Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
    53909 research outputs found

    The usage of sign language in theatre and an applied example: Richard III

    No full text
    Bu çalışma, tiyatro sanatının işitme engelli bireyler ile işiten bireyler arasındaki toplumsal engelleri aşma, empati geliştirme ve kapsayıcı bir sanat anlayışıyla sosyal dönüşüme katkı sağlama potansiyelini incelemektedir. Sanatın dönüştürücü gücünden hareketle gerçekleştirilen bu araştırmada, işitme engelli bireylerin tiyatro etkinliklerine katılımının özgüven, aidiyet ve sosyal görünürlük üzerindeki etkileri değerlendirilmiş; eşzamanlı olarak işiten bireylerin engelliliğe yönelik tutumlarındaki değişim gözlemlenmiştir. Tezin birinci bölümünde, işaret dilinin tarihçesi ve kültürel bağlamı literatür taraması yoluyla ele alınmıştır. İkinci bölümde, işaret dili ile tiyatro sanatının ortak anlatım öğeleri olan jest, mimik ve beden dili incelenmiş; Meyerhold'un biyomekanik yöntemi, Jacques Lecoq tekniği ve pandomim gibi fiziksel tiyatro örnekleriyle işaret dili arasındaki kesişim noktaları tartışılmıştır. Üçüncü bölümde ise Shakespeare'in III. Richard oyunundan seçilen bir sahne, hem sözlü hem de işaret diliyle eşzamanlı olarak sahnelenmiş ve ardından seyirci geribildirimleri anket yoluyla toplanmıştır. Elde edilen bulgular, tiyatronun yalnızca bireysel bir ifade aracı değil, aynı zamanda sosyal bütünleşme, kültürlerarası anlayış ve engellilik algısının dönüşümü için etkili bir araç olduğunu göstermektedir.This study explores the potential of theatre art to overcome social barriers between hearing-impaired and hearing individuals, foster empathy and contribute to social transformation through an inclusive understanding of art. Depending on the transformative power of art, the research investigates the impact of participation in theatrical activities on the self-confidence, sense of belonging, and social visibility of hearing-impaired individuals, while also examining changes in the attitudes of hearing individuals toward disability. The first chapter of the thesis presents a literature review on the historical development and cultural context of sign language. The second chapter analyzes the shared expressive elements of sign language and theatre, such as gestures, facial expressions, and body language, and discusses the intersection of these elements through examples from physical theatre, including Meyerhold's biomechanics, Jacques Lecoq's technique, and pantomime. İn the third chapter, the applied example is analysed; selected scene from Shakespeare's Richard III was performed simultaneously in spoken and sign language, followed by an audience survey to gather feedback. The findings demonstrate that theatre is not only a medium for personal expression but also an effective tool for social inclusion, intercultural understanding, and the transformation of societal perceptions of disability. Moreover, the study reveals a significant increase in empathy and awareness among hearing individuals and highlights the empowering effect of theatrical engagement on hearing-impaired participants

    The effects of nitric oxide on plant growth, physiology and biochemical content of cauliflower seedlings under defici̇t irrigation conditions

    No full text
    Sürdürülebilir tarımda verim ve kaliteyi kısıtlayan en önemli faktörler abiotik ve biotik stres faktörleridir. Bu stres faktörleri küresel iklim değişikliği sonucunda etkisini artırarak tarımsal üretimi ciddi anlamda olumsuz etkilemektedir. Kuraklık, yüksek sıcaklık, sel baskını gibi abiotik stres etmenleri yer kürenin ortalama sıcaklığının artması sonucunda olumsuz etkisini artıran stres faktörleri olarak karşımıza çıkmıştır. Kuraklık, dünyanın birçok bölgesinde özellikle de kurak ve yarı-kurak alanlarda tarımsal üretimi kısıtlayan en önemli abiyotik stres unsurlarından biridir. Son yıllarda tarımda sürdürülebilirliğin sağlanması ve insan sağlığının korunması adına kimyasal gübre ve tarım ilacı kullanımını azaltmak için biostumulantların kullanılması önemli bir hal almıştır. Biostimulant olarak kullanılan nitrik oksit (NO) kuraklık stresi şartlarında bitki gelişiminde önemli katkı sağladığı birçok araştırmacı tarafından ortaya konmuştur. Bu amaçla tesadüf parselleri deneme desenine göre kurulan çalışmada, bir tam sulama konusu (S100) ve üç kısıtlı sulama konusu (S80, S60 ve S40) olmak üzere dört farklı sulama seviyesi ve dört farklı nitrik oksit dozu (NO0: kontrol, NO50: 50 µM nitrik oksit uygulaması, NO100: 100 µM nitrik oksit uygulaması ve NO150: 150 µM nitrik oksit uygulaması) uygulanmıştır. Dolayısıyla, denemede toplam 16 deneme konusu yer almıştır. Saksılarda kurulan çalışmada üç tekerrür ve her tekerrürde iki saksı bulundurulmuştur. Nitrik oksit uygulamaları 3 Nisan ve 10 Nisan tarihlerinde iki kez olmak üzere sprey şeklinde yapraklara uygulanmıştır. Çalışma sonucunda, uygulanan su stresi bitki gelişimini olumsuz etkilemesinin yanı sıra, yaprak sıcaklığını, hidrojen peroksit (H2O2), malondialdehit (MDA) ve prolin içeriklerini arttırırken, stoma iletkenliği, klorofil a ve karotenoid içeriklerinde önemli azalmalar ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra karnabaharda %20 (S80) su kısıtı şartlarında NO100 uygulaması, %40 (S60) su kısıtı şartlarında ise NO50 ve NO100 uygulamalarının bitki gelişimine katkı sağlayarak stresin olumsuz etkilerinden sakınmak için katkı sağlamıştır. Sonuç olarak karnabaharda su kısıtının agronomik, fizyolojik ve biyokimyasal içeriklerde önemli değişikler ortaya koyduğu, antioksidanlardan ise CAT içeriğinde önemli artışlar olduğu görülmüştür. Karnabaharda su kısıtının olumsuz etkisinin azaltılması için 50-100 µM arasındaki nitrik oksit uygulamalarının olumlu katkı sağlayacağı ortaya çıkmıştır.The most important factors limiting yield and quality in sustainable agriculture are abiotic and biotic stress factors. These stress factors increase their impact as a result of global climate change and seriously affect agricultural production. Abiotic stress factors such as drought, high temperature and flooding have emerged as stress factors that have increased their negative impact as a result of the increase in the average temperature of the earth. Drought is one of the most important abiotic stressors limiting agricultural production in many parts of the world, especially in arid and semi-arid areas. In recent years, it has become important to use biostimulants to reduce the use of chemical fertilizers and pesticides in order to ensure sustainability in agriculture and to protect human health. Nitric oxide (NO), which is used as a biostimulant, has been shown by many researchers to make a significant contribution to plant growth under drought stress conditions. In the study, four different irrigation levels and four different doses of nitric oxide (NO0: control, NO50: 50 µM, NO100: 100 µM and NO150: 150 µM) were applied to one full irrigation subject (I100) and three limited irrigation subjects (I80, I60 and I40). Therefore, a total of 16 experimental subjects were included in the experiment. Three replicates and two pots in each replicate were kept in the study established in pots. Nitric oxide treatments were applied to the leaves as a spray twice on April 3 and April 10. As a result of the study, in addition to the applied drought stress negatively affecting plant development, it increased leaf temperature, H2O2, MDA and proline contents, while significant decreases were observed in stomatal conductance, chlorophyll a and carotenoid contents. In addition, NO100 application under 20% water limitation conditions and NO50 and NO100 applications under 40% water limitation conditions in cauliflower contributed to plant development and to avoid the negative effects of stress. As a result, it was observed that water restriction in cauliflower caused significant changes in agronomic, physiological and biochemical contents, and there were significant increases in the CAT content of antioxidants. It has been revealed that nitric oxide applications between 50-100 µM will make a positive contribution to reducing the negative effects of water shortage in cauliflower.Bu tez çalışması SÜ. BAP OFİSİ tarafından 23401015 nolu proje ile desteklenmiştir

    The relationship between pregnant women's traumatic birth perceptions, child birth beliefs and prenatal attachment

    No full text
    Bu araştırma, travmatik doğum algısı ve doğum inançları ile prenatal bağlanma arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yürütülmüştür. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tasarımda gerçekleştirilen çalışma, Aralık 2024–Haziran 2025 tarihleri arasında Konya Şehir Hastanesi gebe polikliniğine başvuran 390 gebe üzerinde yapılmıştır. Veri toplamada Kişisel Bilgi Formu, Travmatik Doğum Algısı Ölçeği (TDAÖ), Doğum İnançları Ölçeği (DİÖ) ve Doğum Öncesi Anne Bağlanma Ölçeği (DÖABÖ) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Tek Yönlü ANOVA, Bağımsız Gruplar t-Testi, Pearson ve Spearman korelasyon katsayısı ve çoklu doğrusal regresyon analizi uygulanmıştır. Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalaması 24,23±3,70 olup, %72,6'sının 27–41. gebelik haftasında olduğu belirlenmiştir. TDAÖ puan ortalaması 63,17±23,82, DİÖ doğal süreç inancı puanı 4,19±0,83, tıbbi süreç inancı puanı 3,21±0,71, DÖABÖ toplam puan ortalaması ise 77,06±7,48 olarak saptanmıştır. Bulgular, TDAÖ puanları ile DÖABÖ toplam puanları arasında düşük düzeyde, negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğunu (r=-0,155, p<0,05) göstermiştir. Ayrıca DİÖ doğal süreç inancı alt boyut puanları ile DÖABÖ toplam puanları arasında düşük düzeyde, pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (rS=0,103, p<0,05). Çoklu regresyon analizi sonuçlarına göre TDAÖ' nin, DÖABÖ toplam puanlarını negatif yönde etkileyen ilişkili risk faktörü olduğu belirlenmiştir (t=-2,907, p<0,01). Sonuç olarak, travmatik doğum algısının gebelerde prenatal bağlanma düzeylerini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. TDAÖ puanları ile DÖABÖ toplam puanları arasında gözlenen düşük düzeyde negatif ilişki, travmatik doğum algısının prenatal bağlanmayı azaltıcı bir risk faktörü olduğunu ortaya koymaktadır. Öte yandan, doğumu doğal bir süreç olarak değerlendiren inançların prenatal bağlanma ile pozitif yönde ilişkili olması, gebelerin doğuma yönelik olumlu inançlarının anne-fetüs bağını destekleyebileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, gebelik sürecinde travmatik doğum algısını azaltmaya ve doğuma ilişkin olumlu inançları güçlendirmeye yönelik ebelik bakım ve müdahalelerin, prenatal bağlanmanın artırılmasında önemli bir rol oynayabileceğini işaret etmektedir.This study aimed to investigate the relationship between traumatic birth perception, childbirth beliefs, and prenatal attachment. Designed as a descriptive and correlational study, it was conducted with a sample of 390 pregnant women who attended the obstetrics outpatient clinic of Konya City Hospital between December 2024 and June 2025. Data were collected using the Personal Information Form, the Traumatic Birth Perception Scale (TBPS), the Childbirth Beliefs Scale (CBS), and the Prenatal Attachment Inventory (PAI). Data analysis was performed using descriptive statistics, One-Way ANOVA, Independent Samples t-test, Spearman's correlation coefficient, and multiple linear regression analysis. In the study, the mean age of the pregnant women was 24.23±3.70 years, and 72.6% were between 27 and 41 weeks of gestation. The mean score of the Traumatic Birth Perception Scale (TBPS) was 63.17±23.82, while the mean scores of the Childbirth Beliefs Scale (CBS) were 4.19±0.83 for the natural process belief subscale and 3.21±0.71 for the medical process belief subscale. The mean total score of the Prenatal Attachment Inventory (PAI) was 77.06±7.48. A low negative significant correlation was found between the total TBPS scores and PAI scores (r=-0.155, p<0.01), whereas a low positive significant correlation was identified between the total PAI scores and the natural process belief scores of the CBS (rS=0.103, p<0.05). Multiple regression analysis revealed that TBPS scores negatively predicted the total PAI scores (t=-2.907, p<0.01). In conclusion, as pregnant women's prenatal attachment levels increased, their traumatic birth perception levels decreased, and the belief in natural birth processes was found to strengthen prenatal attachment. Awareness of the factors contributing to maternal attachment and traumatic birth perception during pregnancy, as well as supporting the belief in natural birth processes, is recommended for developing training programs and interventions aimed at enhancing prenatal attachment and reducing the perception of birth as traumatic. Furthermore, future studies are suggested to explore these relationships in greater depth

    Morphometric evaluation of ventriculus tertius and ventriculus lateralis with schizophrenia patients

    No full text
    Amaç: Şizofreni kronik seyirli ilerleyen, yaşam kalitesini ciddi oranda etkileyen, genellikle gençlik çağında başlayan ve etyolojisi tam olarak belirlenemeyen toplum sağlığı sorunudur. Lateral ve 3. ventrikül genişlemesi şizofrenide en çok gözlemlenen nöroanatomik değişimlerdir. Sağlıklı bireyler ve şizofrenili bireylerde evans indeksi, tek taraflı frontal horn ölçümü, ventriculus tertius transvers ölçümü, temporal horn genişliği, ventriculus tertius ön yüksekliği ve biparietal intrensek mesafe ölçümleri morfometrik olarak yapılacaktır ve çalışma sonucunda elde edilen veriler karşılaştırılarak ölçüm farkları değerlendirilecektir. Materyal ve Metod: Çalışmada Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'ndan şizofreni tanılı (101 birey) manyetik rezonans görüntüleme istenen hastaların radyolojik görüntüleri ve kontrol grubu (55 birey) olarak Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na farklı şikayetlerle gelen ve manyetik rezonans görüntüleme istenen hastaların görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Şizofrenili hastalarda ventriculus tertius transvers genişliği, sağ ve sol cornu temporale kontrol grubuna göre anlamlı derecede geniş bulundu. Kontrol grubunda ise evans indeks şizofrenili hastalara göre geniş bulundu (p=0,019). Şizofreni hastalrında evans indeks, cornu frontale ve cornu temporale'ler yaşa bağlı genişlemiştir. Sonuç: Şizofreni hastalığında etkilenen anatomik yapıların detaylı karşılaştırmasının yapıldığı ve referans verilerin oluştuğu bir çalışma olmuştur. Elde edilen verilerin şizofreni hastalığının takibinde önemli olduğunu düşünmekteyiz.Objective: Schizophrenia is a chronic psychiatric disorder characterized by a progressive course and significant impairment in quality of life, typically emerging during adolescence. Due to its unclear etiology, it remains a majör public health concern. Enlargement of the lateral and third ventricles constitutes one of the most frequently observed neuroanatomical alterations in schizophrenia. In this study, morphometric analyses will be performed by measuring the Evans index, unilateral frontal horn width, anterior-posterior height of the ventriculus tertius and biparietal intrensek distances in invdividuals diagnosed with schizophrenia and healthy controls. The obtained data will be compared and measurement differences will be evaluated. Materials and Methods: This retrospective study included magnetic resonance imaging (MRI) scans of 101 patients diagnosed with schizophrenia and 55 healthy control subjects. Imaging data were collected from patients referred by the Deparment of Psychiatry at Selçuk University Faculty of Medicine and from individuals presenting to the Department of Radiology with various complaints, where MRI examinations were requested. Results: ın patients with schizophrenia, a statistically significant enlargement was observed in the transverse diameter of the ventriculus tertius and in the right and left temporal horns compared to the control group (p=0,019). Enlargement of the Evans index, frontal horns and temporal horns in individuals with schizophrenia was found to be associated with aging. Conclusion: This study provides a detailed anatomical comparison of structural brain changes associated with schizophrenia and contributes valuable reference data. The findings are considered to be of clinical importance fort he monitoring and management of patients with schizophrenia

    A study on the potential effects of hydrocolloi̇ds on ayran (dri̇nkable yogurt) stabi̇li̇ty

    No full text
    Bu çalışmada ayran üretiminde farklı oranlarda (%0.05, %0.1 ve %0.2) aljinat, karragenan ve karboksimetil selüloz kullanımının ayranda fizikokimyasal, mikrobiyolojik, duyusal ve reolojik özellikleri üzerine olan etkileri depolama süresince tespit edilmiştir. Üretilen bu ayranlar 100 mililitrelik plastik kaplar içerisinde 28 gün süresince 4°C'de depolanmıştır. Kullanılan hidrokolloidlerin LAB üzerinde olumsuz etkisi görülmemiştir. Tüm örnekler dikkate alındığında kayma hızı arttıkça viskozite azalma eğilimi göstermektedir. Reolojik analizler sonucunda ayran örneklerinin Newtoniyen olmayan, psödoplastik (kayma incelmesi gösteren) bir akış davranışı sergilediğini doğrulamaktadır. Gerçekleştirilen analizler sonucunda dönüş hızına bağlı olarak reolojik özelliklerde düşüş görülmüştür. Depolama süresi sonunda renk parametreleri değerlendirildiğinde en koyu renk C2 ayranında, en açık renk ise K1 ayranı olarak tespit edilmiştir. Tat parametrelerinin sonuçlarına göre kullanılan hidrokolloidler ve oranları içerisinden KMS ve karragenanın %2 oranında kullanımı ayran tadını olumsuz yönde etkilemiştir. Kontrol örneği yüksek puanlar alarak C ve K örneklerini geride bırakmıştır. Ayranda kullanılan Aljinat (%0,05 ve %0,2) örnekleri diğer örneklerle karşılaştırıldığında duyusal analiz tat puantajı daha yüksek çıkmıştır. Depolama süresince duyusal analiz koku puantajı değerlerine göre A1 (Aljinat %0,1) ve A2 (Aljinat %2) örnekleri en yüksek beğeniyi almıştır.In this study, the effects of using alginate, carrageenan, and carboxymethyl cellulose at different ratios (0.05%, 0.1%, and 0.2%) in ayran production on the physicochemical, microbiological, sensory, and rheological properties of ayran were determined during storage. The produced ayran samples were stored at 4°C for 28 days in 100-milliliter plastic containers. No adverse effect of the hydrocolloids used on LAB was observed. Considering all samples, viscosity tended to decrease as shear rate increased. Rheological analyses confirmed that the yogurt samples exhibited non-Newtonian, pseudoplastic (shear thinning) flow behavior. The analyses revealed a decrease in rheological properties depending on the rotation speed. When the color parameters were evaluated at the end of the storage period, the darkest color was found in the C2 yogurt, and the lightest color was found in the K1 yogurt. According to the taste parameter results, the use of KMS and carrageenan at a rate of 2% among the hydrocolloids and their ratios used negatively affected the taste of the yogurt. The control sample scored high, leaving samples C and K behind. When compared to other samples, the alginate (0.05% and 0.2%) samples used in the yogurt had a higher sensory analysis taste score. During storage, the A1 (alginate 0.1%) and A2 (alginate 2%) samples received the highest approval ratings based on the sensory analysis odor score values

    Isolation of aerobic bacterial agents and determination of their susceptibility to antibiotics in intra uterine swab samples taken from dairy cows with metritis

    No full text
    Metritis; uterusun travmatik, mikrobik ve kimyasal irritan etkilere karşı gösterdiği yangısal tepki olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada metritisli süt ineklerinden alınan sıvap örneklerden bakteriyel etkenkenlerin izolasyonu, identifikasyonunu ve antibakteriyel duyarlılıklarını belirlemek amaçlandı. Bu çalışmada; ultrasonografi muayenesi yapılan toplam 253 süt ineğin 186'sından intrauterine/sıvap yıkantı örnekleri alındı, Alınan örnekler Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Ana Bilimdalı laboratuvarına soğuk zincirde getirildi. Santrifüje edilen örnekler Kanlı, MacConkey, Mannitol Salt ve Eosin Metilen Blue Agar'a ekildi. Besiyerleri 37 °C de 24-48 saat aerobic olarak inkübe edildi. Üreme olmayan besiyerleri bir hafta inkübasyonda tutuldu. Şüpheli koloniler klasik mikrobiyolojik metodlara göre identifiye edildi. İzole edilen bakterilerin antibiyotik duyarlılık testleri Kirby Bauer metoduna göre belirlendi. İntrauterine yıkantı örneklerinden toplam 48 adet bakteriyel etken izole edildi. Bakteriyel etkenlerin 12'si (%25) Enterococcus spp., 10'u (%20,83) Escherichia coli, 8'i (%16,67) Koagulaz negatif staphylococcus (KNS), 6'sı (%12,50) Corynebacterium spp , 5'i (%10,41) Streptococcus spp.,4'ü (%8,34) Trueperella pyogenes ve 3'ü (%6,25) Staphylococcus aureus olarak identifiye edildi. Antibiyotik duyarlılıklarına göre; Enterococcus spp. izolatlarının; rifaksimin-sefasetril, florfenikol ve rifaksimin'e %91,67 , ampisilin-sulbaktam'a %75 oranlarında duyarlı olduğu tespit edildi. E. coli izolatlarının hemen hemen tüm antibiyotiklere dirençli oldukları belirlendi. KNS izolatlarının, ampisilin-sulbaktam'ın %75, danofloksasin, rifaksimin-sefasetril ve rifaksimin'in% 62,5 oranlarında duyarlı, penisilin %87,5 trimetoprim-sulfametokzasol, sefquinom, sefapirin'e %100 dirençli oldukları gözlendi. Corynebacterium spp. izolatlarının; rifaksimin, rifaksimin-sefasetril ve florfenikol'e %91,67 oranlarınla duyarlı oldukları tespit edildi. Streptococcus spp. izolatlarının; ampisilin-sulbaktam, amoksisilin, rifaksimin sefasetril, rifaksimin ve florfenikol'e %40 duyarlı oldukları, penisilin, danofloksasin, trimetoprim-sulfametokzasol, eritromisin, gentamisin, enrofloksasin ve tylosin'e %100 ix dirençli oldukları tespit edildi. Trueperella pyogenes izolatlarının; rifaksimin-sefasetril, florfenikol ve rifaksimin'e %100 duyarlı bulunurken amoksisilin-klavulanik ve spiramisin'e %100 dirençli oldukları belirlendi. S. aureus izolatlarının; rifaksimin-sefasetril'e %100 duyarlı oldukları, penisilin, sefapirin, gentamisin ve tylosin'e %100 dirençli oldukları gözlendi. Süt ineklerinde metritis vakalarından Streptococcus ssp, E. coli, KNS, T. pyogenes, S. aureus, Corynebacterium ve Enterococcus ssp. gibi bakterilerin izole edildiği ve izolatların antibiyotiklere nispeten dirençli olduklarından koruyucu tedbirlerin alınması gerektiği kanaatine varıldı.Metritis is defined as the inflammatory response of the uterus to traumatic, microbial and chemical irritant effects. This study aimed to determine the isolation, identification and antibacterial susceptibility of bacterial agents from swab samples taken from dairy cows with metritis. In this study, intrauterine wash samples/swab were taken from 186 of 253 dairy cows that underwent ultrasonographic examination. The samples were brought to Selcuk University, Faculty of Veterinary Medicine, Department of Microbiology laboratory in cold chain. Centrifuged samples were cultured on Blood, MacConkey, Mannitol Salt and Eosin Methylene Blue Agar. Media were incubated aerobically at 37 °C for 24-48 hours. Media that did not show growth were kept in incubation for one week. Suspicious colonies were identified according to classical microbiological methods. Antibiotic susceptibility tests of isolated bacteria were determined according to the Kirby Bauer method. A total of 48 bacterial agents were isolated from intrauterine wash/swab samples. 12 (25%) of the bacterial agents were identified as Enterococcus spp., 10 (20.83%) as Escherichia coli, 8 (16.67%) as Coagulase negative staphylococcus (CNS), 6 (12.50%) as Corynebacterium spp, 5 (10.41%) as Streptococcus spp., 4 (8.34%) as Trueperella pyogenes and 3 (%) as Staphylococcus aureus. Enterococcus spp. isolates were found to be 91.67% sensitive to rifaximin-cefacetril, florfenicol and rifaximin and 75% sensitive to ampicillin-sulbactam. E. coli isolates were found to be resistant to almost all antibiotics. It was observed that CNS isolates were 75% susceptible to ampicillin-sulbactam, 62.5% to danofloxacin, rifaximin-cefacetril and rifaximin, 87.5% resistant to penicillin, 100% resistant to trimethoprim-sulfamethoxasol, cefquinome, and cephapirin. Corynebacterium spp isolates were found to be 91.67% susceptible to rifaximin, rifaximin-cefacetril and florfenicol. Streptococcus spp. isolates were found to be 40% susceptible to ampicillin-sulbactam, amoxicillin, rifaximin, cefacetril, rifaximin xi and florfenicol, and 100% resistant to penicillin, danofloxacin, trimethoprim-sulfamethoxasol, erythromycin, gentamicin, enrofloxacin and tylosin. T. pyogenes isolates were found to be 100% susceptible to rifaximin-cefacetril, florfenicol and rifaximin, while they were 100% resistant to amoxicillin-clavulanic and spiramycin. S.aureus isolates were observed to be 100% susceptible to rifaximin-cefacetril and 100% resistant to penicillin, cephapirin, gentamicin and tylosin. It was concluded that bacteria such as Streptococcus ssp, E. coli, KNS, T. pyogenes, S. aureus, Corynebacterium spp and Enterococcus ssp were isolated from metritis cases in dairy cows and that protective measures should be taken since the isolates were relatively resistant to antibiotics.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 23202010 Proje numarası ile desteklenmiştir

    An analysis of the policies of leading countries in cybersecurity and Turkiye's cybersecurity strategies

    No full text
    SİBER GÜVENLİKTE ÖNE ÇIKAN ÜLKELERİN POLİTİKALARININ İNCELENMESİ VE TÜRKİYE'NİN SİBER GÜVENLİK STRATEJİLERİ başlıklı bu çalışma, dünya genelindeki önde gelen ülkelerin siber güvenlik politikalarını inceleyerek Türkiye'nin mevcut stratejileri ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Günümüzde siber tehditlerin artması ve dijitalleşmenin hız kazanmasıyla birlikte, ülkeler siber güvenliği ulusal güvenliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmektedir. Bu bağlamda, ABD, Çin, Rusya, İsrail ve bazı Avrupa Birliği ülkeleri gibi küresel güçlerin geliştirdiği siber güvenlik politikaları önemli bir rol oynamaktadır. Çalışmanın amacı, bu ülkelerin siber güvenlik stratejilerinin başarılı yönlerini belirleyip Türkiye'nin stratejileriyle kıyaslamak ve siber güvenlik alanındaki iyileştirme önerilerini ortaya koymaktır. Çalışma, bu politikaların etkilerini, Türkiye'nin siber güvenlik politikalarına nasıl entegre edilebileceğini ve Türkiye'nin ulusal stratejilerinin güçlendirilmesi için gerekli adımları tartışmaktadır. Türkiye'nin yıllar içerisinde uygulamaya koyduğu Ulusal Siber Güvenlik Stratejileri ve Eylem Planları bu bağlamda önemli bir inceleme konusudur. Sonuç olarak, Türkiye'nin küresel siber güvenlik ekosistemine uyum sağlaması ve ulusal güvenliğini korumak adına atması gereken stratejik adımlar vurgulanmaktadır.This study, titled "AN ANALYSIS OF THE POLICIES OF LEADING COUNTRIES IN CYBERSECURITY AND TURKIYE'S CYBERSECURITY STRATEGIES", aims to analyze the cybersecurity policies of prominent countries worldwide and compare them with Turkey's current strategies. With the increase of cyber threats and the acceleration of digitalization, countries increasingly consider cybersecurity an integral part of their national security. In this context, global powers such as the United States, China, Russia, Israel, and the European Union play a significant role in developing cybersecurity policies. The objective of this study is to identify the successful aspects of these countries' cybersecurity strategies, compare them with Turkey's strategies, and propose recommendations for improvements in the field of cybersecurity. The study discusses the impact of these policies, how they can be integrated into Turkey's cybersecurity policies, and the necessary steps to strengthen Turkey's national strategies. Turkey's National Cybersecurity Strategies and Action Plans, implemented over the years, are a significant point of examination in this context. As a result, the strategic steps Turkey needs to take in order to align with the global cybersecurity ecosystem and protect its national security are emphasized

    Comparison of Cold War and modern era intelligence techniques

    No full text
    İnsanlık tarihi, insanlar tarafından oluşturulan çeşitli medeniyetlere şahit olmuştur. Söz konusu medeniyetler, bir bilgi birikimi ve deneyime dayanmaktadır. Geçmişten günümüze bireysel, kurumsal ve devlet bağlamında sürekliliğin sağlanması için ihtiyaç duyulan en önemli sermaye bilgi olmuştur. Bilgi, günün koşullarına uygun ve geleceği öngörebilen sağlıklı güvenilir kararlar alabilmek için hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla bilgi güçtür. Bilgiye sahip olan, onu saklayan ve yine ondan bilgi üreterek Ar-ge geliştiren devletler dünya tarihinde önemli birer güç merkezi haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle gücünü koruyarak, varlıklarını güvenli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmek isteyen devletler, kendi ulusal sınırları başta olmak üzere yakın sınırları ve dünya genelinde sağlıklı istihbarat toplamak zorundadırlar. Ancak burada en önemli husus, istihbarat ve haber toplama yöntemi ile elde edilen bilgilerin teyit edilmiş ve güvenilir olmasıdır. Yanlış istihbarat ve haberler, hiç istihbarat toplamamaktan daha tehlikelidir. Geçmişten günümüze geçerliliğini koruyan en güvenilir istihbarat toplama metotları arasında insan istihbaratı yer almaktadır. Şüphesiz doğru, geçerli ve güvenilir bilgiye ulaşmak ve istihbarat üretmek için çeşitli teknikler mevcuttur. Bu metotları belirleyen, geliştiren ve kullanan yine insandır. İstihbarat, devletlerin güvenlik ve stratejik karar alma süreçlerinde kritik bir rol oynayan çok boyutlu bir faaliyet olarak, tarih boyunca askerî, siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlarda önemli işlevler üstlenmiştir. Soğuk Savaş döneminde insan temelli yöntemler (HUMINT) ile sinyal (SIGINT) ve görsel (IMINT) istihbaratı ön plandaydı. Ajan devşirme, psikolojik harekât ve karşı istihbarat, örgütler arası rekabetin temel araçları olmuştur. Bu amaçla CIA, KGB ve MI6 gibi istihbarat teşkilatları, ideolojik ve askeri rekabet kapsamında karmaşık psikolojik operasyonlar ve karşı istihbarat faaliyetleri yürütmüştür. Bu süreçte bilgi toplama genellikle fiziksel sınırlarla sınırlıydı ve insan kaynağına dayanıyordu; teknolojik kısıtlamalar ve gizlilik riskleri önemli zorluklar oluşturmuştur. Modern dönemde ise teknolojik gelişmelerle uydu sistemleri, elektronik dinleme, siber istihbarat (CYBINT) ve açık kaynak istihbaratı (OSINT) gibi yöntemler yaygınlaşmış, istihbarat kapasitesi ve çeşitliliği artmıştır. Dijital ağlar, yapay zekâ ve büyük veri analizleri sayesinde bilgi toplama ve işleme süreçleri hızlanmıştır. Bununla birlikte, siber saldırılar, bilgi çarpıtma ve kişisel gizlilik sorunları gibi yeni tehditler, istihbarat faaliyetlerinin etik, hukuki ve operasyonel boyutlarını daha karmaşık hale getirmiştir. Hem Soğuk Savaş hem de modern dönemde insan faktörü hâlâ vazgeçilmez olup, teknoloji ile insan zekâsının hibrit entegrasyonu etkinliğin temelini oluşturmaktadır. Günümüzde uluslararası iş birlikleri ve çok uluslu platformlar, istihbarat paylaşımını artırarak küresel güvenliğe katkı sağlamakla birlikte, bu durum ulusal egemenlik ve veri güvenliği tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Sonuç olarak istihbaratın temel prensipleri değişmese de, teknolojik yenilikler ve genişleyen tehdit ortamı istihbarat faaliyetlerinin yapısını ve yöntemlerini sürekli olarak şekillendirmektedir.İnsanlık tarihi, insanlar tarafından oluşturulan çeşitli medeniyetlere şahit olmuştur. Söz konusu medeniyetler, bir bilgi birikimi ve deneyime dayanmaktadır. Geçmişten günümüze bireysel, kurumsal ve devlet bağlamında sürekliliğin sağlanması için ihtiyaç duyulan en önemli sermaye bilgi olmuştur. Bilgi, günün koşullarına uygun ve geleceği öngörebilen sağlıklı güvenilir kararlar alabilmek için hayati öneme sahiptir. Dolayısıyla bilgi güçtür. Bilgiye sahip olan, onu saklayan ve yine ondan bilgi üreterek Ar-ge geliştiren devletler dünya tarihinde önemli birer güç merkezi haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle gücünü koruyarak, varlıklarını güvenli ve istikrarlı bir şekilde devam ettirmek isteyen devletler, kendi ulusal sınırları başta olmak üzere yakın sınırları ve dünya genelinde sağlıklı istihbarat toplamak zorundadırlar. Ancak burada en önemli husus, istihbarat ve haber toplama yöntemi ile elde edilen bilgilerin teyit edilmiş ve güvenilir olmasıdır. Yanlış istihbarat ve haberler, hiç istihbarat toplamamaktan daha tehlikelidir. Geçmişten günümüze geçerliliğini koruyan en güvenilir istihbarat toplama metotları arasında insan istihbaratı yer almaktadır. Şüphesiz doğru, geçerli ve güvenilir bilgiye ulaşmak ve istihbarat üretmek için çeşitli teknikler mevcuttur. Bu metotları belirleyen, geliştiren ve kullanan yine insandır. İstihbarat, devletlerin güvenlik ve stratejik karar alma süreçlerinde kritik bir rol oynayan çok boyutlu bir faaliyet olarak, tarih boyunca askerî, siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlarda önemli işlevler üstlenmiştir. Soğuk Savaş döneminde insan temelli yöntemler (HUMINT) ile sinyal (SIGINT) ve görsel (IMINT) istihbaratı ön plandaydı. Ajan devşirme, psikolojik harekât ve karşı istihbarat, örgütler arası rekabetin temel araçları olmuştur. Bu amaçla CIA, KGB ve MI6 gibi istihbarat teşkilatları, ideolojik ve askeri rekabet kapsamında karmaşık psikolojik operasyonlar ve karşı istihbarat faaliyetleri yürütmüştür. Bu süreçte bilgi toplama genellikle fiziksel sınırlarla sınırlıydı ve insan kaynağına dayanıyordu; teknolojik kısıtlamalar ve gizlilik riskleri önemli zorluklar oluşturmuştur. Modern dönemde ise teknolojik gelişmelerle uydu sistemleri, elektronik dinleme, siber istihbarat (CYBINT) ve açık kaynak istihbaratı (OSINT) gibi yöntemler yaygınlaşmış, istihbarat kapasitesi ve çeşitliliği artmıştır. Dijital ağlar, yapay zekâ ve büyük veri analizleri sayesinde bilgi toplama ve işleme süreçleri hızlanmıştır. Bununla birlikte, siber saldırılar, bilgi çarpıtma ve kişisel gizlilik sorunları gibi yeni tehditler, istihbarat faaliyetlerinin etik, hukuki ve operasyonel boyutlarını daha karmaşık hale getirmiştir. Hem Soğuk Savaş hem de modern dönemde insan faktörü hâlâ vazgeçilmez olup, teknoloji ile insan zekâsının hibrit entegrasyonu etkinliğin temelini oluşturmaktadır. Günümüzde uluslararası iş birlikleri ve çok uluslu platformlar, istihbarat paylaşımını artırarak küresel güvenliğe katkı sağlamakla birlikte, bu durum ulusal egemenlik ve veri güvenliği tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Sonuç olarak istihbaratın temel prensipleri değişmese de, teknolojik yenilikler ve genişleyen tehdit ortamı istihbarat faaliyetlerinin yapısını ve yöntemlerini sürekli olarak şekillendirmektedir

    Effect of orange juice added in different concentrations on bioactive properties, phenolic components, fatty acid composition and sensory properties of tahini halva

    No full text
    Farklı konsantrasyonlarda %10, %20 ve %30 portakal suyu ilave edilen tahin helvalarının nem içerikleri; %1.41 ile %30 portakal suyu ilavesiyle elde edilen tahin helvası ve %2.41 ile %10 portakal suyu ilavesiyle elde edilen tahin helvasının arasında değişmiştir. Helvaların en düşük ve en yüksek yağ içerikleri sırasıyla %30 portakal suyu ilaveli helva (%28.70) ile sade tahin helvasında (%30.60) tespit edilmiştir. Helvaların, toplam fenolik madde içeriği 0.36-0.68 mg GAE/100g arasında değişmiş, en yüksek değer %10 portakal suyu ilavesiyle yapılan tahin helvasında (0.68 mg GAE/100g) tespit edilmiştir. Kontrol %10, %20 ve %30 konsantrasyonlarda portakal suyuyla üretilen helvaların flavonoid içeriği sırasıyla; 4.43, 14.43, 8.71 ve 5.00 mg QE/100g olarak bulunmuş, portakal suyu konsantrasyonu arttıkça azalma eğilimi gözlemlenmiştir. Helvaların antioksidan aktivite değerleri; 0.12-0.30 mmol/kg arasında değişmiş olup, en yüksek değer %10 portakal suyu ilavesiyle yapılan tahin helvasında (0.30 mmol/kg) belirlenmiştir. Helva örneklerinin dominant bileşimi kaempferol olmuştur (0.57-172.98 mg/100g) ve bunu azalan sırayla gallik asit (16.13-74.70 mg/100g), kateşin (0.50-21.24 mg/100g) ve rutin (0.28-4.96 mg/100g) takip etmiştir. Tahin helvalarının gallik asit, kafeik asit ve kaempferol içerikleri %20 portakal suyu konsantreli helvaya kadar artmış ve sonrasında azalmıştır. Helva yağlarında, linoleik asit en fazla bulunan bileşen olup, %42.00-%44.10 arasında değişmiştir ve bunu sırasıyla oleik, palmitik ve stearik asit takip etmiştir. Renk analizinde L* değeri (açıklık) 62.35-89.08 arasında değişirken, a* (kırmızılık) ve b* (sarılık) değerlerinde azalma gözlemlenmiştir. Helvaların fosfor, magnezyum, potasyum, kalsiyum içerikleri sırasıyla; 2925.58-3131.91 ppm, 1103.89-1586.06 ppm, 1305.85-1367.98 ppm, 841.32-1051.20 ppm arasında belirlenmiştir. Demir, çinko, bakır, mangan, bor, alüminyum ve diğer minerallerin miktarları da portakal suyu ilavesine bağlı olarak değişim göstermiştir. Helvaların, tat, koku, renk, tekstür ve kumluluk açısından en yüksek beğeni puanını sade tahin helvası almıştır. Genel beğeni puanı sade tahin helvası için 4.57 iken, %10 portakal suyu ilavesiyle yapılan tahin helvası için 3.57 olarak belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, portakal suyu ilavesinin tahin helvasının bileşimi ve fonksiyonel özellikleri üzerinde etkili olduğunu, ancak konsantrasyon arttıkça bazı parametrelerde azalma görüldüğünü göstermektedir.The moisture contents of tahini halva samples fortified with different concentrations of 10%, 20%, and 30% orange juice ranged between 1.41% in the tahini halva with 30% orange juice addition and 2.41% in the tahini halva with 10% orange juice addition. The lowest and highest fat contents of the halva samples were determined in the tahini halva with 30% orange juice addition (28.70%) and the plain tahini halva (30.60%), respectively. The total phenolic content of halvahs ranged between 0.36–0.68 mg GAE/100g, and the highest value was found in the tahini halva made with 10% orange juice addition (0.68 mg GAE/100g). The flavonoid content of the control and halva samples produced with 10%, 20%, and 30% orange juice concentrations was found to be 4.43, 14.43, 8.71, and 5.00 mg QE/100g, respectively, and a decreasing trend was observed as the concentration of orange juice increased. The antioxidant activity values of the halva samples ranged between 0.12–0.30 mmol/kg, and the highest value was determined in the tahini halva prepared with 10% orange juice addition (0.30 mmol/kg). Kaempferol was the dominant constituent of halva samples (0.57–172.98 mg/100g), followed by gallic acid (16.13–74.70 mg/100g), catechin (0.50–21.24 mg/100g), and rutin (0.28–4.96 mg/100g) in decreasing order. The gallic acid, caffeic acid, and kaempferol contents of tahini halva increased up to the sample with 20% orange juice addition, and then decreased. In halva fats, linoleic acid was the most abundant component and ranged between 42.00% and 44.10%, followed by oleic, palmitic, and stearic acids, respectively. In color analysis, L* value (lightness) ranged between 62.35–89.08, while a* (redness) and b* (yellowness) values decreased. Phosphorus, magnesium, potassium, and calcium contents of tahini halva were determined to be between 2925.58–3131.91 ppm, 1103.89–1586.06 ppm, 1305.85–1367.98 ppm, and 841.32–1051.20 ppm, respectively. The amounts of iron, zinc, copper, manganese, boron, aluminum, and other minerals also varied depending on the addition of orange juice. In terms of taste, odor, color, texture, and sandiness, the plain tahini halva received the highest appreciation score. The overall acceptability score was determined as 4.57 for the plain tahini halva, while it was 3.57 for the tahini halva prepared with 10% orange juice addition. The results obtained show that the addition of orange juice is effective on the composition and functional properties of tahini halva, but a decrease was observed in some parameters as the concentration increased.Bu tez çalışması Bilimsel Araştırma Projeleri tarafından 24201019 nolu proje ile desteklenmiştir

    The mediating role of organizational resilience capacity in the effect of environmental turbulance on organizational ambidexterity: A research on manufacturing sector

    No full text
    Bu araştırma, çevresel türbülansın örgütsel ustalık üzerine etkisinde örgütsel dayanıklılık kapasitesinin aracı rolünün olup olmadığı problemi temelinde kurgulanmıştır. Bu doğrultuda, araştırmayla örgütlerin çevresel belirsizlikleri bünyelerinde yer alan öz becerileriyle nasıl baş edebileceklerini tespit etmek amaçlanmaktadır. Literatür taraması kapsamında çevresel türbülans, örgütsel dayanıklılık kapasitesi ve örgütsel ustalık kavramlarının örgütler açısından önem arz ettiği görülmektedir. Çalışmanın ilk aşamasında konular detaylı şekilde kavramsal çerçevede açıklanmış, ardından daha önce çalışıldığına rastlanmayan imalat sektörü seçilerek alan çalışması yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak anket yöntemi kullanılmıştır. Konya İli merkez ilçelerinde bulunan imalat sektöründe yer alan 369 beyaz yakalı çalışandan veriler toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 29.0 ve AMOS 29.0 programları kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre araştırmanın temel hipotezi; ''Çevresel türbülansın örgütsel ustalık üzerine etkisinde örgütsel dayanıklılık kapasitesinin aracı rolü vardır." doğrulanmıştır. Araştırma kapsamında yapılan diğer analizlere göre; çevresel türbülansın örgütsel dayanıklılık kapasitesi üzerinde pozitif etkisi olduğu, örgütsel dayanıklılık kapasitesinin örgütsel ustalık üzerinde pozitif etkisi olduğu ve çevresel türbülansın örgütsel ustalık üzerinde pozitif etkisi olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır. Son olarak çevresel türbülans, örgütsel dayanıklılık ve örgütsel ustalık kavramlarının bir takım demografik değişkenler açısından farklılık gösterip göstermediği de analiz edilmiştir.This research is based on the question of whether organizational resilience capacity has a mediating role in the effect of environmental turbulence on organizational ambidexterity or not. In this regard, the aim of the research is to determine how organizations can cope with environmental uncertainties with their inherent skills. Within the scope of the literature review, it is seen that environmental turbulence, organizational resilience capacity and organizational ambidexterity are important for organizations. In the first stage of the study, the concepts were explained in detail within the conceptual framework, and then a field study was conducted by selecting manufacturing sector that had not been studied before. Survey method was used as data collection tool. Data were collected from 369 white-collar employees in the manufacturing sector in the central districts of Konya Province. The data was analyzed using SPSS 29.0 and AMOS 29.0. According to the results, the main hypothesis of the research; "Organizational resilience capacity has a mediating role in the effect of environmental turbulence on organizational resilience." was confirmed. According to other analyzes; it was concluded that environmental turbulence has a positive effect on organizational resilience capacity, organizational resilience capacity has a positive effect on organizational ambidexterity, and environmental turbulence has a positive effect on organizational ambidexterity. Finally, it was also analyzed whether the concepts of environmental turbulance, organizational resilince and organizational ambidexterity differed in terms of some demographic variables

    0

    full texts

    53,909

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇