Gazi University Dspace
Not a member yet
26981 research outputs found
Sort by
Tool Design For Sheet Metal Forming By Liquid Pressure (Hydraform)
Sac metal parçalar günlük hayatın her alanında yaygın kullanılmaktadır. Bu parçaları
şekillendirmek için pek çok yöntem geliştirilmiş olup her birinin diğerlerine göre
üstün ve zayıf yönleri bulunmaktadır. Sıvı basıncı ile şekillendirme (hidroform) bu
yöntemlerden, ekipman yatırım bedelinin düşüklüğü ve parçaların hızlı bir şekilde
alınabilmesiyle öne çıkmaktadır. Günümüzde çoğunlukla havacılık ve otomotiv
sektörlerinde düşük adetli üretimlerde, tasarım doğrulama veya prototip üretim
ihtiyaçlarında kullanılmaktadır. Bu çalışmada hidroform prosesinde şekillendirme
yapmak için kullanılan kalıp / ekipmanların tasarımında dikkat edilmesi gereken
konular ele alınmaktadır. Çalışma kapsamında sac metal parça tasarımı kaynaklı
proses sırasında yaşanılabilecek problemler ve kalıp tasarımı kaynaklı tezgahta
yaşanabilecek problemlere karşın tasarım iyileştirmeleri de sunulmuştur. Tasarım
işçiliğini otomatik olarak hatasız ve hızlıca yaptırmak için, Catia / Powercopy
eklentisinde uygulama yapılmıştırSheet metal parts are widely used in all areas of our daily life. Many methods have been
developed to shape these parts, and each has its advantages and weaknesses. Shaping with
liquid pressure (hydraform) stands out among these methods, with the low investment cost
of equipment and quick launching of parts. In these days, it is mostly used in the aviation
and automotive industries for low volume production, design verification or prototype
production needs. In this study, the issues to be considered in the design of the mold /
equipment used for shaping in the hydraform process are examined. In the scope of the
study, design improvements are also presented against the problems that may be
experienced during the process caused by the design of the sheet metal part and the
problems that may be experienced in the machine due to the mold design. In order to have
the design work done automatically and quickly, it has been implemented in the Catia /
Powercopy plugi
Cyber Threat Informatıon Sharıng Between Organızatıons Evaluatıons And Suggestıons
Siber uzaydaki varlıkları hedef alan saldırılar, tehditler veya ihlaller, organizasyonların karşılaştığı zorlukların başında gelmektedir. Bu zorlukların aşılabilmesi, siber tehditlerin tespit edilmesi ve önlenmesi için bu tehditler hakkında bilgilere ihtiyaç vardır. Siber tehditlerin paylaşımı konusunda işbirliği, olası tehditlerle mücadelede büyük öneme sahiptir. Bu tez çalışmasında; ülkemizde siber tehdit bilgisi paylaşımına ilişkin gerçekleştirilen çalışmalar incelenmiş, ülkemizde siber tehdit bilgisi paylaşım çalışmalarının artırılması, Bilgi ve İletişim Güvenliği Tedbirleri Genelgesi ve Rehberindeki işbirliği çalışmalarının genişletilmesi ve Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi ve 2020-2023 Eylem Planında yer alan bilgi paylaşım çalışmalarının artırılması gerektiği değerlendirilmiştir. Ayrıca tehdit bilgisi paylaşımına ilişkin ABD, AB ve İngiltere’de olmak üzere en yaygın kullanılan dünya yaklaşımları incelenmiş, ülkemizde siber tehditlere dair güncel bilgilerin gerçek zamanlı olarak paylaşılması amacıyla organizasyonlar (kurumlar, birimler veya şirketler) arasında bir işbirliği platformunun oluşturulması önerilmiştir. Ayrıca organizasyonların gelişmiş siber tehditleri önleyebilmesi için siber tehdit bilgilerine duyulan ihtiyaçların belirlenebilmesi ve bünyelerindeki eksikliklerin giderilebilmesi amacıyla Zack Bilgi Boşluğu (ZBB) modelinden faydalanılmış ve analizler yapılmıştır. Organizasyonların gelişmiş siber tehditleri önlemede faydalanabilecekleri hususları belirlemek için ise Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinden (MİH) yararlanılarak öneriler ve işbirliği platformu geliştirilmiştir. Ayrıca ZBB ve MİH analizleri ile siber tehdit bilgisine yönelik bakış açısının geliştirilmesine katkı sağlanmıştır. Sonuç olarak; bu tez kapsamında incelenen ve sonuçta siber tehdit bilgi paylaşımı konusunda organizasyonlar için önerilen işbirliği modeli ile paydaşlar arasında deneyimlerin paylaşılabileceği bir ekosistem oluşturulabilecek, siber tehditlerle topyekûn mücadele edilmesi kolaylaşacak ve en önemlisi bu alanda yapılacak olan Ar-Ge çalışmalarının kapsamının geliştirilmesi ile daha kapsamlı ürünlerin geliştirilmesi sağlanabilecektir. Bu tez kapsamında önerilen hususlar ile siber güvenlik kapasite ve yetenek geliştirilmesinde daha kapsamlı çalışmalar yapılabilecek, potansiyel ve yeni tehditler kapsamlı olarak araştırılabilecek, gelişmiş tehditleri engelleyebilecek ürünlerin geliştirilmesine katkı sağlanabilecek ve sonuçta siber vatanın savunulmasına katkılar sağlanabilecektir.Cyber attacks, threats or breaches targeting entities in cyberspace are among the main challenges faced by organizations. Information about cyber threats is needed to overcome these difficulties and to detect and prevent these threats. Cooperation in sharing the cyber threats is great importance in combating possible threats. In this thesis; the studies on cyber threat information sharing in our country were examined. It was evaluated that the cyber threat information sharing activities of our country’s institutions should be increased, the cooperation and collaboration activities should be improved, expanded and included not only in the guidelines but also included in the national strategies and action plans. In addition, the most widely used world approaches to sharing threat information, the USA, the EU and UK were examined. As a result, it was suggested that a collaboration platform for organisations (institutions, units or companies) should be developed and cyber threat information or intelligence (CTI) is shared in this platform among those in real time. In addition, the Zack Knowledge Gap (ZKG) model was used for analyzing and determining the needs of CTIs in order for organizations to prevent advanced cyber threats and eliminating the deficiencies in their structures. By making use of Maslow’s Hierarchy of Needs (MHN), recommendations and suggestions based on CTIs were made to determine the points that organizations or countries can benefit in preventing advanced cyber threats. Moreover, new models were proposed, new analysis were made, and evaluatoins and suggestions were presented. It can be concluded that the results of ZKG and MHN analyses might help to improve our perceptions and perspective to CTIs. As a result; with the cooperation model, which is examined within the scope of this thesis and proposed to be created in our country on CTI sharing, an ecosystem where stakeholders can share experiences and threats will be created, and it will be easier to combat cyber threats collectively and securely. It will be also possible to develop better products, strategies, plans, defence mechanisms, and R&D studies against cyber attacks more than before. With the issues proposed within the scope of this thesis, cyber security capacity and skill development can be increased, potential threats can be investigated comprehensively and handled easily, better prevention and protection can be achieved for advanced threats in homelands
Lıstıng Materıal Propertıes To Detect And Prevent Water Loss And Leakage: Integrated F-Todım And Topsıs Methods
Su, dünya üzerindeki bütün canlıların yaşam kaynağı olup, vazgeçilmez yapısına karşılık yeryüzünde
sınırlı miktarda bulunmaktadır. Hızlı nüfus artışı, kentleşme ve sanayileşme, tarımsal gelişim ve
bilinçsiz kullanım su tüketimini arttırmakta, doğal kaynakların olumsuz kullanımından kaynaklanan
iklim değişikliği ve küresel ısınma su kaynaklarının azalmasına neden olmaktadır. Katlanarak artan
su talebi ve azalan kaynaklar yeryüzünde mevcut olarak var olan suyun verimli kullanımını ve
bütüncül su kaynakları yönetimini elzem kılmaktadır. Su dağıtım şebekelerindeki fiziksel su kayıp
ve kaçakları, kullanılabilir özellikteki suların yok olmasındaki en temel nedendir. Su kayıp ve
kaçaklarının azaltılması için başlıca adımlar tespit ve önlemedir. Bu çalışmada fiziksel su kayıp ve
kaçaklarını tespit ve önlemede kullanılan malzemelerin en uygun şekilde seçimine yönelik bir
uygulama yapılmıştır. Malzeme seçimleri ve satın alımlarında kullanılmak üzere, malzeme
özellikleri önem sıralaması elde edilmesi hedeflenmiştir. Bu nedenle, ÇKKV yöntemlerinden BTODIM
ile TOPSIS yöntemlerinin bütünleşik kullanımına dayalı yeni bir yaklaşım önerilmiştir. BTODIM
yöntemi ile malzeme özelliklerinin önem sırası elde edilmesinde kullanılacak olan kriter
ağırlıkları belirlenmiş olup, elde edilen kriter ağırlıkları TOPSIS yönteminde kullanılarak malzeme
özellikleri sıralanmıştır. Alternatif sıralama yapıları oluşturmak ve kıyaslama yapabilmek amacıyla
önerilen yaklaşım Öklid ve Manhattan uzaklık ölçütleri bazında uygulanmış olup her bir malzeme
için iki ayrı malzeme özellikleri önem sıralaması önerilmiştir. Bu tez kapsamında, malzeme özelliği
önem sıralaması için literatürde ilk defa farklı uzaklık ölçütlerine dayalı bütünleşik B-TODIM ve
TOPSIS yöntemi kullanılmıştır.Water is the source of life for all living beings on earth, and it exists in limited quantities on earth
despite its indispensable structure. Rapid population growth, urbanization and industrialization,
agricultural development and unconscious use increase water consumption, and climate change and
global warming caused by the negative use of natural resources cause water resources to decrease.
The exponentially increasing water demand and decreasing resources make efficient use of water
available on the earth and integrated water resources management essential. Physical water losses
and leaks in water distribution networks are the main reason for the destruction of usable water. The
main steps to reduce water loss and leakage are detection and prevention. In this study, an application
was made for the most appropriate selection of materials used to detect and prevent physical water
losses and leaks. It is aimed to obtain material properties order of importance to be used in material
selection and purchasing. Therefore, a new approach based on the integrated use of B-TODIM and
TOPSIS methods, one of the MCDM methods, has been proposed. The criterion weights to be used
in obtaining the order of importance of the material properties were determined with the B-TODIM
method, and the material properties were listed by using the obtained criterion weights in the TOPSIS
method. In order to create alternative sorting structures and to make comparisons, the proposed
approach was applied on the basis of Euclidean and Manhattan distance criteria, and two different
material properties order of importance was proposed for each material. Within the scope of this
thesis, for the first time in the literature, integrated B-TODIM and TOPSIS methods based on
different distance criteria were used for material property importance ordering
Performance Evaluatıon Wıth Usıng Analytıc Method In Mac Layer For Wıreless Local Area Networks
Kablosuz yerel alan ağlarında (Wireless Local Area Network-WLAN) hizmet kalitesini (Quality of Service-QoS) arttırmak için genellikle 802.11e Ortam Erişim Kontrolü (Medium Access Control-MAC) protokolü kullanılmaktadır. MAC protokolünde hizmet kalitesini etkileyen parametrelerden RTS (Request to Send) Eşik Değeri (RTSED), Parçalama Eşik Değeri (PED) ve Arabellek Boyutu (AB) ağ performansını etkileyen en önemli parametreler arasında yer almaktadır. Bu tez çalışmasında RTSED, PED ve AB giriş parametreleri bulanık mantık, Yapay Sinir Ağları (YSA) ve geri besleme kontrol tabanlı modellerle optimize edilmiştir. Böylece IEEE 802.11e Çarpışma Önleme ile Taşıyıcı Algılama Çoklu Erişim (CSMA/CA) protokolünde kanal verimliliği ve birim zamanda işlenen paket miktarı arttırılmış, paket kayıpları ve gecikme süresi azaltılmıştır. WLAN’larda ilk olarak veri setleri ile yapılan çalışmada bulanık mantık yöntemi kullanılarak gecikme süresinde %36 ile %38 aralığında, yükleme süresinde %2 ile %10 aralığında ve birim zamanda işlenen paket miktarınında %25 ile %44 aralığında iyileştirmeler elde edilmiştir. İkinci çalışmada YSA algoritması ile alıcı ve verici için kanal kullanım durumu (Channel Utilization Receiver, Channel Utilization Transmitter), alınan veri trafiği ve gönderilen veri trafiğinin tahminlenmesi sağlanmıştır. Üçüncü çalışmada WLAN’larda dış faktörlerin hizmet kalitesine etkisini incelemek amacıyla düğümlerin konumuna göre iç ve dış ortamlara kablosuz sunucu, telekom vericisi ve jammerlar (sinyal bozucular) eklenerek RTSED, PED ve AB giriş parametrelerinin kanal verimliliğine olan etkisi incelenmiştir. Ayrıca döngü tablosu kullanılarak kaba kuvvet algoritması ile kanal verimliliği arttırılmıştır. Bu yapıda yeni bir model olan ajan yapısı ile ağ katmanı, düğüm katmanı ve proses katmanları zamanlama fonksiyonu ile güncellenmiş ve kanal kullanım durumu %17 oranında arttırılmıştır. Son olarak tez çalışmasının temelini de oluşturan çalışmada ise geri besleme kontrollü yöntem ile Riverbed Modeler üzerinden gömülü bulanık mantık algoritması kullanılarak benzetim anında birim zamanda işlenen paket miktarı %26,48, kanal kullanım durumu %2,30, alınan veri trafiği %14,59 ve gönderilen veri trafiği ise %17,06 oranında arttırılmıştır. Bu çalışmalarda kullanılan geri besleme kontrollü algoritma ile RSTED, PED ve AB giriş parametreleri ideal hale getirilirken; düğüm sayısı, varışlar arası süre, iletim gücü v.b dış parametrelerinde yeni modelde performans iyileştirmelerine olan etkileri grafiklerle gösterilmiştir. Bütün bu test sonuçları yeni modelin WLAN’lar için yüksek oranda performans iyileştirmesi sağladığını göstermiştirIn order to increase the Quality of Service (QoS) in wireless local area networks (WLAN), the 802.11e Medium Access Control (MAC) protocol is generally used. Among the parameters affecting the service quality in the MAC protocol, RTS (Request to Send), Threshold Value (RTSTV), Fragmentation Threshold Value (FTV) and Buffer Size (BS) are the most important parameters that affect network performance. In this thesis, RTSTV, FTV and BS input parameters have been optimized with fuzzy logic, Artificial Neural Networks (ANN) and feedback-based control models. In this way, with the IEEE 802.11e Carrier Sense Multiple Access with Collision Avoidance (CSMA/CA) protocol, the channel utilization and throughput increased, packet losses and delay are reduced. With the first study with data sets, in WLANs, by using fuzzy logic method, between 36% and 38% improvement in delay, between 2% and 10% improvement in load and between 25% and 44% improvement in throughput were achieved. In the second study, estimation of channel utilization receiver, channel utilization transmitter, data traffic received and data traffic sent were provided with ANN algorithm. In the third study, in order to examine the effect of external factors on QoS in WLANs, the effect of RTSTV, FTV and BS input parameters on channel utilization was examined by adding wireless servers, telecom transmitters and jammers to indoor and outdoor locations according to the position of the nodes. Besides, by using the look-up table with brute force algorithm, the channel utilization has been increased. With the agent structure, which is a new model, the network layer, node layer and process layers have been updated with the timing function and the channel utilization has been increased by 17%. Finally, in the study that also forms the basis of the thesis, by using the feedback controlled method and the embedded fuzzy logic algorithm over Riverbed Models, at the time of simulation the throughput has been increased by 26,48%, the channel utilization has been increased by 2,30%, the data traffic received has been increased by 14,59% and the data traffic sent has been increased by 17,06%. While RTSTV, FTV and BS input parameters are optimized with the feedback controlled algorithm used in these studies; the effects of external parameters such as number of nodes, interarrival time, transmit power, etc. on performance improvements in the new model has been demonstrated with the graphics. All these test results have shown that the new model provides a high rate of performance improvement for WLANs
Multı Product Inventory Locatıon Routıng Problem
Heterojen araç filolu Çok Ürünlü, Yer Seçimi ve Envanter Rotalama Problemi birden fazla üretici, farklı kapasite seviyelerinde açılabilecek aday dağıtım merkezleri (ADM) ve bir planlama ufku içerisinde deterministik talepleri olan ve coğrafi olarak dağılmış perakendecileri içeren bir tedarik zincirini göz önünde bulundurur. Amaç perakendecilerin taleplerini kaşılamak için en düşük maliyetle kapasite seviyeleri ile birlikte açılması gereken ADM’leri, açılan her bir dağıtım merkezine (DM) atanacak perakendecileri, her bir dönem için üreticilerden açılan DM’lere ve DM’lerden perakendecilere dağıtılacak ürün miktarlarını ve perakendecilere yapılan dağıtımlarda kullanılması gereken rotaları belirlemektir. Problemi tanımlamak için karışık tamsayılı bir model önerilmiş ve önerilen model iki geçerli eşitsizlikle güçlendirilmiştir. Ticari çözücü sadece çok küçük boyutlu örnek problemleri makul sürelerde çözülebildiğinden, problemin çözümü için sıralı ve hibrit olmak üzere iki sezgisel çözüm metodu geliştirilmiştir. Sıralı sezgisel çözüm metodu sırayla yer seçimi ve atama kararları için açgözlü algoritmayı, envanter yönetimi kararları için kesin çözüm metodunu ve araç rotalama kararları için tabu arama meta-sezgiselini kullanmaktadır. Hibrit sezgisel çözüm metodu ise öncelikle başlangıç çözümünü oluşturmakta, ardından belirlenen sayı kadar art arda yoğunlaşma ve farklılaştırma metotlarını çağırarak en iyi çözümü bulmaktadır. Elde edilen sonuçlar; iki geçerli eşitsizliğin de etkili olduğunu, her iki sezgisel metodun da makul çözüm sürelerinde ticari çözücüyle elde edilen çözümlere nazaran amaç fonksiyonunda büyük kazançlar sağladığını göstermektedir.The Multi-Product Inventory-Location-Routing Problem (MILRP) with heterogeneous fleet considers a supply chain, which consists of multiple producers, potential distribution centers (DCs) with opening capacity levels and geographically scattered retailers each of which has deterministic demand over a discrete planning horizon. The goal is determining a set of DCs with their capacity levels to open, assigning retailers to the opened DCs and for all periods finding product quantities to be ordered by and distributed from opened DCs and determining the routes to satisfy the demands of retailers with minimum cost. A mixed-integer linear programming model is proposed to describe the problem, which is strengthened by two valid inequalities. Since the commercial solver can solve only the very small-sized instances within a reasonable time, two heuristic methods (sequential and hybrid) are developed. The sequential heuristic comprises a greedy algorithm for location-allocation, an exact approach for inventory management and tabu search for vehicle routing decisions. The hybrid heuristic creates the initial solution and calls intensification and diversification steps for a pre-determined times to find the best solution. Results show that the proposed valid inequalities are effective and both methods provide important savings in acceptable run times compared to the commercial solve
The Relationship Between İnvasive Malignant Melanoma And İts Clinicopathological Features And The Reassessment Of Melanoma According To The 2018 World Health Organization
Melanom, pigment oluşturan hücreler ve baskın olarak deride bulunan
melanositlerin malignitesidir. Deri dışında, göz (iris), kulak (koklea),
gastrointestinal sistem, leptomeninksler, oral ve genital mukozal membranlarda da
görülür. Malign melanom, kadınlarda ve erkeklerde 5. en sık görülen malignitedir.
Amerika’da, tüm deri kanserlerinin %4’ünü oluşturmasına rağmen, deri
kanserlerine bağlı mortalitenin %75’inden sorumludur.
DSÖ 2018 Melanom sınıflaması, farklı histopatolojik, klinik ve genomik
veriler doğrultusunda melanom gelişiminin farklı yolaklar üzerinden
gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı’nda tanı almış, primer deri melanomu, mukozal
melanomu, konjonktival melanomu ve uveal melanomu olan toplam 304 hasta (166
erkek ve 138 kadın) Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına tabi tutulmuştur. Ortalama
tanı yaşı 58,09 ± 16,97 y (aralık 1- 95, ortanca 60,5) olarak saptanmıştır. On dokuz
(%6,25) hasta herhangi bir sınıfta yer almazken, 96 (%31,58) hasta düşük kümülatif
güneş hasarı ilişkili melanom, 45 (%14,80) hasta yüksek kümülatif güneş hasarı
ilişkili melanom, 6 (%1,97) hasta dezmoplastik melanom, 7 (%2,30) hasta Spitz
melanom, 48 (%15,79) hasta akral melanom, 40 (%13,16) hasta mukozal melanom,
17 (%5,59) hasta konjenital nevüsten gelişen melanom, 7 (%2,30) hasta mavi
nevüsten gelişen melanom ve 19 (%6,25) hasta uveal melanom olarak
sınıflandırılmıştır. Mukozal melanom vakalarında sağkalım süresi diğer tüm
sınıflardan daha kısa olarak saptanmıştır (p<0,001). Düşük kümülatif güneş hasarı
ilişkili melanomların sağkalım süresi ise, mavi nevüsten gelişen melanom
256
(p=0,021) ve uveal melanom (p=0,16) olgularına göre daha uzun olarak
hesaplanmıştır. Çalışma sonlandırıldığında 192 (%63,37) hasta halen hayatta iken,
111 (%36,63) hastanın takibi ölüm ile sonuçlanmıştır. Ayrıca, çalışmaya Gazi
Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı’nda tanı almış ve/veya
moleküler çalışma için başvurmuş, metastatik melanomu olan 122 olgu (77 erkek
ve 45 kadın) dahil edilmiştir. Hastaların, çalışmadaki metastatik melanom örneği
ile tanı aldıkları yaş ortalaması 55,95 ± 1,35 y (aralık 19- 89) olarak saptanmıştır.
Çalışma sonlandırıldığında 29 (%23,77) hasta halen hayatta iken, 93 (%76,23)
hastanın takibi ölüm ile sonuçlanmıştır.
Çalışmamızda primer deri melanomlarında; erkek cinsiyet, cerrahi sınır
pozitifliği, 1 mm’den kalın ve pT1’den ileri evrede tanı alınması, VBF saptanması,
mikrosatellit varlığı, lenf nodu metastazı, patolojik uzak metastaz varlığı,
lenfovasküler invazyon görülmesi, ülserasyon varlığı, Clark seviyesinin II’den
fazla olması, mitoz sayısının 1 mm²’de 6’dan fazla olması, perinöral invazyon
saptanması genel sağkalımı istatistiksel olarak anlamlı şekilde olumsuz etkileyen
özellikler olarak saptanmıştır. TİL, öncül lezyon, solar hasar ve regresyon varlığı
ise primer deri melanomlarında genel sağkalım üzerinde istatistiksel olarak olumlu
faktörler olarak izlenmiştir. Mukozal melanom hastalarında, cerrahi sınır pozitifliği
sağkalım üzerinde olumsuz etkili bulunmuştur. Ayrıca gastrointestinal sistemde
izlenen mukozal melanomların genel sağkalımı, baş-boyun bölgesinde görülen
mukozal melanomlara göre daha kısa saptanmıştır. Konjonktival melanomu olan
olgularda TİL varlığı genel sağkalım üzerinde olumlu etkiliyken; lenfovasküler
invazyon varlığı, tümör kalınlığının 2 mm’den fazla olması ve milimetrekarede
257
mitoz sayısının 1’den fazla olması, patolojik tümör evresinin 3 olması genel
sağkalım üzerinde olumsuz etkili bulunmuştur. Uveal melanom olgularında,
konjonktiva ve lens tutulumu genel sağkalımı olumsuz etkilerken, en büyük tümör
çapı 9,1-15 mm arasında olan olguların genel sağkalımı, en büyük tümör çapı 15
mm’den fazla olan olgulardan daha kısa saptanmıştır. Metastatik melanom
olgularında; tanı yaşının 60’tan fazla olması 31-60 yaş arasında tanı almaya göre;
yerleşimin akciğer ve merkezi sinir sistemi olması lenf nodu, deri ve subkütan
yumuşak doku metastazlarına göre; karaciğer, kemik iliği, paranazal sinüs yerleşimi
lenf nodu metastazına göre; soluk eozinofilik ve eozinofilik-şeffaf sitoplazmalı
örneklerin, soluk eozinofilik-şeffaf sitoplazmalı örneklere göre; nöroendokrin
benzeri nükleer özellikler gösteren vakaların veziküler nükleuslu örneklere göre
genel sağkalımı daha kısa saptanmıştır. Perivasküler psödorozet oluşturan
metastatik melanom olgularında sağkalımın anlamlı şekilde kısa olduğu
saptanmıştır. Aynı görünüm daha önce olgu sunumu şeklinde primer melanom
vakasında bildirilmiştir. Anjiotropizmin metastatik melanomda, metastatik
olmayan melanoma göre daha sık görüldüğü ise farklı bir çalışmada incelenmiş ve
melanomda lenfovasküler invazyon dışı metastaz yolakları olabileceği ve
perivasküler psödorozet görünümü ile aynı olmamakla birlikte bu görünümü
kapsayan anjiotropizm ile karakterli, melanomda ekstravasküler migratuar metastaz
olasılığı yaklaşık 20 yıl önce ilk kez ortaya konmuş ve farklı çalışmalarla
desteklenmiştir.
Sonuç olarak, çalışmamızda histopatolojik ve klinik veriler doğrultusunda
yapılan DSÖ sınıflamasının genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. DSÖ
258
sınıflamasında solar hasar ayrımda kullanılan başlıca kriterlerden biridir. Güneş
görmeyen ya da güneş hasarı ilişkisi belirlenememiş melanomların sağkalımının
daha kısa olduğu saptanmıştır. Primer deri melanomlarında öncül lezyon tespit
edilebilen olguların sağkalımının daha uzun olması melanom gelişim
basamaklarının aydınlatılması ve prognostik önemi açısından ileri incelemeye
değer bir bulgu olarak saptanmıştır. Regresyonun primer deri melanomlarında
sağkalım üzerine olumlu etkisi, literatürdeki görüş ayrılıklarının azaltılması adına
destekleyici bir bulgu olarak görülmüştür. TİL varlığı hem primer deri
melanomlarında hem de konjonktival melanomlarda sağkalım üzerine olumlu etkili
bir faktör olarak saptanmıştır. Melanom erken tanısının, genel sağkalım ve prognoz
üzerine etkisinin önemi, metastaz anında başvuran hastaların mortalitesinin
yüksekliği ile perçinlenmiştir. Metastatik melanom hastalarında, perivasküler
psödorozet oluşumunun genel sağkalıma anlamlı olumsuz etkisi, literatürde
perivasküler yerleşip anjiotropizm gösteren melanom hücrelerinin ekstravasküler
yayılım gösterdiği görüşünü destekler niteliktedir.Melanoma is a malignancy of pigment-producing cells and melanocytes which
are prominently located in the skin. In addition to the primary skin melanoma,
melanoma is also seen in the uvea, cochlea, gastrointestinal tract, leptomeninges,
ocular, oral and genital mucosal membranes. Melanoma is the fifth most common
malignancy in females and males. Even though melanoma constitutes 4% of all skin
malignancies, it is responsible for 75% of skin cancer-related mortality.
In the 2018 WHO Classification of Skin Tumours book, a new
multidimensional pathway classification for melanocytic lesions has been
proposed. This new classification is based on the role of ultraviolet radiation, the
cell (or tissue) of origin, and characteristic recurrent genomic alterations. In our
study, 304 melanoma patients (138 females and 166 males), who were diagnosed
in the Gazi University Hospital, Pathology Department, has been included. These
cases were classified according to the new multidimensional pathway system
depending on the clinicopathological features. The mean patient age at diagnosis
was 58,09 ± 16,97 yrs (range, 1- 95, median 60,5). According to the new
classification, the cases were classified as low cumulative sun damage (CSD)
melanoma/superficial spreading melanoma (SSM) in 96 (31,58%), high-CSD
melanoma /LMM in 45 (14,80%) of cases, desmoplastic melanoma in 6 (1,97%),
Spitz melanoma in 7 (2,3%), acral melanoma in 48 (15,79%), mucosal melanoma
in 40 (13,16%), melanoma in congenital nevus in 17 (5,59%), melanoma in blue
nevus in 7 (2,3%), uveal melanoma in 19 (6,25%). Finally, nineteen (6,25%) of the
260
cases could not be included in any pathway. Overall survival of mucosal melanoma
cases was statistically significantly lower than the other melanoma classes
(p<0,001). The overall survival of low-CSD melanoma/SSM was significantly
longer than melanoma in blue nevus (p=0,021) and uveal melanoma (p=0,16). At
the end of the study, 192 (63,37%) of the patients were alive, whereas 111 (36,63%)
of the patients were deceased. Additionally, 122 (45 female and 77 male) metastatic
melanoma cases, that were metastatic at the time of diagnosis and/or consulted for
molecular pathological analysis, were also included in this study. The mean age of
diagnosis at the time of metastasis and/or consultation was 55,95 ± 1,35 yrs (range
19- 89). When this study was concluded, 29 (23,77%) of the patients were alive,
whereas 93 (76,23%) of them were deceased. In primary skin melanoma; male
gender, surgical margin positivity, tumor thickness of more than 1 mm, pathological
tumor stage (pT) of more than 1, presence of vertical growth phase, identification
of microscopic satellites, lymph node metastasis, pathologically proven distant
metastasis, lymphovascular invasion, ulceration, Clark level of more than II, mitotic
rate of ≥6/1 mm² and perineural invasion were statistically significantly associated
with shorter overall survival, whereas identification of precursor lesion, tumorinfiltrating
lymphocytes (TILs), solar elastosis, and regression was statistically
significantly associated with longer overall survival. In mucosal melanoma
patients, localization of the gastrointestinal tract compared with the head and neck
mucosa and surgical margin positivity were significantly associated with shorter
overall survival. In conjunctival melanoma patients, the presence of TILs was
significantly associated with longer overall survival, whereas lymphovascular
261
invasion, ≥2 mm tumor thickness, mitotic rate of >1/1 mm², diagnosis at the pT3
were significantly associated with shorter overall survival. In uveal melanoma
cases, conjunctiva and lens involvement was an unfavorable effect on overall
survival, whereas the cases with the largest tumor diameter of 9,1-15 mm had
shorter overall survival than the cases with the largest tumor diameter of >15 mm.
In metastatic melanoma cases, the diagnosis age of >60 yrs had a shorter overall
survival when compared with the patients with the diagnosis age of 31-60 yrs. Lung
and central nervous system localization for metastatic melanoma had a worse
overall survival than lymph node, skin, and subcutaneous soft tissue whereas liver,
bone marrow, paranasal sinus metastasis had shorter overall survival than lymph
node metastasis. Cytoplasmic features of metastatic melanoma cases have been
found also important for overall survival. Pale eosinophilic cytoplasm and
eosinophilic-clear cytoplasm had shorter overall survival than pale eosinophilicclear
cytoplasm. Neuroendocrine like nuclear features were also associated with
worse overall survival than vesicular nuclei. Perivascular pseudorosette formation
reduced the overall survival of metastatic melanoma patients. The same appearance
has been described for primary melanoma as a case report in the literature. It has
been reported that angiotropism is seen more frequently in metastatic melanoma
cases than melanoma cases without metastasis. This difference leads to an argument
that melanoma metastasis pathways could be diverse and include other options
besides lymphovascular invasion. Perivascular pseudorosette has not the same
appearance as angiotropism. However, the definition of angiotropism also covers
the perivascular pseudorosette formation. Extravascular migratory metastasis in
262
melanoma was firstly described approximately 20 years ago as an alternative
metastatic pathway characterized by angiotropism. This idea has been endorsed by
different studies related to melanoma metastasis pathways.
Conclusively, in our study, the overall survival was found to be associated with
the new WHO melanoma classification that depends on clinicopathologic features.
In WHO classification, solar damage is one of the primary criteria used for the
classification of melanoma according to multidimensional pathways. Melanomas
with no solar elastosis or without related to solar damage were found out with
shorter overall survival than melanomas with histologic evidence of solar elastosis.
In primary skin melanoma with clinicopathologic evidence for precursor lesion had
longer overall survival than without precursor lesion. Identification of precursor
lesion as a prognostic parameter was thought to be valuable and could deserve
further study to describe developmental pathways in melanoma. In this study,
regression was found to be positively effective on overall survival as opposed to the
conflicting ideas in the literature. TILs in both primary skin and conjunctival
melanoma were associated with longer overall survival. The importance of early
recognition and diagnosis of melanoma for improving patient outcomes was
supported by the higher mortality rates of metastatic melanoma than primary ones.
Finally, in metastatic melanoma patients, the significant negative impact of
perivascular pseudorosette formation on overall survival might be supportive for
the idea of melanoma extravascular metastasis pathway in which melanocytes have
a perivascular arrangement and show angiotropism
Desıgn And Analysıs Of Angular Stable Antıpodal F-Type Frequency Selectıve Surface Wıth Multı-Band Characterıstıcs
Bu tez çalışmasında üç farklı frekans bandında bant durdurma ve iki farklı frekans bandında bant geçirme filtre özelliği gösteren çok bantlı karakteristiğe sahip frekans seçici yüzey (FSY) tasarımı sunulmaktadır. Önerilen FSY birim hücresi, dielektrik alttaşın her iki yüzeyi üzerinde antipodal (ters simetrik) olarak yerleştirilmiş F-tipi iletken elemanlar ve üst yüzeydeki F-tipi iletkenleri çevreleyen bir kare döngü iletken elemandan oluşmaktadır. Çok bantlı FSY yapısı yer kontrol istasyonunda C-bant uydu haberleşmesine imkân sağlarken, aynı zamanda Wi-Fi, WiMAX ve WLAN gibi yaygın olarak kullanılan belirli frekanslardaki geniş bant iletişim sinyallerini filtrelemek için özel olarak tasarlanmıştır. Önerilen yapı 2,4 GHz, 5,2 GHz ve 5,9 GHz'de çalışan üç durdurma bandının yanı sıra bant geçiren filtre özelliği gösteren 4,1 GHz ve 5,5 GHz’deki iki geçirme frekansında sahiptir. Bu yapı çok bantlı karakteristiğe sahip olmasına rağmen, yüzeye geliş açısı 0˚ ile 60˚ arasında değişen elektromanyetik (EM) dalgalara karşı hem enine elektrik (TE) hem de enine manyetik (TM) polarizasyonlarda yüksek kararlılıkta performans sergilemektedir. Çok bantlı FSY’nin eğik açılarda gelen EM dalgaya karşı rezonans frekanslarındaki bozulma (RFB) oranının geliş açısı 60˚ iken beş farklı rezonans frekansında ortalama %0,6’nın altında olduğu ve literatürdeki benzer çok bantlı yapılarla kıyaslandığında RFB değerinin çok düşük seviyede olduğu tespit edilmiştir. Önerilen yapının iletim karakteristiğini tahmin etmek ve analiz etmek maksadıyla ayrıntılı eşdeğer devre modeli (EDM) çıkarılmıştır. Benzetim ortamında, eşdeğer devre analizinde ve üretimde elde edilen sonuçlar karşılaştırıldığında tamamının uyum içerisinde olduğu görülmektedirThis dissertation presents frequency selective surface (FSS) with multi-band characteristics that features tri band band-stop and dual-band passband filter. The proposed FSS unit cell comprises the F-type resonance elements disposed of antipodal (diametrically opposed to) one to another on both layer and a square loop surrounding all resonators on the top layer of the dielectric substrate. This structure is designed to be used as a frequency selective filter in the earth station performing satellite communication within the scope of a project. The design provides three stop-bands operating at 2.4 GHz, 5.2 GHz and 5.9 GHz that is used to filter out the potential interference from some broadband wireless communication systems such as WiMAX and WLAN; besides, two pass-band operating at 4 GHz and 5.5 GHz, which is used for C-band satellite communications systems at the earth station. Although this structure has a multi-band characteristic, it exhibits high stable performance for oblique incidence ranging from 0° to 60° for both transverse electric (TE) and transverse magnetic (TM) polarizations. Considering the resonant frequency deviation (RFD) at the incidence waves with different angles of arrivals, it was found that RFD at 60° is less than 0.5% on average and very low when compared with existing papers about multi-band FSS. The detailed equivalent-circuit model (ECM) is employed to predict and analyze the transmission characteristic of the proposed structure, and a good agreement between the simulated and measured transmission coefficients is obtained
Effect Of The Dıfference In Plan Schemes In Faculty Buıldıngs On Spatıal Organızatıon And Accessıbılıty
Bir üniversite yerleşkesinde eğitim ve öğretim etkinliklerinin gerçekleştirildiği birimler akademik bölgede, eğitim amaçlı kullanılan mekanlar ve bunlarla ilişkili idari mekanlar ise fakülte binalarında bulunmaktadır. Üniversitelerin esas işlevi de bu binalarda gerçekleştirilmektedir. Eğitim yapıları için genellikle belirli plan şemaları kullanılmaktadır fakat bunlar arasında da önemli farklar bulunmaktadır. Mekan örgütlenmesinde ve sirkülasyon hattında görülen bu farklılık mekanların ulaşılabilirlik değerini de etkilemektedir. Bu bağlamda çalışmanın amacı; üniversitelerde kaliteli bir eğitim için kaliteli bir eğitim yapısı olması gerektiği düşüncesi ile eğitim yapılarının mekansal özelliklerinin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin bina bilgisi alanında tasarım girdisi olarak kullanılmasını sağlamaktır. Çalışmada yöntem olarak mekan analizi yöntemi kullanılmıştır. İlk aşamada mimari planlar üzerinde eğitim birimleri, idari birimler ve sirkülasyon alanlarının belirlendiği işlev analizi yapılmıştır. İkinci aşamada kat planları üzerinde kullanıcı sirkülasyonu analizi yapılmıştır. Bu analiz çalışması üç adımdan oluşmaktadır. Birinci adım olan öğrenci sirkülasyonu analizinde zemin katta giriş-kantin, giriş-merdiven ve kantin-merdiven bağlantıları, üst katlarda ise merdivene göre ulaşılabilen en yakın derslik ve en uzak derslik mesafeleri ölçülmüştür. İkinci adım olan akademik personel sirkülasyonu analizinde zemin katta giriş-merdiven bağlantıları, üst katlarda ise merdivene göre ulaşılabilen en yakın oda ve en uzak oda mesafeleri ölçülmüştür. Üçüncü adım olan derslikler ile akademik personel odaları arası bağlantıların analizinde önce dersliklere göre en yakın ve en uzak oda tespit edilmiş, sonra odalara göre en yakın ve en uzak derslik tespit edilmiş ve bu mekanlar arası mesafeler ölçülmüştür. Yöntemin çıktıları bir bütün olarak yorumlanmış ve yapılan değerlendirmeler sonucunda her bir plan şeması için olumlu ve olumsuz yönlerinin belirlendiği genel çıkarımlar sunulmuştur. Sonuçta elde edilen veriler bina bilgisi alanında tasarım girdisi olarak önerilmiştir.The units where education and training activities are held in a university campus are located in the academic district. The places used for educational purposes and the administrative places associated with them are collected in the faculty buildings. The main function of universities is also carried out in these buildings. Certain plan schemes are often used for educational structures, but there are also significant differences between them. This difference in space organization and circulation line also affects the accessibility value of spaces. The purpose of the study in this context; evaluating the spatial characteristics of educational structures with the idea that there should be a quality educational structure for quality education in universities and using the data obtained as a design input in the field of building information. Space analysis method was used as a method in the study. At the first stage, function analysis was performed on architectural plans, in which training units, administrative units and circulation areas were determined. In the second stage, user circulation analysis was performed on the floor plans. This analysis study consists of three steps. In the analysis of student circulation, which is the first step, the entrance-canteen, entrance-stairs and canteen-stairs connections were measured on the ground floor, and the nearest classrooms and the furthest classroom distances that can be reached according to the stairs on the upper floors. In the second step, academic staff circulation analysis, the entrance-ladder connections were measured on the ground floor and the nearest room and the furthest room distances that can be reached according to the ladder were measured on the upper floors. In the analysis of the connections between classrooms and academic staff rooms, which is the third step, first the nearest and farthest room was determined according to the classrooms, then the nearest and farthest classroom was determined according to the rooms and the distances between these spaces were measured. The results of the method were interpreted as a whole, and as a result of the evaluations, general inferences were presented in which the positive and negative aspects of each plan scheme were determined. The resulting data was proposed as a design input in the area of building informatio
Protectıon Personal Data Submıtted By Web Servıces Between Government Agancıes Agaınst Software Developers
Günümüzde bilgi teknolojilerinin getirmiş olduğu olanaklar sayesinde kurumlar vermiş
oldukları hizmetlerin birçoğunu elektronik ortamda sunmaya başlamışlardır. Bu
hizmetlerin doğası gereği bireylerin kişisel verilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaçlar
nedeniyle bireylerin kişisel verileri kurumların bilgi sistemlerinde depolanmakta ve
işlenmektedir. Vatandaşlara etkin bir şekilde hizmet verilebilmesi amacıyla kurumların
sahip oldukları kişisel verileri aralarında kanuna uygun bir şekilde paylaşılmasına izin
verilmiştir. Kurumlar arasında veri paylaşımı genellikle web servisler aracılığı ile
gerçekleştirilmektedir. Kurumların sahip oldukları yazılımların geliştirilmesinden sorumlu
yazılım geliştiriciler geliştirdikleri yazılımlara web servisleri entegre edebilmek ve ortaya
çıkan sorunları analiz edebilmek için web servis erişimine ihtiyaç duyarlar. Bu ihtiyaç
dolayısı ile içerisinde kişisel verileri barındıran web servisler yazılım geliştiricilerin
erişimine açılabilmektedir. Bu durum kişisel verileri insan faktörüne karşı savunmasız
bırakmaktadır. Ulusal ve uluslararası düzenlemeler gereği kişisel verilerin korunması
hukuki bir zorunluluktur. Bu zorunluluk sebebiyle kişisel verilerin insan faktörüne karşı
korunabilmesi için bu tez kapsamında geliştirilen bir uygulama ile web servislerden gelen
kişisel verilerin anonim hale getirilip sonrasında anonim verileri yazılım geliştiricilere
sunarak kişisel verilerin korunması amaçlanmıştır. Geliştirilen bu uygulama ile yazılım
geliştiricilerin çalışmalarına devam etmeleri engellenmeden kişisel verilere erişimlerinin
önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Tez kapsamında geliştirilen uygulama React ve Java
programlama dilleri kullanılarak hazırlanmış web ara yüzünden ve kişisel verilerin
anonimleştirilmesini sağlayan rest servislerinden oluşmaktadırThanks to the opportunities brought by information technologies, institutions have started
to offer most of their services in electronic environment. Due to the nature of these
services, individuals' personal data are needed. For this reason, personal data of individuals
are stored and processed in the information systems of the institutions. In order to provide
effective service to citizens, institutions are allowed to share their personal data in
accordance with the law. Data sharing between institutions is usually carried out through
web services. Software developers responsible for the development of the software owned
by the institutions need web service access to integrate web services into the software they
develop and to analyze the problems that arise. Due to this need, web services that contain
personal data are opened to the access of software developers. This situation leaves the
personal data vulnerable to the human factor. Protection of personal data is a legal
obligation in accordance with national and international regulations. Due to this necessity,
an application has been developed within the scope of this thesis in order to protect
personal data against human factors. This application developed anonymizes personal data
in web services. Anonymized personal data are presented to software developers, thus it is
aimed to protect personal data. With this application, it is aimed to prevent software
developers from accessing personal data without being prevented from continuing their
work. The application developed within the scope of the thesis consists of a web interface
prepared using React and Java programming languages and rest services that provide
anonymization of personal data
Development Of Web 2.0 Tools Introductıon And User Manuel For Teachers Accordıng To The Addıe Desıgn Model
Bu çalışmada, öğretmenlerin Web 2.0 araçlarını tanımasını ve kullanmasını kolaylaştıracak nitelikte bir kılavuzu, öğretmen görüşleri doğrultusunda geliştirerek hazırlamak amaçlanmıştır. Bu çalışmada, Tip 1 Tasarım ve Geliştirme Araştırma yöntemi (DDR) kullanılmıştır. “Web 2.0 Araçları Tanıtım ve Kullanım Kılavuzu” isimli kaynak, bir tasarım modeli olan ADDIE Modeli’nin Analiz, Tasarım, Geliştirme, Uygulama ve Değerlendirme aşamalarından geçerek geliştirilmiştir. Analiz aşamasında, Web 2.0 araçları ile ilgili literatür incelenmiş; konu alanı, hedef kitle, kılavuzun amacı ve sınırlılıklar belirlenmiştir. Tasarım aşamasında, genel kazanımlar, içerik ve değerlendirme süreci belirlenmiştir. Uzman görüşlerine başvurmak için örnek kılavuz hazırlamıştır. Kılavuzun
vii
içerik sunumu, kapağı, temel bölümlerine yönelik genel özellikleri kararlaştırılmıştır. Geliştirme aşamasında, uzman önerilerine göre düzenlemeler yapılmıştır. Hedef davranışların belirlenmesine yönelik iş analizinin ardından kılavuz metninin yazımı gerçekleştirilmiştir. Kılavuzda “anket, animasyon, dijital pano, e-kitap, karikatür, afiş-bilgi grafikleri, sınav, sanal sınıf, sunum, video, web sitesi ve zihin haritası” araçlarının tanıtımı yapılmıştır. Web 2.0 araçlarının kullanımını kolaylaştıracak bilgilere (e-posta oluşturma, bulut araçları, web tarayıcısında Türkçe çeviri yapma, sesle yazma araçları, Web 2.0 araçları kare kod listesi, web 2.0 araçlarında sık kullanılan İngilizce kelimeler için sözlük) “Ek Bilgiler” bölümünde yer verilmiştir. Kılavuz yazımının ardından tekrar uzman görüşleri alınmış ve kılavuz ön uygulamaya hazır hale getirilmiştir. Araştırmacı gözetiminde, kılavuz okunarak Web 2.0 araçlarına yönelik uygulama faaliyetleri ön uygulaması yapılmış, tespit edilen eksiklikler giderilmiş ve ardından kılavuzun dizgisi gerçekleştirilmiştir. Uygulama aşamasında Kırıkkale ilinde görev yapmakta olan, farklı branştan 15 öğretmenin görüşleri yarı yapılandırılmış görüşme formları ile toplanmış ve içerik analizi yapılmıştır. Üç farklı uygulamanın ardından elde edilen içerik analizi sonuçlarına göre, kılavuz güncellenmiş ve son halini almıştır. Değerlendirme aşamasında kılavuzun faydasına yönelik görüşler toplanmış ve katılımcılar kılavuzu etkileyici, öğretici ve amacına uygun bulmuşlardırIn this study, it was aimed to develop and prepare a guide that would make it easier for teachers to recognize and use Web 2.0 tools in line with teachers' opinions. In this study, Type 1 Design and Development Research method (DDR) was used. The resource named "Web 2.0 Tools Introduction and User Manual" was developed by applying the Analysis, Design, Development, Application and Evaluation stages of the ADDIE Model, which is a design model. In the Analysis phase, the literature about Web 2.0 tools was examined and also subject area, target audience, aim of the guide and limitations were determined. During the Design phase, general achievements, content and evaluation process were determined. A sample guide was prepared to consult expert opinions and the content
ix
presentation, cover and general features of the guide have been decided in this phase. During the Development phase, adjustments were made according to expert recommendations. After the task analysis for determining target behaviors, the text of the manuel was written. In the user manuel, the tools of “survey, animation, digital board, e-book, cartoon, poster-info graphics, exam, virtual classroom, presentation, video, website and mind map” were introduced. Information that facilitates the use of Web 2.0 tools (e-mail creation, cloud tools, Turkish translation in web browser, voice typing tools, Web 2.0 tools QR code list, dictionary for English words commonly used in web 2.0 tools) is included in the “Additional Information” section. After the manuel was written, expert opinions were received again and it was prepared for pre-implementation. Under the supervision of the researcher, the implementation activities for the Web 2.0 tools were pre-applied by reading the guide, and the identified deficiencies were eliminated, and then the manuel was prepared for the printing. During the implementation phase, the opinions of 15 teachers from different branches who work in Kırıkkale province were collected with semi-structured interview forms and content analysis was made. According to the content analysis results obtained after three different applications, the guide was updated and took its final form. During the evaluation phase, opinions regarding the usefulness of the guide were collected and the participants found the guide impressive, instructive and suitable for its purpose