Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
Optimization of aluminum doped zinc oxide (AZO) thin films using the magnetron sputtering method and their application in perovskite solar cells
Yüksek Lisans TeziGünümüzde en çok kullanılan saydam iletken oksitlerden (TCO) indiyum (In) ve flor (F) içeren TCO'lar gerek maliyet gerek sürdürülebilirlik açısından uzun bir gelecek vadetmemektedir. Bu TCO'lara alternatif olarak ortaya çıkan ve hala geliştirme süreci devam eden alüminyum katkılı çinko oksit (AZO) filmlerin sağladıkları bol bulunabilirlik, düşük maliyet ve toksik bileşen içermemelerinden dolayı gelecekte optoelektronik ve fotovoltaik sektöründe öne çıkması muhtemeldir. Bu tez çalışmasında AZO filmlerin magnetron saçtırma sistemi ile büyütülmesi ve en optimum büyütme parametrelerinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Bu anlamda farklı magnetron güçleri, farklı dış ortam ve büyütme esnasında uygulanan alttaş sıcaklıkları parametreleri optimize edilmiştir. Çalışmalar yüksek magnetron güç değerinde (6 W/cm2 ) ve 500 oC alttaş sıcaklığında en iyi AZO filmlerin elde edildiğini göstermiştir. Elektriksel direnci 0.5 cm için 35 Ω olup görünür bölge ve yakın kızılötesi (450-1000 nm dalga boyu aralığında) optik geçirgenliği ~%80 olan filmlerin elektriksel olarak günümüzde kullanılan TCO’lardan daha yüksek dirence sahip olmasına rağmen farklı optimizasyonlarla daha düşük direnç değerleri elde edilerek yaygın bir kullanıma sahip olması öngörülmektedir. Tezin ilk kısmında AZO optimizasyonu yapılmış olup ikinci kısmında ise optimum şartlarda büyütülen AZO filmlerin üzerine perovskit güneş hücresi (PSC) üretimi gerçekleştirilmiştir. Hem AZO hem de kontrol olarak kullanılan flor katkılı kalay oksit (FTO) üzerine inşa edilen güneş hücreleri karakterize edilmiştir. Tez kapsamında elde edilen en yüksek verimlilik %16.5 ile AZO üzerine sprey piroliz yöntemiyle büyütülen TiO2 tabakası kullanılarak üretilen PSC’de ölçülmüştür. Ancak bu değer FTO üzerine inşa edilen ve %20.7 verimlilik sunan referans hücreye kıyasla daha düşüktür. Bunun nedeni AZO’nun elektriksel direncinin yeterince düşük olmaması olarak değerlendirilmiştir.Today, the most commonly used transparent conductive oxides (TCOs), which contain indium (In) and fluorine (F), do not promise a long term future in terms of cost and sustainability. As an alternative to these TCOs, aluminum doped zinc oxide (AZO) films, which are still under development, are likely to come to the forefront in the optoelectronic and photovoltaic sectors in the future due to their abundance, low cost, and non-toxic components.This thesis aims to grow AZO films using a magnetron sputtering system and determine the optimum growth parameters. In this context, various magnetron power levels, ambient conditions, and substrate temperatures during deposition were optimized. The studies showed that the best AZO films were obtained at a high magnetron power (6 W/cm²) and a substrate temperature of 500 °C. The films exhibited an electrical resistance of 35 Ω for 0.5 cm and an optical transmittance of ~80% in the visible and nearinfrared region (450–1000 nm). Although the electrical resistance of these films is higher than that of the currently used TCOs, it is anticipated that further optimizations may lead to lower resistance values, enabling widespread use.In the first part of the thesis, AZO optimization was carried out, while in the second part, perovskite solar cells (PSC) were fabricated on the AZO films grown under optimum conditions. Solar cells built on both AZO and fluorine doped tin oxide (FTO), used as a control, were characterized. The highest efficiency obtained within the scope of the thesis was measured as 16.5% for the PSC produced using a TiO₂ layer deposited by spray pyrolysis on AZO. However, this value is lower than the reference cell built on FTO, which offered an efficiency of 20.7%. This was attributed to the insufficiently low electrical resistance of the AZO layer.Bu tez çalışması Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından 1649B022312283 numaralı proje ile desteklenmiştir
Comparative bibliometric analysis on the concept of secularization
Doktora TeziBu araştırmada, sekülerleşme kavramının akademik literatürdeki gelişimi ve yapısı karşılaştırmalı bibliyometrik analiz yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada Scopus ve Web of Science veri tabanları ile DergiPark akademik dergi platformundan 1899-2023 (Haziran) dönemini kapsayan toplam 7484 yayın (uluslararası: 7042, ulusal: 442) analiz edilmiştir. Araştırmada performans analizi, içerik analizi ve ağ analizleri (ortak kelime analizi, tematik harita analizi, ortak atıf analizi ve bibliyografik eşleşme analizi) kullanılmıştır. Bulgular, uluslararası literatürde sekülerleşme çalışmalarının 2010-2019 döneminde zirve yaptığını, ulusal literatürde ise 2018-2023 döneminde hızlı bir artış gösterdiğini ortaya koymuştur. Uluslararası literatürde "religion" (415) ve "secular" (368) kavramları en yüksek sıklıkta kullanılırken, ulusal literatürde "laiklik" (105) kavramı merkezi konumdadır. Ortak atıf analizi, uluslararası literatürde Charles Taylor, Talal Asad ve José Casanova'nın, ulusal literatürde ise Peter Berger, Niyazi Berkes ve Talal Asad'ın en etkili yazarlar olduğunu göstermiştir. Araştırmada, sekülerleşme kavramının uluslararası literatürde daha çeşitli teorik yaklaşımlarla ele alındığını, ulusal literatürde ise Türkiye'nin özgün laiklik deneyimine odaklandığı tespit edilmiştir. Bu bulgular, sekülerleşme teorisinin evrensel ve yerel boyutlarını anlamada önemli katkılar sunmaktadır.In this research, the development and structure of the concept of secularization in academic literature has been examined through comparative bibliometric analysis method. The study analyzed a total of 7,484 publications (international: 7,042, national: 442) covering the period 1899-2023 (June) from Scopus and Web of Science databases and DergiPark academic journal platform. The research employed performance analysis, content analysis, and network analyses (co-word analysis, thematic map analysis, co-citation analysis, and bibliographic coupling analysis). The findings revealed that secularization studies in international literature peaked during 2010-2019, while national literature showed rapid growth during 2018-2023. In international literature, the concepts "religion" (415) and "secular" (368) were used with the highest frequency, while in national literature, the concept "laiklik" (105) holds a central position. Co-citation analysis showed that Charles Taylor, Talal Asad, and José Casanova are the most influential authors in international literature, while Peter Berger, Niyazi Berkes, and Talal Asad are the most influential in national literature. The research found that the concept of secularization is addressed with more diverse theoretical approaches in international literature, while national literature focuses on Turkey's unique secularism experience. These findings provide significant contributions to understanding the universal and local dimensions of secularization theory
Diagnostic value and relation to histopathological parameters of immnunhistochemical CADM1 and TİAM1 expressions in mycosis fungoides
Mikozis fungoides (MF) en sık görülen primer kutanöz lenfoma alt tipi olup tanısal olarak çeşitli zorluklar içerebilir. Tanı kolaylığı sağlamak amacıyla farklı algoritmalar önerilmiştir. Güncel olarak kabul edilen algoritmada klinik, histopatolojik, immunhistokimyasal ve moleküler parametreler yer almaktadır. CADM1’in MF’i yüksek duyarlılık ve hassasiyet ile tespit edebileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. CADM1 ve TİAM1 ilişkisi Erişkin T Hücreli Lösemilerde tanımlanmış olup benzer mekanizmanın MF’de de görülebileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Laboratuvarında 2019- 2024 yılları arasında incelenerek tanı almış 75 MF, 50 inflamatuar dermatit ve 25 kontrol grubu deri biyopsisinin histopatolojik bulguları ve mevcut CD3, CD4, CD8, CD5, CD7 boyamaları değerlendirildi. Tüm vakalara immunhistokimyasal CADM1 ve TİAM1 boyamaları uygulandı. Veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. MF tanılı vakalarda tanısal histopatolojik bulgulardan epidermotropizm varlığında CADM1 skorunun daha yüksek olduğu tespit edildi (z:2.914, p:0.004). CADM1’in MF’i inflamatuar dermatit ve kontrol grubundan yüksek duyarlılık ve seçicilikle ayırt ettiği gösterildi (skor> 0.5 için %93.30 duyarlılık, %88.00 seçicilik). MF tanılı vakalarda tanısal histopatolojik bulgulardan fibroplazi varlığında TİAM1 skorunun yüksek olduğu tespit edildi (z:2.445, p:0.014). TİAM1’in MF’i yalnızca inflamatuar dermatit grubundan %64 duyarlılık ve seçicilik ile ayırt ettiği gösterildi. CADM1’in yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak ileri evre vakalarda ve büyük hücre transformasyonunda anlamlı olarak yüksek olduğu bulundu. (2:22.051, p 0.5). TİAM1 score was found to be higher in the presence of fibroplasia among diagnostic histopathological findings in cases diagnosed with MF (z: 2.445, p: 0.014). TİAM1 was shown to distinguish MF only from inflammatory dermatitis group with 64% sensitivity and specificity. CADM1 was found to be significantly higher in advanced stage cases and large cell transformation regardless of age and gender. (2:22.051, p<0.001 and z:3.263, p:0.001). While a moderate positive correlation was found between CADM1 and TIAM1 in the control group, a weak positive correlation was found in MF. As a result, we think that CADM1 is a diagnostic marker with high sensitivity and specificity for MF diagnosis and can indicate poor prognosis; TIAM1 has no diagnostic and prognostic value for MF. We think that different mechanisms may play a role in CADM1 activation in MF due to the decreased correlation between CADM1 and TIAM1 in MF and that more studies are needed on this subject
Religious days in the Roman Catholic Church
Yüksek Lisans TeziDünya üzerinde pek çok dini inanç ve kültür bulunmaktadır. Bu inançlar, insanların hayatlarını şekillendirir ve toplumların birlik ve dayanışmasını güçlendirir. Din mensupları kutsal metinler ve tarihsel olaylar üzerine inşa edilmiş günler aracılığıyla bu inançları ve değerleri kutlarlar. Hıristiyanlıkta merkezi bir figür olan İsa’dan başka onun annesi Meryem ve Kilise tarafından aziz kabul edilen kişilerle ilgili de kutsal günler bulunmaktadır. Fakat Hıristiyanlıktaki temel üç mezhep içinde bazı dini günlerle ilgili ihtilaflar bulunmaktadır. Bu sebeple bu tezimizde yalnızca Roma Katolik Kilisesi bünyesinde kutlanan dini günleri ele aldık. Dini günler genel bağlamda İsa’nın doğumu, ölümü ve tekrar dirilişiyle alakalı olsa da Meryem ile ilgili dini günler de Katolikler için Meryem'in İsa'nın yaşamındaki rolünü kutlamak ve onun şefaati için dua etmek adına bir fırsat olarak görülmektedir. Ayrıca Meryem ile ilgili dini günler, Katoliklerin Meryem'in İsa'nın yaşamındaki önemi üzerine düşünmeleri içindir. Bunun yanında Katolikler için önemli ve değerli olan azizlerle de ilgili dini günler, Katolikler arasında coşkuyla kutlanmaktadır. Katolik anlayışta azizler, Kilise tarafından cennette oldukları ilan edilen ve bu nedenle Tanrı katında şefaatçi kabul edilen Hıristiyanlardır. Azizlerle ilgili dini günler, onların doğaüstü erdemlerini tanıma, örnek alma ve onların aracılığıyla Tanrı’dan yardım dileme fırsatıdır. Azizlere yöneltilen bu saygı; kişisel ve toplu dualarla, övgüyle ve onların erdemlerinin taklidiyle gerçekleştirilir. Genel olarak bir dini liderin yönettiği ayinlerde, dualar edilir, günün anlamı konuşulur ve İncillerden pasajlar okunur. Bu dini günler, inananların inançlarını güçlendirir, birlik ve dayanışma duygularını pekiştirir ve inananlar arasında birbirlerine umut verdiği söylenmektedir.There exist numerous religious beliefs and cultural traditions around the world. These belief systems shape individuals’ lives and contribute to the strengthening of unity and solidarity within societies. Religious adherents celebrate these beliefs and values through days built on sacred texts and historical events. Apart from Jesus, who is a central figure in Christianity, there are also holy days for his mother Mary and people considered saints by the Church. However, within the three major branches of Christianity, there are certain disagreements regarding the observance of some religious holidays. For this reason, this thesis focuses exclusively on the religious days celebrated within the Roman Catholic tradition. While many of these religious observances commemorate events related to the birth, death, and resurrection of Jesus, those devoted to Mary are also of particular significance to Catholics. These Marian feast days are seen as opportunities to honor her role in the life of Jesus and to pray for her intercession. Moreover, they serve as occasions for reflection on the importance of Mary in the Christian narrative. In addition to feast days dedicated to Jesus and Mary, Catholics also celebrate with great enthusiasm those days honoring saints whom they regard as important and venerable. In Catholic doctrine, saints are Christians who have been officially declared by the Church to be in heaven and are therefore considered intercessors before God. Feast days associated with saints provide believers with the opportunity to recognize and emulate their extraordinary virtues and to seek divine assistance through their intercession. This veneration is expressed through personal and communal prayers, praises, and the imitation of saintly virtues. Typically, these religious observances involve liturgical ceremonies led by a religious leader, during which prayers are offered, the significance of the day is discussed, and passages from the Gospels are read aloud. Such celebrations are believed to reinforce the faith of believers, enhance a sense of unity and solidarity, and offer mutual encouragement within the religious community
Evaluation of the work named Sunan Ibn Majah Translation and Commentary in terms of hadith commentary
Yüksek Lisans Teziİslâm’ın iki temel kaynağı olan Kur’ân ve hadisler/sünnetler on dört asır boyunca Müslümanların dini yaşamlarına yön vermiş ve kıyâmete kadar da yön vermeye devam edecektir. Bundan dolayı Müslümanlar Kur’ân’ın ve hadislerin anlaşılmasına ayrı bir önem vermişlerdir. Çünkü anlaşılmayan şey kişinin yaşantısına da yansımayacaktır. Hadislerin doğru ve güvenilir bir şekilde tedvîn ve tasnîf edilmesinden sonra onların doğru anlaşılması noktasında yapılan en önemli çalışmalardan birini de şerh çalışmaları oluşturmaktadır. Hadislerin anlaşılmasına dönük bu türden çalışmalar sayesinde hadisler ve sünnet asr-ı saâdetten günümüze kadar her alanı etkilemiş ve hadislerin sosyal hayatla irtibatı her daim canlı kalmaya devam etmiştir. Haydar Hatipoğlu’nun Sünen-i İbn Mâce üzerine yaptığı şerh çalışmasını konu edinen bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İbn Mâce ve Haydar Hatipoğlu’nun hayatları ve ilmî kişilikleri ile İbn Mâce’nin Sünen-i üzerine yapılan çalışmalar ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Haydar Hatipoğlu’nun şerhte kullandığı yöntem; âyet ve hadislerden faydalanma, ricâl ve sıhhat durumları hakkında bilgi verme, esbâb-ı vürudu zikretme, rivâyet farklılıklarını ortaya koyma, rivâyetlerde görülen ihtilaflara yaklaşımları, dilsel izahlar, zevâid türü hadislerin değerlendirilmesi, hadis usûlüne dair bilgiler, fıkhî ve kelâmî değerlendirmeler, kendi görüşlerini beyan etme, istifade ettiği kaynaklar ve güncel meselelere değinme açılarından tespit ve tahlil edilmiştir. Türkiye’de yetişmiş önemli bir ilim adamı olması, Diyanet’te imamlık ve müftülük görevlerinde bulunması, son yüzyılda yaşaması, taassuptan uzak ve Ehl-i Sünnet çizgisinde olması gibi özelliklerinin bulunması bu şerhi önemli kılmaktadır.The Qur'an and the hadiths/sunnah, the two main sources of Islam, have guided the religious lives of Muslims for fourteen centuries and will continue to guide them until Doomsday. For this reason, Muslims have given a separate importance to the understanding of the Qur'an and hadiths. Because what is not understood will not be reflected in a person's life. After the correct and reliable interpretation and classification of the hadiths, one of the most important studies carried out at the point of their correct understanding is the commentary studies. Thanks to such studies aimed at understanding hadiths, hadiths and Sunnah have influenced every field from the age of bliss to the present day, and the connection of hadiths with social life has always remained alive. This work, which is the subject of Haydar Hatipoglu's commentary on the Sunan Ibn Mace, consists of two parts. In the first part, the lives and scientific personalities of Ibn Mace and Haydar Hatipoglu and the studies on Ibn Mace's Sunnah are discussed. In the second part, the method used by Haydar Hatipoğlu in the commentary; he has been identified and analyzed in terms of using verses and hadiths, providing information about mental and health conditions, chanting esbab-i vurudu, revealing differences in narration, approaches to disputes in narrations, linguistic explanations, evaluation of hadiths of the zawaid type, information about hadith procedure, fiqh and kalami assessments, expressing his own opinions, sources he uses and touching on current issues. The fact that he is an important scholar who grew up in Turkey, that he holds the positions of imam and mufti in the Religious Council, that he lives in the last century, that he is far from taassup and is in the line of Ahl-i Sunnah makes this comment important
Patient awareness regarding the relationship between periodontal and systemic diseases in academic and non-academic settings
Amaç: Bu çalışmanın amacı, hastaların periodontitis ile sistemik hastalıklar arasındaki ilişkiye dair
farkındalık düzeylerini değerlendirmek; akademik bir ortamda (diş hekimliği fakültesi) ve akademik
olmayan bir ortamda (özel klinik) hizmet alan iki farklı hasta grubunu karşılaştırmak ve demografik
değişkenlerin bu farkındalık üzerindeki etkisini analiz etmektir.
Yöntem: Bu çalışmaya, Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ve özel bir
klinikte tedavi gören 18-80 yaş arasında toplam 290 hasta katılmıştır. Katılımcılara kağıt tabanlı,
yapılandırılmış bir anket uygulanarak periodontal ve sistemik hastalıklar (diyabetes mellitus,
kardiyovasküler hastalıklar, romatoid artrit, Alzheimer hastalığı) arasındaki ilişkiye dair farkındalıkları,
periodontal hastalık belirtilerine ve ağız hijyenine dair farkındalıkları, diş hekimi ziyaret sıklıkları
değerlendirilmiştir. Ayrıca yaş, cinsiyet ve eğitim gibi hasta faktörleri de kayıt altına alınmıştır. Elde
edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleriyle değerlendirilmiştir.
Bulgular: Katılımcıların yalnızca %13,4’ü tüm belirtileri doğru tanımlayabilmiştir. Sistemik
hastalıklarla periodontal hastalık ilişkisine dair farkındalık düzeyleri düşük bulunmuştur: Diyabetes
mellitus %25,9, kardiyovasküler hastalıklar %30,7, romatoid artrit %13,4, Alzheimer hastalığı %6,6.
Özel klinik hastaları, fakülte grubuna kıyasla tüm parametrelerde anlamlı olarak daha yüksek
farkındalığa sahip bulunmuştur. Lojistik regresyon analizlerine göre, eğitim düzeyi tüm sistemik
hastalıklarla olan farkındalık için en belirgin anlamlı değişken olduğu, yaşın ise bazı alanlarda negatif
yönde etkili olduğu bulunmuştur. Alzheimer hastalığı farkındalığında, hastalık geçmişi olan bireylerde
farkındalık oranının anlamlı düzeyde yüksek olduğu görülmüştür.
Sonuç: Çalışma, periodontal hastalıkların sistemik hastalıklarla olan ilişkisine dair farkındalık
düzeylerinin genel olarak yetersiz olduğunu ve bu farkındalığın başta eğitim düzeyi olmak üzere
demografik ve davranışsal değişkenlerden etkilendiğini göstermektedir. Özellikle özel klinik
hastalarında ve daha yüksek eğitim seviyesine sahip bireylerde farkındalık düzeyleri anlamlı olarak
daha yüksektir. Bu veriler, toplumda ağız ve sistemik sağlık arasındaki ilişkiye dair bilgilendirme
stratejilerinin geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.Objective: This study aimed to evaluate patients’ awareness of the association between
periodontitis and systemic diseases, to compare the awareness levels of two distinct patient groups
receiving care in academic (dental faculty) and non-academic (private clinic) settings, and to analyze
the influence of demographic variables on this awareness.
Methods: A total of 290 patients aged 18–80 who were receiving treatment at Necmettin
Erbakan University Faculty of Dentistry and a private dental clinic were included in the study. A
structured paper-based questionnaire was administered to assess participants’ awareness of the
relationship between periodontal and systemic diseases (diabetes mellitus, cardiovascular diseases,
rheumatoid arthritis, Alzheimer’s disease), recognition of periodontal symptoms, awareness of oral
hygiene, and frequency of dental visits. Demographic characteristics such as age, gender, and education
level were also recorded. The data were analyzed using appropriate statistical methods.
Results: Only 13.4% of participants were able to correctly identify all periodontal symptoms.
Awareness regarding the association between systemic and periodontal diseases was found to be low:
diabetes mellitus (25.9%), cardiovascular diseases (30.7%), rheumatoid arthritis (13.4%), and
Alzheimer’s disease (6.6%). Patients in the private clinic demonstrated significantly higher awareness
across all parameters compared to those in the academic setting. According to logistic regression
analyses, educational level was the most significant predictor of awareness for all systemic conditions,
while age was found to have a negative effect in some domains. Awareness of the periodontitis–
Alzheimer’s disease link was significantly higher among individuals with a personal history of
Alzheimer’s.
Conclusion: The study reveals that overall awareness of the link between periodontal and
systemic diseases remains insufficient. Awareness levels are significantly influenced by demographic
and behavioral factors, particularly educational attainment. Patients in private clinics and those with
higher education exhibited greater awareness. These findings highlight the need for targeted public
health strategies to enhance awareness of the connection between oral and systemic health
The relationship of fear of fall, quality of life and depression in elderly individuals
Yüksek Lisans TeziToplumda giderek artan yaşlı nüfusla birlikte, yaşlı bireylerde düşme korkusu, yaşam kalitesi ve depresyon arasındaki ilişki, dikkatle ele alınması gereken bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Bu araştırmanın amacı, yaşlı bireylerde düşme korkusu, yaşam kalitesi ve depresyon arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı çalışma, 10 Ağustos- 15 Aralık 2024 tarihleri arasında Konya'nın Seydişehir ilçesinde yürütülmüştür. Araştırmanın evreninin ilçede ikamet eden 65 yaş ve üstü bireyler oluşturmuştur. Araştırmanın örneklem büyüklüğü, G*Power programı aracılığıyla yapılan güç analizi sonucunda 200 olarak hesaplanmıştır. Çalışmaya katılan bireylere kartopu örnekleme yöntemi ile ulaşılmıştır. Veriler, araştırmacı tarafından yüz yüze anket yöntemi ile Kişisel Bilgi Formu, Standardize Mini Mental Test (SMMT), Modifiye Düşme Etkinlik Ölçeği (MFES), Yaşlılar için Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQOL-OLD) ve Geriatrik Depresyon Ölçeği-Kısa Formu (GDÖ-15) kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda MWU, ANOVA, t-testi ve Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. Yaşlı bireylerin MFES toplam puan ortalaması 92,37 ± 27,99; GDÖ-15 toplam puan ortalaması 5,11 ± 3,43 ve WHOQOL-OLD toplam puan ortalaması 78,29 ± 9,92 olarak bulunmuştur. MFES puanı; medeni durum, birlikte yaşanılan kişi, kişisel bakımını yapabilme durumu, kronik hastalık varlığı ve daha önce düşme öyküsüne göre anlamlı farklılık göstermiştir. WHOQOL-OLD puanı ise medeni durum, eğitim ve gelir düzeyi, birlikte yaşanılan kişi, kişisel bakım yeterliliği, günlük işlerde yardıma ihtiyaç duyma, bakım verenin varlığı, son bir yılda düşme öyküsü ve kronik hastalık varlığına göre anlamlı şekilde değişkenlik göstermiştir. GDÖ-15 puanı ise cinsiyet, medeni durum, eğitim ve gelir düzeyi, kişisel bakımını yapabilme, günlük işlevlerde yardım gereksinimi, son bir yılda düşme öyküsü, kronik hastalık ve sürekli ilaç kullanımı gibi değişkenlere göre anlamlı düzeyde farklılık göstermiştir. MFES toplam puanı ile GDÖ-15 puanı arasında negatif yönlü ve güçlü düzeyde, WHOQOL-OLD puanı ile ise pozitif yönlü ve orta düzeyde bir ilişki belirlenmiştir. Ayrıca, GDÖ-15 ile WHOQOL-OLD puanı arasında da negatif yönlü ve güçlü düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Yaş değişkeni ile MFES puanı arasında negatif yönlü orta düzeyde, GDÖ-15 puanı ile pozitif yönlü orta düzeyde ve WHOQOL OLD puanı ile negatif yönlü çok zayıf düzeyde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Düşme sayısı ile MFES puanı arasında negatif yönlü orta düzeyde, GDÖ-15 puanı ile pozitif yönlü orta düzeyde ve WHOQOL-OLD puanı ile negatif yönlü zayıf düzeyde ilişkiler tespit edilmiştir. Çalışmada yaşlı bireylerde düşme korkusu, depresyon düzeyi ve yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu doğrultuda, yaşlı bireylerde düşme riskini azaltmaya yönelik önleyici programların geliştirilmesi ve psikososyal destek hizmetlerinin güçlendirilmesi önerilmektedir.With the increasing elderly population in society, the relationship between fear of falling, quality of life and depression in elderly individuals has become a public health problem that needs to be addressed carefully. The aim of this study is to examine the relationship between fear of falling, quality of life and depression in elderly individuals. The descriptive and correlational study was conducted in the Seydişehir district of Konya between August 10 and December 15, 2024. The universe of the study consisted of individuals aged 65 and over residing in the district. The sample size of the study was calculated as 200 as a result of the power analysis conducted through the G*Power program. The individuals participating in the study were reached by the snowball sampling method. The data were collected by the researcher via face-to-face survey method using the Personal Information Form, Standardized Mini Mental Test (SMMT), Modified Falls Efficacy Scale (MFES), World Health Organization Quality of Life Scale for the Elderly (WHOQOL-OLD) and Geriatric Depression Scale-Short Form (GDÖ-15). Descriptive statistics, MWU in independent groups, ANOVA, t-test and Pearson correlation analysis were used in the analysis of the obtained data. The significance level was taken as 0.05. The mean total MFES score of the elderly individuals was 92.37 ± 27.99; the mean GDS-15 score was 5.11 ± 3.43; and the mean WHOQOL-OLD score was 78.29 ± 9.92. The MFES score showed significant differences according to marital status, cohabitation status, ability to perform personal care, presence of chronic diseases, and history of falls. The WHOQOL-OLD score significantly varied by marital status, educational and income levels, cohabitation status, personal care sufficiency, need for assistance in daily activities, presence of a caregiver, history of falls in the past year, and presence of chronic diseases. The GDS-15 score significantly differed by gender, marital status, educational and income levels, ability to perform personal care, need for assistance in daily functions, fall history in the past year, presence of chronic disease, and regular medication use. A strong negative correlation was found between MFES and GDS-15 scores, and a moderate positive correlation was found between MFES and WHOQOL-OLD scores. Additionally, there was a strong negative correlation between GDS-15 and WHOQOL-OLD scores. A moderate negative correlation was found between age and MFES score, a moderate positive correlation between age and GDS-15 score, and a very weak negative correlation between age and WHOQOL-OLD score. Regarding the number of falls, a moderate negative correlation was observed with MFES score, a moderate positive correlation with GDS-15 score, and a weak negative correlation with WHOQOL-OLD score. The study found significant relationships between fear of falling, depression level and quality of life in elderly individuals. In this context, it is recommended to develop preventive programs to reduce the risk of falling in elderly individuals and to strengthen psychosocial support services
Analysis of shallow foundations on cohesive soils using numerical methods
Yüksek Lisans TeziTez çalışması kapsamında, kohezyonlu zeminler üzerindeki sığ temellerin oturma davranışı sayısal ve analitik yaklaşımlar kullanılarak kapsamlı bir şekilde analiz edilmiştir. Çalışmada, yapısal gerilme (q0), temel genişliği (B), temel uzunluğunun genişliğine oranı (L/B), temel derinliği (Df), yeraltı su seviyesi (Dsu) ve zemin türü (yumuşak kil ve sert kil) gibi kritik parametreler dikkate alınmıştır ve Yanıt Yüzey Yöntemi kullanılarak toplam 42 farklı durum senaryosu geliştirilmiştir. Analitik hesaplamalar ile temel zeminindeki ani, konsolidasyon ve toplam oturma değerleri hesaplanmıştır. Detaylı sonlu eleman modellemesi PLAXIS 3D'de gerçekleştirilmiştir. Sayısal analizlerde, temel kazısı sırasındaki kabarma, yapısal yükleme sonundaki ani oturma ve %90 konsolidasyon aşamasındaki toplam oturmalar, boşluk suyu basıncı değişimleri, yapısal gerilme ile oturma etki derinlikleri ve radye temelde oluşan moment etkileri belirlenmiştir. Ayrıca, girdi değişkenlerinin önemini değerlendirmek ve farklı oturma aşamaları için regresyon tabanlı tahmin modelleri geliştirmek için Yanıt Yüzey Yöntemi ve varyans analizi (ANOVA) kullanılarak istatistiksel modelleme yapılmıştır. Yumuşak kil üzerine yerleştirilen sığ temeller hem yapısal yükleme hem de konsolidasyon aşamalarında sert kile kıyasla önemli ölçüde daha büyük oturma büyüklükleri sergilemektedirler. Sayısal analizlerde efektif gerilmelerin ve boşluk suyu basınçlarının zamanla ve derinlikle değişimleri killi zeminin oturma davranışını açık bir şekilde göstermiştir. Genellikle oturma etki derinliği, yapı gerilmesi etki derinliğinden ortalama %40 daha büyük belirlenmiştir. Bu durum, kil katmanındaki efektif gerilmeler değişmese bile zamana bağlı oturmaların devam ettiğini göstermektedir (düşük geçirimlilik ve artık boşluk suyu basıncı dengelenmesi). Killi zeminlerin zamana bağlı konsolidasyon davranışı önemli olmakla birlikte hem analitik hesaplama hem de sayısal analiz sonuçları toplam oturmaların büyük kısmının yapısal yükleme aşamasında (%40-100, ortalama %75) olduğunu göstermektedir. Analitik yöntemde, net taban basıncının (qnet=q0-ɤnDf) sıfır veya negatif olduğu durumlarda konsolidasyon oturması olmazken, sayısal analizlerde konsolidasyon oturması görülmüştür. Bu nedenle analitik hesaplamalarda, özellikle yumuşak killerde, kazı derinliğinin fazla olduğu (qnet0.7) durumlarda net taban basıncı yerine yapı yükünün belli bir bölümü alınması tavsiye edilmektedir. Analitik yöntemde, elastik otuma üzerinde en etkili parametreler q0, B ve elastisite modülü (E) iken sayısal analizlerde bunlara ilave olarak etki derinliği ve temel kazısı sırasındaki kabarma-yeniden yükleme olaylarının etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sayısal analizlerde elastik oturma Df3m iken ise daha küçük elde edilmiştir. Çünkü, Df>3m iken temel kazısı sırasındaki kabarma miktarı elastik oturmanın %35'inden daha büyük olmaktadır. Temel kazısı sırasında, yumuşak killerde 191.5mm'ye kadar (ortalama 61.2mm), sert killerde ise 28.1mm'ye kadar (ortalama 12.3mm) kabarma gözlenmiştir. Sayısal analizlerden elde edilen önemli bir bulgu temel zeminindeki kabarmanın yapısal gerilmenin uygulanmasından sonra da devam edebileceğini göstermiştir. Derin kazının yapıldığı fakat yapı yüklerinin nispeten az olduğu durumlarda (ɤnDf/qo>1.5-2) yapısal gerilme aşamasında oturma gözlenirken, zamanla bu olay kabarmaya dönmüştür. Bu olaydaki kabarma miktarı çalışmadaki yapı-temel-zemin özelliklerine bağlı olarak en fazla 5-6mm olmasına rağmen, başka vakalar için zemin profilindeki kil mineralojisine göre daha yüksek değerlere ulaşma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Analitik ve sayısal yöntemlerle temel zeminindeki düşey deformasyon değerlerini tahmin etmek için istatistiki çalışmalar yürütülmüş ve yüksek regresyon katsayılarına sahip denklemler üretilmiştir. Genel olarak, düşey deformasyonlar üzerinde yapısal gerilme (q0), temel genişliği (B) ve kazı derinliği (Df) en etkili parametreler olarak belirlenirken, etkileşim parametrelerinin (örneğin, q0xB, q0xDf, B2, (L/B)2) modellerde yer alması yapı-zemin etkileşiminin doğrusal olmayan davranışını benzetmeye olanak tanımıştır.In this thesis, the settlement behavior of shallow foundations on cohesive soils was comprehensively analyzed using both numerical and analytical approaches. Critical parameters such as structural stress (q₀), foundation width (B), aspect ratio (L/B), foundation depth (Df), groundwater level (Dw), and soil type (soft clay and stiff clay) were considered. A total of 42 different scenario combinations were developed using the Response Surface Methodology (RSM). Analytical calculations were conducted to determine immediate, consolidation, and total settlement values in the foundation soil. Detailed finite element modeling was carried out using PLAXIS 3D. In the numerical analyses, settlements during excavation-induced heave, structural loading, and 90% consolidation phases, changes in pore water pressures, stress-influenced settlement depths, and bending moments in the raft foundation were examined. Furthermore, statistical modeling was performed using RSM and analysis of variance (ANOVA) to assess the significance of input variables and to develop regression-based prediction models for different stages of settlement. Shallow foundations placed on soft clay exhibited significantly higher settlements during both the structural loading and consolidation phases compared to those on stiff clay. The changes in effective stresses and pore water pressures over time and with depth clearly demonstrated the settlement behavior of cohesive soils. Typically, the depth of settlement influence was found to be on average 40% greater than the depth of structural stress influence. This indicates that time-dependent settlements continue even when effective stresses in the clay layer remain unchanged—mainly due to low permeability and delayed dissipation of excess pore water pressure. Although the time-dependent consolidation behavior of clayey soils is notable, both analytical and numerical results showed that the majority of the total settlements occurred during the structural loading phase (ranging from 40% to 100%, with an average of 75%). In analytical calculations, no consolidation settlement was observed when the net foundation pressure (qnet=q₀- γnDf) was zero or negative. However, in numerical analyses, consolidation settlements were still observed. Therefore, in analytical calculations, especially in soft soils, where the excavation depth is excessive (qnet0.7), it is recommended to use a certain portion of the structure load instead of the net base pressure. In the analytical method, the most effective parameters on elastic settlement are q0, B, and the elastic modulus (E), while numerical analyses have shown that the depth of influence and the heave-reloading phenomena during foundation excavation also play a significant role. In numerical analyses, elastic settlement is larger than analytical calculations when Df3m. This is because, when Df>3m, the amount of heave during foundation excavation exceeds 35% of the elastic settlement. During excavation, heave values up to 191.5 mm (average: 61.2 mm) were observed in soft clays and up to 28.1 mm (average: 12.3 mm) in stiff clays. A key finding from the numerical analyses was that heaving in the foundation soil may continue even after the application of structural loads. In cases where deep excavation was performed but structural loads were relatively low (γnDf/q₀>1.5–2), settlements were initially observed during the loading phase but later transitioned into heave over time. Although the maximum heave in these scenarios was limited to 5–6 mm depending on the specific structure–foundation–soil properties studied, higher values may occur in other cases depending on the clay mineralogy in the soil profile and should not be overlooked. Statistical analyses were conducted to predict vertical deformation values in the foundation soil using both analytical and numerical methods, and regression equations with high correlation coefficients were developed. In general, structural stress (q₀), foundation width (B), and excavation depth (Df) were identified as the most influential parameters on vertical deformations. The inclusion of interaction terms (e.g., q₀×B, q₀×Df, B², (L/B)²) in the models enabled the representation of the nonlinear behavior of the structure–soil interaction
Examination of Proadrenomedulin Levels in Patients with Primary Hyperparathyroidism
Amaç: Primer Hiperparatiroidizm(PHPT) en yaygın rutin biyokimyasal taramada asemptomatik hiperkalsemi ile saptanır. Bununla birlikte, klinik semptomatik şiddetli hiperkalsemiden (paratiroid krizi) normokalsemik PHPT’ye kadar değişen bir kalsiyum homeostazı bozuklukları spekturumunu içerebelir. PHPT, gözlemsel çalışmalarda hipertansiyon, aritmi, ventriküler hipertrofi ve vasküler kapak kalsifikasyonu, karotis intima media kalınlığı (CIMT)’nda artış dahil olmak üzere kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu gösterilmiştir1. Yapılan çalışmalarda pro-Adrenomedülin (pro-ADM) seviyelerinin kardiyovasüler hastalılarda artmış olduğu gösterilmiş olup, yapılan bu çalışmamızda primer hiparatiroidili hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasında serum proaderenomedülin seviyelerinin karşılaştırılması ve kardiovasküler risk faktörleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Materyal ve Metod: Bu çalışmaya primer hiperparatiroidi tanısı almış 43 hasta ve 34 adet sağlık kontrol grubu dahil edilmiştir. Primer hiperparatiroidi tanısı alan ve takipte olan hastalardan ve kontrol grubundaki kişilerden rutin kontroller sırasında bakılan biyokimyasal tetkikler, antropometrik ölçümler ve pro-Adrenomedülin (pro-ADM) seviyeleri değerlendirilecektir. Aynı zamanda çalışmaya ultrasonografi ile bakılan karotis intima media (CIMT) kalınlığı dahil edilmiştir.
Bulgular: Primer hiperparatiroidili hastalar ile kontrol grubu arasında kalsiyum (Ca), fosfor (P), paratiroid hormonu (PTH), alkalen fosfataz (ALP), karotis intima media kalınlığı (CIMT) ve proadrenomedülin değerlerinde anlamlı düzeyde fark saptandı (p=0.000). Yaş, bel, kalça, bel/kalça, VKİ, albümin, TSH, üre, glukoz, HBA1C, kolesterol, LDL, trigliserit, HDL, insülin, D vitamini, CRP değerleri bakımından hiperparatiroidili hastalar ve kontrol grupları arasındaki farklılık istatistiki olarak anlamlı değildir (p>0.05).Hasta ve kontrol gurubu arasındaki yapılan değerlendirmede Pro-adrenomedülin seviyeleri ile kalsiyum ,PTH, ALP ve CIMT değerleri ile pozitif yönlü ilişki tespit edilirken, fosfor ile ters yönlü bir istatistiki ilişki tespit edilmiştir.
Sonuç: Çalışmamızda primer hiperparatiroidili hastalarda Pro-ADM düzeylerinin daha yüksek oluğu ve bunun kardiyovasküler risk faktörleri ile korele olduğu saptanmıştır.Objective: Primary Hyperparathyroidism (PHPT) is most commonly detected by asymptomatic hypercalcemia on routine biochemical screening. However, it may include a spectrum of calcium homeostasis disorders ranging from clinically symptomatic severe hypercalcemia (parathyroid crisis) to normocalcemic PHPT. Observational studies have shown that PHPT is associated with cardiovascular diseases including hypertension, arrhythmia, ventricular hypertrophy and vascular valve calcification, and increased carotid intima-media thickness (CIMT). In this study, we aimed to compare serum proaderenomedullin levels between patients with Primary Hyparathyroidism and healthy controls and to examine the relationship with cardiovascular risk factors.
Matherials and Method: This study included 43 patients diagnosed with Primary Hyperparathyroidism and 34 health controls. Biochemical tests, anthropometric measurements and pro-Adrenomedullin (pro-ADM) levels will be evaluated during routine check-ups from patients diagnosed with Primary Hyperparathyroidism and those in the control group. Carotid intima media (CIMT) thickness measured by ultrasonography was also included in the study.
Results: There was a significant difference between primary hyperparathyroidism patients and the control group in terms of calcium (Ca), phosphorus (P), parathyroid hormone (PTH), alkaline phosphatase (ALP), carotid intima media thickness (CIMT) and proadrenomedullin values (p=0.000). The difference between hyperparathyroidism patients and the control groups in terms of age, waist, hip, waist/hip, BMI, albumin, TSH, urea, glucose, HBA1C, cholesterol, LDL, triglyceride, HDL, insulin, vitamin D, CRP values was not statistically significant (p>0.05). In the evaluation made between the patient and control groups, a positive correlation was found between pro-adrenomedullin levels and calcium, PTH, ALP and CIMT values, while an inverse statistical correlation was found with phosphorus.
Conclusion: In our study, it was found that Pro-ADM levels were higher in patients with primary hyperparathyroidism and this was correlated with cardiovascular risk factors
Verification and correction of rast hymns in Turkish music repertoire in terms of makam–usul
Doktora TeziTürk Mûsikîsinin Câmi ve Tekke türleri içerisinde müşterek kullanılan ilâhiler, kökleri kadim geçmişe dayanan, dinleyici ve icrâcılar tarafından teveccüh görerek sıklıkla icrâ edilegelen bir Türk mûsikîsi formudur. Zikir ve ibadet temelinde işlenen bu form, geçmişten günümüze gerek ibadetlere coşku katmak gerek Allah ve Resûlünün sevgisinin ifadesi ve temâyüzü için kullanılmaktadır. Türk mûsikîsinde mütemâdiyen bestelenen ve icrâ edilen bu form, dönem içerisinde meşk geleneği ile nesilden nesile aktarılmış, yakın dönemlerde de notaya alınarak eserlerin günümüze intikâli sağlanmıştır. Çalışmada “ümmü’l makâmât” yani “makâmların anası” olarak görülen ve asırlarca ana dizi olarak kullanılan Rast makâmı ve bu makâmda bestelenmiş ilâhiler ele alınarak, eserlerin makâm ve usûl yönünden tahkîk ve tashih edilmesi amaçlanmaktadır. Kültür Bakanlığı uhdesinde oluşturulan Devlet Korosu nota arşivinin ele alındığı çalışmada arşiv içerisinde yer alan eserler, “tarama/survey” yöntemi ile toplanarak Türk mûsikîsi makâm nazariyatının perde ve seyir ekseninde icrâi târifler yönünden temelini teşekkül eden Kantemiroğlu ve Nâsır Dede nazariyesi ile “karşılaştırmalı analiz” yöntemi ile mukâyese edilmiştir. “Kategorik içerik analizi” yöntemi ile incelenen eserler, yapılan karşılaştırmalar sonucunda Kantemiroğlu ve Nâsır Dede başta olmak üzere Rauf Yektâ Bey ve Yakup Fikret Kutluğ gibi nazariyatçıların makâm târifleri ve Türk mûsikîsinde klasik eserler sunan bestekârların eserleri ile yapılan mukâyeselere göre sınıflandırılarak tekrar notaya aktarılmıştır. Ayrıca ele alınan eserler usûl konusunda tahkîk edilerek, usûl-icrâ ya da usûl-nüsha münâsebetlerinde görülen tutarsızlıklar irdelenmiştir. Yapılan müşâhedelerin neticesinde Rast makâmında bestelenen ilâhiler, makâm ve usûl yönünden tahkîk ve tashih edilerek, elde edilen sonuçlar grafiklere aktarılmıştır. Bu sayede ele alınan eserlerde Türk mûsikîsi âsârı ışığında makâm ve usûl konusunda daha tutarlı ve okunaklı nüshalar önerilmiştir. Ayrıca Rast makâmının gölgesinde kalan muhtelif makâmların sarihleşmesi, nüshalar arasındaki usûl ve form tutarsızlıklarının irdelenmesi, çeşitli gerekçeler sebebiyle küçük usûllerle notaya alınan bazı eserlerin icrâ ile bütünlük gösterdiği ve âhenk oluşturduğu büyük usûller ile yeniden yazılarak nüsha önerilerinde bulunulmuştur.The hymns, which are commonly used in the Mosque and Lodge genres of Turkish music, are a Turkish music formula that dates back to ancient times and is frequently performed by listeners and performers. This form of dhikr and worship, which was invalid in the past, is used to add enthusiasm to worship and to express and highlight the love of Allah and His Messenger. This form, which was constantly composed and performed in Turkish music, was transferred from generation to generation with the mesk tradition during the period, and the products that were notated in recent times were preserved intact. In the study, it is aimed to verify and correct the works in terms of makam and usul by discussing the Rast makam, which is seen as "ummü'l makâmât", that is, the "mother of makams" and has been used as the main scale for centuries, and the hymns composed in this makam. In the study, where the State Choir's note archive created under the responsibility of the Ministry of Culture was discussed, the works in the archive were collected by the "scan/survey" method and compared with the theory of Kantemiroğlu and Nâsır Dede, which formed the basis of Turkish music makam theory in terms of performance descriptions, by the "comparative analysis" method. The works examined with the "categorical content analysis" method were classified and re-notated according to the comparisons made with the makam descriptions of theorists such as Kantemiroğlu and Nâsır Dede, Rauf Yektâ Bey and Yakup Fikret Kutluğ, and the works of composers who presented classical works in Turkish music. In addition, the works discussed were examined regarding the method and the inconsistencies in the relationships between the method and execution or the method and copy were examined. As a result of the observations made, the hymns composed in the Rast makam were examined and corrected in terms of mode and style, and the results obtained were transferred to graphics. In this way, in the works discussed, more consistent and readable copies of makam and usul were suggested in the light of Turkish music works. In addition, various makams that remain under the shadow of the Rast makam were clarified, the inconsistencies in style and form between the copies were examined, and some works notated in minor rhythms for various reasons were rewritten in major rhythms that showed integrity and harmony with the performance and suggestions were made for copies