3D wound model

    No full text
    Doktora TeziRejeneratif tıp ve doku mühendisliği alanlarında skarsız yara iyileşmeyi sağlamada önemli gelişmeler olsa da halen mükemmel cilt iyileştirme konusu bir zorluk olarak karşımızdadır. Detaylı yara iyileşme süreçlerinin incelenmesinde, in vitro testler; spesifik bileşiklerin etkilerini ve buna bağlı genetik değişimleri değerlendirmede mükemmel bir araç olmaları nedeniyle önem kazanmaktadır. Yara iyileşme aşamalarındaki karmaşıklığı açıklamada iki boyutlu (2B) hücre kültürü yetersiz kalmakta bu süreçte in vitro üç boyutlu (3B) modellerin hücre matrisi ve hücre-hücre etkileşimleri tercih edilmektedir. Hücrelerin tercihi optimal hidrofiliklik, hücresel yapışma, göç ve çoğalma için çok sayıda hücre bağlanma yerine sahip olması açısından doğal polimerlerdir. Ancak doğal polimerlerin yeterli mekanik mukavemetinin olmaması, bir üretimden diğerine varyasyon göstermesi ve patojen bulaşma riskinden dolayı alternatifi sentetik polimerlerdir. Sentetik polimerler dayanıklı mekanik özellik yanında çeşitli çözücüler ve ısıl işlemlerle işlenebilir ancak hücre afinitesi, yüksek hidrofobiklik ve hücre tanıma bölgelerinin olmaması gibi özellikleri mevcuttur. Çözüm olarak doğal-sentetik kompozit polimerlerin kullanımı önerilmektedir. Doktora tez çalışmasında antimikrobiyal peptit (AMP) LL37 enkapsüle edilmiş kitosan nanoparçacıklarının (LL37-CSNP) elde edilmesi için kitosan nanopartiküller (CSNP) iyonotropik jelasyon yöntemi ile üretilmiş, ardından LL37, CSNP’ler ile enkapsüle edilmiştir. İkinci aşamada polikaprolakton (PCL) ve Jelatin (Jel) içeren kompozit polimer çözeltisinin elektro-eğirilmesi ile üretilen fiber mat üzerine LL37 CSNP’ler emdirilmiştir. Üçüncü aşamada fonksiyonlandırılmış fiber matın laboratuvar koşullarında üretilen 3B in vitro insan cilt moldellerine uygulanarak yara iyileştirici etkisi ve antibakteriyel etkisi değerlendirilmiştir. NP’ler ve fiberlerin morfolojileri FE-SEM ile analiz edilmiştir. Kompozit liflerin kimyasal yapılarını karakterize etmek için FTIR spektroskopisi yapılmıştır. Lifli ağın mekanik özellikleri ve ıslanabilirliği ölçülmüştür. Matların in vitro bozunma hızı, mat ağırlığındaki değişikliğin izlenmesiyle belirlenmiştir. Fiber matın antibakteriyel etkisi mikro plakadaki bakteri üremesi belirlenerek değerlendirilmiştir. In vitro üç boyutlu deri modelleri geliştirilmiştir. Dokular üzerinde hematoksilin eosin (H&E) boyama ve immünohistokimyasal incelemeler yapılmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde, 15 µg/mL LL37 enkapsüle edilmiş olan CSNP’lerin boyutları 210,90±2.59 nm, polidispersite indeksi (PDI) 0,306±0.02 ve Zeta potansiyeli 51,21±0.93 bulunmuştur. 15-LL37-CSNP’lerde LL37 enkapsülesyon verimi %80 bulunurken, NP’lerden LL37 salımı birinci derece modeliyle uyumlu bulunmuştur. LL-37’nin küresel yapı sergileyenen 15-LL37-CSNP’ler göstermiş oldukları fizikokimyasal özellikleri, biyouyumlulukları ve antibakteriyel etkileri ile çalışmanın bir sonraki aşamasında fiberlerin fonksiyonlandırılması için uygun bulunmuştur. PCL/Jel fiber matın fizikokimyasal test sonuçları ortalama iv fiber çaplarının 510,3±227,61 nm olduğunu gösterirken, fiber matın hidrofilik özellikte olması ve biyouyumlu bulunması biyomedikal uygulamalar için uygunluğunu desteklemiştir. Doktora çalışmasının bir diğer aşaması olan in vitro üç boyutlu deri modellerinde H&E ve immünohistokimya analizleriyle involukrin, sitokeratin, laminin proteinlerinin ifadeleri mikroskopik olarak gösterilmiştir. 15-LL37 CSNP’lerin in vitro modellerde punch ile oluşturulan yaraların kapanmasına etkisi MTT analizi ve mikroskopik incelemelerle gösterilmiştir. Tez çalışmasında yara iyileştirme potansiyeli gösteren fonksiyonel biyomalzeme geliştirilmiş olup, yara iyileştirici etkinliği projede geliştirilen yara modellerinde doğrulanmıştır.Despite significant advancements in regenerative medicine and tissue engineering aimed at achieving scarless wound healing, attaining perfect skin regeneration remains a major challenge. In the detailed investigation of wound healing processes, in vitro tests have gained prominence as they are excellent tools for evaluating the effects of specific compounds and associated genetic changes. However, two-dimensional (2D) cell cultures are insufficient to fully explain the complexity of wound healing stages; thus, in vitro three-dimensional (3D) models are preferred due to their ability to mimic cell-matrix and cell cell interactions. Natural polymers are typically favored for cell compatibility, offering optimal hydrophilicity, cellular adhesion, migration, and proliferation due to the abundance of cell-binding sites. Nevertheless, natural polymers often suffer from poor mechanical strength, batch-to-batch variability, and a potential risk of pathogen contamination. To overcome these limitations, synthetic polymers serve as alternatives, offering robust mechanical properties and processability with various solvents and thermal methods. However, their drawbacks include low cell affinity, high hydrophobicity, and lack of recognition sites for cells. As a solution, the use of natural–synthetic composite polymers has been proposed. In this doctoral study, antimicrobial peptide (AMP) LL37-loaded chitosan nanoparticles (LL37-CSNPs) were developed. Initially, chitosan nanoparticles (CSNPs) were produced using the ionotropic gelation method, followed by the encapsulation of LL37 into these CSNPs. In the second phase, LL37-CSNPs were embedded onto a fibrous mat fabricated by electrospinning a composite polymer solution containing polycaprolactone (PCL) and gelatin (Gel). In the third phase, the functionalized fibrous mat was applied to lab-grown 3D in vitro human skin models to evaluate its wound healing capacity and antibacterial activity. The morphology of the nanoparticles and fibers was analyzed by FE-SEM. FTIR spectroscopy was performed to characterize the chemical structure of the composite fibers. The mechanical properties and wettability of the fibrous mats were also measured. The in vitro degradation rate of the mats was determined by monitoring weight changes over time. The antibacterial effect of the mats was evaluated based on bacterial growth inhibition in microplates. Additionally, 3D in vitro skin models were developed. vi Histological (H&E staining) and immunohistochemical analyses were conducted to assess the expression of key skin proteins such as involucrin, cytokeratin, and laminin. Based on the results, LL37-CSNPs containing 15 µg/mL of LL37 exhibited a particle size of 210.90 ± 2.59 nm, a polydispersity index (PDI) of 0.306 ± 0.02, and a zeta potential of 51.21 ± 0.93 mV. The encapsulation efficiency of LL37 in 15-LL37 CSNPs was found to be 80%, and LL37 release from the nanoparticles followed a first-order kinetic model. Due to their physicochemical properties, biocompatibility, and antibacterial effects, the spherical 15-LL37 CSNPs were deemed suitable for fiber functionalization in the next phase of the study. The physicochemical tests of the PCL/Gel fiber mats indicated an average fiber diameter of 510.3 ± 227.61 nm, hydrophilic character, and biocompatibility, supporting their potential for biomedical applications. In the final phase of the doctoral research, the expression of involucrin, cytokeratin, and laminin proteins in the 3D in vitro skin models was demonstrated via H&E staining and immunohistochemistry. The wound-healing effect of 15 LL37-CSNPs on punch-induced wounds in the models was confirmed by MTT assay and microscopic evaluations. As a result, a functional biomaterial with demonstrated wound healing potential was developed, and its effectiveness was validated using the custom-designed wound models in this study.Bu tez çalışması Necmettin Erbakan Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinatörlüğü tarafından 221419008 numaralı proje ile desteklenmiştir. Bu tez çalışması Ufuk Avrupa CSA-Twinning kapsamında desteklenen 101079123 sözleşme nolu REGENEU projesi ile desteklenmiştir

    Investigation of the well-being and event satisfaction levels of individuals doing recreational sports

    No full text
    Yüksek Lisans TeziBu tez, rekreasyon amaçlı spor faaliyetlerine katılan bireylerin etkinlik doyum düzeyleri ile rekreasyonel iyi oluş durumları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma, nicel araştırma yöntemlerinden betimsel tarama modeli kullanılarak yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, 20-40 yaş aralığındaki bireyler oluşturmuş; örneklem ise Konya ilinde serbest zamanlarında rekreasyon amaçlı sporla ilgilenen ve çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden toplam 273 kişiden meydana gelmiştir. Veriler, yüz yüze ve Google Formlar aracılığıyla katılımcılara uygulanan anketler yoluyla toplanmış ve SPSS programında analiz edilmiştir. Bu analiz sürecinde, frekans dağılımları, normallik testleri, t-testleri, ANOVA ve korelasyon analizlerinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular, cinsiyet değişkeninin yalnızca etkinlik doyumu üzerinde anlamlı bir farklılık yarattığını ve kadın katılımcıların bu konudaki puanlarının erkeklerden daha yüksek olduğunu göstermiştir. Yaş grupları açısından, daha genç katılımcıların aile ilişkisi geliştirme düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Spor geçmişine sahip bireylerin tüm değişkenlerde anlamlı düzeyde daha yüksek ortalamalara sahip olmaları, rekreasyonel sporun fiziksel, zihinsel ve duygusal süreçlere katkısını desteklemektedir. Ayrıca, yüksek gelir algısına sahip katılımcıların pek çok iyi oluş bileşeninde daha yüksek ortalamalara sahip olduğu görülmüştür. Son olarak, etkinlik doyumu ile rekreasyonel iyi oluş arasında pozitif ve orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır; bu ilişki, etkinlik doyumunun artmasıyla rekreasyonel iyi oluş düzeyinin de yükseldiğini göstermektedir. Sonuç olarak, rekreasyon amaçlı spor faaliyetlerinin bireylerin fiziksel ve ruhsal sağlığını destekleyebildiğini ve toplumsal düzeyde yaşam kalitesine katkı sunabileceğini göstermektedir. Bu bağlamda, farklı yaş gruplarına ve sosyoekonomik durumlara yönelik düzenlenecek rekreasyonel spor programlarının geliştirilip yaygınlaştırılması, bireylerin fiziksel ve zihinsel sağlıklarının yanı sıra aile ilişkileri ve pozitif duygulanım düzeylerinin de yükselmesine katkı sağlayabilecektir.This thesis examines the relationship between the activity satisfaction levels and recreational well-being of individuals participating in recreational sports activities. The study was conducted using the descriptive survey model, one of the quantitative research methods. The research population consisted of individuals aged 20–40, while the sample included a total of 273 individuals in Konya who engage in recreational sports during their leisure time and voluntarily agreed to participate in the study. Data were collected through surveys administered both face-to-face and via Google Forms and were analyzed using the SPSS software. During the analysis process, frequency distributions, normality tests, t-tests, ANOVA, and correlation analyses were utilized. The findings indicate that gender was a significant factor only in activity satisfaction, with female participants reporting higher scores than their male counterparts. In terms of age groups, younger participants demonstrated higher levels of family relationship development. Individuals with a background in sports exhibited significantly higher mean scores across all variables, reinforcing the notion that recreational sports contribute to physical, mental, and emotional well-being. Moreover, participants with a higher perceived income level reported higher mean scores in several well-being components. Finally, a positive and moderate correlation was identified between activity satisfaction and recreational well-being, suggesting that an increase in activity satisfaction corresponds to an enhancement in recreational well-being. In conclusion, the findings suggest that participation in recreational sports activities can support individuals' physical and mental health while contributing to overall quality of life at a societal level. In this context, developing and expanding recreational sports programs tailored to different age groups and socioeconomic backgrounds may help enhance not only physical and mental well-being but also family relationships and positive emotional states

    Evaluation of knowledge and attitudes of elderly individuals regarding drug use

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziSağlık hizmetlerinde yaşanan gelişmelerle, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de yaşlı nüfus oranı artmıştır. Yaşlı bireylerde kronik hastalıkların yaygın görülmesi, ilaç tüketiminin de yüksek olmasına neden olmaktadır. Araştırmada, bir aile sağlığı merkezine kayıtlı yaşlı bireylerin ilaç kullanımına yönelik bilgi düzeyi ve tutumlarını belirlemek ve bu konuda farkındalık oluşturmak amaçlamıştır. Tanımlayıcı tipteki çalışmanın örneklemini, Bozkır Mehmet Öz Aile Sağlığı Merkezi Aile Hekimliği birimlerine kayıtlı, araştırmaya katılmaya istekli 334 yaşlı oluşturmuştur. Araştırma verileri, sosyodemografik özellikler ve ilaç kullanımı konusunda bilgi ve tutumlarını içeren anket formu kullanılarak toplanmış, SPSS 27.0 istatistik programına aktarılmış ve uygun istatistiksel analiz teknikleri ile değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş ortalaması 72,6 ± 7,2 yıl olarak belirlenmiş olup, %58,4’ünü kadınlar oluşturmaktadır. Katılımcıların %79,4’ü ilkokul ve altı eğitim düzeyine sahipken, %70,4’ü evli, %90,7’si ise orta gelir düzeyinde yer almaktadır. Tüm katılımcıların (%100) sağlık güvencesi bulunmakta olup, %82,0’si eşi ve/veya çocuklarıyla birlikte yaşamaktadır. Katılımcıların %37,7’sinin ailesinde en az bir sağlık çalışanı bulunmaktadır. Katılımcıların büyük bir çoğunluğu (%87,1), kendi sağlık durumlarını “orta” düzeyde olarak belirtmiştir. Katılımcıların %17,7’si hastalandıklarında evde mevcut olan ilaçları kullandığını belirtirken, %70,7’si ilk olarak aile sağlığı merkezine başvurduğunu ifade etmiştir. Ayrıca, katılımcıların %67,7’si yalnızca hastalandıklarında doktora gittiklerini beyan etmiştir. Katılımcıların %99,4’ünün en az bir kronik hastalığa sahip olduğu belirlenmiş olup, en yaygın kronik hastalık hipertansiyon olarak saptanmıştır. Ayrıca, katılımcıların %49,8’i günde dört veya daha fazla ilaç kullanmaktadır. İlaç kullanımına ilişkin bilgi ve tutum puanı ortalamaları sırasıyla 8,45 ± 2,80 ve 30,60 ± 4,57 olarak bulunmuştur. Bilgi puanları ile tutum puanları arasında pozitif yönde, istatistiksel olarak anlamlı ve mükemmel düzeyde bir korelasyon tespit edilmiştir (r = 0,924, p <0,001). Bireylerin ilaç kullanımı konusundaki bilgi düzeyleri artıkça, tutum düzeylerinin de yükseldiği belirlenmiştir. Çalışmamızda; yaşlı bireylerin ilaç kullanımıyla ilgili bilgi ve tutum puanları ile yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, medeni durum, gelir düzeyi, birlikte yaşadıkları kişiler, ailede sağlık çalışanı bulunması, kendi sağlık durumları, düzenli doktor kontrolüne gitme durumu, kronik hastalık varlığı ve sürekli kullanılan ilaç sayısı değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptanmıştır (p <0,05). Sonuç olarak, bu çalışmada yaşlı bireylerin ilaç kullanımıyla ilgili bilgi ve tutum düzeyleri değerlendirilmiş ve bu konuda bireylerde farkındalık oluşturulmuş olup, elde edilen bulgular yaşlı nüfusun ilaç kullanım alışkanlıklarının iyileştirilmesine yönelik eğitim programlarının geliştirilmesine katkı sağlayabilir.Due to advancements in healthcare services, the proportion of the elderly population has increased in Turkey, as it has globally. Since chronic diseases are common among the elderly, drug consumption is also quite high. The aim of the study was to determine the knowledge and attitudes of elderly individuals enrolled in a family health center regarding drug use and to raise awareness on this issue. The sample of this descriptive study consisted of 334 elderly individuals who were registered with the Family Medicine units of Bozkır Mehmet Öz Family Health Center and who were willing to participate in the research. The research data were collected using a questionnaire that included sociodemographic characteristics as well as information and attitudes regarding drug use. The data were then transferred to the SPSS 27.0 statistical software and analyzed using appropriate statistical analysis techniques. The mean age of the participants was 72.6 ± 7.2 years. Of the participants, 58.4% were women, 79.4% had a primary school education or lower, and 70.4% were married. A majority (90.7%) reported having a moderate income level, and all participants (100%) had health insurance coverage. Additionally, 82.0% were living with their spouse and/or children, and 37.7% had a family member working in the healthcare sector. Regarding perceived health status, 87.1% described their health as moderate. When ill, 17.7% reported using drug already available at home. The first healthcare facility visited by 70.7% of the participants when experiencing illness was a family health center. Furthermore, 67.7% stated that they visited a doctor only when they were ill. Almost all participants (99.4%) had at least one chronic disease, with hypertension being the most commonly reported condition. It was also determined that 49.8% used four or more drugs per day. The mean scores of participants’ knowledge and attitudes regarding drug use were found to be 8.45 ± 2.80 and 30.60 ± 4.57, respectively. A perfect, statistically significant positive correlation was found between knowledge scores and attitude scores (r = 0.924, p <0,001). It was determined that as individuals’ knowledge about drug use increased, their attitude scores also improved. In our study, significant differences were found between elderly individuals’ knowledge and attitude scores and the variables of age, gender, education level, marital status, income level, cohabitants, presence of healthcare workers in the family, health status, regular doctor visits, presence of chronic disease, and the number of drugs regularly used (p <0.05). In conclusion, this study evaluated the knowledge and attitudes of elderly individuals regarding drug use and raised awareness on the subject; the findings may contribute to the development of educational programs aimed at improving medication use habits among the elderly population

    Determining the relationship between mothers' digital parenting awareness and their children's problematic media use

    Get PDF
    Giriş ve Amaç: Medya araçlarının, özellikle telefon ve tabletlerin kolay erişilebilir olmasıyla birlikte çocukların bu araçları kullanımı giderek artmaktadır. "Dijital ebeveynlik", ebeveynlerin dijital teknolojilerin faydalarının yanı sıra risklerinin de farkında olması, kontrollü kullanımını sağlaması ve olumlu bir rol model olması olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada 5-12 yaş grubunda çocuğu olan annelerin, dijital ebeveynlik konusundaki farkındalıklarının, çocuklarının problemli medya kullanımı üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Yöntem: Tanımlayıcı tipte bir çalışma olarak planlanan araştırmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne 15.04.2023-31.12.2023 tarihleri arasında başvuran ve 5-12 yaş arası çocuğu olan anneler oluşturdu. Veriler; sosyodemografik bilgi formu, Dijital Ebevenlik Farkındalık Ölçeği (DEFÖ) ve Problemli Medya Kullanım Ölçeği-Kısa Formundan (PMKÖ-KF) oluşan bir anket aracılığı ile toplandı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 380 annenin yaş ortalaması 36,31±5,51 (22-53) yıl, %95,3’ü (n=362) evli, %40,0’ı (n=152) ilköğretim mezunu ve %73,7’si (n=280) çalışmıyordu. Çocuklarının %54,7’si (n=208) kız ve yaş ortalaması 8,43±2,11 yıldı. Çocukların en çok kullandığı görsel medya araçları sırasıyla; telefon %55,3 (n=210), televizyon %48,7 (n=185) ve tablet %28,4 (n=108) idi. Çocukların bu görsel medya araçlarını en sık kullanma sebepleri sırasıyla; çizgi film, dizi veya film izlemek %65,3 (n=248), oyun oynamak %60,0 (n=228) ve ödevleri için araştırma yapmak %46,6 (n=177) idi. DEFÖ olumsuz model olma alt boyut puan ortalaması 7,62±2,77; dijital ihmal için 8,73± 2,97, verimli kullanım için 15,99±3,37 ve risklerden koruma için 14,84±3,98 bulundu. PMKÖ puanı ise 1,98±0,83 olarak bulundu. DEFÖ'nün alt boyut puanları ile çocukların cinsiyetleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Üniversite mezunu annelerin olumsuz model olma puanı (8,16±2,73) lise mezunu olanlardan (7,29±2,82) yüksekti (p=0,046). Toplam PMKÖ puan ortalaması 1,98±0,83 iken erkek çocuklarında (2,12±0,84) kız çocuklarına (1,88±0,81) göre problemli medya kullanımı daha fazla bulundu (p=0,005). “Çocuğumun görsel medya kullanımını kontrol edemiyorum” diyen annelerin PMKÖ puanı (2,96±1,11), “kontrol edebiliyorum” diyenlerin puanından (1,60±0,57) yüksek bulundu (p<0,001). DEFÖ’nün alt boyutlarından dijital ihmal ve olumsuz model olma puanları arttıkça PMK puanları artmaktaydı (r=0,481, p=0,003), (r=0,321, p=0,001). Risklerden koruma ve verimli kullanım puanları arttıkça PMK puanları azalmaktaydı (r=-0,151, p=0,003), (r=-0,172, p=0,001). Sonuç: Annelerde dijital ebeveynlik farkındalığı genel olarak yüksek iken çocuklarda PMK düzeyi düşük bulundu. Olumsuz model olma ve dijital ihmal davranışları arttıkça PMK artmakta, risklerden koruma ve verimli kullanım davranışları arttıkça PMK azalmakta idi. Dijital ebeveynlik farkındalığının çocukların problemli medya kullanımları ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Ebeveynlerin dijital medya ve uygulamalarla ilgili bilgi sahibi olmaları, çocuklarına rehberlik etmelerinde faydalı olabilir. Ebeveynler dijital teknoloji ve uygulamalarının kullanımında çocuklarına iyi birer rol model olmaya özen göstermelidirlerAim: In this study, it was aimed to determine the effect of digital parenting awareness of mothers with children in a certain age group on their children's problematic media use. Methods: The population of the research, planned as a descriptive type study, consisted of mothers with children aged 5-12 who met the inclusion criteria for the study and applied to Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine Hospital Family Medicine Polyclinic between 15.04.2023-31.12.2023. Data; The sociodemographic information form was collected by applying the Digital Parenting Awareness Scale (DEFÖ) and Problematic Media Use Scale-Short Form (PMKÖ-SF) to the parents. Significance was evaluated at p<0.05 level. Results: Of the 380 mothers included in the study, the mean age was 36.31±5.51 (22-53) years, 95.3% (n=362) were married, 40.0% (n=152) were primary school graduates and 73.7% (n=280) were unemployed. 54.7% (n=208) of their children were female and the mean age was 8.43±2.11 years. The most frequently used visual media tools by children were telephone 55.3% (n=210), television 48.7% (n=185) and tablet 28.4% (n=108). The most frequent reasons for children to use these visual media tools were; watching cartoons, TV series or movies 65.3% (n=248), playing games 60.0% (n=228) and doing research for homework 46.6% (n=177). The mean score of the DEFS negative modeling sub-dimension was 7.62±2.77; 8.73±2.97 for digital neglect, 15.99±3.37 for productive use and 14.84±3.98 for protection from risks. The PMKS score was found to be 1.98±0.83. No significant difference was found between the sub-dimension scores of the DEFS and the gender of the children (p>0.05). The negative modeling score of the mothers with a university degree (8.16±2.73) was higher than that of the mothers with a high school degree (7.29±2.82) (p=0.046). While the mean PMCS score was 1.98±0.83, problematic media use was found to be more common in boys (2.12±0.84) than in girls (1.88±0.81) (p=0.005). The PMCS score of the mothers who said “I cannot control my child's use of visual media” (2.96±1.11) was found to be higher than the score of those who said “I can control” (1.60±0.57) (p<0.001). As digital neglect and negative modeling scores from the DEFÖ sub-dimensions increased, PMK scores increased (r=0.481, p=0.003), (r=0.321, p=0.001). As risk protection and productive use scores increased, PMK scores decreased (r=-0.151, p=0.003), (r=-0.172, p=0.001). Conclusion: While mothers' digital parenting awareness was high, children's PMC levels were found to be low. PMC increased as negative modeling and digital neglect behaviors increased, while PMC decreased as risk-protection and productive use behaviors increased. PMC was also found to be high in children of mothers with low internet use awareness. The more aware parents are of digital media and its applications, the more they can guide their children. Parents should strive to be good role models for their children in the use of digital technology and applications

    Investigation of myeloid origin suppressor cell (MDSC) rates in patients diagnosed with colon cancer

    Get PDF
    Amaç: Kanser, 21. yüzyılda artan görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel çapta önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir.(1). Amerika Birleşik Devletleri'nde kolorektal kanser (CRC), hem erkek hem kadın popülasyonlarında en yaygın üçüncü malignite olarak görülmekte olup, yeni kanser vakalarının yaklaşık %8’ini oluşturmaktadır.(2) Kolorektal kanserlerin standart tedavi algoritması, orta ve yüksek riskli vakalarda cerrahi rezeksiyonun ardından uygulanan adjuvan kemoterapiyi kapsamaktadır.(3) Ancak adjuvan tedaviye rağmen, hastaların yaklaşık %20-30’unda hastalığın tekrar ortaya çıktığı bildirilmektedir.(4) İlk kez 2007 yılında tanımlanan miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler (MDSC), patolojik koşullar altında bağışıklık sisteminin homeostazını düzenleyen kritik hücresel aktörler olarak kabul edilmektedir.(5, 6) MDSC'ler, bağışıklık düzenlemesindeki görevlerinin yanı sıra, tümör progresyonunun desteklenmesi ve immünoterapötik yanıtın şekillendirilmesinde de kritik bir rol üstlenmektedir. Kanser hücreleri, bağışıklık sisteminden kaçış mekanizmalarının bir unsuru olarak MDSC'lerin immünosupresif kapasitesinden yararlanmakta ve tümör mikroçevresinde immün baskıyı artırmaktadır.(7, 8) Güncel literatür, malignite vakalarında periferik dolaşımdaki MDSC seviyelerinin artmasının kötü prognozla pozitif korelasyon gösterdiğini ortaya koymaktadır.(9)Örneğin Multipl miyelom ve Hodgkin dışı lenfoma gibi hematolojik malignitelerde MDSC oranlarının belirgin şekilde arttığı; pankreas premalign lezyonlarında ise özellikle M-MDSC alt grubunun dolaşımdaki oranlarının yükseldiği rapor edilmiştir.(10, 11) Bu çalışmanın amacı, kolon kanseri tanısı konulan hastalarda MDSC düzeylerinin kantitatif olarak ölçülmesi, bu hücresel alt popülasyonların hastalık progresyonu üzerindeki etkilerinin ortaya konulması, MDSC alt gruplarının klinik değişkenlerle korelasyonlarının değerlendirilmesi ve kolon kanseri immünolojisine ilişkin literatürdeki mevcut boşluğun doldurulmasına katkı sağlamaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışma, Eylül 2024 ile Mart 2025 tarihleri arasında 21 kolon kanseri tanısı alan hasta ve 21 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya uluslararası kılavuzlardaki (12) kriterlere göre klinik ve laboratuvar bulguları doğrultusunda kolon kanseri tanısı alan hastalar ile hiçbir malignite öyküsü bulunmayan, 18 yaş ve üzeri sağlıklı bireyler oluşturdu. Hasta ve kontrol gruplarından, rutin tetkikler sırasında alınan venöz kan örnekleri kullanılmış olup, her bireyden 2 mL EDTA'lı tüplere alınan kan örnekleri değerlendirmeye alındı. Hastalara ait demografik (yaş, cinsiyet vb.), klinik (başvuru şikayeti, eşlik eden ek hastalıklar vb.), radyolojik (BT sonuçları vb.) ve rutin laboratuvar (tam kan sayımı, biyokimyasal parametreler vb.) tetkikleri, cerrahi sonrası patoloji sonucu (evreleme) hasta dosyasından retrospektif olarak elde edildi. Çalışmada total MDSC, M-MDSC, PMN-MDSC, immature PMN-MDSC ve mature PMN-MDSC oranları akan hücre ölçer ile değerlendirildi. Bu amaçla CD14 (PerCp Cy5.5), CD15 (FITCH), CD16 (PE), CD11b (APC), CD66b (PE Cy7), HLA-DR (APC Cy7) monoklonal antikorlar (mAb)’ı kullanıldı. İki ml kan örneği 1:1 oranında Fosfat Tamponlu Salin (PBS) ile karıştırılıp ardından Histopaque 1077 ile 2000 g’de 30 dk boyunca gradiyent santrifüj yapıldı Santrifüj sonrası periferal mononükleer hücre (PBMC) katmanı aspire edilip yeni bir tüpe aktarıldı ve yeniden PBS içinde süspanse edildi. Aşağıda özetlenen protokolüne göre yüzey boyama başmakları uygulandı.500 μl PBS içinde süspanse edilen pellet süspansiyonundan 100 μl alınıp yeni bir test tüpüne aktarıldı.Üzerine 10’ar μl CD14 (PerCp Cy5.5), CD15 (FITCH), CD16 (PE), CD11b (APC), CD66b (PE Cy7), HLA-DR (APC Cy7) mAb’ler ilave edilip karanlıkta oda sıcaklığında 15 dakika boyunca inkübe edildi.İnkübasyonun ardından PBS solüsyonu ile yıkanıp Beckman Coulter akan hücre ölçer cihazında hücre sayımı (en az 100.000) yapılıp Beckman Coulter Kaluza Analysis Software ile de analizi yapıldı. Total MDSC’ler HLA-DRCD11b+, total PMN-MDSC’ler HLA-DR-D11b+CD15+CD66b+CD14- ve M-MDSC’ler ise HLA-DR-CD11b+CD15-CD66b-CD14+ hücreler olarak tanımlandı. PMN-MDSC’ler içinden CD14-CD16+ hücreler mature PMN-MDSC, CD14-CD16- hücreler immature PMN-MDSC’yi oluşturdu. Sonuçlar: Hasta ve kontrol grupları karşılaştırma sonuçlara göre; hasta grubunda MDSC %, PMN-MDSC %, M-MDSC %, immatür PMN-MDSC % ve matür PMN-MDSC % düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ortalama değerlere bakıldığında, özellikle PMN-MDSC % (hasta: 40.44, kontrol: 4.40) ve MDSC % (hasta: 25.20, kontrol: 4.75) düzeylerinde belirgin fark dikkat çekmektedir. Bu bulgular, kolon kanseri hastalarında miyeloid baskılayıcı hücre oranlarının anlamlı biçimde arttığını göstermektedir Tartışma:Çalışmamızda kolon kanserli hastalarda hastalık evresi ilerledikçe MDSC ve alt popülasyonlarının (PMN-MDSC, M-MDSC) periferik kandaki oranlarının belirgin biçimde arttığı görülmüştür. Özellikle immatür (olgunlaşmamış) granülositik MDSC’lerde ileri evrede dramatik bir birikim söz konusudur. Bu bulgular, ileri evre hastalarda tümörün immün sistemi daha fazla baskıladığı ve MDSC birikiminin tümör progresyonu ile ilişkili olduğu düşüncesini desteklemektedir. Sonuç olarak, MDSC yüzdeleri ile kolon kanseri evresi arasında güçlü bir pozitif ilişki saptanmış olup, bu hücresel verilerle hastalığın ilerleme süreci anlamlı ölçüde izlenebilmektedir. MDSC % ve PMN-MDSC %'nin kolon kanserinde hastalık varlığıyla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu ve bu parametrelerin tanısal ve prognostik biyobelirteçler olarak klinik kullanım potansiyeline sahip olabileceğini göstermektedir.Aim: Cancer has become a significant global health problem in the 21st century due to its increasing incidence and mortality rates.(1) In the United States, colorectal cancer (CRC) is the third most common malignancy in both male and female populations, accounting for approximately 8% of new cancer cases.(2) The standard treatment algorithm for colorectal cancer includes adjuvant chemotherapy following surgical resection in cases with moderate to high risk.(3) However, despite adjuvant therapy, disease recurrence has been reported in approximately 20-30% of patients.(4) Myeloid-derived suppressor cells (MDSCs), first identified in 2007, are recognized as critical cellular players that regulate immune homeostasis under pathological conditions.(5, 6) Beyond their role in immune modulation, MDSCs play a key role in supporting tumor progression and shaping immunotherapeutic responses. Cancer cells exploit the immunosuppressive capacity of MDSCs as part of their immune evasion mechanisms, enhancing immunosuppression within the tumor microenvironment.(7, 8) Current literature indicates that elevated levels of circulating MDSCs in malignancies are positively correlated with poor prognosis.(9) For instance, increased MDSC proportions have been observed in hematologic malignancies such as multiple myeloma and non-Hodgkin lymphoma, while in premalignant pancreatic lesions, particularly the M-MDSC subtype has been reported to be significantly elevated in circulation.(10, 11) The aim of this study is to quantitatively measure MDSC levels in patients diagnosed with colon cancer, investigate the effects of these cellular subpopulations on disease progression, evaluate the correlation of MDSC subgroups with clinical variables, and contribute to filling the existing gap in the literature regarding colon cancer immunology. Material and Method: This study included 21 patients diagnosed with colon cancer and 21 healthy control individuals between September 2024 and March 2025. Patients diagnosed with colon cancer based on clinical and laboratory findings according to international guidelines (12), as well as healthy individuals aged 18 and older with no history of malignancy, were enrolled in the study. Venous blood samples obtained during routine examinations were used for both patient and control groups. For each individual, 2 mL of blood was collected in EDTA tubes and analyzed. Demographic (age, gender, etc.), clinical (presenting symptoms, comorbidities, etc.), radiological (CT findings, etc.), and routine laboratory (complete blood count, biochemical parameters, etc.) data, along with postoperative pathological staging, were retrospectively obtained from patient records. The study assessed the proportions of total MDSCs, M-MDSCs, PMN-MDSCs, immature PMN-MDSCs, and mature PMN-MDSCs using flow cytometry. To achieve this, monoclonal antibodies (mAbs) including CD14 (PerCp Cy5.5), CD15 (FITC), CD16 (PE), CD11b (APC), CD66b (PE Cy7), and HLA-DR (APC Cy7) were utilized. The 2 mL blood sample was mixed with phosphate-buffered saline (PBS) at a 1:1 ratio and then subjected to gradient centrifugation using Histopaque 1077 at 2000 g for 30 minutes. Following centrifugation, the peripheral blood mononuclear cell (PBMC) layer was aspirated, transferred to a new tube, and resuspended in PBS. Surface staining steps were applied according to the protocol summarized below. A 100 μL portion of the pellet suspension in 500 μL PBS was transferred to a new test tube, and 10 μL of each monoclonal antibody—CD14 (PerCp Cy5.5), CD15 (FITC), CD16 (PE), CD11b (APC), CD66b (PE Cy7), and HLA-DR (APC Cy7)—was added. The mixture was incubated at room temperature in the dark for 15 minutes. Following incubation, the samples were washed with PBS and analyzed using a Beckman Coulter flow cytometer with a minimum of 100,000 cell counts. Data analysis was performed using Beckman Coulter Kaluza Analysis Software. Total MDSCs were defined as HLA-DR-CD11b+, total PMN-MDSCs as HLA-DR-CD11b+CD15+CD66b+CD14-, and M-MDSCs as HLA-DRCD11b+ CD15-CD66b-CD14+. Among PMN-MDSCs, CD14-CD16+ cells were classified as mature PMN-MDSCs, whereas CD14-CD16- cells were defined as immature PMN-MDSCs. Results: According to the comparison results between patient and control groups, the percentages of MDSCs, PMN-MDSCs, M-MDSCs, immature PMN-MDSCs, and mature PMN-MDSCs were found to be significantly higher in the patient group compared to the control group (p<0.05). When examining the mean values, a particularly striking difference is observed in PMN-MDSC % (patients: 40.44, controls: 4.40) and MDSC % (patients: 25.20, controls: 4.75). These findings indicate that the proportion of myeloid-derived suppressor cells is significantly increased in patients with colon cancer. Conclusion: In our study, it was observed that as the disease stage progressed in patients with colon cancer, the proportions of MDSCs and their subpopulations (PMN-MDSCs, MMDSCs) in peripheral blood increased significantly. Particularly, a dramatic accumulation of immature granulocytic MDSCs was noted in advanced-stage cases. These findings support the notion that in advanced-stage patients, the tumor exerts greater suppression on the immune system and that MDSC accumulation is associated with tumor progression. In conclusion, a strong positive correlation was identified between MDSC percentages and colon cancer staging, indicating that disease progression can be meaningfully monitored through these cellular parameters. MDSC % and PMN-MDSC % were found to be strongly associated with the presence of disease in colon cancer, suggesting that these parameters may have potential for clinical use as diagnostic and prognostic biomarkers

    10,205

    full texts

    18,430

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Necmettin Erbakan University Institutional Repository
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇