Necmettin Erbakan University Institutional Repository
Not a member yet
18430 research outputs found
Sort by
The causes and consequences of hiding anger towards the school principal as a teacher
Yüksek Lisans Teziİnsan, duygu ve düşünceleriyle bir bütündür. Duygular, bireylerin davranışlarını yönlendiren ve şekillendiren temel unsurlardan biridir. İş hayatında ise, duyguların etkisi daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Özellikle insan etkileşiminin yoğun olduğu eğitim kurumlarında, duygu yönetiminin önemi artmaktadır. Okullarda, personelin duygularını düzenlemesi ve aynı zamanda uygun duyguları sergileyerek duygusal emek göstermesi beklenir. Bu sayede, okulda olumlu bir iklim oluşturulması ve eğitim-öğretim süreçlerinin olumlu bir şekilde şekillendirilmesi hedeflenir. Bu araştırma, öğretmenlerin okul müdürlerine karşı öfke duygularını gizleme nedenlerini ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. On iki öğretmenin katılımıyla gerçekleştirilen bu araştırma, nitel araştırma metodolojisinin çoklu durum çalışması deseni kullanılarak yürütülmüştür. Veri toplama ve analiz süreçleri sonunda elde edilen bulgular, kapsamlı bir içerik analizi ile değerlendirilmiştir. Maksimum çeşitlilik örneklemesiyle seçilen katılımcılar, cinsiyet ve okul düzeylerine göre dengelenmiştir. Uzman görüşü ve üye kontrolü geçerlik önlemleri göz önünde bulundurularak analiz sonuçlarının geçerliği artırılmıştır. Bu sistematik yaklaşım, öğretmenlerin öfke duygularını gizleme neden ve sonuçlarını derinlemesine anlamayı mümkün kılmıştır. Araştırmada, katılımcı öğretmenlerin müdürlere karşı öfkelerini saklama nedenleri korku, kişilik özellikleri, stratejik düşünme, sonucun değişmeyeceği düşüncesi, statü farkı, tecrübesizlik ve okulda huzuru bozmaktan çekinme olarak belirlenmiştir. Öfkelerini saklama sonuçları ise psikolojik sorunlar, ailevi sorunlar, suçluluk hissetme, içsel çatışma, değersiz hissetme, motivasyon düşüklüğü, müdürden uzak durma, kasıtlı düşük performans gösterme ve iş doyumunda azalma olarak kategorize edilmiştir. Araştırmanın bulguları, katılımcı öğretmenlerin duygusal ifadelerini yönetmelerinin, hem bireysel hem de örgütsel dinamikler tarafından şekillendirildiğini göstermekte olup, öğretmenlerin duygularını rahatça ifade edebileceği ve korunacakları bir okul kültürü oluşturulması, hem öğretmen tatmini hem de okulun genel başarısı için kritik görülmektedir. Araştırma eğitim politikalarının, öğretmenlerin iş güvencesi ve çalışma koşullarını geliştirmeye yönelik stratejiler geliştirmesi, duygusal ihtiyaçların karşılanmasına yönelik çeşitli öneriler sunmaktadır.Human beings are a whole with their emotions and thoughts. Emotions are fundamental elements that guide and shape individuals' behaviors. In the workplace, the role of emotions becomes even more pronounced. Especially in educational institutions, where human interaction is intense, the importance of emotion management increases. School staff are expected to regulate their emotions and demonstrate emotional labor by expressing appropriate emotions. This aims to create a positive climate in the school and to positively shape the educational processes. This research aims to uncover the causes and consequences of teachers hiding their feelings of anger toward school principals. This study, which involved twelve teachers, was carried out using a multiple case study design within qualitative research methodology. The findings from the data collection and analysis processes were evaluated through a comprehensive content analysis. Participants selected through maximum variation sampling were balanced across gender and school levels. The validity of the analysis outcomes was enhanced by considering expert opinions and member checks. This systematic approach allowed for a deep understanding of the reasons and consequences of teachers concealing their anger. The study identified fear, personality traits, strategic thinking, the belief that the outcome will not change, status differences, inexperience, and the reluctance to disturb the peace at school as reasons for hiding anger toward principals. The consequences of hiding anger were categorized as psychological issues, family problems, feelings of guilt, internal conflict, feelings of worthlessness, decreased motivation, avoidance of the principal, intentional low performance, and reduced job satisfaction. The findings indicate that the management of teachers' emotional expressions is shaped by both individual and organizational dynamics, underlining the critical need for creating a school culture where teachers can freely express and feel protected. The study suggests that educational policies should focus on developing strategies to improve job security and working conditions for teachers and meet their emotional needs
Disinformation in news: Deepfake example
Yüksek Lisans TeziBu çalışmada haber sitelerinde yer alan dezenformasyon içerikli haberler, deepfake yani derin sahte örnekleriyle birlikte incelenmiştir. Çalışma BuzzFeedNews (Barack Obama’nın Sahte Haberlerle İlgili Bu kamu Hizmeti Duyurusu Göründüğü Gibi Değil, 2018), indyturk.com (“Deepfake” Kraliçe’den tuhaf Noel mesajı: TikTok dansı yapıp gelinini çekiştirdi, 2020), Cumhuriyet.com.tr (Gündem Ayçiçek Yağı: Serenay Sarıkaya’nın “deepfake” ile yapılan videosu sosyal medyayı karıştırdı, 2022), indyturk.com (Ukrayna'nın hacklenen devlet televizyonunda Zelenski'nin sahte "Teslim olun" mesajı yayımlandı, 2022), tgrthaber.com (Trump Tutuklandı mı? ABD'yi Karıştıran Fotoğraflar, 2023) ve ntv.com.tr ('Kanser hastası Brad Pitt' tuzağına düştü: Kocasından boşandı, 800 bin euro kaptırdı, 2025) adlı haber sitesinde yer alan 6 haber ile sınırlandırılmıştır. 2018 ve 2025 yılları arasında haber sitelerinde yer alan ve dezenformasyona neden olan deepfake içerikli haberler görüntüleriyle birlikte kronolojik sıraya göre incelenmiştir. İnceleme aşamasında dezenformasyona neden olan deepfake içerikli görüntülerin, ekran görüntüsü alınarak 5 farklı görsel oluşturulmuştur. Söz konusu bu görseller, 6 madde seçilerek oluşturulan kodlama cetveline göre incelenerek deepfake’ler tespit edilmiştir. Bunun sonucunda ise ulaşılan içerik analizi sonuçları tablo haline getirilmiştir. Bu bağlamda siyasi manipülasyon, dolandırıcılık veya reklam gibi birden fazla alanda karşımıza çıkan deepfake’lerin tespit edilebileceği görülmüştür. Bu çalışmada elde edilen bulgular neticesinde dezenformasyona neden olan deepfake’lerin yapay zekanın yanı sıra dikkatli bir gözlem sonucu manuel olarak da tespit edilebileceği sonucuna ulaşılmıştır.In this study, disinformation news on news websites are analysed together with deepfake examples. The study includes BuzzFeedNews (Barack Obama's public service announcement on fake news is not what it seems, 2018), indyturk.com (‘Deepfake’ Queen's strange Christmas message: She danced TikTok and tugged her bride, 2020), Cumhuriyet.com.tr (Gündem Sunflower Oil: Serenay Sarıkaya's video made with ‘deepfake’ stirred social media, 2022), indyturk.com (Ukraine's hacked state television broadcast Zelenski's fake ‘Surrender’ message, 2022), tgrthaber.com (Trump Arrested? Photos Confusing the USA, 2023) and ntv.com.tr (“Cancer patient Brad Pitt” fell into the trap: She divorced her husband, lost 800 thousand Euros, 2025) and ntv.com.tr ('She divorced her husband, lost 800 thousand Euros, 2025). Between 2018 and 2025, news articles with deepfake content that took place on news websites and caused disinformation were examined in chronological order with their images. In the examination phase, 5 different visuals were created by taking screenshots of deepfake images that cause disinformation. These images were analysed according to the coding chart created by selecting 6 items and deepfakes were identified. As a result, the results of the content analysis were tabulated. In this context, it can be seen that deepfakes that appear in more than one area such as political manipulation, fraud or advertising can be detected
Sociological analysis of inter-agency cooperation in disasterresponse: A theoretical research on Tanzania's disastermanagement
Yüksek Lisans TeziBu çalışma, afetlere müdahaleye yönelik hem tarihsel hem de güncel uygulamaları ve bu çabalar sırasında sergilenen kurumlar arası iş birliği düzeyini kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Afet müdahalesinde kurumlar arası iş birliğinin sosyolojik analizini ve anlaşılmasını sağlamak için Parsons'ın sistem teorisini kullanmaktadır. Teori, Tanzanya'da kurumlar arası iş birliği ve afet müdahalesi ile ilgili olarak sistemin kalıplarının karşılıklı etkileşimine bakarak kurumlar arası iş birliğinin başarı ve zayıflıklarını belirlemek için bir çerçeve sağlamıştır. Sistemin uyum, hedefe ulaşma, entegrasyon ve gecikme gibi kalıpları, teorinin araştırma konusuyla ilgisini kurmak için merkeze alınmıştır. Bu çalışmada, sistemin nasıl işlediğine dair önemli çıkarımlar olduğu anlaşılmıştır. Bu da çalışmayı ülkedeki afet müdahale uygulamalarını iyileştirme fırsatı konusunda bilgilendirmiştir. Çalışma literatüre temellidir ve Tanzanya'daki afet müdahalesinde kurumlar arası iş birliğinin dinamiklerini diğer ülkelerden örnekler alarak incelemek için sosyolojik araçlar kullanmaktadır. Çalışma, Tanzanya'nın kurumlar arası iş birliğini cazip kılan oldukça iyi yasa ve politika çerçevelerine sahip olduğunu ve bu nedenle kurumlar arası iş birliğinin afet müdahalesinde önemli bir rol oynadığını vurgulamaktadır. Bu durum, 2016 Kagera depremi, 2018 Mv Nyerere gemi kazası, Darüsselam ve ülkenin diğer bölgelerindeki seller ve 2024 Hanang'daki çamur kayması gibi son afet olaylarında kendini göstermiştir. Ancak, çalışma bölümlerinde ayrıntılı olarak açıklanan koordinasyon problemleri, bürokratik atalet, afetlerin siyasileştirilmesi, kaynak kıtlığı, hazırlıksızlık ve iletişim sorunları gibi konular kurumlar arası etkili iş birliğini engellemektedir. Bununla birlikte, çalışma hem kurumların hem de bireylerin oynadığı aktif role rağmen, kurumlar arası iş birliğinin uygun şekilde koordine edilmiş kurumsal çabalardan kaynaklanmadığını göstermektedir. Çoğu durumda, bireylerin ve kurumların ihtiyaçlara cevap vermeye çalışması "fedakâr motivasyonundan" kaynaklanan istenmeyen bir uygulama gibi görünmektedir. Bununla birlikte, Tanzanya afet yönetiminde daha iyi afet müdahalesinin ve kurumlar arası etkin iş birliğinin nasıl sağlanabileceğine ilişkin tavsiyeler sunulmaktadır.This study thoroughly reviews both historical and recent practices for responding to disasters and the level of inter-agency collaboration exhibited during these efforts. It employs Parsons’ system theory to drive sociological analysis and understanding of interagency collaboration in disaster response. The theory provided a framework for identifying the success and weaknesses of inter-agency collaboration by looking at the interplay of the patterns of the system in relation to inter-agency collaboration and disaster response in Tanzania. The patterns of the system, such as adaptation, goal attainment, integration, and latency, are centrally taken to build up the relevance of the theory to the research subject. It is understood in this study that there are significant implications for how the system functions. And this has informed the study on the opportunity to improve disaster response practice in the country. The study is library-based, and it uses sociological tools to examine the dynamics of inter-agency collaboration in disaster response in Tanzania by drawing examples from other countries. Crucially, the study highlights that Tanzania has fairly good legal and policy frameworks that attract inter-agency collaboration, and thus, the inter-agency collaboration is witnessed and plays a crucial role in disaster response. This has been manifested during recent disaster events such as the Kagera earthquake, the Mv Nyerere ship accident, floods in Dar es Salaam and other parts of the country, and mudslide in Hanang, to mention but a few. However, issues such as coordination, bureaucratic inertia, politicisation of disasters, scarcity of resources, ill preparedness, and communication problems, which are explained in detail in the theme chapters, inhibit effective interagency collaboration. Nevertheless, the study indicates that despite the active role played by both institutions and individuals, inter-agency collaboration seems to not stem from proper coordinated institutional efforts. In most cases, it appears to be an unintended practice resulting from the “altruistic motivation” of individuals and institutions to try to respond to the needs. However, recommendations are provided on how to ensure better disaster response and effective inter-agency collaboration in Tanzanian disaster management
Development of new catalytic methods for Csp3-Csp3 coupling reactions
Yüksek Lisans TeziAldehitler ve ketonlar biyokütle kaynaklarında bol miktarda bulunur ve organik madde kimyasında önemli bir rol oynar. Her yerde bulunmalarına rağmen, C(sp³)-C(sp³) bağları oluşturmak için aldehitlerin veya ketonların α-CH2 biriminin doğrudan homo-bağlanması önemli bir bilimsel zorluk olmaya devam etmektedir (Cao D ve ark., 2021; Zhao WT ve ark., 2023). Bu zorluk, bu türevlerde C(sp³)-C(sp³) bağı oluşumunu sağlamadaki doğal zorlukların yanı sıra, genellikle uzun ve karmaşık süreçlerle birleşmekte ve yenilikçi metodolojiler geliştirmek için kapsamlı Ar-Ge çalışmalarına duyulan ihtiyacın altını çizmektedir. Araştırmamızda, bu zorluğun üstesinden gelmek için yeni bir yaklaşıma öncülük ettik. Heterojen katalizörler kullanarak, C(sp³)-C(sp³) eşleşmesi için verimli, uygun maliyetli ve basit bir yöntemi başarıyla geliştirdik. Bu buluş sadece uzun süredir devam eden bilimsel bir soruna pratik bir çözüm sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda organik sentez alanında dönüştürücü bir bakış açısı sunarak C(sp³)-C(sp³) hibrit karbon bağı oluşumunu ilerletmenin yolunu açıyor. C(sp³)-C(sp³) türünde elde ettiğimiz kenetlenme türevlerinin elde edilmesinde öncelikle anilin ve propargil bromür, baz olarak K2CO3 ve çözücü olarak CH3CN kullanılarak oda sıcaklığında reaksiyona tabi tutularak N-fenil-propargilamin elde edildi. İkinci aşamada ise asetofenon türevleri ticari saflıkta Br2 ile 0 ◦C’de reaksiyona tabi tutularak bromoasetofenon türevleri elde edildi. Üçüncü aşamada ise N-fenil- propargilamin; bromoasetofenon, baz olarak K2CO3 ve çözücü olarak CH3CN kullanılarak, N2 altında, 60 ◦C’de reaksiyona tabi tutularak çıkış bileşikleri elde edildi. Elde edilen çıkış bileşikleri; %2 Ag/NiFe2O4 heterojen nano katalizör ve TEMPO kullanılarak, kapalı sistemde, EtOH içerisinde, N2 gazı altında, 79 ila 80 ◦C sıcaklıkta çok fonksiyonlu mikrodalga cihazı içerisinde, UV (365 nm), 400 rpm, (250-300) W’da reflux yapılarak C(sp³)-C(sp³) türünde kenetlenme türevleri elde edilmiştir. Keton ve aldehit fonksiyonel grup içeren çıkış bileşikleri ve bu bileşiklerin C(sp³)-C(sp³) türünde elde ettiğimiz kenetlenme türevleri ince tabaka kromatografisi ile izlenerek tepkimeler saflaştırıldı ve ürünlerin verimleri belirlendi. Yapı karakterizasyonu ise 1H ve 13C NMR spektroskopisi ile X-ışını kristalografisi ile belirlendi.Aldehydes and ketones are abundant in biomass sources and play an important role in organic matter chemistry. Despite their ubiquity, direct homo-coupling of the α-CH2 unit of aldehydes or ketones to form C(sp³)-C(sp³) bonds remains a major scientific challenge (Cao D et al., 2021; Zhao WT et al., 2023). This challenge is based on the inherent difficulties in achieving C(sp³)-C(sp³) bond formation in these derivatives, as well as the often lengthy and complex processes, underlining the need for extensive R&D efforts to develop innovative methodologies. In our research, we have pioneered a novel approach to overcome this challenge. Using heterogeneous catalysts, we have successfully developed an efficient, cost-effective and simple method for C(sp³)-C(sp³) coupling. This breakthrough not only provides a practical solution to a long-standing scientific problem, but also offers a transformative perspective in the field of organic synthesis, paving the way to advance C(sp³)-C(sp³) hybrid carbon bond formation. In order to obtain C(sp³)-C(sp³) coupling derivatives, firstly aniline and propargylbromide were reacted with K2CO3 as base and CH3CN as solvent at room temperature to obtain N-phenyl-proparylamine. In the second step, acetophenone derivatives were reacted with commercially avaliable Br2 at 0 ◦C to obtain bromoacetophenone derivatives. In the third step, N-phenyl-proparylamine was reacted with bromoacetophenone, K2CO3 as base and CH3CN as solvent under N2 at 60 ◦C to obtain the target compounds. C(sp³)-C(sp³) coupling derivatives of the C(sp³)-C(sp³) type were obtained by refluxing the obtained target compounds in a closed system using 2% Ag/NiFe2O4 heterogeneous nanocatalyst and TEMPO, in EtOH, under N2 gas, at 79 to 80 ◦C in a multifunctional microwave device, UV (365 nm), 400 rpm, (250-300) W. The starting compounds containing ketone and aldehyde functional groups and their C(sp³)-C(sp³) coupling derivatives were purified by thin layer chromatography and the yields of the products were determined. The structure characterisation was determined by 1H and 13C NMR spectroscopy with X-ray crystallography
Examination of Turkish language and Turkish culture course books in the context of intertextuality
Yüksek Lisans TeziMetinlerarasılık, üretilen her yeni metnin önceki metinlerle doğrudan yahut dolaylı bir ilişkisi olduğunu ve ortaya konan her yeni metnin bir öncekinden izler taşıdığını tanımlayan kavramdır. Yazılan metinler, metinlerarasılık unsurları sayesinde bilgi, duygu ya da düşünce aktarımı yaparlar. Yurtdışında yaşayan Türk çocuklarının Türkçe ve Türk kültürünü öğrenmeleri noktasında bu kavram daha bir önem arz etmektedir. Vatanlarından ve ana dillerinden uzakta yetişen bu çocukların ana dilleriyle öz vatanlarına ait kültür, tarih, coğrafya, tarihe mal olmuş şahsiyetler vb. hususları tanımaları, öğrenmeleri ve bilmeleri metinlerde yer verilen metinlerarası ögelere bağlıdır. Bu çalışma yurtdışında yaşayan Türk çocukları için MEB tarafından hazırlanmış Türkçe ve Türk Kültürü ders kitapları okuma ve dinleme metinleriyle görsellerinde bulunan metinlerarası unsurların tespitini amaçlamıştır. Bu bağlamda MEB tarafından hazırlanan 2019-2020 öğretim yılından itibaren 5 yıl süreyle ders kitabı olarak kabul edilmiş 5, 6, 7 ve 8. Seviye Türkçe ve Türk Kültürü ders kitapları; Kolcu (2017) tarafından geliştirilen “Metinlerarasılık Değerlendirme Formu” kaynak alınarak incelenmiştir. Türkçe ve Türk Kültürü ders kitaplarındaki metinler dokuman incelemesi yöntemi kullanılarak tespit ve analiz edilmiş, betimsel analiz yöntemi ile yorumlanmıştır. Yapılan incelemeler neticesinde bu seviye ders kitapları okuma ve dinleme metinlerinde metinlerarasılığın plansız, bulunma miktarının düzensiz olduğu; metinlerarasılık durumunun seviyeler arasında belli bir doğrultuda artıp azalmadığı; okuma metinlerinde en çok alıntı, biçimsel dönüştürüm ve gönderim unsurları yer alırken dinleme metinlerinde alıntı, gönderim ve deyime yer verildiği; anonim alıntı kullanımının sınırlı, diğer metinlerarasılık alt başlıklarının kullanımının ise çok az olduğu yahut hiç olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Metinlerde kullanılan bazı görsellerin ise ilgili metinle alakasız olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda ders kitaplarının hazırlanırken metinlerarasılık kavramına dikkat edilmediği, gereken hassasiyetin gösterilmediği görülmüştür.Intertextuality is a concept that defines the direct or indirect relationship of every newly produced text with previous ones, suggesting that each new text carries traces of its predecessors. Through elements of intertextuality, texts facilitate the transmission of knowledge, emotions, or ideas. This concept becomes particularly significant in the context of Turkish children living abroad as they strive to learn the Turkish language and culture. For children raised away from their homeland and native language, understanding and learning about their native culture, history, geography, historical figures, and other related aspects are closely tied to the intertextual elements embedded in texts. This study aims to identify the intertextual elements found in the reading and listening texts, as well as the visuals, within Turkish Language and Turkish Culture books prepared by the Turkish Ministry of National Education (MoNE - MEB) for Turkish children living abroad. Within this scope, Turkish Language and Turkish Culture textbooks at levels 5, 6, 7, and 8, which were approved by MoNE (MEB) as course books for a five-year period starting from the 2019–2020 academic year, were analyzed based on the “Intertextuality Evaluation Form” developed by Kolcu (2017). The texts in Turkish and Turkish Culture textbooks were determined and analyzed using the document analysis method and interpreted by the descriptive analysis method. As a result of the analysis, it was concluded that intertextuality in the reading and listening texts of these level-specific textbooks was unplanned and inconsistently distributed. It was observed that the presence of intertextuality did not follow a clear pattern of increase or decrease across levels. In the reading texts, the most frequently used intertextual elements were quotations, formal transformation, and references, while in the listening texts, quotations, references, and idioms were the most common. The use of anonymous quotations was found to be limited, and other subcategories of intertextuality were either rarely used or entirely absent. Additionally, some visuals included in the texts were found to be unrelated to the corresponding content. Based on the findings, it was determined that insufficient attention was given to the concept of intertextuality in the preparation of these textbooks, and the necessary care was not exercised
The effected of protein type and heating conditions on the properties of nanofibrillated proteins
Yüksek Lisans TeziBu çalışmanın amacı, farklı kaynaklı (peynir altı suyu proteini, pirinç proteini izolatı, bezelye proteini izolatı ve glüten) proteinleri asidik ortamda belirli sürelerle ısıtarak düz ve kıvrımlı nanofibriller oluşturmak ve bu nanofibrile proteinlerin ikincil yapısal dönüşümlerini, fizikokimyasal özelliklerini ve fonksiyonel performanslarını kapsamlı olarak değerlendirmektir. FTIR ve dairesel dikroizm spektroskopisi sonuçları, nanofibrilasyonun özellikle β-plaka ve antiparalel β-plaka oranlarını artırdığını ve peynir altı suyu ile pirinç proteininin bu dönüşümde en başarılı profili sergilediğini göstermiştir. Bezelye proteini, yüksek sıcaklığa karşı daha duyarlı bulunmuş, glüten ise tüm sürelerde tutarlı fibril özellikleri ortaya koymuştur. Morfolojik optimizasyon açısından düz fibril oluşumu için 36 saatlik ısıtma, kıvrımlı fibril oluşumu için ise 24 saatlik ısıtma en elverişli koşullar olarak belirlenmiştir. 48 saatlik uzun süreli işlem bazı örneklerde fibril yapının bozulmasına yol açmıştır. Fizikokimyasal analizler, kıvrımlı nanofibrillerin daha yüksek yüzey hidrofobisitesi, higroskopisite ve yoğunluk değerlerine; düz nanofibrillerin ise daha iyi akışkanlık ve düşük kohezifliğe sahip olduğunu ortaya koymuştur. Emülsiyon aktivite ve stabilite testleri, özellikle peynir altı suyu proteini nanofibrillerinin üstün performans sergilediğini ve 36 saatlik ısıtmanın stabiliteyi maksimize ettiğini göstermiştir. Sonuç olarak, protein kaynağı ve ısıtma süresi nanofibril özelliklerini belirlemede kritik rol oynamaktadır. Elde edilen bulgular, fonksiyonel gıda ve yüzey‐aktif ajan uygulamalarında nanofibril tasarımı için yol gösterici niteliktedir.The objective of this study was to generate both straight and curled nanofibrils by subjecting proteins from different sources (whey protein, rice protein isolate, pea protein isolate and gluten) to acidic heat treatment for defined durations, and to comprehensively evaluate the secondary structural transformations, physicochemical characteristics and functional performance of these nanofibrillated proteins. FTIR and circular dichroism spectroscopy results demonstrated that the nanofibrillation process markedly increased the β-sheet and antiparallel β-sheet contents, with whey protein and rice protein exhibiting the most pronounced structural conversion profiles. Pea protein proved more sensitive to elevated temperatures, whereas gluten consistently maintained its fibrillar characteristics across all treatment times. In terms of morphological optimization, a 36-hour heat treatment was identified as optimal for straight fibril formation, while a 24-hour treatment yielded the most favorable curled fibrils. Extended processing for 48 hours led to fibril degradation in certain samples. Physicochemical analyses revealed that curled nanofibrils possessed higher surface hydrophobicity, hygroscopicity and density values, whereas straight nanofibrils exhibited superior flowability and lower cohesiveness. Emulsion activity and stability assays showed that whey protein nanofibrils delivered exceptional performance, and that a 36-hour treatment maximized emulsion stability. In conclusion, protein source and heating duration critically govern nanofibril properties. The findings provide guidance for nanofibril design in functional food and surface-active agent applications.Bu tez çalışması Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) tarafından 123O687 nolu proje ile desteklenmiştir
Numerical investigation of the forming behavior of a bushing-type component under varying parameters in the tube hydroforming process
Yüksek Lisans TeziBu tezde, burç tipi bir parçanın tüp hidro şekillendirme prosesi kapsamında, farklı şekillendirme parametreleri altında geçirdiği deformasyon davranışı sayısal yöntemlerle detaylı olarak incelenmiştir. Çalışmanın temel amacı, şekillendirme sürecinde uygulanan proses parametrelerinin, parçanın son geometrisi ve kalite kriterleri üzerindeki etkilerini ortaya koymak ve bu doğrultuda parça üretiminde optimum proses koşullarını belirlemektir. Çalışma kapsamında, üç boyutlu olarak tasarlanan burç, kalıp ve besleme sistemlerinin sonlu elemanlar yöntemine dayalı gelişmiş simülasyon yazılımlarında analizleri gerçekleştirilmiştir. Modelleme sürecinde, şekillendirme işleminin başlangıcından nihai formun elde edilmesine kadar geçen aşamalarda; iç basınç, eksenel besleme ve sürtünme gibi temel proses parametreleri ayrı ayrı ve kombinasyon halinde sistematik olarak incelenmiştir. Elde edilen analiz sonuçları, şekil değiştirme davranışı, kalınlık dağılımı, gerilme birikimi ve üretim hatası potansiyeli gibi performans kriterleri açısından kapsamlı biçimde değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları, yalnızca iç basınca dayalı şekillendirmenin, parça geometrisinin kalıp konturuna uyumunda yetersiz kaldığını göstermiştir. Eksenel beslemenin kontrollü uygulanması, özellikle hassas toleranslı parçalarda şekil bütünlüğü ve kalınlık dağılımı açısından belirleyici olmuştur. Ancak aşırı besleme durumlarında, uç bölgelerde malzeme birikimi ve kırışıklık gibi istenmeyen hatalar gözlemlenmiştir. Çalışmada yapılan sayısal analizler ve şekillendirilebilirlik sınır diyagramı değerlendirmeleri, proses parametrelerinin uygun aralıklarda seçilmesiyle hem yüksek güvenlikli hem de verimli şekillendirme süreçlerinin elde edilebileceğini ortaya koymuştur. Özellikle, analiz sonuçları ışığında, optimuma en yakın üretim performansının 200 MPa iç basınç ve 2 mm eksenel besleme parametre kombinasyonu ile elde edildiği belirlenmiştir. Bu süreçte hem parça geometrisi başarıyla korunmuş hem de kalınlık dağılımı ve yapısal bütünlük açısından en iyi sonuçlar elde edilmiştir. Bu kapsamda, tez çalışması otomotiv ve benzeri ileri mühendislik uygulamalarında, üretim süreçlerinin optimizasyonu ve kalite güvencesinin sağlanması için bilimsel veri tabanlı bir yaklaşım sunmaktadır. Sonuçlar, literatürde bildirilen teorik ve deneysel çalışmalarla büyük ölçüde uyumludur ve sektörel açıdan proses geliştirme çalışmalarına yol gösterici niteliktedir.In this thesis, the deformation behavior of a bushing-type component under various forming parameters within the scope of the tube hydroforming process has been investigated in detail using numerical methods. The primary aim of the study is to reveal the effects of process parameters applied during the forming operation on the final geometry and quality criteria of the part, and to determine the optimum process conditions for successful component production. Within the scope of the study, three-dimensional models of the bushing, die, and feeding systems were analyzed using advanced finite element-based simulation software. During the modeling process, critical process parameters such as internal pressure, axial feeding, and friction were systematically examined both individually and in combination from the initial stage of forming to the final part shape. The analysis results were comprehensively evaluated in terms of performance criteria including deformation behavior, thickness distribution, stress accumulation, and potential manufacturing defects. The research findings indicate that internal pressure alone is insufficient for achieving conformity between the part geometry and the die contour. Controlled application of axial feeding has proven to be a decisive factor in ensuring shape integrity and favorable thickness distribution, especially for parts requiring tight tolerances. However, excessive feeding led to undesired defects such as material accumulation and wrinkling, particularly in end zones. The numerical analyses and formability limit diagram (FLD) evaluations conducted in the study demonstrate that selecting process parameters within appropriate ranges enables both high-safety and efficient forming processes. Specifically, based on the simulation results, the combination of 200 MPa internal pressure and 2 mm axial feeding was identified as yielding near-optimal forming performance. Under these conditions, the final geometry of the part was successfully maintained, and the best outcomes in terms of thickness distribution and structural integrity were achieved. In this context, the thesis offers a scientific, data-driven approach for the optimization of manufacturing processes and assurance of product quality in advanced engineering applications such as the automotive industry. The results are largely consistent with theoretical and experimental findings in the literature and provide valuable insights for process development studies in the field
The Ottoman period architectural monuments in Sana'a, the capital of Yemen
Yüksek Lisans TeziSan'a, Yemen'in başkenti olup tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hz. Nuh'un oğlu Sâm ve nesli bölgenin ilk sakinleri olarak bilinmektedir. İslam öncesinde Maîn, Katabân ve Sebe Devleti gibi devletler burada hüküm sürmüştür. Osmanlılar San'a'da iki farklı dönemde hüküm sürmüştür: 1539-1630 ve 1871-1924 yılları arasında. Günümüze ulaşan Osmanlı mimari eserleri genellikle ikinci dönemden kalmadır ve Sultan II. Abdülhamid'in büyük ölçekli yapılar yaptırdığı bilinmektedir. Araştırma kapsamında incelenebilen mevcut yapılar arasında 7 cami, 1 sebil, 1 okul, 1 askeri yapı ve 1 hamam olmak üzere toplamda 11 eser değerlendirilmiştir. Yapıların mimari özellikleri, kullanılan malzemeler ve süslemeler detaylı şekilde analiz edilmiştir. San'a'daki Osmanlı yapılarında inşa malzemesi olarak genellikle taş tercih edilmiştir. Beden duvarlarında, taç kapılarda ve sütunlarda mahalli taş malzeme olarak Habaş ve bazalt taşı tercih edilmiştir. Strüktürel olarak; duvar hatıllarında ve üst örtüde kiriş olarak kullanılan ahşap aynı zamanda kapı kanadı ve pencere kasalarında da kullanım alanı bulmuştur. Tuğla malzeme minare ve kubbelerde yerini almıştır. Metal malzeme alemlerde ve pencere şebekelerinde kullanılmıştır. Meydan Hamamı, Sebilü's- Sultânî, Sanayi Okulu ve El-Urdi Manzumesi gibi yapılar genellikle sade olmakla birlikte giriş bölümleri dikkat çekici bir mimariye sahiptir. El-Urdi Manzumesi büyük bir restorasyon geçirerek özgün haline döndürülmüştür. Süsleme açısından camiler öne çıkmakta olup mihraplarında kalemişi, alçı süslemeye yer verilmiştir. Süsleme temaları olarak geometrik, bitkisel, rumi ve yazı kullanılmıştır. Ayrıca profilli silmeler ve mukarnasın kullanıldığı da müşahede edilmektedir. Sonuç olarak, San'a'daki Osmanlı eserleri Osmanlıların hakim olduğu coğrafyalardaki yapılarla mimari ve süsleme bakımından benzer özellikler taşımakla birlikte Yemen'in geleneksel mahalli unsurlarını da yansıtmaktadır. Şehirdeki Osmanlı mirası, geniş bir fonksiyon çeşitliliği ve zengin süsleme detayları ile dikkat çekmektedir. Araştırma Temmuz 2023'te gerçekleştirilmiş olup, iç savaş nedeniyle bazı eserler detaylı incelenememiştir. Yemen'in siyasî istikrarsızlık ve savaş ortamından bir an evvel huzur ve sükûna kavuşması en önemli dileğimizdir. Bu olumsuz ortam ve çeşitli bilinçsiz müdahalelerle oldukça yıpranan ve yapısal değişikliklere uğrayan mimari yapıların kapsamlı restitüsyon ve restorasyon çalışmalarıyla gelecek nesillere aktarılması önem arz etmektedir.San'a, the capital of Yemen, has historically hosted numerous civilizations. The earliest known inhabitants of the region were Sam, the son of Prophet Noah, and his descendants. Before the advent of Islam, states such as Ma'in, Qataban, and Saba ruled in the area. The Ottomans governed San'a during two distinct periods: from 1539 to 1630 and later from 1871 to 1924. Most of the surviving Ottoman architectural works belong to the second period, particularly those commissioned by Sultan Abdulhamid II. This study examines 11 structures, including 7 mosques, 1 sebil (public fountain), 1 school, 1 military complex, and 1 bathhouse. The architectural features, construction materials, and decorative elements of these buildings have been analyzed in detail. Ottoman structures in San'a predominantly utilized stone as a building material. Local stones such as Habash and basalt were preferred for walls, monumental entrances, and columns. Structurally, wood was used in wall beams, ceiling supports, doors, and window frames, while bricks were employed in minarets and domes. Metal elements were incorporated into finials and window grilles. Buildings such as Meydan Hammam, Sebilü's-Sultânî, the Industrial School, and Al-Urdi Complex generally feature plain architectural designs, but their entrances exhibit remarkable aesthetics. The Al-Urdi military complex underwent extensive restoration to return to its original form. Mosques stand out in terms of decoration, featuring intricate calligraphy, plasterwork, and painted ornamentation in their mihrabs. Decorative themes include geometric, floral, and Rumi motifs, as well as inscriptions. Additionally, profiled moldings and muqarnas elements are observed. In conclusion, the Ottoman-era structures in San'a share architectural and decorative characteristics with buildings across Ottoman territories while also reflecting Yemen's traditional local elements. The city's Ottoman heritage is distinguished by its functional diversity and rich ornamental details. This research was conducted in July 2023, during the ongoing civil war, which limited the detailed examination of certain structures. The hope remains that Yemen will soon achieve political stability and peace. Given the deterioration caused by conflict and unregulated interventions, comprehensive restitution and restoration efforts are essential to preserve these architectural works for future generations
Determination of microstructure, thermal, functional and flow properties of sodium caseinate samples prepared by applying different homogenization pressure
Doktora TeziBu çalışmada; sütten çöktürme yöntemiyle elde edilen kazein, nötralizasyon ile kazeinata dönüştürülmüştür. Elde edilen çözeltilerin kuru madde oranları %35-%40 ayarlanarak, 10-20-30 MPa'da YBH uygulanmış, ardından püskürtülerek kurutularak toz formda sodyum kazeinat üretilmiştir. Sodyum kazeinat tozu örnekleri 180 gün boyunca depolanmıştır. Depolama süresince sodyum kazeinat tozu örneklerinin fizikokimyasal, fonksiyonel, tekstürel ve akış özellikleri belirlenmiştir. Ayrıca sodyum kazeinat tozlarının termal stabiliteleri ve mikro yapıları da incelenmiştir. YBH uygulaması, sodyum kazeinat tozlarının köpük oluşturma kapasitesi ve stabilitesini artırmıştır. Homojenizasyon basıncı arttıkça %35 püskürtme kuru madde oranına sahip numunelerde dağılabilirlik azalırken, %40 püskürtme kuru madde oranına sahip numunelerin dağılabilirliği artmıştır. Sodyum kazeinat tozlarının ıslanabilirlik süreleri artarken, benzer çözünürlük oranları gözlemlenmiştir. Yüksek basınç uygulanmış sodyum kazeinat örneklerinin kek kuvveti değerleri 0, 61–0,91 mN.m arasında değişirken, ortalama kek kuvvetleri ise 0,44-0,64 N aralığında bulunmuştur. Artan basınç değerleri ile sodyum kazeinat tozlarının hem kekleşme özelliğini hem de kohezyon indeksini düşürmüş ve akabilirliğini artırmıştır. Sodyum kazeinat tozlarının D[3,2] değerleri 0,36-0,43 μm arasında, D[4,3] değeri 0,71 -0,86 μm arasında bulunmuştur. Püskürtme kuru madde oranı ve uygulanan basınç oranları karşılaştırıldığında, püskürtme kuru madde oranı ve basınç oranının artmasıyla örneklerin daha küçük partiküller içerdiği ve yüksek yüzey alınana sahip olduğu, aynı zamanda daha iyi çözünürlük ve stabilite gösterdiği belirlenmiştir. Sodyum kazeinat tozlarının zeta potansiyeli değerinin -41,95 ile -50,29 mV arasında değiştiği, temas açısı değerlerinin ise 77,86-97,58 değerleri arasında değiştiği belirlenmiştir. Yüksek basınç değeri ve püskürtme kuru madde oranının artması, temas açısı değerlerini düşürmüş böylece sodyum kazeinat tozlarının su ile daha iyi temas etmesini, dispersiyonda daha hızlı çözünmesini artırmıştır. Tozların depolamanın başındaki camsı geçiş sıcaklıkları 102,78-109,78°C arasında değiştiği belirlenmiştir. Sodyum kazeinat tozlarını mikroyapıları değerlendirildiğinde, YBH uygulamasının daha üniform partikül dağılımı sağladığı görülmüştür. Püskürtme kuru madde oranının ve basınç değerinin artmasına bağlı olarak örneklerin partikül yapısının daha homojen bir hal aldığı ve partikül boyutunda küçülme meydana geldiği görülmektedir. Sonuç olarak; sodyum kazeinat tozu üretiminde YBH uygulamasının, elde edilen sodyum kazeinat tozlarının akış ve fonksiyonel özellikleri üzerine olumlu etkiler sağladığı belirlenmiştir.In this study, casein obtained from milk by precipitation was converted to caseinate by neutralization. The dry matter ratios of the resulting solutions were adjusted to 35-40%, and HPH was applied at 10-20-30 MPa, followed by spray drying to produce sodium caseinate in powder form. Sodium caseinate powder samples were stored for 180 days. During storage, the physicochemical, functional, textural, particle size distribution, zeta potential, contact angle, and flow properties of the sodium caseinate powder samples were determined. The thermal stability and microstructure of the sodium caseinate powders were also investigated. HPH application increased the foaming capacity and stability of sodium caseinate powders. As homogenization pressure increased, dispersibility decreased in samples with a 35% spray dry matter content, while dispersibility increased in samples with a 40% spray dry matter content. While the wettability times of the sodium caseinate powders increased, similar solubility ratios were observed. Cake strength values of sodium caseinate samples treated with high pressure ranged from 0,61 to 0,91 mN.m, with average cake strengths ranging from 0,44 to 0,64 N. Increasing pressure values decreased both the caking properties and cohesion index of sodium caseinate powders and increased their flowability. D[3,2] values of sodium caseinate powders were found to range from 0,36 to 0,43 μm, and D[4,3] values ranged from 0,71 to 0,86 μm. When the spray dry matter ratio and applied pressure rates were compared, it was determined that as the spray dry matter ratio and pressure rates increased, the samples contained smaller particles and had higher surface area, as well as better solubility and stability. The zeta potential of sodium caseinate powders was determined to vary between -41,95 and -50,29 mV, and the contact angle values ranged from 77,86 to 97,58. Higher pressure and increased spray dry matter ratios decreased the contact angle values, thus improving the sodium caseinate powders' contact with water and faster dissolution in the dispersion. The glass transition temperatures of the powders at the beginning of storage ranged from 102,78 to 109,78°C. When the microstructures of the sodium caseinate powders were evaluated, it was observed that the HPH application provided more uniform particle distribution. The particle structure of the samples became more homogeneous due to the increased spray dry matter ratio. When the images were evaluated in terms of the applied pressure, it was determined that the particle size of the samples decreased and the particle distribution uniformity increased. In conclusion, it was determined that the HPH application in iv sodium caseinate powder production had positive effects on the flow and functional properties of the resulting sodium caseinate powders
The resource curse hypothesis: Evidence from post-Soviet countries
Yüksek Lisans TeziBu tez, “doğal kaynak laneti” hipotezinin Sovyet sonrası 14 ülkede (2002-2022) geçerliliğini incelemeyi amaçlamaktadır. İlk olarak literatür, kaynak bolluğunun ekonomik büyüme üzerindeki olası kanalları (Hollanda hastalığı, kurum kalitesi, rant arayışı, beşerî sermaye açığı) bağlamında özetlenmiştir. Ampirik bölümde kişi başı GSYİH bağımlı değişken; doğal kaynak rantı oranı, hükümet etkililiği, istihdam oranı ve doğrudan yabancı yatırımlar açıklayıcı değişkenler olarak kullanılmıştır. Serilerin yapısal kırılma ve yatay kesit bağımlılığı içerebileceği varsayımıyla Panel Fourier birim kök testleri uygulanmış, tüm değişkenlerin I(1) olduğu belirlenmiştir. Fractional Frequency Flexible Fourier Form panel eşbütünleşme testi, GSYİH ile doğal kaynak rantı dâhil tüm değişken çiftleri arasında uzun dönemli dengeyi doğrulamıştır. Uzun dönem katsayıları Bai’nin Etkileşimli Sabit Etkiler modeliyle tahmin edilmiş; doğal kaynak rantlarının büyümeye pozitif fakat sınırlı (%0,21) katkı sağladığı, doğrudan yabancı yatırımların etkisinin daha güçlü olduğu, hükümet etkililiği katsayısının kurumsal heterojenlik nedeniyle negatif göründüğü saptanmıştır. Fourier Toda-Yamamoto nedensellik testleri, ülkeler arasında yönü değişen kısa dönemli ilişkiler ortaya koymuştur. Bulgular, kaynak bolluğunun tek başına lanet olmadığını; kurum kalitesi, makroekonomik yönetim ve ekonomik çeşitlendirmeye bağlı olarak büyümeyi destekleyebildiğini göstermektedir.This thesis investigates the validity of the natural-resource-curse hypothesis for fourteen post-Soviet economies over the 2002–2022 period. After synthesising the literature on the principal transmission channels—Dutch disease, institutional quality, rent-seeking and human-capital deficits—the study employs annual panel data in which real GDP per capita is the dependent variable, while natural-resource rents (as a share of GDP), government effectiveness, employment ratio and inward foreign direct investment constitute the explanatory set. Possible structural breaks and cross-sectional dependence are addressed with Panel Fourier unit-root tests, confirming that all series are integrated of order one. The Fractional Frequency Flexible Fourier Form panel cointegration test reveals stable long-run equilibria linking GDP to each explanatory variable. Long run parameters, estimated via Bai’s Interactive Fixed Effects model, indicate that natural-resource rents exert a positive yet modest impact on growth (≈0.21 %), foreign direct investment is strongly growth-enhancing, whereas government effectiveness enters with a negative coefficient attributable to institutional heterogeneity. Fourier Toda–Yamamoto causality tests uncover mixed, country specific short-run directions. Collectively, the findings suggest that resource abundance is not inherently a “curse”; its growth effects depend on institutional strength, prudent macroeconomic management and successful diversification