Hatay Mustafa Kemal University Institutional Repository
Not a member yet
2946 research outputs found
Sort by
Characterization of some cotton varieties using ISSR markers
Bu çalışmada, kültürü yapılan 30 pamuk çeşidi (Gossypium hirsutum L.) arasındaki genetik ilişkinin ISSR yöntemi kullanılarak belirlenmesi hedeflenmiştir. Otuz pamuk çeşidinde polimorfizmin belirlenmesi amacıyla 24 ISSR primeri 8 pamuk çeşidinde test edilmiştir. Primerlerin yalnızca 9 tanesi PCR ürünü oluşturmuş ve sonraki çalışmalar bu primerlerle sürdürülmüştür. Seçilen 9 adet ISSR primeri 30 adet pamuk çeşidinde toplam 41 bant oluştururken bu bantlardan ortalama 22.3 tanesinin polimorfik olduğu saptanmış, primer başına polimorfik bant sayısı ortalama 2.5 olarak gerçekleşmiştir. Araştırmada kullanılan tüm primerler pamukta polimorfik bant üretirken, polimorfizm oranı primerlere bağlı olarak %6 ile %89 arasında değişim göstermiştir. ISSR primerlerine ilişkin polimorfik bilgi içeriği değerleri 0.19 ile 0.68 aralığında değişim göstermiş ve ortalama 0.49 olmuştur. Çeşitler arası ortalama Jaccard benzerlik katsayısı 0.77 olarak bulunurken, UPGMA kümeleme analiz sonucu 30 pamuk çeşidi genetik yakınlık açısından 2 ana kümeye ayrılmıştır.This study was conducted to determine the genetic diversity in 30 cotton (Gossypium hirsutum L.) cultivars extensively cultivated in Turkey by using ISSR DNA molecular markers. To investigate the genetic diversity in 30 cotton varieties by ISSR molecular marker, 24 ISSR primers were screened in 8 varieties. Overall, 9 of 24 which produced a PCR product were selected according their polymorphism level. These ISSR primers totally produced 41 bands, and 22.3 were polymorphic. The percentage of polymorphic bands per primer was detected as 2.5. The rate of polymorphism depending on the primers ranged between 6% and 89%. Average polymorphism information content was 0.49, with minimum PIC 0.19 and maximum PIC 0.68. While the Jaccard similarity coefficient between the genotypes was detected as 0.77, 30, cotton varieties were grouped within two main clusters in respect to genetic similarity based on UPGMA analyses
Venereal tümörlü Kangal köpeklerinde 8-hidroksi-2’deoksiguanozin, malondialdehit düzeyleri ile antioksidan enzim aktivitelerinin belirlenmesi
Canine transmissible venereal tumour (TVT) is a contagious cancer and sexually transmitted one dog to another by allogenic transfer of living cancer cells. The aim of this study is to examine the relationship between antioxidative metabolism and venereal tumour at Kangal Dogs and to show the size of oxidative damage it causes through 8-hydroxy-2’deoxyguanosine (8-OHdG). The materials of this study included the blood sera of 15 Kangal Dogs with TVT, and as a control group of 15 healthy Kangal Dogs. The sera levels of 8-OHdG were determined by competitive enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) method. The level of malondialdehyde (MDA), superoxide dismutase (SOD), glutathione peroxidase (GPx) and catalase (CAT) which are antioxidative enzymes were investigated by spectrophotometric methods as described. Serum 8-OHdG and MDA levels of dogs with TVT were found to be significantly increased compared to the control group (P<0.001). The levels of GPx were statistically different (P<0.05). In the light of the findings, which are obtained in this study, the transmissible venereal tumour, which is an infectious and treatable type of cancer, can lead to new studies that may be caused by oxidant-antioxidant metabolism.Transmissible (bulaşıcı) venereal tümör (TVT), canlı kanser hücrelerinin allojenik transferiyle bir köpekten diğer bir köpeğe çiftleşme ile bulaşan bir kanser türüdür. Bu çalışmada, Kangal köpeklerinde önemli bir bulaşıcı kanser türü olan venereal tümör ile antioksidatif metabolizmanın arasındaki ilişkinin incelenmesi ve oksidatif hasarın boyutunun 8 hidroksi-2’deoksiguanozin (8-OHdG) düzeyleri üzerinden gösterilmesi amaçlandı. Bu amaçla, 15 adet TVT’li, kontrol grubu olarak 15 adet sağlıklı Kangal köpeklerinden alınan toplam 30 adet kan serumu çalışmanın materyalini oluşturdu. Bu hayvanlara ait kan serumlarında 8-OHdG kompetitif enzim bağımlı immunosorbent analiz (ELISA) yöntemi ile belirlendi. Malondialdehit (MDA), antioksidan enzimler olan süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve katalaz (CAT) seviyeleri ise spektrofotometrik yöntemlerle analiz edildi. TVT teşhisli köpeklerin serum 8-OHdG ve MDA düzeyleri kontrol grubundaki köpeklere göre istatiksel olarak anlamlı derecede artış gösterdiği tespit edildi (P<0,001). Antioksidan enzim olan GPx düzeylerinde istatiksel farklılık tespit edilmiştir (P<0,05). Bu çalışmada elde edilen sonuçlar neticesinde bulaşıcı ve tedavi edilebilir bir kanser türü olma niteliğindeki köpek bulaşıcı venereal tümörün oksidan antioksidan metabolizma kaynaklı yapılacak yeni çalışmalara yön gösterebilecek niteliktedi
İmmünsüpresif tedavi alacak hastalarda hepatit serolojisi
Amaç: İmmünsupresif ilaç kullananlarda, hepatit B reaktivasyon riskine yönelik tarama yapılması önerilmektedir.Bu çalışmada immünsüpresif tedavi öncesi, Enfeksiyon hastalıkları kliniğine yönlendirilen hastalarda hepatit Bvirüsü (HBV), hepatit C virüsü (HCV) ve hepatit A virüsü (HAV) sonuçları retrospektif olarak irdelenmesiamaçlandı.Materyal ve Metod: Çalışmamızda Ocak 2018 - Aralık 2018 tarihleri arasında immünsüpresif tedavi öncesi,Enfeksiyon hastalıkları kliniğine yönlendirilen 148 hastanın hepatit B yüzey antijeni (HBsAg), hepatit B yüzeyantikoru (Anti-HBs), hepatit B core protein antikoru (Anti-HBc IgG), anti hepatit C virüs antikoru (Anti-HCV) ve antihepatit A virüs antikoru (Anti-HAV) hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarakincelendi.Bulgular: HBsAg pozitiflik oranı %4,1, Anti-HBs pozitiflik oranı %31,8, İzole Anti-HBc IgG pozitiflik oranı %1,4 veiki hastada ise Anti-HBs bakılmamıştı. Anti-HCV pozitifliği %1,4 tespit edildi. Hastaların %79,7 Anti-HAVbakılmamış, Anti-HAV pozitifliği %12,2 ve Anti-HAV negatifliği %8,1 olarak saptandı.Sonuç: İmmünsüpresif tedavi öncesi tarama yapılmasına rağmen bazı taramaların eksik yapıldığı tespit edildi.Bu nedenle bu hastaları takip eden hekimlere eğitim verilmesi ve özellikle HBV enfeksiyonu konusunda farkındalıkoluşturulmasını önermekteyiz.Background: Screening aimed at hepatitis B reactivation risk is recommended in patients using immunosuppressive drugs. The aim of this study was to investigate the results of hepatitis B virus (HBV), hepatitis C virus (HCV) and hepatitis A virus (HAV) retrospectively in patients referred to the infectious diseases clinic before immunosuppressive treatment. Materials and Methods: In our study, 148 patients who were referred to our infectious disease clinic before immunosuppressive therapeutic usage between January 2018-December 2018. Patients files and hospital automation sysytem were analyzed for Hepatitis B surface antigen (HBsAg), hepatitis B surface antibody (AntiHBs), hepatitis B core protein antibody (Anti -HBc IgG), anti-hepatitis C virus antibody (Anti-HCV) and antihepatitis A virus antibody (anti -HAV) retrospectively. Results: HbsAg positivity rate was 4.1%, Anti-HBs positivity rate was 31.8%, Isolated Anti-HBc IgG positivity rate was 1.4% and Anti-HBs was not detected in two patients. Anti-HCV positivity was detected as 1.4%. Anti-HAV was not examined in 79.7% of the patients, 12.2% was determined to have positive Anti-HAV and 8.1% negative Anti-HAV. Conclusions: Since some screenings are incomplete despite screening performed for the patients, we recommend that physicians who follow patients receiving immunosuppressive therapy should be trained and raise awareness of HBV infection
Antibody detection against Akabane (AKA) and Bluetongue (BT) viruses in Algerian dromedary camels
In this study, blood samples collected from dromedary camels in the Algerian provinces of Laghouat and Ghardaia, which
were kept in the same pastures and in the same herds with sheep and goats, were examined to detect antibodies to the Bluetongue (BT)
and Akabane (AKA) viruses using enzyme linked immunosorbent assay and serum neutralization tests, respectively. Overall, 16 (14.4%)
and 2 (1.8%) of 111 tested camel serum samples were seropositive for the BT virus (BTV) and the AKA virus (AKAV), respectively. The
present study determined that BTV infection was prevalent in camels in Algeria, and antibodies to the AKAV were also detected for the
first time in Algerian camels
The concept of taskhir within the context of environmental awareness in the Qurʾan
Kur’ân’da teshîr kavramı, genel olarak insanın çevresini oluşturan varlıkların onun
hizmetine sunulması manasında kullanılır. Teshîr kavramıyla ilgili âyetlerde Yüce
Allah, kâinatta kurduğu makro dengeden mikro dengeye ve bu dengenin insan için
ne anlama geldiğine işaret eder. Bu yönüyle teshîr kavramı Kur’ân’da sadece insanların önlerinde hazır olarak buldukları çevreyi ve nimetleri onlara hatırlatmaz aynı
zamanda bu çevrenin mevcut duruma nasıl geldiğine işaret ederek hem tarihi sürece hem de fiziksel yasalara da dikkat çeker. Araştırmada öncelikli olarak teshîr
kavramının etimolojik yapısı, sözlüklerde geçen anlamları, müfessirlerin Kur’ân’da
bu kavrama verdikleri manalar, teshîr edilen varlıklar ve özellikleri, teshîrin gayeleri ve yönleri üzerinde durulmuştur. Araştırma neticesinde ortaya çıkan önemli
bulgular arasında teshîrin Kur’ân’da kullanımının meallerde yer alan sadece “insanın hizmetine verme”, “emre âmâde kılma”, “istifadeye verme” ve “râm etme” gibi
anlamlarla sınırlı olmadığı görülmüştür. Bu anlamların yanı sıra evrende kurulan
nizama işaret ederek bir şeyin güç yoluyla kullanılması, bir şeyi itaat altına alma ve
insanların maslahatına uygun hale getirme gibi fiziksel yasaları hatırlatacak nitelikte
derin anlamlar taşıdığı tespit edilmiştir. Araştırmada ayrıca Kur’ân’da bu kavramla bir taraftan teshîr edilen varlıklara işaret edilirken bir taraftan da bu varlıkların
teshîr yönlerinin araştırılıp üzerinde düşünülmesinin gerekliliği ve fiziksel yasaların
keşfedilmesinin zarureti gibi hususlar da incelenmiştir. Bu bağlamda teshîr kavramının, insanın yaşadığı çevresine karşı duyarlı olmasını sağlayan ve ekolojik dengenin kuruluş sürecini ortaya çıkaran, üzerinde uzun uzun tefekkür etmeyi gerekli
kılan bir kavram olduğu ortaya çıkmaktadır.The concept of taskhīr in the Qurʾān is generally used in the sense of presenting of
the beings that make up the environment of man to his service. In the verses about
the concept of taskhīr, Almighty God points out from the macro balance to the
micro balance and what this balance means for man. With this aspect, the concept
of tashîr not only reminds them of the environment and blessings that people find
ready in the Qurʾān, but also points out both the historical process and the physical
laws by pointing out how this environment has come to the present state. In the research, primarily the etymological structure of the concept of taskhīr, its meanings
in the dictionaries, the meanings given by the commentators to this concept in the
Qurʾān, the beings and their properties, the purposes and directions of the taskhīr
were emphasized. Among the important findings that emerged as a result of the
research, it has been observed that the use of the taskhīr in the Qurʾān is not limited
to the meanings such as “giving service to the human”, “making the order”, “giving
the benefit” and “giving”. In addition to these meanings, it has been determined that
by pointing to the order established in the universe, it has deep meanings that remind physical laws such as using something by force, obeying something and making
it suitable for people’s benefits. In the research, while the Qurʾān refers to the beings
that were identified with this concept, on the other hand, the issues such as the necessity of investigating and considering the aspects of these beings and the necessity
of discovering physical laws were also examined. In this context, it turns out that the
concept of taskhīr is a concept that makes it sensitive to the environment in which
people live and that reveals the establishment process of the ecological balance and
requires long-term contemplation
Hatay ilinde kronik hastalığı bulunan bireylerin cepten yaptıkları sağlık harcamalarının kronik hastalık bakımlarına etkisi
Amaç: Çalışmamızda, kronik hastalığı bulunan bireylerin sağlık harcamalarının, kronik hastalık bakım memnuniyetine etkisinin
değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tasarıma sahip bu çalışma, Haziran 2017–Ekim 2017 ayları arasında,
Hatay’da (Antakya) dört aile sağlığı merkezinde yürütülmüştür. Belirlenen aile sağlığı merkezlerine başvuran 18 yaş ve üzeri, en az
bir yıldır kronik hastalığı bulunan bireyler dahil edilmiştir. Kronik hastalığa sahip bireylerin; sosyodemografik özelliklerini,
hastalıklarının özelliklerini, aldıkları sağlık hizmetlerini, yaptığı sağlık harcamalarını etkileyen faktörleri kapsayan bir anket
uygulanmıştır. Ayrıca hastalara, aldıkları bakımı kendilerinin değerlendirmesine olanak veren Kronik Hastalık Bakımını
Değerlendirme Ölçeği-Hasta formu (Modifiye PACIC) çalışma yürütücüsü tarafından uygulanmıştır. Bulgular: Anketi
değerlendirmeye alınan 47,11 ± 15,20 yaş ortalamasına sahip 790 katılımcının 400 (%50,6)’ü kadın, 390 (%49,4)’si erkek hastaydı.
Katılımcılarımızın, Modifiye PACIC puan ortalaması toplam ölçek için 3,29 ± 0,7 olarak hesaplanmıştır. Hastaların gelir düzeyi
arttıkça, sağlık hizmet alımının etkilendiği görülmüştür(Cramer’s V=0,263; p=0,001). Aterosklerotik kalp hastalığı olanlarda, kronik
hastalık memnuniyet puan ortalaması 3,0±0,6 ile diğer hastalıklara göre daha düşük bulunmuştur (p=0,005). Hastaların gelir düzeyi
kategorilerine göre kronik hastalık bakım memnuniyet puanları arasında fark görülmemiştir (p=0,853).Sonuç: Cepten yapılan sağlık
harcamalarının, hizmet alımını etkilemediğini belirten hastaların Modifiye PACIC alt ölçek skorları genel olarak daha yüksek
bulunmuştur. Ayrıca hastaların gelir düzeyinin kronik hastalık bakımlarını etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.Aim: To evaluate the effect of healthcare expenditure of the patients who have chronic disease on chronic disease care satisfaction.
Method: This cross sectional design study was conducted at four primary care clinics in Antakya, the central city of Hatay. The adult
patients with a chronic disease at least for one year who visit the primary care centers from June to October 2017 were included in the
study. A questionnaire including questions about the chronic disease, the healthcare they receive, and the factors that effect their
healthcare expenditure were applied to the subjects. Also the subjects filled a chronic disease care evaluation scale- patient form
(modified PACIC) to evaluate the healthcare they receive. P value<0,05 is considered as significant. Results: Of the 790 patients 400
(50,6%) were female, while 390 (49,4%) were male. The average age of the participants was 47,1 ±15,2. Average Modified PACIC
score was calculated as 3,29 ±0,7. It was observed that healthcare intake was affected as the income level of the patients increased
(Cramer’s V = 0,263; p = 0,001). In patients with atherosclerotic heart disease, the chronic disease satisfaction score was found to be
lower with 3.0 ± 0.6 compared to other diseases (p = 0.005). There was no difference between the chronic disease care satisfaction
scores according to the income level categories of the patients (p = 0.853). Conclusion: Modified PACIC subscale scores of the
patients who stated that their out-of-pocket health spending did not affect their service purchases were generally higher. In addition, it
was concluded that the income level of the patients affected chronic disease care
Çocuk işçiliği eğitim modülünün sivil toplum örgütlerinin çocuk hakları tutumuna etkisinin belirlenmesi
Amaç: Çocuk işçiliği çocuk hakları boyutuyla disiplinler arası çalışılması gereken bir konudur. Sivil toplum
örgütlerinin Çocuk hakları konusunda eğitimi, çocuk işçiliğindeki çocukların hak kaybı ya da hakların
korunması yönünde sivil toplum liderlerine önemli sorumluluk vermektedir. Araştırma sivil toplum örgütü
liderlerinin çocuk hakları konusunda bilgi düzeyinin eğitim ile değişimini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.
Materyal ve Metot: Araştırmanın tipi deneyseldir. Araştırma 2018 yılı Mart- Haziran ayları arasında 4 ayda,
pilot olarak seçilen 4 ilde (Adana, Mersin, Ordu, Manisa) yapılmış, araştırmaya 123 kişi katılmıştır. Bu
araştırma, Türkiye Esnaf Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK) ve Mustafa Kemal Üniversitesi işbirliği ile
UNICEF projesi kapsamında desteklenmiştir. Araştırma için liderlere, çocuk hakları ve çocuk işçiliği konusunda
4 saatlik bir eğitim verilmiştir. Bu eğitim öncesi ve sonrasında liderlere çocuk işçiliği anket formu ve çocuk
hakları tutum Ölçeği uygulanmıştır. Araştırma izni MKÜ Etik kurulundan alınmıştır. Veriler SPSS 22 de analiz
edilmiş, dağılım yönünden Kolmogorov-Smirnow testi ile incelenmiş sonrasında ise gruplar arası MannWhitney U testi / Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Eğitim öncesi ve sonrası için ise Wilcoxon testi ile
değerlendirilmiş olup, p>0.05 anlamlı kabul edilmiştir.
Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre sivil toplum liderlerinin çocuk hakları ölçeği puan ortalaması eğitim
öncesi ön-test 97.52±10.95, eğitim sonrası son-test 99.02±10.71 olarak bulunmuştur. Çocuk haklarına yönelik
eğitim öncesi ve sonrası değerler istatiksel olarak anlamlıdır (p=0.01). Eğitimin, liderlerin cinsiyeti (E/K), iş
pozisyonu (Başkan/Çalışan), iş yılı tecrübesi (0-11 yıl), yaş değişkenlerine göre etkisi istatiksel olarak anlamlı
değildir (p>0.05). Fakat eğitim, liderlerin eğitim durumu ve çalışmanın yapıldığı illere göre istatiksel olarak
anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Çocuk hakları bilgi düzeyi, sivil toplum örgütleri liderlerinin eğitim ile yükseltilebilir. Eğitimler pilot
çalışmalara göre, bölgesel sonuçlar dikkate alınarak artırılmalıdır.Objectives: Child labour is an interdisciplinary issue including the child rights dimension. Child rights training
for non-governmental organizations in the means of forfeiture and keeping the rights of children gives crucial
responsibility to NGO leaders. The research is done to assess the change of child rights knowledge level of NGO
leaders via training.
Materials and Methods: The research is experimental and it is accomplished in 4 pilot cities (Adana, Mersin,
Ordu, Manisa) in four months between March and June 2018 and 123 persons took part in it. The study is
supported by a UNICEF project cooperation with The Confederation of Turkish Tradesmen and Craftsmen
(CTTC) and Hatay Mustafa Kemal University (HMKU). In the frame of the research, the leaders are given a four
hours of training on child rights and child labour. Child labour survey form and child rights attitude scale is
applied to the leaders before and after the training. The permission for the research is got from HMKU Ethics
Committee. Gathered data is analyzed by SPSS 22, examined by Kolmogorov-Smirnow test in the means of
distribution and then inter-groups Mann-Whitney U test / Kruskal Wallis test is used. Wilcoxon test is used
before and after the training and p>0.05 is accepted as meaningful.
Results: As a result of the research findings, child rights scale points average of NGO leaders are 97.52±10.95
before training for preliminary test; and 99.02±10.71 after training for posttest. Acquired values gathered
before and after child rights training are statistically meaningful (p=0.01). The effect of training compared to
the gender of leaders (M/F), working position (President/Worker), working experience (0-11 years), age
variables is not statistically meaningful (p>0.05). On the other hand, education level of leaders is statistically
meaningful depending on the cities that the research accomplished.
Conclusion: Child rights knowledge level could be increased via the training of NGO leaders. The trainings
should be increased considering the regional results depending on the pilot studies
Türkiye’de evde sağlık bakım hizmetleri: Bolu örneği
Objective: This study was planned with the aim of determining the clinicalcharacteristics of patients served by the Bolu Home Health Care Services (HHCS),their reasons for making use of home health care services, and the distribution of care.Methods: The sample of this descriptive study consisted of 386 patients to whomservice was being provided by Bolu HHCS. A Patient Information Form created bythe researchers by examining the relevant literature was used to collect data. Numbers,percentages and mean were used in the analysis of data.Results: The mean age of the individuals receiving HHCS who participated in thestudy was 61.6±10.4 years; a majority were female; 50.8% were married and 78.0%lived with their families, and for 70%, their children had applied to HHCS. It wasfound that most of the patients (96.1%) were satisfied with the home care services,97.6% had no expectations beyond the current services, 80.1% had a chronic illness,with circulatory system diseases the most common; they most often made use ofphysical examination, blood collection and wound dressing services, and most wereold and dependent patients.Conclusions: It was seen in the light of the results of the study that it is important toplan home health care services especially for dependent and semi-dependent oldpeople, to develop protective health services relating to the risks of early stage strokeand cardiovascular disease, and to improve rehabilitation services.Amaç: Bu araştırma, Bolu Evde Sağlık Hizmetleri (ESH) biriminde, hizmet kapsamına alınan hastaların klinik özellikleri, evde bakım hizmetinden yararlanma nedenleri ve hizmet dağılımlarının belirlenmesi amacıyla planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı olarak planlanan bu araştırmanın örneklemini Bolu ESH biriminde hizmet verilen toplam 386 hasta oluşturmuştur. Veriler, araştırmacılar tarafından ilgili literatür incelenerek oluşturulan “Hasta Bilgi Formu” kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde ve ortalama dağılımları kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan ESH alan bireylerin yaş ortalamasının 61.6±10.4 yıl ve çoğunluğunun kadın olduğu, %50.8’inin evli ve %78.0’inin ailesi ile birlikte yaşadığı, %70’inin ESH’ne çocuklarının başvuru yaptığı saptanmıştır. Hastaların çoğunluğunun (%96.1) evde bakım hizmetlerinden memnun oldukları, mevcut hizmetlerin dışında beklentilerinin olmadığı (%97.6), çoğunluğunun kronik hastalığının olduğu (%80.1) ve dolaşım sistemi hastalıklarının ön planda olduğu, en fazla fizik muayene, kan alma ve pansuman hizmetinden yaralandıkları ve büyük çoğunluğunun yaşlı ve bağımlı hastalardan oluştuğu saptanmıştır. Sonuç: Araştırma sonuçları doğrultusunda ESH’nin özellikle bağımlı ve yarı bağımlı, yaşlı kişilere yönelik planlanması, erken dönemde inme ve kardiyovasküler hastalık risklerine ilişkin koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ve rehabilitasyon hizmetlerinin geliştirilmesinin önemli olduğu götürülmüştü
Intravenous drug use rates and results of direct-acting antiviral treatment in prisoner patients
Intravenous drug use (IVDU) is more common inprisoner patients, and this is a global problem. Hepatitis C virus(HCV) infection is higher in prisoners than general population. Inour study, we aimed to examine the IVDU rates and direct-actingantiviral (DAA) treatment results of the prisoners who applied toHatay Mustafa Kemal University Clinic of Infectious Diseases.Materials and Methods: In our study, IVDU rates and HCVtreatment results of 85 prisoners who applied to Hatay MustafaKemal University Faculty of Medicine Clinic of Infectious Diseasesbetween January 2017 and December 2019 were retrospectivelyanalyzed. Treatment results were evaluated by performing modifiedintention to tract (mITT) and per protocol (PP) efficacy analysis,respectively.Results: The rate of IVDU was 37.7% in prisoners who werepositive for HCV. Although sustained virological response (SVR) ratewas 100% in PP analysis, SVR rate was determined as 80.5% inmITT analysis. Viral genotype 3 (41.6%) and genotype 4 (39%) werethe most common.Conclusion: However, data on HCV screening and treatment inprisons in Turkey is inadequate or too low. We think that with theuse of DAAs, patients’ compliance to treatment will increase, it is animportant step for HCV eradication and multicenter studies shouldbe conducted.Mahkum hastalarda intravenöz ilaç kullanımı (IVDU) sıklığı ve hepatit C virüs (HCV) enfeksiyonu prevelansı küresel olarak genel popülasyona göre daha yüksektir. Bu çalışmada Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği’ne başvurup sağlık hizmeti alan mahkum hastalardaki IVDU oranlarının ve direkt etkili antiviral (DEA) tedavi sonuçlarının incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Ocak 2017- Aralık 2019 yılları arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği’ne başvurup sağlık hizmeti alan toplam 85 mahkum hastanın IVDU oranları ve DEA tedavi sonuçları retrospektif olarak incelendi. Sırasıyla modifiye intention to tract (mITT) ve per protocol (PP) ile etkinlik analizi yapılarak tedavi sonuçları değerlendirildi. Bulgular: HCV pozitif mahkum hastalarda intravenöz ilaç kullanım oranı %37,7 idi. PP analizinde kalıcı virolojik yanıt (KVY) %100 iken mITT analizinde bu oran %80,5 olarak saptandı. En sık viral genotip 3 (%41,6) ve genotip 4 (%39,0) saptandı. Sonuç: Cezaevlerinde HCV taranması ve tedavisi açısından Türkiye’de yeterli veri yok veya çok azdır. DEA’ların kullanılması ile hastaların tedaviye uyumunun artacağını, HCV eradikasyonu için önemli bir adım olduğunu ve çok merkezli çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz
Katarakt cerrahisi sonrası retina dekolmanına neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı katarakt cerrahisi geçirmiş hastalarda gelişen psödofakik retina dekolmanı risk faktörlerini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif özellikte olup, çalışmaya 2010 ile 2018 yılları arasında katarakt cerrahisi uygulanan 212 hastanın 212 gözü dahil edilmiştir. Cerrahi sonrası retina dekolmanı gelişen 106 hasta retina dekolmanı grubuna dahil edildi. Retina dekolmanı grubundaki hastalarla aynı dönemde katarakt cerrahisi geçiren ve retina dekolmanı gelişmeyen 106 hasta, kontrol grubuna dahil edildi. Hastaların dosyaları taranarak cerrahi ve cerrahi sonrası komplikasyonlar, refraksiyon bozukluğu, aksiyel uzunluk ve hastalık öyküsü not edildi. Elde edilen veriler analiz edilerek risk faktörleri incelendi.Bulgular: Gruplar arasında ortalama yaş ve cinsiyet dağılımı açısından istatistiksel bir fark izlenmedi (p=0,213, p=0,192 sırasıyla).Psödofakik retina dekolmanı riskinin arka kapsül yırtığı olan gözlerde 5,5 kat, ön vitrektomi yapılan gözlerde 6,5 kat, künt travma hikayesi olan gözlerde 3,1 kat, diğer gözde retina dekolmanı hikayesi olan gözlerde 4,8 kat ve miyopik refraksiyon kusuru olan gözlerde 2,2kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Aksiyel uzunluğun 26 mm’den büyük olmasının psödofakik retina dekolmanı riskini 4kat arttırdığı tespit edildi (p=0,013). Neodymium-doped yttrium aluminum garnet lazer kapsülotomi uygulamasının retina dekolmanı gelişimine bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir (p=0,853).Sonuç: Miyopik refraksiyon kusuru, arka kapsül yırtığı, ön vitrektomi, künt travma ve diğer gözde retina dekolmanı hikayesi kataraktcerrahisi sonrası retina dekolmanı gelişim riskini arttırmaktadır. Bu faktörlerin bulunduğu hastalar cerrahi sonrasında retina dekolmanı gelişim açısından daha dikkatle izlenmelidir.Objective: To determine the pseudophakic retinal detachment risk factors following cataract surgery. Material and Method: 212 eyes of 212 patients that underwent cataract surgery between 2010 and 2018 were included in this retrospective study. 106 patients with postoperative pseudophakic retinal detachment were included in the retinal detachment group. 106 patients that underwent cataract surgery at the same time with those in the retinal detachment group were included in the control group. Medical records of the patients were investigated and surgical and postsurgical complications, refraction errors, axial length and disease history were noted for each patient. Data of the patients were analyzed to reveal the risk factors. Results: No significant difference was observed between groups regarding age and gender (p=0.213, p= 0.192 respectively). Retinal detachment development risk was 5.5 fold higher with posterior capsule rupture, 6.5 fold higher with anterior vitrectomy, 3.1 fold higher with blunt ocular trauma history, 4.8 fold higher with retinal detachment history in contralateral eye and 2.2 fold higher with myopic refraction error respectively (p<0.05). Retinal detachment development risk was 4 fold higher in eyes with axial length higher than 26 mm (p=0.013). Performing neodymium-doped yttrium aluminum garnet laser capsulotomy after cataract surgery had no effect on pseudophakic retinal detachment development (p=0.853). Conclusion: Pseudophakic retinal detachment risk is higher in patients with myopic refraction error, posterior capsule rupture, anterior vitrectomy, blunt ocular trauma, and retinal detachment history in the contralateral eye. Patients with those risk factors should be screened frequently with great caution