Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
    18430 research outputs found

    Association of Intestinal Permeability Metabolites and Proinflammatory Cytokines with Early- and Late-Onset Colorectal Cancer

    No full text
    Amaç: Kolorektal kanser (KRK), dünya genelinde en sık görülen üçüncü malignite ve kanser kaynaklı ölümler arasında ikinci sırada yer almaktadır. 50 yaşın altındaki bireylerde KRK görülme sıklığındaki artış, erken tanı ve tedavi için yeni stratejiler geliştirilmesinin önemini vurgulamaktadır. Son çalışmalar, bağırsak mikrobiyotası, proinflamatuar sitokinler ve KRK arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Zonulin, Trimetilamin-N-oksit (TMAO), IL- 17A ve IL-22 gibi belirteçler, hastalığın patogenezi ve prognozunda önemli rol oynamaktadır. Bu belirteçlerin daha iyi anlaşılması, KRK'nin erken teşhisi, tedavisi ve takibi için yeni hedefler belirleme potansiyeline sahiptir. Bu çalışma, erken ve geç başlangıçlı KRK'de Zonulin, TMAO, IL-17A ve IL-22'nin prognostik önemini araştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmamızın bulguları, KRK için yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine ve hastalığın prognozunun daha doğru bir şekilde tahmin edilmesine katkıda bulunabilir. Materyal ve Metot: Çalışmamız, tek merkezli prospektif bir çalışmadır. Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda takip edilen, erken (≤50 yaş, n=18) ve geç başlangıçlı (>50 yaş, n=42) olmak üzere toplam 60 KRK hastası ile 28 sağlıklı kontrol bireyi çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcılardan alınan serum örneklerinde, bağırsak geçirgenlik metabolitlerinden, Zonulin ve TMAO ile proinflamatuar sitokinlerden, İnterlökin- 17A (IL-17A) ve İnterlökin-22 (IL-22) düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, tam kan sayımından elde edilen nötrofil-lenfosit oranı (NLR), platelet-lenfosit oranı (PLR) gibi inflamatuar indeksler hesaplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 25.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya kolorektal kanser tanısı bulunan 60 hasta ve sağlıklı 28 birey dahil edildi. Çalışmamızda, KRK'li hasta grubunda, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla serum Zonulin (p=0,007) ve IL-22 (p=0,006) düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. TMAO düzeyleri de hasta grubunda daha yüksek olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Cinsiyete göre yapılan analizde, erkek hastalarda IL-22 düzeyleri kadınlara göre anlamlı şekilde yüksek (p=0,004), Zonulin düzeyleri ise düşük (p=0,001) bulunmuştur. Metastatik hastalığı olan grupta, metastaz olmayanlara göre IL-17A, IL-22 ve TMAO düzeyleri anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (sırasıyla p=0,017; p=0,034; p=0,037). Ayrıca, ileri evre (Evre 3-4) hastalarda IL-22 düzeylerinin erken evre (Evre 1-2) hastalara göre anlamlı derecede düşük olduğu gözlenmiştir (p=0,034). İnflamatuar indekslerde, PLR ≥167,94 grubunda TMAO düzeyi anlamlı yüksek (p=0,010), Sistemik inflamasyon yanıt indeksi (SIRI) ≥1,33 grubunda kadın cinsiyet oranı daha düşük (p=0,035), metastaz oranı daha yüksek (p=0,020) saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız, KRK hastalarındaki bağırsak bütünlüğündeki bozulmanın sistemik inflamasyon ve proinflamatuar sitokinlerle olan ilişkisini ortaya koymuştur. Zonulin, TMAO, IL-22, IL-17A gibi biyobelirteçler, hastalığın hem tanısı hem de prognozunun belirlenmesinde potansiyel belirteçlerdir. Ancak bu moleküllerin hastalığın erken ve geç dönemlerindeki dinamik ve çelişkili rolü, tek başına değil de çoklu belirteç panelleri şeklinde kullanımının daha doğru sonuçlar verebileceğini göstermektedir. Bulgularımızın daha geniş örneklem ve çok merkezli çalışmalarla doğrulanması, bu alandaki bilgimizi artıracak ve KRK hastaları için bireyselleştirilmiş tedavi ve takip stratejilerinin geliştirilmesine önemli katkılar sağlayacaktırAim: Colorectal cancer (CRC) is the third most commonly diagnosed malignancy and the second leading cause of cancer-related deaths worldwide. The increasing incidence of CRC among individuals under 50 years of age highlights the importance of developing new strategies for early diagnosis and treatment. Recent studies have emphasized the relationship between gut microbiota, proinflammatory cytokines, and CRC. Biomarkers such as zonulin, TMAO, IL-17A, and IL-22 play significant roles in the pathogenesis and prognosis of the disease. A better understanding of these biomarkers holds the potential to identify new targets for the early diagnosis, treatment, and monitoring of CRC. This study aims to investigate the prognostic significance of zonulin, TMAO, IL-17A, and IL-22 in early- and late-onset CRC. Our findings may contribute to the development of novel therapeutic strategies and improve the accuracy of prognosis predictions for CRC. Materials and Method: This study is a single-center, prospective study. A total of 60 colorectal cancer (CRC) patients, followed at the Department of Medical Oncology, Necmettin Erbakan University Faculty of Medicine, were included, comprising early-onset (≤50 years, n=18) and late-onset (>50 years, n=42) cases, along with 28 healthy control individuals. Serum samples collected from participants were analyzed for intestinal permeability metabolites—Zonulin and Trimethylamine N-oxide (TMAO)—and proinflammatory cytokines—Interleukin-17A (IL-17A) and Interleukin-22 (IL-22) using the ELISA method. In addition, inflammatory indices such as neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratio (PLR) were calculated based on complete blood count parameters. Statistical analysis was performed using SPSS version 25.0, and a p-value of <0.05 was considered statistically significant. Results: A total of 60 patients diagnosed with colorectal cancer (CRC) and 28 healthy individuals were included in the study. In the CRC patient group, serum levels of Zonulin (p=0.007) and IL-22 (p=0.006) were found to be significantly higher compared to the healthy control group. Although TMAO levels were also elevated in the patient group, this difference did not reach statistical significance (p>0.05). In sex-based analysis, male patients exhibited significantly higher IL-22 levels (p=0.004) and lower Zonulin levels (p=0.001) compared to female patients. Among patients with metastatic disease, levels of IL-17A, IL-22, and TMAO were significantly lower than in non-metastatic patients (p=0.017, p=0.034, and p=0.037, respectively). Additionally, IL-22 levels were significantly lower in patients with advancedstage disease (Stage 3–4) compared to those with early-stage disease (Stage 1–2) (p=0.034). Regarding inflammatory indices, TMAO levels were significantly higher in the group with PLR ≥167.94 (p=0.010), while the group with SIRI ≥1.33 had a lower proportion of female patients (p=0.035) and a higher metastasis rate (p=0.020). Conclusions: Our study demonstrated the relationship between impaired intestinal integrity and systemic inflammation as well as proinflammatory cytokines in colorectal cancer (CRC) patients. Biomarkers such as Zonulin, TMAO, IL-22, and IL-17A show potential not only in the diagnosis of the disease but also in determining its prognosis. However, the dynamic and sometimes contradictory roles of these molecules in early and late stages of the disease suggest that their use as part of a multi-marker panel may yield more accurate and meaningful results than when used individually. Validation of our findings through larger, multicenter studies will enhance current knowledge in this field and contribute significantly to the development of personalized treatment and follow-up strategies for CRC patients

    Opinions of preschool teachers on the efficiency of art education in preschool

    No full text
    Yüksek Lisans TeziAraştırmanın amacı, okul öncesinde sanat eğitiminin verimliliği üzerine okul öncesi öğretmenlerinin görüşlerini belirlemektir. Bu amaç doğrultusunda araştırmanın yöntemi nitel olarak belirlenmiş olup araştırma, olgubilim deseninde yürütülmüştür. Araştırmada çalışma grubu, Konya ilinde devlet okulda görev yapmakta olan 16 okul öncesi öğretmeninden oluşmaktadır. Katılımcıların tanımlayıcı özelliklerini öğrenmeye yönelik kişisel bilgi formu ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla veriler elde edilmiştir. Verilerin çözümlenmesinde içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Yapılan analize göre katılımcıların sanat eğitiminin okul öncesi çocuklar için oldukça verimli olduğu yönünde görüş bildirdikleri ve sanat eğitiminin çocukların bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimlerini destekleyen çok yönlü ve olumlu etkiler sunduğu görüşünde birleştiği sonucuna ulaşılmıştır. Katılımcıların sanat eğitimi çalışmalarının yapılabilmesi için uygun ortamın hazırlanmasıyla ilgili bilgi sahibi oldukları sanat eğitiminde çeşitli geleneksel ve yenilikçi yöntemleri bir arada kullanarak öğrenci odaklı ve zenginleştirici bir öğrenme ortamı sundukları belirlenmiştir. Okul öncesi dönem çocukları için sanat eğitiminin oldukça verimli kazanımlar sağladığı katılımcı görüşlerinde tespit edilmiş olup okul öncesi sanat eğitiminin çocukların duygusal, sosyal, estetik ve disiplin becerilerini geliştirerek onların çok yönlü gelişimlerini desteklediği tespit edilmiştir Araştırma sonucu olarak ailelerin ve okulun sanat eğitiminde çocukların sanatsal gelişimini desteklemek için iş birliği içinde sorumluluk üstlenmesinin önemli olduğu yönünde görüş birliği dikkat çekmektedir. Son olarak araştırmanın sonucuna göre okul öncesi dönemde sanat eğitiminin değerlendirme sürecinin kritik bir önem taşıdığı anlaşılmış olup değerlendirmelerin çok yönlü ve kapsamlı bir yaklaşımla ele alınması gerektiği belirlenmiştir.The aim of the research is to determine the opinions of preschool teachers on the effectiveness of preschool art education. In line with this purpose, the method of the research was determined as qualitative and the research was conducted in a phenomenological pattern. The study group in the research consists of 16 preschool teachers working in a state school in Konya province. Data were obtained through a personal information form and a semi structured interview form to learn the descriptive characteristics of the participants. Content analysis method was used in the analysis of the data. According to the analysis, it was concluded that the participants expressed their opinion that art education is quite efficient for preschool children and that art education offers multifaceted and positive effects that support children's cognitive, emotional and social development. It was determined that the participants have knowledge about the preparation of a suitable environment for art education studies and that they provide a student-centered and enriching learning environment by using various traditional and innovative methods together in art education. It has been determined in the participant views that art education for preschool children provides very productive gains, and it has been determined that preschool art education supports children's multifaceted development by developing their emotional, social, aesthetic and disciplinary skills. As a result of the research, it is remarkable that families and schools agree on the importance of taking responsibility in cooperation to support children's artistic development in art education. Finally, according to the results of the research, it has been understood that the evaluation process of art education in the preschool period is of critical importance, and it has been determined that evaluations should be handled with a multifaceted and comprehensive approach

    Relatıonshıp between famılıes' emotıonal eatıng status and chıldren's breakfast habıts, cafeterıa use and anthropometrıc measurement results

    No full text
    Amaç: Bu çalışmada ortaokul öğrencilerinin ailelerinin duygusal yeme durumlarının çocukların kahvaltı alışkanlıklarına, kantin kullanımlarına ve antropometrik ölçüm sonuçlarına etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışma Ekim 2024- Aralık 2024 tarihleri arasında yürütülmüş kesitsel tipte bir epidemiyolojik araştırmadır. Araştırmanın evreni Konya ili Meram ilçesinde eğitim veren ortaokulların 5-6-7-8. sınıf öğrencileri ve bu öğrencilerin aileleridir. Araştırmada basit rastgele örnekleme yöntemi kullanılmış ve çalışma 825 kişi ile tamamlanmıştır. Öğrencilere ve öğrencilerin ailelerine literatür taranarak araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ve duygusal yeme ölçeği uygulanmış olup öğrencilerin boy ve vücut ağırlıkları araştırmacı tarafından ölçülmüştür. Veriler beden kitle indeksi olarak düzenlenmiştir. Analizlerde ki-kare, Kruskal Wallis, Student T testi, Mann Whitney U, regresyon ve iki yönlü ANOVA testleri kullanılmıştır. Bulgular: Çocukların %23,8’i fazla kilolu ve obezdi. Çocukların %68,8’i her gün kahvaltı yapmakta, %90,3’ü kahvaltıda simit/poğaça tüketmekteydi. Çocukların %15,4’ü her gün kantinden alışveriş yapmakta, %69,8’i çikolata/gofret tüketmekteydi. Ebeveynlerin %56,0’sı duygusal yiyiciydi. Ebeveynlerin duygusal yiyici olma durumuna göre çocuklarının kahvaltıda şeker ile domates/salatalık tüketme sıklığında anlamlı fark saptandı. Duygusal yiyici olmayan ebeveynlerin çocuklarının düşük kilolu olduğu saptandı. Ailelerin duygusal yeme ölçeğinden aldığı puanın 1 değer artması çocukların fazla kilolu olma riskini 1,04 kat artırmaktaydı. Sonuç: Duygusal yiyici olan ebeveynlerin çocuklarının kahvaltıda tükettiği besinlerin daha sağlıksız olduğu, duygusal yiyici olmayan ebeveynlerin çocuklarının düşük kilolu olduğu belirlenmiştir. Bu durum ebeveynlerin, çocukların beslenme alışkanlıklarında önemli etkilerinin olduğunu göstermektedir.Objective: This study aims to investigate the effect of middle school students' families' emotional eating patterns on children's breakfast habits, cafeteria use, and anthropometric measurement results. Method: This study is a cross-sectional epidemiological study conducted between October 2024 and December 2024. The study population consists of 5th, 6th, 7th, and 8th grade students attending middle schools in the Meram district of Konya province and their families. Simple random sampling was used in the study, which was completed with 825 participants. A questionnaire form and emotional eating scale prepared by the researcher based on a literature review were administered to the students and their families, and the students' height and body weight were measured by the researcher. The data were organized as body mass index. Chi-square, Kruskal Wallis, Student T-test, Mann Whitney U, regression, and two-way ANOVA tests were used in the analyses. Results: 23.8% of the children were overweight and obese. 68.8% of the children ate breakfast every day, and 90.3% consumed simit/pogaça for breakfast. 15.4% of the children shopped at the cafeteria every day, and 69.8% consumed chocolate/wafer. 56.0% of parents were emotional eaters. A significant difference was found in the frequency of consuming sugar with tomatoes/cucumbers at breakfast between children whose parents were emotional eaters and those whose parents were not. Children of parents who were not emotional eaters were found to be underweight. A 1-point increase in the emotional eating scale score of families increased the risk of children being overweight by 1.04 times. Conclusion: It was determined that children of emotionally eating parents consumed less healthy foods at breakfast, while children of non-emotionally eating parents were underweight. This situation shows that parents have a significant influence on their children's eating habits

    Examining Hasan Nail Canat's life, art and messages in his works in terms of language and child-relavence

    Get PDF
    Yüksek Lisans Tezi“Çocuk Edebiyatı” kavramı günümüz edebiyatında önem kazanmış olup üzerine çokça araştırma yapılmaktadır. Son yılların titizlikle üzerinde durduğu; birtakım değer ve kriterler bakımından hassasiyet gerektiren bu edebiyatın barındırdığı eserleri de titizlikle incelemek gerekmektedir. Çocuklar için yazılmış her kitap uygun ölçülere ve değerlere sahip olmamaktadır. Özellikle ‘çocuğa görelik’ kavramının kitaplarda tam anlamıyla karşılığını bulup bulmadığı noktasında incelemeler yapılmıştır. Bu çalışma, “Hasan Nail Canat’ın Hayatı, Sanatı ve Eserlerindeki İletilerin Çocuğa Görelik ve Dil Açısından Değerlendirilmesi” başlıklı tez çalışması kapsamında yazara ait bütün eserlerin incelenmesi amacıyla oluşturulmuştur. Yazara ait “Bir Küçük Osmancık Vardı” adlı eserin 100 Temel Eserde yer alması; diğer kitaplarının da ortaokul kademesi çocukları tarafından sevilerek okunuyor olması bu incelemenin yapılmasına araç oluşturmuştur. Bu durum da çocuk edebiyatı bağlamında eserlerin detaylı bir incelemeyle değerlendirilmesine yol açmıştır. Çalışma kapsamında Hasan Nail Canat’ın basımı yapılan bütün eserleri incelenmiştir. Hasan Nail Canat’ın “Bir Küçük Osmancık Vardı, Yasemen, Gül Yarası, Yiğit Mustafa (Günahkâr Baba), Bir Avuç Ateş, Nur Dağındaki Çocuk, Yaralı Serçe, Kırımlı Murat Destanı, Cimcime Tavşan (Tiyatro)” adlı eserleri inceleme konusunu oluşturmaktadır. Belirlenen eserlerdeki iletiler için de çeşitli kaynaklardan hareketle bir ölçüt listesi oluşturulmuştur. Yazar-eser temelli bir incelemede yazarın hayatı ve sanat anlayışının eserlerine nüfuz ettiği düşüncesinden yola çıkarak yazarı kendi hayat ekseninde tanımak, konumlandırmak gerekir. Çalışmanın ilk bölümünde Hasan Nail Canat’ın hayatı ve sanatı konu edilmiştir. Ailesi ile görüşmeler yapılarak biyografisini oluşturmada onlardan da destek sağlanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde araştırmanın amacı ve bilimsel basamakları hakkında bilgi verilmiştir. Üçüncü bölümde ise bulgulara yer verilmiş, eserlerin özetleri ve hikâye haritalarına yer verilmiştir. Dördüncü bölümde her bir kitap içerdiği iletiler bakımından taranmış, iletiler olumlu veya olumsuz iletiler olarak sınıflandırılmıştır. Bu sınıflandırmanın ölçütü olan iletilerin şeması tablolarda belirtilmiştir. Dördüncü bölümde tespit edilen iletiler bir sonraki bölümde çocuğa görelik ve dil açısından incelemiştir. Bu bölümde iletiler grafik ve tablo üzerinden de tasnif edilmiştir. Sonuç bölümünde ise tespit edilen veriler ışığında değerlendirme yapılarak öneriler sunulmuştur.The concept of "Children's Literature" has gained importance in today's literature and a lot of research is being done on it. What has been meticulously emphasized in recent years; It is necessary to carefully examine the works contained in this literature, which requires sensitivity in terms of certain values and criteria. Not every book written for children has appropriate dimensions and values. In particular, studies have been conducted on whether the concept of 'suitability for children' is fully reflected in the books. This study was created to examine all the works of the author within the scope of the thesis titled "Evaluation of the Messages in Hasan Nail Canat's Life, Art and Works in Terms of Child-Relevance and Language". The author's work “Bir Küçük Osmancık Vardı” is included in the 100 Basic Works; The fact that his other books are read with pleasure by secondary school children has become a tool for this analysis. This situation has led to a detailed evaluation of the works in the context of children's literature.Within the scope of the study, all published works of Hasan Nail Canat were examined. Hasan Nail Canat's works named “Bir Küçük Osmancık Vardı, Yasemen, Gül Yarası, Yiğit Mustafa (Günahkâr Baba), Bir Avuç Ateş, Nur Dağındaki Çocuk, Yaralı Serçe, Kırımlı Murat Destanı, Cimcime Tavşan (Theatre)" are the subject of the study. A list of criteria was created for the messages in the selected works, based on various sources. In an author-work based analysis, it is necessary to recognize and position the author on the axis of his own life, based on the idea that the author's life and understanding of art permeate his works. In the first part of the study, Hasan Nail Canat's life and art are discussed. Interviews were held with his family and they also provided support in creating his biography. In the second part of the study, information about the purpose and scientific steps of the research was given. In the third chapter, the findings are included, summaries of the works and story maps are included. In the fourth section, each book was scanned in terms of the messages it contained, and the messages were classified as positive or negative messages. The scheme of the messages that are the criteria for this classification is stated in the tables. The messages identified in the fourth section were examined in terms of suitability for the child and language in the next section. In this section, messages are also classified using graphs and tables. In the conclusion section, evaluations were made in the light of the determined data and suggestions were presented

    Death readiness and anticipatory grief processes of family members caregiving for palliative patients in terminal period

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziBu çalışmanın amacı, palyatif bakım servisinde kalmakta olan terminal dönem hastasına bakım veren aile üyelerinin sevdiği bir kişinin ölümüne hazırlıklı olma durumlarını ve beklentisel yas sürecindeki deneyimlerini belirlemektir. Araştırmada nitel araştırma yöntemi ve fenomenolojik yaklaşım kullanılmıştır. Araştırmanın katılımcıları verilerin toplandığı süre olan Şubat 2024-Eylül 2024 tarihleri arasında Konya Sağlık Bilimleri Üniversitesi Beyhekim Eğitim ve Araştırma Hastanesi Palyatif Bakım Servisi’nde hizmet almış terminal dönemde olan bir hastasına bakım veren 12 birinci derece aile üyesinden oluşmaktadır. Veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu ile toplanmış ve görüşmeler yüz yüze gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar ile yapılan görüşmeler ses kayıt cihazı ile kayıt altına alınmış ve deşifre edilmiştir. Araştırma sonucunda oluşturulan verilerin tematik analizi MAXQDA 20 programı kullanılarak yapılmıştır. Analiz sonucunda araştırmanın amaçları doğrultusunda 2 ana tema ortaya çıkmıştır. Bunlar: “Ölüm Beklentisi” ve “Beklentisel Yasın Yansımaları”dır. Araştırma sonucunda, aile üyelerinin hastalarının ölümünü kabullenmesinde birçok etkenin rol oynadığı belirlenmiştir. Sevdikleri kişinin ölümüne bilişsel ve davranışsal olarak hazırlanmalarına rağmen duygusal anlamda tamamen hazır olamadıkları görülmüştür. Sağlık çalışanlarının etkili ve samimi bilgilendirmesinin aile üyelerini ölüme hazırlamada birincil etken olduğu anlaşılmıştır. Aile üyeleri, sevdiklerinin yaklaşan kaybına çeşitli duygusal tepkiler vermekte ve hastalarının son günlerinde yanında bulunmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi önemli görmektedir. Bu sürecin zorluklarıyla başa çıkmada en sık kullanılan yöntemlerin maneviyat ve sosyal destek olduğu tespit edilmiştir. Araştırma bulguları doğrultusunda aile üyelerinin hastalarını kaybetmenin getirdiği psikososyal zorluklarla başa çıkmaları ve ölüme hazırlanmasında doktor, hemşire, psikolog ve sosyal hizmet uzmanlarının uyumlu bir şekilde ailelere rehberlik etmesi ve ihtiyaçlarına yönelik iletişim kurması hayati bir rol oynamaktadır. Ayrıca aile üyelerinin kabullenme ve başa çıkma süreçlerinde maneviyatı yoğun şekilde kullanmaları dikkate alındığında manevi destek uzmanının da ekibe dahil edilmesi önerilmektedir.The purpose of this study is to determine the preparedness of family members providing care to terminally ill patients staying in the palliative care unit for the death of their loved ones and to identify their experiences during the anticipatory grief process. A qualitative research design was used in the study. The participants of the study consisted of 12 first-degree family members who provided care to a terminally ill patient receiving services at the Palliative Care Unit of Konya Health Sciences University Beyhekim Training and Research Hospital during the data collection period, which took place between February 2024 and September 2024. The qualitative research method and a phenomenological approach were employed in the study. Data were collected using a semi-structured interview form, and the interviews were conducted face-to-face. The interviews with the participants were recorded using an audio recording device and transcribed. The thematic analysis of the data generated in the study was performed using the MAXQDA 20 software. As a result of the analysis, two main themes emerged in line with the objectives of the study: "Expectation of Death" and "Reflections of Anticipatory Grief." The findings revealed that multiple factors played a role in family members' acceptance of their patients' death. Although they prepared themselves cognitively and behaviorally for the death of their loved ones, they were not entirely ready emotionally. It was understood that effective and sincere communication by healthcare professionals was a primary factor in preparing family members for death. Family members exhibited various emotional reactions to the impending loss of their loved ones and considered it important to be with their patients during their final days and fulfill their responsibilities. The most commonly used methods for coping with the challenges of this process were found to be spirituality and social support. Based on the findings of the study, it is concluded that doctors, nurses, psychologists, and social workers play a vital role in guiding families and establishing effective communication to help family members cope with the psychosocial challenges of losing their loved ones and preparing for death. Additionally, considering that family members frequently use spirituality in their acceptance and coping processes, it is recommended to include a spiritual care specialist in the team

    The impact of preoperative diaphragm ultrasonography on postoperative complications in geriatric patients undergoing orthopedic surgery

    Get PDF
    Amaç: Geriatrik popülasyonda kemik fraktürleri, uzun süreli hastane yatışlarının ve sağlık hizmeti maliyetlerinin başlıca nedenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu hasta grubunda sıklıkla gözlenen postoperatif pulmoner komplikasyonlar (PPK), yalnızca iyileşme sürecini uzatmakla kalmamakta, aynı zamanda mortalite ve morbidite oranlarını da anlamlı ölçüde artırmaktadır. Pnömoni, atelektazi, uzamış mekanik ventilasyon ihtiyacı ve etkisiz sekresyon temizliği gibi komplikasyonlar, solunum kaslarının fonksiyonel yetersizliği ile yakından ilişkilidir. Özellikle operasyon sonrası artan solunum yüküne karşılık yeterli diyafragmatik performansın sağlanamaması, bu komplikasyonların ortaya çıkışını kolaylaştırmaktadır. Diyafragma, solunumun primer kası olarak, etkin ve yeterli ventilasyonun sağlanmasında merkezi bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, cerrahi öncesi dönemde diyafragmatik fonksiyonun sonografik yöntemlerle değerlendirilmesi, solunum rezerv kapasitesi hakkında doğrudan bilgi sağlayabilir. Benzer şekilde, yaşlanmaya bağlı fizyolojik değişimlerin sonucu olarak gelişen sarkopeni ve kırılganlık (frailty) gibi klinik sendromlar, cerrahiye bağlı stres karşısında hastaların dayanıklılığını azaltmakta ve postoperatif olumsuz sonuçların habercisi olabilmektedir. Bu bağlamda, mevcut literatürde sıkça kullanılan standart pulmoner risk skorlamalarının, diyafram fonksiyonu ile kırılganlık ve sarkopeni göstergeleriyle birlikte değerlendirilmesi, risk belirlemede daha bütüncül ve etkili bir yaklaşım sunabilir. Bu çalışmanın birincil amacı, ortopedik cerrahi planlanan geriatrik bireylerde düşük preoperatif diyafragma sonografik ölçümlerinin, postoperatif pulmoner komplikasyonların gelişimini öngörmedeki potansiyel değerini araştırmaktır. İkincil amaç ise, diyafragma ve akciğer sonografik parametrelerinin, kırılganlık ve sarkopeni göstergeleriyle birlikte değerlendirilmesinin, bu komplikasyonların öngörüsündeki katkısını ortaya koymaktır. Elde edilecek bulguların, preoperatif dönemde yüksek riskli hastaların daha etkin tanımlanmasını sağlaması ve gerekirse inspiratuar kas eğitimi gibi hedefe yönelik önleyici stratejilerin planlanmasına olanak tanıması beklenmektedir. Yöntem: Bu çalışma, ortopedi servisinde kemik kırığı nedeniyle hastaneye yatırılan geriatrik hastalar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerden, prosedür öncesinde yazılı ve sözlü bilgilendirilmiş onam alınmıştır. Cerrahi öncesi dönemde, hastaların diyafram ve akciğer ultrasonografik değerlendirmeleri yapılmıştır. Değerlendirme sürecinde katılımcıların demografik verileri (cinsiyet, boy, kilo, mevcut tanılı hastalıkları, sigara kullanım öyküsü ve geçirilmiş operasyonları) kaydedilmiştir. Ayrıca, fiziksel zayıflık düzeyini belirlemek amacıyla FRAIL (kırılganlık) indeksi uygulanmış; el dinamometresi ile kavrama gücü ve periferik kas gücü ölçülmüştür. Ultrasonografik görüntüleme, hastalar supin pozisyonda iken ve cerrahi öncesinde gerçekleştirilmiştir. Diyafram değerlendirmesi, sağ subkostal aralık üzerinden, uygun tekniklerle yapılmıştır. Akciğer ultrasonografisi ise her iki hemitoraksta anterior ve lateral bölgeleri kapsayacak şekilde toplam 6 bölgeden yapılmış; bu işlemde lineer ve konveks prob başlıkları birlikte kullanılmıştır. Görüntüleme sırasında diyafram kalınlığı ve yer değiştirmesi ölçülmüş, akciğer parankiminde ise ödem, plevral efüzyon ve infiltrasyon benzeri patolojik bulgular sistematik olarak kaydedilmiştir. Postoperatif dönemde yoğun bakım gereksinimi gelişerek Reanimasyon Kliniği’ne alınan hastalar, yeniden diyafram ve akciğer ultrasonografisi ile değerlendirilmiştir. Bu ikinci değerlendirme ile solunum kas fonksiyonlarındaki değişimlerin ve akciğer patolojilerinin takibi amaçlanmıştır. Ek olarak, intraoperatif anestezi yöntemleri ve uygulama ayrıntıları ile postoperatif komplikasyon gelişimi, yoğun bakım ve hastane yatış süreleri, ayrıca 28 günlük morbidite ve mortalite verileri prospektif olarak kaydedilerek analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışma kapsamında, 104 ortopedik cerrahi adayı geriatrik hastanın preoperatif klinik özellikleri, diyafram ultrasonografi parametreleri, kırılganlık skorları ve el kavrama güçleri değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 74 ± 7 yıl, vücut kitle indeksi ortalaması 28,44 ± 3,53 kg/m² olarak saptandı. Hastaların %78,8’i ASA 3 risk grubunda yer almakta, en sık eşlik eden hastalık hipertansiyon (%72,1) ve diabetes mellitus (%34,6) idi. Preoperatif diyafram ultrasonografisi ile ölçülen inspiryum sonu diyafram kalınlığı ortalaması 3,24 ± 0,16 cm, ekspiryum sonu kalınlığı 2,24 ± 0,23 cm, diyafram kalınlaşma fraksiyonu %46,96 ± 10,48, diyafram yer değiştirmesi 4,99 ± 1,02 cm olarak tespit edildi. Postoperatif dönemde yapılan ölçümlerde bu dört parametrede istatistiksel olarak anlamlı düşüşler gözlendi (tüm p <0,001). Preoperatif kırılganlık değerlendirmesinde, Klinik Kırılganlık İndeksi ortalaması 4 ± 1, FRAIL skoru ortalaması 0 ± 1 bulundu. El kavrama gücü ortalaması ise 10 ± 6 kg olarak kaydedildi. Klinik Kırılganlık İndeksi ile FRAIL skoru arasında orta düzeyde pozitif korelasyon (r=0,551), el kavrama gücü ile kırılganlık skorları arasında negatif korelasyon saptandı (FRAIL için r=–0,517, Klinik Kırılganlık İndeksi için r=–0,694; p<0,001). Hastaların %19,2’si postoperatif dönemde yoğun bakıma alınırken, bu grupta atelektazi (%45), pnömoni (%20) ve plevral efüzyon (%25) en sık görülen pulmoner komplikasyonlar oldu. Postoperatif komplikasyon gelişen hastaların yaş ortalaması, intraoperatif kanama ve verilen sıvı miktarları, preoperatif sistolik kan basınçları ve kırılganlık skorları istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (tüm p<0,05). Yoğun bakıma yatış ve postoperatif pulmoner komplikasyon gelişimi açısından preoperatif diyafram parametrelerinin anlamlı farklılık gösterdiği saptandı. Yoğun bakıma alınan hastalarda diyafram kalınlaşma fraksiyonu ve diyafram yer değiştirmesi ortanca değerleri belirgin olarak daha düşük bulundu (sırasıyla p<0,001). Preoperatif ekspiryum sonu diyafram kalınlığı, yoğun bakım ihtiyacı ve komplikasyon gelişimiyle pozitif yönde ilişkiliydi (p<0,001). İnspiryum sonu kalınlık değeri ise sınırda istatistiksel anlamlılığa ulaştı (p=0,057). ROC analizinde preoperatif diyafram yer değiştirmesi, yoğun bakıma yatış öngörmede yüksek ayırt edicilik gücü sergiledi (AUC=0,926; p<0,001) ve %82 duyarlılık, %100 özgüllük değerleri ile dikkat çekti. Diyafram kalınlaşma fraksiyonu için AUC değeri 0,787 idi. Preoperatif ekspiryum sonu diyafram kalınlığı da yüksek özgüllük (%89,3) ve anlamlı AUC değeri (0,824) göstermiştir. Lojistik regresyon analizinde preoperatif ekspiryum sonu diyafram kalınlığındaki her 1 mm’lik artışın yoğun bakım ihtimalini 1,87 kat artırdığı (OR=1,872; p=0,006), diyafram yer değiştirmesindeki her 1 mm’lik artışın ise bu ihtimali %27 oranında azalttığı (OR=0,729; p<0,001) bulundu. Benzer şekilde, postoperatif pulmoner komplikasyon gelişimi ile ekspiryum sonu kalınlık ve diyafram yer değiştirme parametreleri anlamlı ilişki gösterdi. Son olarak, kırılganlık skorlarının, diyafram fonksiyon parametreleri ve el kavrama gücü ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkili olduğu saptandı. Klinik Kırılganlık İndeksi ve FRAIL skorları yükseldikçe, diyafram kalınlaşma fraksiyonu ve yer değiştirme değerlerinde belirgin azalma eğilimi izlendi. Sonuç: Bu çalışma, ileri yaş grubunda yer alan ortopedik cerrahi adaylarında preoperatif dönemde gerçekleştirilen diyafragmatik ultrasonografi ölçümlerinin, kırılganlık skorlamalarının ve el kavrama gücü testlerinin postoperatif klinik seyir üzerindeki etkilerini kapsamlı biçimde değerlendirmiştir. Elde edilen bulgular, diyafram fonksiyon parametrelerinin özellikle diyafram kalınlaşma fraksiyonu ve yer değiştirme ölçümlerinin postoperatif pulmoner komplikasyon gelişimini ve yoğun bakım ihtiyacını öngörmede anlamlı biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Çalışmada, düşük diyafram kalınlaşma fraksiyonu ve azalmış diyafram yer değiştirme değerlerinin hem postoperatif pulmoner komplikasyon oranlarını hem de yoğun bakım yatış oranlarını anlamlı şekilde artırdığı saptanmıştır. Ayrıca Klinik Kırılganlık İndeksi ve FRAIL skorları yüksek olan hastaların, daha düşük kas kuvvetine sahip oldukları ve bu durumun solunum rezervindeki kısıtlılıkla paralellik gösterdiği belirlenmiştir. El kavrama gücünün düşük olması da artmış komplikasyon riski ile istatistiksel olarak anlamlı ilişki göstermiştir. ROC ve lojistik regresyon analizleri, preoperatif ekspiryum sonu diyafram kalınlığı ve diyafram yer değiştirmesi parametrelerinin özellikle yoğun bakım ihtiyacını öngörmede yüksek ayırt ediciliğe sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuçlar, preoperatif diyafram ultrasonografisinin rutin değerlendirme protokollerine entegre edilmesinin klinik karar süreçlerini destekleyebileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak, multidisipliner yaklaşımla yürütülen preoperatif fonksiyonel ve fiziksel kapasite değerlendirmeleri, ileri yaş ve kırılganlık riski taşıyan hasta gruplarında erken dönemde risk sınıflaması yapılmasına, bireyselleştirilmiş perioperatif stratejilerin uygulanmasına ve postoperatif morbiditenin azaltılmasına katkı sağlayabilecek değerli araçlar sunmaktadır. Bu bulgular doğrultusunda, diyafram fonksiyon ölçümlerinin, kırılganlık skorlarının ve el kavrama gücünün birlikte değerlendirilmesi, cerrahiye aday geriatrik hastaların yönetiminde bütüncül bir yaklaşımın temel bileşeni olarak önerilebilir.Objective: Bone fractures are one of the leading causes of prolonged hospitalization and increased healthcare costs in the geriatric population. Postoperative pulmonary complications (PPC), frequently observed in this group, not only prolong recovery time but also significantly increase morbidity and mortality. Complications such as pneumonia, atelectasis, prolonged mechanical ventilation, and ineffective airway clearance are often associated with reduced respiratory muscle function. In particular, inadequate diaphragmatic performance in response to increased postoperative respiratory demand facilitates the development of such complications. As the primary muscle of respiration, the diaphragm plays a central role in ensuring effective ventilation. Therefore, preoperative sonographic assessment of diaphragmatic function may offer direct insight into respiratory reserve capacity. Similarly, clinical syndromes such as sarcopenia and frailty, which are common with aging, reduce patients’ physiological resilience and may predict adverse postoperative outcomes. In this context, integrating standard pulmonary risk scores with assessments of diaphragmatic function, frailty, and sarcopenia may provide a more comprehensive and effective approach to risk stratification. The primary aim of this study is to evaluate whether low preoperative sonographic diaphragm measurements can predict the development of PPC in geriatric patients undergoing orthopedic surgery. The secondary aim is to assess the combined predictive value of diaphragm and lung sonographic parameters with indicators of frailty and sarcopenia. The findings are expected to facilitate early identification of high-risk patients and support the implementation of preventive strategies such as inspiratory muscle training. Methods: This prospective study included geriatric patients hospitalized with bone fractures in the orthopedic ward. Informed written and verbal consent was obtained from all participants. Preoperatively, diaphragm and lung ultrasonographic evaluations were performed. Demographic characteristics (gender, height, weight, comorbidities, smoking history, surgical history) were recorded. Frailty Index was used to assess physical vulnerability, while hand grip strength and peripheral muscle strength were measured using a dynamometer. Ultrasonographic evaluations were performed in the supine position before surgery. Diaphragmatic assessments were conducted through the right subcostal area. Lung ultrasound covered eight zones, including anterior and lateral areas of both hemithoraces, using both linear and convex probes. Diaphragm thickness and excursion were measured, and pathological findings such as edema, pleural effusion, and infiltrations were recorded. Postoperative reassessments were performed in patients transferred to the intensive care unit. The aim was to monitor changes in diaphragmatic function and pulmonary pathology. Intraoperative anesthesia details, PPC incidence, intensive care and hospital length of stay, and 28-day morbidity and mortality data were also prospectively recorded and analyzed. Results: In this study, preoperative clinical characteristics, diaphragmatic ultrasonography parameters, frailty scores, and handgrip strength measurements were evaluated in 104 geriatric patients scheduled for orthopedic surgery. The mean age of the patients was 74 ± 7 years, and the mean body mass index was 28.44 ± 3.53 kg/m². Among the participants, 78.8% were classified as ASA III, with hypertension (72.1%) and diabetes mellitus (34.6%) being the most common comorbidities. Preoperative diaphragmatic ultrasonographic assessment revealed a mean end-inspiratory diaphragm thickness of 3.24 ± 0.16 cm, an end-expiratory thickness of 2.24 ± 0.23 cm, a diaphragm thickening fraction of 46.96 ± 10.48%, and a diaphragmatic excursion of 4.99 ± 1.02 cm. In the postoperative period, all four parameters demonstrated statistically significant reductions (all p <0.001). Regarding frailty assessment, the mean Clinical Frailty Scale (CFS) score was 4 ± 1, and the mean FRAIL score was 0 ± 1. The mean handgrip strength was measured as 10 ± 6 kg. A moderate positive correlation was identified between the Clinical Frailty Scale and the FRAIL score (r=0.551), while significant negative correlations were observed between handgrip strength and frailty scores (r=–0.517 for FRAIL, r=–0.694 for CFS; p<0.001). Postoperatively, 19.2% of patients required admission to the intensive care unit (ICU), with atelectasis (45%), pneumonia (20%), and pleural effusion (25%) being the most frequent pulmonary complications. Patients who developed postoperative complications were significantly older and exhibited higher intraoperative bleeding volumes, greater fluid administration, lower preoperative systolic blood pressure, and higher frailty scores (all p<0.05). When preoperative diaphragm parameters were compared between patients requiring ICU care and those who did not, significant differences were found in the diaphragm thickening fraction and diaphragmatic excursion (both p<0.001). End-expiratory diaphragm thickness showed a positive association with both ICU admission and the development of complications (p<0.001), while end-inspiratory thickness reached borderline statistical significance (p=0.057). Receiver Operating Characteristic (ROC) analysis revealed that preoperative diaphragmatic excursion had the highest discriminatory power for predicting ICU admission (AUC=0.926; p<0.001), with a sensitivity of 82% and a specificity of 100%. The diaphragm thickening fraction also demonstrated good predictive accuracy (AUC=0.787), and end-expiratory thickness was associated with a high specificity of 89.3% (AUC=0.824). In logistic regression analysis, each 1-mm increase in end-expiratory diaphragm thickness was associated with an approximately 1.87-fold higher likelihood of ICU admission (OR=1.872; p=0.006), whereas each 1-mm increase in diaphragmatic excursion was associated with a 27% reduction in this likelihood (OR=0.729; p<0.001). Similarly, both parameters were significantly associated with the occurrence of postoperative pulmonary complications. Finally, frailty scores showed strong and significant relationships with diaphragm function parameters and handgrip strength. As frailty scores increased, both diaphragm thickening fraction and diaphragmatic excursion showed a marked decline. Conclusion: This study demonstrated that preoperative diaphragmatic ultrasonography, frailty assessments, and handgrip strength measurements hold significant predictive value for postoperative clinical outcomes in elderly patients undergoing orthopedic surgery. Notably, reduced diaphragm thickening fraction and diminished diaphragmatic excursion were strongly associated with an increased risk of postoperative pulmonary complications and ICU admission. Elevated Clinical Frailty Scale and FRAIL scores, along with decreased handgrip strength, were also significantly linked to adverse outcomes. ROC and logistic regression analyses confirmed that preoperative end-expiratory diaphragm thickness and diaphragmatic excursion exhibited high discriminatory capacity in predicting the need for postoperative intensive care. These findings support the integration of routine diaphragmatic ultrasonographic assessment into preoperative evaluation protocols to enhance risk stratification and guide perioperative management decisions. In summary, a multidisciplinary approach that combines functional and physical capacity assessments in the preoperative period offers valuable tools for identifying high-risk patients and planning individualized perioperative strategies. The concurrent evaluation of diaphragm function measurements, frailty scores, and muscle strength is recommended as an integral component of comprehensive preoperative assessment in geriatric surgical candidates

    The utilization of hulled and hull-less oat genotypes (Avena sativa) with different germination periods in oatmeal production

    Get PDF
    Yüksek Lisans TeziYulaf (Avena sativa), yüksek besin değeri ve fonksiyonel özellikleri sayesinde hayvan beslenmesinde yem olarak yaygın şekilde kullanılmakta; aynı zamanda yulaf ezmesi gibi işlenmiş formlarıyla insan beslenmesinde sağlıklı ve besleyici bir alternatif olarak değerlendirilmektedir. Bu tez çalışmasında; 3 farklı çimlendirme süreleri uygulanmış (1., 2. ve 3. Gün) kavuzlu (Kazan ve Yeniçeri) ve kavuzsuz (Katmerli ve Yazır) yulaf (Avena sativa) genotipleri ve çimlendirilmemiş yulaflardan elde edilen yulaf ezmesi üretiminde kullanım potansiyeli araştırılmıştır. Üretilen bu yulaf ezmesi örneklerinde renk (L*, a* ve b*), kimyasal (nem, kül, ham yağ, ham protein, karbonhidrat ve enerji), besinsel (toplam fenolik madde ve antioksidan aktivite) özellikleri incelenmiştir. Üretilen yulaf ezmesi örneklerinin renk analiz sonuçlarına göre; çimlendirme süresi arttıkça parlaklık (L*) değerlerinde azalmalar gözlemlenmiş, kırmızılık (a*) ve sarılık (b*) renk değerlerinde de artışlar meydana gelmiştir. Ayrıca çimlenme süresinin artmasıyla birlikte nem, ham protein, toplam fenolik madde ve antioksidan aktivite içeriklerinde belirgin artışlar saptanmıştır. Buna karşılık kül, ham yağ, enerji değeri ve karbonhidrat içerikleri çimlenme süresiyle birlikte azalmıştır. Yulaf genotipleri arasında yapılan karşılaştırmalarda ise kavuzlu yulaf örneklerinin kavuzsuz yulaf örneklerine göre daha yüksek nem içeriğine sahip olduğu, karbonhidrat, kül, ham protein ve enerji değerlerinin ise daha düşük olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar, çimlendirme işlemlerinin ve farklı yulaf genotiplerinin besinsel açıdan yulaf ezmesi ürünlerine olumlu değişimler sunduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, çimlendirme işlemlerinin ve farklı yulaf genotiplerinin besinsel açıdan yulaf ezmesi ürünlerine olumlu değişimler sunduğunu göstermiştir.Oat (Avena sativa) is widely used as animal feed due to its high nutritional value and functional properties; at the same time, in processed forms such as oat flakes, it is considered a healthy and nutritious alternative for human consumption. In this thesis study, the potential use of oat flakes produced from hulled (Kazan and Yeniçeri) and hull-less (Katmerli and Yazır) oat (Avena sativa) genotypes, which were subjected to three different germination durations (1st, 2nd, and 3rd day), as well as non-germinated oats, was investigated. The produced oat flake samples were analyzed in terms of color (L*, a* and b*), chemical (moisture, ash, crude fat, crude protein, carbohydrate, and energy), and nutritional (total phenolic content and antioxidant activity) properties. According to the results of the color analysis of the oat flake samples, an increase in germination time caused a decrease in lightness (L*) values, while redness (a*) and yellowness (b*) values increased. In addition, increasing germination duration significantly increased the contents of moisture, crude protein, total phenolic compounds, and antioxidant activity. On the other hand, ash, crude fat, energy, and carbohydrate contents decreased with longer germination durations. When comparing the oat genotypes, hulled oat samples were found to have higher moisture content but lower carbohydrate, ash, crude protein, and energy values compared to hull-less oat samples. These results indicate that germination treatments and different oat genotypes offer beneficial changes in the nutritional properties of oat flake products

    Ali Muhammed ad-Dabbâ‛ in the context of Tahrîrat science and his place in qiraat science

    No full text
    Doktora TeziTezde kıraat ilminin en karmaşık, zor ve tartışmalı kavramlarından biri olan tahrîrât bağlamında Mısırlı âlim Ali Muhammed ed-Dabbâ‛ın kıraat ve tahrîrât ilmindeki yeri ele alınmıştır. Tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kıraat ilminin doğuşu ve önemli kırılma noktaları öncelikle değerlendirilmiş; kıraat ilminin tarihî dönem/evrelerine dair farklı bakış açıları incelendikten sonra bir de tasnif denemesi yapılmıştır. Bu tarihi dönemler içinde tahrîrât ilminin yeri irdelenirken aynı zamanda tahrîrâtın tanımına dair farklı yorum/değerlendirmeler ele alınmak suretiyle bir neticeye varılmaya çalışılmıştır. Tahrîrât ekolleri de bu bölümde değerlendirilmiştir. Tezin ikinci bölümünü Ali Muhammed ed-Dabbâ‛ın hayatı ve eserleri ile kıraat ilmindeki yeri oluşturmaktadır. Dabbâ‛ kısa ömrüne çok sayıda eser sığdırmış, yalnızca kıraat ilmine dair değil; Tecvid, resmü’l-Mushaf, addü’l-ây, âdâbu hameleti’l-Kur’ân vb. Kur’ân ilimlerine dair birçok alanda eser telif etmiştir. O, kıraat ilminin temel kaynaklarından birçoğunu da tahkîk etmiş, bunun yanında genel yayın yönetmenliği ve başyazarlığını üstlendiği “Künûzü’l-Furkân” dergisinde alana dair çok sayıda makale yayınlamıştır. Çok yönlü olan bu âlimin çalışmaları normal bir tezin sınırlaını aşmaktadır. Bu sebeple eserlerinin birçoğu müstakil çalışmalar yapılmaya namzettir. Üçüncü bölüm Dabbâ‛ın tahrîrât türündeki eserlerine ayrılmıştır. Dabbâ‛ yakın dönemde yaşamış olmasına rağmen çoğu zaman meşhur iki tahrîrât ekolünden farklı bir yaklaşım sergilemiştir. Bunun sebebi onun çalışmalarının temelini -Arap dünyasının ekseriyetinde olduğu gibi- Şâtıbiyye’nin oluşturmuş olmasıdır. Onun tahrîrât alanındaki bu farklılığı dikkat çekmekle birlikte günümüzde geri plana itilen hatta bazı kesimlerce gereksiz gibi görülen tahrîrât ilminin hâlâ dinamik bir ilim olarak canlılığını koruduğunu östermesi bakımından son derece önemlidir.Our thesis examines the place of the Egyptian scholar Ali Muhammed ed-Dabbâ in the science of qıraat and tahrirat, with the condition that the science of tahrirat, which is one of the most complex, difficult and fundamental concepts of the science of qıraat, is established. Our thesis consists of three parts. In the first part, the birth of the science of kıraat and the important breaking points were evaluated first. After examining the different perspectives on the historical periods/phases of the science of kıraat, a classification attempt was made. The place of the science of tahrîrât within these historical periods was also examined. Different interpretations/evaluations on the definition of the science of tahrîrât were discussed and a conclusion was reached. Tahrîrât schools were also evaluated in this section. The second part of our thesis consists of the life and works of Ali Muhammed ed-Dabbâ and his place in the science of qıraat. Dabbâ has fit a great number of works into his short life, not only on the science of qıraat but also on many areas of Quranic sciences such as tajwid, resmü’l-Mushaf, addi ây, âdâbu hameleti’l-Kuran etc. He has also investigated many of the basic sources of the science of qıraat, and in addition, he has published many articles on the field in the journal “Künûzu’lFurkân”, of which he is the general editor and chief writer. It is naturally not possible to fit the works of this versatile scholar into a single thesis; many of his works are candidates for independent studies. The third section is devoted to Dabbâ's works in the genre of tahrîrât. Although Dabbâ' lived in a recent period, he often exhibited a different approach than the two famous schools of tahrîrât. The reason for this is that the basis of his works - as in the majority of the Arab world - was formed by the Shatıbiyya. Although his difference in the field of tahrîrât is remarkable, it is extremely important in terms of showing that the science of tahrîrât, which is pushed into the background today and even seen as unnecessary by some groups, is still a dynamic science and a candidate for new studies

    Effectiveness of out of school learning environments applied in science lesson: Science truck activity

    No full text
    Yüksek Lisans TeziBu araştırmada fen bilimleri dersi öğretiminde kullanılan okul dışı öğrenme ortamlarının etkililiği incelenmiştir. Alan yazın incelendiğinde, okul dışı öğrenme ortamları üzerine birçok araştırma olmasına karşın, bilim tırı özelinde yabancı kaynaklarda çok sınırlı çalışma bulunurken yerel kaynaklarda yapılmış çalışmaya rastlanmamıştır. Bu yüzden araştırma çerçevesinde bu ortamlardan biri olarak görülen bilim tırı seçilmiştir. Araştırmada, nitel araştırma yöntemlerinden durum çalışması deseni tercih edilmiştir. 2023-2024 eğitim öğretim yılında Konya ili Meram ilçesinde bulunan bir devlet okulunda 7. ve 8. sınıf öğrencileriyle çalışma gerçekleştirilmiştir. Katılımcı öğrencilerin belirlenmesinde amaçlı örneklem yöntemi kullanılmış ve etkinliğe aktif katılan 5 öğrenci ile çalışma yürütülmüştür. Ayrıca 2’si gözlemci 2’si okulda görevli olmak üzere 4 fen bilimleri öğretmeni de çalışmaya katılmıştır. Öğrenci ve öğretmenlerle yapılan yüz yüze görüşmeler sonucunda veriler toplanmıştır. Plansız bir şekilde okulda bulunan 4 fen bilimleri öğretmen adayının da çalışmaya dahil olması, araştırmanın veri zenginliği açısından önemli görülmüştür. Bu kapsamda onlarla da grup görüşmesi gerçekleştirilmiştir. Uygulama sırasında çekilen fotoğraflar ve gözlemci notları da doküman kapsamında incelenerek toplanan diğer verilerle ilişkilendirilmiştir. Araştırma sonucunda elde edilen veriler betimsel analiz ve içerik analizi yöntemiyle analize tabi tutulmuştur. Bulgular incelendiğinde, bilim tırının öğrencileri heyecanlandırdığı, ilgilerini çektiği ve merak uyandırdığı görülmüştür. Bununla birlikte öğrencilerin motivasyonlarını ve fene yönelik tutumlarını artırmada olumlu katkılar sağladığı belirlenmiştir. Zihindeki bilgilerin deneyimlerle anlamlı hale getirilmesinin yanı sıra yeni bilgilerin de anlamlı öğrenimine yönelik fırsatlar içeren bilim tırı etkinliği, aynı zamanda kalıcı öğrenmelerin desteklenmesine de katkıda bulunmaktadır. Bilim tırı, kısıtlı zaman diliminde okulda bulunması ve öğrencilerin deneme fırsatlarının yetersiz kalması konusunda eleştirilmiştir. Ayrıca okul dışı öğrenme ortamlarına düzenlenen gezilerde karşılaşılan riskler, izin, ulaşım, kısıtlı zaman ve maddi imkanlar gibi sınırlılıkları, bilim tırı etkinliğinin büyük oranda ortadan kaldırdığı belirtilmiştir. Elde edilen bulgular alan yazın ile karşılaştırıldığında benzer sonuçlara rastlanmıştır. Bulgulardan yola çıkarak, öğrencilerin etkin katılımları ve araştırmacının daha derinlemesine inceleme yapılabilmesi açısından öğrenci sayısı daha düşük okullarda çalışma yapılması önerilmiştir.This study examines the effectiveness of out of school learning environments used in science education. Upon reviewing the literature, it is observed that while there are numerous studies on out of school learning environments, there is very limited research in foreign sources specifically on the "science truck" and no studies were found in local sources. Therefore, within the scope of this research, the science truck was selected as one of these environments. The study preferred a case study design, which is one of the qualitative research methods. A study was conducted with 7th and 8th grade students in a public school in Meram district of Konya province in the 2023-2024 academic year. A purposive sampling method was used to determine the participating students, and the study was carried out with five students who actively participated in the activity. Additionally, 4 science teachers, 2 of whom were observers and 2 were school staff, also participated in the study. Data were collected through face to face interviews with students and teachers. The unplanned inclusion of 4 pre-service science teachers present at the school was considered significant for the data richness of the research. In this context, group interviews were also conducted with them. Photographs taken during the implementation and observer notes were examined as documents and correlated with other collected data. The data obtained from the research were analyzed using descriptive analysis and content analysis methods. Upon examining the findings, it was observed that the science truck excited the students, captured their interest, and sparked curiosity. Furthermore, it was determined that the science truck positively contributed to increasing students motivation and attitudes toward science. The science truck activity, which not only helps make existing knowledge in the mind more meaningful through experiences but also provides opportunities for the meaningful learning of new information, contributes to the reinforcement of long-term learning. The science truck was criticized for its limited time at the school and the insufficient opportunities for students to experiment. However, it was noted that the science truck largely eliminated the limitations encountered in out of school learning trips, such as risks, permissions, transportation, limited time, and financial constraints. When the findings were compared with the literature, similar results were observed. Based on these findings, it is recommended that future studies be conducted in schools with fewer students to ensure more active student participation and allow for a more in-depth investigation by researchers

    Relationship between individuals' health literacy levels and family physician preference: Konya province example

    No full text
    Yüksek Lisans TeziTanımlayıcı ve kesitsel tipte hazırlanan bu çalışmada bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyleri ile aile hekimliği tercihi arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini Konya il merkezinde ikamet eden 18 yaş üzeri 386 birey oluşturmaktadır. Çalışma verilerinin toplanmasında “Kişisel Bilgi Formu”, “Türkiye Sağlık Okuryazarlık Ölçeği” ve “Bireylerin Aile Hekimliği Tercih Etmeme Sebepleri Ölçeği”nden yararlanılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından Temmuz 2023-Kasım 2024 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirmeleri tanımlayıcı istatistikler için sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma değerleri ile verilmiştir. Ölçeklerin normal dağılıma uygunluğunda normallik testinden Kolmogorov-Smirnov esas alınmıştır. Verilerin normal dağılım göstermediği çalışmada ikili bağımsız grupta Mann Whitney U testi; üç ve üzeri bağımsız grupta Kruskall Wallis-H testinden yararlanılmıştır. İki ölçek arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi için Sperman Korelasyon analizi yapılmıştır. Katılımcıların %52,1’i kadın, %32,4’ü 18-24 yaş aralığında, %53,1’i evli, %42’si lisans mezunu %53,9’u çalışan ve %50’sinin geliri giderine eşittir. Çalışmaya katılan bireylerin %51,8’i Selçuklu merkez ilçede ikamet etmekte ve %37’si 4 ve üzeri aile bireyi ile birlikte yaşamaktadır. Katılımcıların %75,6’sının kronik hastalığı bulunmamakta, %70,2’si düzenli ilaç kullanmamakta, %65’i genel olarak ilk sağlık bilgisine doktor aracılığıyla ulaşmaktadır. Çalışmaya katılan bireylerin %65,3’ü son bir yılda aile hekimine 0-4 kez başvurmakla birlikte %42,2’si herhangi bir rahatsızlıkta ilk olarak aile hekimine başvurduğunu ifade etmektedir. Katılımcıların %52,1’inin aile hekimi kadın ve %67,9’unun aile hekimi orta yaşlıdır. Araştırma sonuçlarına göre kadın ve bekar bireylerin aile hekimini tercih etmeme düzeyi daha yüksek olarak görülmüştür. Katılımcılardan aile hekimi genç olanların yaşlılara göre aile hekimliğini tercih etmeme düzeyi daha yüksektir. Çalışan katılımcıların, çalışmayanlara göre sağlık okuryazarlık düzeyleri daha yüksektir. Kadın aile hekimlerinin erkek aile hekimlerine göre sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksektir. Lisans eğitimi almış bireylerin, lisansüstü eğitimi almış bireylere göre sağlık okuryazarlık düzeyi daha yüksektir. Aile hekiminin davranış şekli, aile hekimini önceden tanımış olmak, aile hekiminin yaşı gibi faktörler aile hekimi tercihi üzerinde etkili olmuştur. Sağlık okuryazarlığının gelişmesi ile aile hekimliğini tercih etmek için olumlu bir etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Sağlık okuryazarlık seviyesinin artması için okullarda konu olarak müfredata eklenmelidir. Sağlık Bakanlığı destekli ve aile hekimliğinin öncülüğünde gerekli kişiler tarafından, bireylere yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin önemini anlatan seminerler düzenlenmelidir. Aile hekimliğine uzman hekimler atanmalıdır. Literatürde bu konuyla ilgili daha fazla çalışma yapılmalıdır.This descriptive and cross-sectional study aimed to determine the relationship between individuals' health literacy levels and their preference for family medicine. The study sample consisted of 386 individuals over the age of 18 residing in the city center of Konya. The "Personal Information Form", "Turkey Health Literacy Scale" and "Reasons for Individuals Not Preferring Family Medicine Scale" were used to collect the study data. The data were collected by the researcher between July 2023 and November 2024. Statistical evaluations of the data were given as number, percentage, mean and standard deviation values for descriptive statistics. Kolmogorov-Smirnov from the normality test was taken as basis in the suitability of the scales for normal distribution. In the study where the data did not show a normal distribution, Mann Whitney U test was used in two independent groups; Kruskall Wallis analysis was used in three or more independent groups. Sperman Correlation analysis was performed to evaluate the relationship between the two scales. Of the participants, 52.1% were female, 32.4% were between the ages of 18-24, 53.1% were married, 42% had a bachelor's degree, 53.9% were employed, and 50% had an income equal to their expenses. Of the individuals participating in the study, 51.8% resided in the central district of Selçuklu and 37% lived with 4 or more family members. Of the participants, 75.6% did not have a chronic disease, 70.2% did not use regular medication, and 65% generally obtained their first health information through a doctor. While 65.3% of the individuals participating in the study had applied to their family physician 0-4 times in the last year, 42.2% stated that they first applied to their family physician for any illness. Of the participants, 52.1% had a female family physician and 67.9% had a middle-aged family physician. According to the research results, it was seen that women and single individuals had a higher rate of not preferring a family doctor. The health literacy levels of employed participants were higher than those who were not employed. The health literacy levels of female family physicians were higher than those of male family physicians. The health literacy levels of individuals with undergraduate education were higher than those with postgraduate education. Factors such as the family physician's behavior, having known the family physician before, and the family physician's age were effective on the preference of a family physician. It was determined that the development of health literacy had a positive effect on the preference of family medicine. In order to increase the level of health literacy, it should be added to the curriculum as a subject in schools. Seminars explaining the importance of preventive health services for individuals should be organized by the necessary people with the support of the Ministry of Health and under the leadership of family medicine. Specialist physicians should be assigned to family medicine. More studies should be conducted on this subject in the literature

    10,205

    full texts

    18,430

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Necmettin Erbakan University Institutional Repository
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇