Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
Evaluation of morphometric properties of extraocular muscles by magnetic resonance
Amaç: Dış dünya ile bütünleşmemizi sağlayan gözlerimizin hareketliliğini, orbita içerisindeki ekstraoküler kaslar sağlar. Çeşitli patolojilerin orbita'yı ve içerisindeki yapıları etkileyebilmesi sebebiyle bu kasların morfometrik özelliklerinin bilinmesi büyük klinik öneme sahiptir. Bu çalışmada Anadolu populasyonunda ekstraoküler kas kalınlıklarının normatif değerlerini tespit ederek; cinsiyet, yaş, sağ-sol taraf arasında muhtemel farklılıkların araştırılması ve kas kalınlıkları ile gözün aksiyel uzunluğu sebebiyle oluşan kırma kusurları arasında olası ilişkilerin tespiti ile klinisyenlere teşhis noktasında kolaylık sağlayabilecek bilgiler sunmayı amaçladık. Materyal-Metot: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 2018-2024 yılları arasında çeşitli sebepler ile orbita manyetik rezonans görüntülemesi (MRG) yapılmış olan 20 yaş üzeri 339 vaka retrospektif olarak incelendi. Kriterleri sağlayan 120'si erkek ve 125'i kadın olmak üzere 245 bireye ait 490 gözün aksiyel uzunlukları ve ekstraoküler kaslarının enine kesitleri üzerinde ölçümler yapıldı, varyasyonlar araştırıldı. Bulgular: Ekstraoküler kaslar üzerinde yapılan 11 ölçüm değişkeninden 3 tanesinde sol taraf, 1 tanesinde ise sağ taraf istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (p˂0,05). Aksiyel uzunluklar arasında anlamlı farklılıklar gözlenmedi (p˃0,05). Erkek ve kadın cinsiyetleri karşılaştırıldığında; aksiyel uzunluklar, interzigomatik mesafe ve 11 ekstraoküler kas değişkeninden 7 tanesi erkek cinsiyetinde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (p˂0,05). Oluşturulan onarlı yaş grupları arasında farklılıklar araştırıldığında; yirmili yaşlardaki bireylerde ekstraoküler kasların kısa çapları, ileri yaş gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha küçüktü (p<0,05). Sonuç: Ekstraoküler kasların morfometrik özelliklerinin sunulduğu; cinsiyete, bulunduğu tarafa ve yaşa bağlı olarak değişkenlik gösterebileceğini kanıtlayan detaylı çalışmalardan biri olmuştur. Elde edilen bu bilgilerin orbita ile ilişkili patolojilerin teşhis ve tedavisinde katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.Objective: The extraocular muscles in the orbit provide the mobility of our eyes, which enable us to integrate with the outside world. Knowing the morphometric properties of these muscles is of great clinical importance since various pathologies can affect the orbit and the structures within it. In this study, we aimed to determine the normative values of extraocular muscle thicknesses in the Anatolian population; to investigate possible differences between gender, age, right and left sides and to determine the possible relationships between muscle thicknesses and refractive errors caused by the axial length of the eye. Material-Method: We retrospectively analyzed 339 cases over the age of 20 who underwent orbital magnetic resonance imaging (MRI) for various reasons between 2018 and 2024 in the Department of Radiology, Faculty of Medicine, Selçuk University. Axial lengths and coronal sections of the extraocular muscles of 490 eyes of 245 individuals (120 males and 125 females) who met the criteria were measured and variations were investigated. Results: Of the 11 measurement variables on the extraocular muscles, the left side was statistically significantly larger in 3 and the right side in 1 (p˂0.05). No significant differences were observed between axial lengths (p˃0.05). When male and female genders were compared, axial lengths, interzygomatic distance and 7 out of 11 extraocular muscle variables were significantly larger in male gender (p˂0.05). When the differences between the age groups were investigated; the short diameters of the extraocular muscles in individuals in their twenties were statistically significantly smaller than those in older age groups (p<0.05). Conclusion: This is one of the detailed studies presenting the morphometric characteristics of the extraocular muscles and proving that they may vary depending on gender, side and age. It is thought that the information obtained may contribute to the diagnosis and treatment of orbit-related pathologies
Exploring the relationship between cognitive flexibility and social problem-solving skills in preschool children from the perspective of emotional regulation abilities
Bu araştırmanın amacı okulöncesi dönem çocuklarının bilişsel esneklik becerileri (bilişsel esneklik-soyutlama) ile sosyal problem çözme becerileri arasındaki ilişkide duygu düzenleme becerilerinin aracı rolünü belirlemektedir. Araştırma Türkiye'nin Yozgat ilinde yaşamakta olan 60-71 aylık 210 çocuk ile gerçekleştirilmiş olup; araştırmada ''Kişisel Bilgi Formu'', ''Wally Sosyal Problem Çözme Testi'', ''Nesne Seçiminde Esneklik Görevi Testi'' ve ''Duygu Düzenleme Ölçeği'' kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; okulöncesi dönem çocuklarının bilişsel esneklik becerilerinin duygu düzenleme becerilerini, duygu düzenleme becerilerinin sosyal problem çözme becerilerini, bilişsel esneklik becerilerinin sosyal problem çözme becerilerini anlamlı düzeyde yordadığı ve okulöncesi dönem çocuklarının bilişsel esneklik becerileri ile sosyal problem çözme becerileri arasındaki ilişkide duygu düzenleme becerilerinin aracı rol oynadığı tespit edilmiştir. Ayrıca araştırma sonucunda; okulöncesi dönem çocuklarının soyutlama becerileri ile sosyal problem çözme becerileri arasındaki ilişkide duygu düzenleme becerisinin istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde aracı rol etkisi olmadığı belirlenmiştir. Yaş ve okulöncesi eğitime devam süresi değişkenlerine göre bilişsel esneklik ve soyutlama becerilerinin anlamlı farklılaşma gösterdiği; anne ve babaların öğrenim durumu değişkeninin yalnızca soyutlama becerisi üzerinde anlamlı farklılaşmaya neden olduğu belirlenirken; bilişsel esneklik ve soyutlama becerilerinin cinsiyet ve kardeş sayısı değişkenleri açısından anlamlı farklılaşma göstermediği tespit edilmiştir.The purpose of this study is to determine the mediating role of emotional regulation skills in the relationship between cognitive flexibility skills (cognitive flexibility-abstraction) and social problem-solving skills among preschool-aged children. Conducted in Akdağmadeni district of Yozgat province, Turkey, the research involved 210 children aged between 60-71 months; it utilized the "Personal Information Form", "Wally Social Problem-Solving Test", "Flexibility in Item Selection Task Test", and "Emotion Regulation Scale". The findings of the study indicate that cognitive flexibility skills in preschool children significantly predict emotion regulation skills, emotion regulation skills predict social problem-solving skills and cognitive flexibility skills predict social problem-solving skills. Additionally, emotion regulation skills play a mediating role in the relationship between cognitive flexibility skills and social problem-solving skills. However, it was determined that emotion regulation skills do not have a statistically significant mediating effect on the relationship between abstraction skills and social problem-solving skills. Additionally, the study found significant variations in cognitive flexibility and abstraction skills based on age and duration of preschool education; parental education level significantly affected only abstraction skills, whereas cognitive flexibility and abstraction skills did not show significant variations based on gender and number of siblings
Investigation of the effects of current nutritional habits on body composition and some biochemical parameters in Konya
Bu araştırma Temmuz- Ekim 2024 tarihleri arasında Konya'da özel bir beslenme ve diyet danışmanlık merkezine başvuran, çalışmayı kabul eden rastgele seçilmiş 18 - 65 yaş arası 182 bireyin BKİ değerleriyle besin tüketim kayıtlarını, vücut bileşen değerlerinin ve bazı biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla planlanmış ve yürütülmüştür. Veriler yüz yüze görüşme yapılarak toplanmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, sağlık ve beslenme durumları yapılan anketle değerlendirilmiştir. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları alınmış ve Tanita MC-780 analiz cihazı ile vücut bileşenleri değerlendirilmiştir. Katılımcılardan kan örnekleri de istenmiştir. Kan değerleri 8-12 saatlik açlık sonrası sabah saatlerinde alınmış ve standart biyokimyasal analiz protokollerine uygun olarak analiz edilmiş olup sonuçlar analizlere dahil edilmiştir. Bulgular SPSS IBMSPSS-25 Paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar incelendiğinde yüksek yağ ve karbonhidrat dağılımına sahip bir beslenme düzeni gözlemlenmiştir. Katılımcıların %11'inin normal kilo aralığında, %35'inin şişman, %54'ünün obez kilo aralığında oldukları belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda eğitim düzeyleri ile BKİ değerleri arasında anlamlı (p<0,05) bir ilişki bulunmuştur. Bireylerin diyet yapma sıklıkları incelendiğinde obez BKİ aralığa giren bireylerin anlamlı (p<0,05) derecede daha sık diyet yaptığı gözlemlenmiştir. Katılımcıların BKİ değerleri ile vücut yağ yüzdeleri kıyaslandığında anlamlı pozitif (p<0,001), vücut kas oranları, vücut su oranları kıyaslandığında anlamlı negatif (p<0,001), bir ilişki gözlemlenmiştir. Bireylerde ayrıca BKİ değerleri arttıkça açlık kan glikoz seviyeleri, insülin, HOMA-IR, kolesterol, trigliserid, LDL değerlerinin anlamlı (p<0,005) aralıkta arttığı, HDL değerinin anlamlı (p<0,005) azaldığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak elde edilen veriler değerlendirildiğinde yöresel olarak karbonhidrat ve yağ ağırlıklı beslenme sonucunda vücut yağ oranları yükselmektedir. Kilodaki ve yağ oranlarındaki bu artış beslenmeyle ilgili bazı biyokimyasal parametreleri olumsuz aralıkta yükseltmekte bu durum obezitenin beraberinde getirdiği diyabet ve kalp hastalıkları riskini tetiklemektedir. Beslenmeyle birlikte spor ve hayat tarzında yapılacak değişiklikler uzun vadede kronik hastalıklardan korunma açısından oldukça önemlidir.This study was planned and conducted to determine the relationship between BMI values and food consumption records, body component values and some biochemical parameters of 182 randomly selected individuals aged 18-65 who applied to a private nutrition and diet consultancy center in Konya between July and October 2024. Data were collected through face-to-face interviews. Demographic characteristics, health and nutritional status of the individuals were evaluated with a survey. In addition, 3-day food consumption records were taken and body components were evaluated with the Tanita MC-780 analyzer. Blood samples were also requested from the participants. Blood values were taken in the morning hours after 8-12 hours of fasting and analyzed in accordance with standard biochemical analysis protocols, and the results were included in the analyses. The findings were evaluated using the SPSS IBMSPSS-25 Package program. When the results were examined, a diet with high fat and carbohydrate distribution was observed. It was determined that 11% of the participants were in the normal weight range, 35% were overweight, and 54% were in the obese weight range. As a result of the study, a significant (p<0,05) relationship was found between education levels and BMI values. When the dieting frequency of individuals was examined, it was observed that individuals in the obese BMI range dieted significantly (p<0,05) more frequently. When the participants' BMI values were compared with body fat percentages, a significant positive (p<0,001) relationship was observed, and when the body muscle ratios and body water ratios were compared, a significant negative (p<0,001) relationship was observed. It was also observed that as the BMI values increased in individuals, fasting blood glucose levels, insulin, HOMA-IR, cholesterol, triglyceride, LDL values increased significantly (p<0,005) and HDL values decreased significantly (p<0,005). As a result, when the obtained data were evaluated, body fat rates increased regionally as a result of carbohydrate and fat-based nutrition. This increase in weight and fat rates increased some biochemical parameters related to nutrition in the negative range, and this situation triggered the risk of diabetes and heart diseases brought about by obesity. Changes in sports and lifestyle, along with nutrition, are very important for long-term protection from chronic diseases
The effect of peer bullying awareness training applied to adolescents on peer bullying, empathy and sympathy levels
Bu araştırma, adölesanlara uygulanan akran zorbalığı farkındalık eğitiminin akran zorbalığı ve mağduriyeti, empati ve sempati düzeyine etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma ön test-son test, paralel grup randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Bu çalışma 28 Şubat 2024– 11 Nisan 2024 tarihleri arasında Karaman Bifa Anadolu Lisesi'nde yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 32 müdahale, 32 kontrol grubunda olmak üzere toplam 64 adölesan oluşturmuştur. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Akran Zorbalığı Belirleme Ölçeği Ergen Formu, Adölesanlarda Empati ve Sempati Kurma Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Müdahale grubundaki adölesanlara beş oturumundan oluşan akran zorbalığı farkındalık eğitim programı uygulanmıştır. Müdahale grubu 16 kişilik olacak şekilde iki gruba ayrılmıştır. Oturum süreleri 40-45 dakikadır. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ki-kare analizi, bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Müdahale ve kontrol grubundaki adölesanların ön test ve son test Akran Zorbalığı Belirme Ölçeği "mağdur" ve "zorba" toplam puan ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Müdahale ve kontrol grubundaki adölesanların ön test ve son test bilişsel empati, duygusal empati ve sempati alt boyut puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak adölesanlara uygulanan bu eğitim programının zorbalığı ve mağduriyeti azalttığı, empati ve sempati düzeylerini artırdığı saptanmıştır. Gelecek çalışmalarda okul sağlığına yönelik farklı yaş gruplarında akran zorbalığı ve empati ve sempati kavramının birlikte ele alındığı eğitim programının oturum sıklığı ve süresi dikkate alınarak davranış değişimine yönelik araştırmalar planlanabilir.This research was conducted to study the effect of awareness training on peer bullying applied to adolescents on peer bullying and victimization, empathy, and sympathy levels. This research is a pre-test – post-test, parallel group randomized controlled experimental study. The research was conducted between February 28, 2024 – April 11, 2024 at Karaman Bifa Anatolian High School. Sample of the research was composed of a total of 64 adolescents including 32 in test and 32 in control group. Data were collected using Personal Information Form, Peer Bullying Identification Scale Adolescent Form, and Empathy and Sympathy Scale in Adolescents. Adolescents in test group received peer bullying awareness training program in five sessions. Test group was separated into two groups of 16 persons. Session times were 40-45 minutes. Control group did not receive any applications. Data were assessed using Chi-square analysis, t test in dependent and independent groups. Level of statistical significance was accepted as p<0.05. Statistically significant difference was detected between victim and bully total average scores pre-test and post-test on peer bullying identification scale of adolescents in test and control groups (p<0.05). Significant difference was found between average scores adolescents at test and control groups received on cognitive empathy, emotional empathy, and sympathy subscales pre and post-test (p<0.05). Consequently, it was determined that this training program applied on adolescents decreased bullying and victimization and increased empathy and sympathy levels. In future researches studies towards school health, that discuss per bullying and empathy and sympathy concepts together in different age groups, towards behavior change considering frequency and duration of training program sessions can be planned.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından Proje No:23202048 ile desteklenmiştir
Reprogramming of HNF1a mutant peripheral blood cells to inducedpluripotent stem cells
HNF1A-MODY, otozomal dominant kalıtım örüntüsünü izleyen bir monogenik diyabet türüdür. Ailesel diyabet olarak da karakterize edilmekle birlikte klinik özellikleri aileler arasında ve aileler içinde de farklılık göstermekte, bu da teşhis sürecini zorlaştırmaktadır. Genetik ve klinik heterojenliğe sahip olan HNF1A-MODY hastalığının genetik mekanizmasındaki moleküler temeli ya da bu temelden dolayı oluşan fizyolojisi hala belirsizliğini korumaktadır. Bu mekanizmaların anlaşılabilmesi için güvenilir in vitro hastalık modellerine ihtiyaç vardır. Bu modeller sayesinde hastalığın moleküler mekanizmalarının anlaşılması, ilgili hastalıkların tedavisine yönelik atılacak adımların hızlanmasına ve tedavide kullanılabileceği düşünülen ilaçların etki mekanizmasının çözülmesinde önemli kolaylıklar sağlayacaktır. Bu amaç doğrultusunda planlanan çalışmaları hedef hücre/doku grubu ile yönetmek her zaman mümkün olmamaktadır. In vitro hastalık modellemeleri hem hastalığın mekanizmasını aydınlatırken hem de bireysel tanı ve tedavideki gelişmeleri desteklemektedir. İndüklenmiş pluripotent kök hücre (iPKH)'ler herhangi bir hücreye farklılaşabildiğinden, kayıp veya hastalıklı dokuları değiştirmek için sınırsız bir kaynak olabilirler. iPKH'ler hastalık modelleme ve ilaç taraması araştırmalarında bilim insanlarının elini güçlendirmekte, böylelikle hastalığın oluş mekanizmasının anlaşılması ve aynı zamanda tedavi stratejilerinin geliştirilmesi çalışmalarında oldukça avantaj sağlamaktadır. Bu tez çalışmasında, HNF1A-MODY hastalığını modellemek için, HNF1A geninde heterozigot (p.Asn62Metfs*93)(N62Mfs*93) mutasyonu taşıyan bireyden venöz kan alınarak iPKH üretildi. Gen entegrasyonu olmayan iPKH üretmek amacıyla epizomal vektörler kullanılarak periferal kan mononükleer (PBMC-peripheral blood mononuclear cell) hücreleri yeniden programlandı. Yeniden programlanan hücrelerin iPKH'ye dönüşümlerinin konfirmasyonu için gen ekspresyon analizleri, immunofloresans boyamalar başta olmak üzere farklı karakterizasyon testleri yapıldı. Çalışma sonuçlarımız, HNF1A-MODY hastasından elde edilen PBMC hücrelerinin uygulanan yeniden-programlama prosedürümüz ile iPKH'ye dönüşümünün başarıldığını göstermektedir. Bundan sonrasında, iPKH karakterizasyonu için ek analizler yapılması ve metodoloji anlamında konfirmasyon için ek çalışmalar yapılması önemlidir. Hastalık modelleme çalışmalarımızın temelini ve ilk ayağını oluşturan bu tez çalışması iPKH'lerin odağında olduğu birçok çalışma için başlangıç niteliği taşımaktadır. In vitro olarak elde ettiğimiz iPKH'ler farklılaştırma indüklemesi ile pek çok farklı hücreye dönüşebilme potansiyeli taşıyan hücrelerdir. Çalışmalarımızın devamında, elde edilen iPKH'lerin pankreatik beta hücrelerine farklılaştırılması yoluyla gerçek insan HNF1A-MODY (MODY3) hastalık modeli oluşturulması planlanmaktadır. Genetik mühendisliği ve/veya nanoteknolojik yaklaşımların eklenmesi ile yapılacak yeni çalışmalar, doku mühendisliği çalışmalarına temel oluşturabilecek ve hastalık gelişim sürecinin aydınlatılması, daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi anlamında yapbozun eksik parçalarının tamamlanmasına yardımcı olacaktır.HNF1A-MODY is a type of monogenic diabetes that follows an autosomal dominant inheritance pattern. Although it is also known as familial diabetes, its clinical features vary between and within families, making it difficult to diagnose. The molecular basis of the genetic mechanism or physiology of HNF1A-MODY disease, which exhibits genetic and clinical heterogeneity, is still unclear. Reliable in vitro disease models are needed to understand these mechanisms. Understanding the molecular mechanisms of the disease using these models will accelerate the steps needed to treat related diseases and provide important tools to elucidate the mechanism of action of drugs that may be used in treatment. It is not always possible to conduct the planned studies with the target cell/tissue group. In vitro disease modelling both elucidates the mechanism of disease and supports the development of individualised diagnosis and treatment. Since induced pluripotent stem cells (iPSCs) can differentiate into any cell, they can be an unlimited source of replacement for lost or diseased tissue. iPSCs provide scientists with a powerful tool for disease modelling and drug screening research, enabling them to understand the mechanism of disease onset and develop treatment strategies. In this study, to model the HNF1A-MODY disease, iPSCs were generated from venous blood of an individual carrying a heterozygous (p.Asn62Metfs*93)(N62Mfs*93) mutation in the HNF1A gene. Peripheral blood mononuclear cells (PBMCs) were reprogrammed using episomal vectors to produce iPSCs without gene integration. Various characterisation tests, including gene expression analysis and immunofluorescence staining, were performed to confirm the transformation of the reprogrammed cells into iPSCs. Our results show that the transformation of PBMC cells from HNF1A-MODY patients into iPCs was achieved by our reprogramming procedure. In the future, it is important to perform additional analyses to characterise the iPSCs and additional studies to confirm the methodology. This thesis constitutes the basis and the first step of our disease modelling studies, and thus marks the beginning of a series of studies focusing on iPSCs. The iPSCs obtained in vitro are cells that have the potential to transform into many different cells by induction of differentiation. In the continuation of our studies, it is planned to create a real human HNF1A-MODY (MODY3) disease model by differentiating the obtained iPSCs into pancreatic beta cells. The integration of genetic engineering and/or nanotechnological approaches in subsequent studies will serve as the foundation for tissue engineering research. This, in turn, will contribute to the elucidation of the underlying mechanisms of disease progression and the development of more efficacious treatment strategies.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı Koordinatörlüğü tarafından 2018-ÖYP-016 proje numarası ile desteklenmiştir
Evaluation of the effectiveness of systemic and local vitamin D administration in maxillary sinus lift procedures: An animal study
Bu deneysel çalışmada, maksiller sinüs kaldırma uygulamalarında lokal ve sistemik olarak uygulanan D vitamininin kemikleşme üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 18 adet erişkin Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Her bir tavşanın sağ ve sol maksiller sinüslerine sinüs kaldırma işlemi uygulanmış, bölgeler xenogreft materyali ile greftlenmiş ve üzerine kollajen membran yerleştirilmiştir. Denekler; kontrol, lokal D vitamini ve sistemik D vitamini olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Lokal D vitamini grubunda greft materyali, işlem sırasında 0.2 µg/kg aktif D vitamini (kalsitriol) ile karıştırılmış; sistemik D vitamini grubuna ise 0.2 µg/kg kalsitriol sistemik olarak uygulanmıştır. Kontrol grubunda standart sinüs kaldırma prosedürü gerçekleştirilmiştir. İşlemden 10 hafta sonra tüm denekler sakrifiye edilmiş ve elde edilen örnekler histomorfometrik ve moleküler analizlere tabi tutulmuştur. Ayrıca preoperatif, postoperatif 1., 5. ve 10. haftalarda toplanan kan örnekleri biyokimyasal olarak değerlendirilmiştir. Histomorfometrik analizler sonucunda, gruplar arasında osteoblastik aktivite (p<0,01) ve yeni kemik oluşumu (p<0,05) açısından anlamlı fark tespit edilmiştir. Moleküler analizlerde ise VEGF ve BMP-2 ekspresyon düzeyleri bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Lokal D vitamini grubunda BMP-2 ve VEGF düzeyleri diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuş, bu grubu sırasıyla sistemik D vitamini ve kontrol grupları izlemiştir. Bu sonuçlar, özellikle lokal D vitamini uygulamasının kemik rejenerasyonunu artırma potansiyeline sahip bir biyolojik ajan olabileceğini göstermekte olup, farklı kemik iyileşmesi ve greftleme prosedürlerinde de kullanılabilirliğini araştıracak gelecekteki deneysel ve klinik çalışmalara ışık tutmaktadır.This experimental study aimed to evaluate the effects of locally and systemically administered vitamin D on bone formation in maxillary sinus augmentation procedures. A total of 18 adult New Zealand rabbits were used in the study. Bilateral sinus elevation was performed in each rabbit, the sites were grafted with a xenograft material, and covered with a collagen membrane. The subjects were divided into three groups: control, local vitamin D, and systemic vitamin D. In the local vitamin D group, the graft material was mixed with 0.2 µg/kg active vitamin D (calcitriol) during the procedure, whereas the systemic vitamin D group received 0.2 µg/kg calcitriol systemically. The control group underwent the standard sinus augmentation procedure. All animals were sacrificed at the 10th week, and the obtained specimens were analyzed histomorphometrically and molecularly. In addition, blood samples collected preoperatively and at postoperative weeks 1, 5, and 10 were evaluated biochemically. Histomorphometric analysis revealed a statistically significant difference among the groups in terms of osteoblastic activity (<0.01) and new bone formation (p<0.05). Molecular analyses also demonstrated a statistically significant difference in VEGF and BMP-2 expression levels among the groups (p<0.001). The local vitamin D group showed significantly higher BMP-2 and VEGF levels compared to the other groups, followed by the systemic vitamin D and control groups. These results indicate that local vitamin D administration may serve as a biological agent with the potential to enhance bone regeneration, and they provide valuable insights that may guide future experimental and clinical studies investigating its use in various bone healing and grafting procedures
Ensuring data security in data collected from the production area in factories
Teknolojik alanda meydana gelen gelişmeler toplumun yaşam şeklini değiştirmekte ve buna bağlı olarak yeni teknolojik cihazlar her geçen gün hızlanarak piyasaya sürülmektedir. Dördüncü endüstriyel devrimin etkisiyle artık insanların hayatının her alanına giren Nesnelerin İnterneti (IoT) sayesinde akıllı evler ve fabrikalar hizmete sunulmaktadır. IoT cihazlarıyla kurulan akıllı evler ve fabrikalar günlük kullanılan araçlardan ve sistemlerden verileri toplayarak bunları bulut ortamına veya sunucu donanımlarına iletmektedir. Bu işlemlerde en önemli sorunlardan biri de verinin çalınma ve kopyalanma gibi risklere sahip olmasıdır. Bu sorunların üstesinden gelebilmek için verinin güvenliğinin sağlanması şarttır. IoT cihazlarının donanımsal olarak basit ve düşük maliyetli olması, güvenlik ve gizlilik açısından karmaşık ve yüksek maliyetli problemlere yol açmaktadır. Düşük kaynakları yüzünden yeterli tedbir alınamayan IoT cihazları saldırganların birincil hedefi haline gelmektedir. IoT uygulamaları dinleme, kopyalama, tekrarlama ve engelleme gibi birçok saldırı yöntemlerine maruz kalmaktadırlar. Bu tez çalışmasında fabrikalardaki üretim sahasında kablolu ve kablosuz ortamda yapılan veri iletimi sırasında bahsi geçen dinleme, kopyalama gibi veri güvenliği probleminin üstesinden gelebilmek için çeşitli şifreleme algoritmaları ile verilerin şifrelenmesini yapan elektronik cihazın yazılım ve donanım faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla ESP 32 kullanılarak ara birim oluşturulmuş ve kaynaklardan gelen veriler bu elektronik kartta şifrelenerek kablolu veya kablosuz bir şekilde hedefe iletilecektir. Hedef cihazda DES, AES128 ve AES256-CBC algoritmaları ile şifrelenmiş veriler USB Stick donanımı kullanılarak şifrenin çözülmesi sağlanmıştır.Technological developments change the way of life of the society and new technological devices are introduced to the market every day. After the fourth industrial revolution, smart homes and factories are put into service with Internet of Things (IoT) devices, which are now in every aspect of people's lives. Smart homes and factories built with IoT devices collect data from daily used vehicles and systems and transmit them to the cloud environment or server hardware. One of the most important problems in these transactions is the risk of data being stolen and copied. In order to overcome these problems, it is essential to ensure the security of the data. With its simple and inexpensive devices, IoT has brought with it complex and costly security and privacy problems. IoT devices that cannot take adequate precautions due to their low resources become the primary target of attackers. IoT applications are exposed to many attack methods such as eavesdropping, copying, duplication and blocking. In this thesis, it is aimed to realize the software and hardware activities of the electronic device that encrypts the data with various encryption algorithms in order to overcome the data security problem such as listening and copying during data transmission in wired and wireless environment in the production area in factories. For this purpose, an interface unit was created using ESP 32 and the data from the sources will be encrypted on this electronic card and transmitted to the target in a wired or wireless way. The encrypted data is decrypted with DES, AES128 and AES256-CBC algorithm on the target device using USB Stick hardware
Morphometric properties of the foramen magnum in mesaticephalic dogs: A retrospective computed tomography study
Craniometri; taksonomik araştırmalarda, türlere özgü tanımlamalarda, nöroşirürjikal planlamada, adli bilimlerde ve sinir blokaj bölgelerinin belirlenmesinde oldukça önemlidir. Foramen magnum, encephalon ve medulla spinalis arasında entegrasyonu sağlayan nörovasküler ve biyomekanik açıdan önemli, kafatasının en büyük açıklığıdır. Bu açıklığa ait morfolojik ve morfometrik veriler birçok hayvan türünde çoğunlukla kuru kafatası üzerinde tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, dişi ve erkek köpeklerde BT görüntüleri kullanılarak foramen magnum'un morfolojik ve morfometrik özelliklerini belirlemek ve morfometrik verilerin yaş ve cinsiyet faktörü ile birlikte craniocervical kavşağa ait bazı ölçüm değerleri ile olan olası ilişkilerini araştırmaktır. Bu çalışmada bir yaş ve üzeri altmış altı adet (otuz üç dişi-otuz üç erkek) klinik olarak normal mesaticephalic köpeğe ait konik-ışınlı BT görüntüler kullanıldı. DICOM Viewer programının MPR aracı kullanılarak multiplanar görüntüler üzerinde foramen magnum'a ait morfolojik ve kemik noktalar referans alınarak (geleneksel yöntem) morfometrik (genişlik, yükseklik, alan, çevre, indeks) özellikler belirlendi. Kafatası ile foramen vertebrale'ye ait bazı linner ve açı ölçümleri yapıldı ve indeksler belirlendi. Ayrıca foramen magnum'a ait ölçümler açıklık duvarlarına temas eden bir elipsoid şekil yerleştirilerek de gerçekleştirildi. Bu yerleştirme işlemiyle dorsal çentik oluşumu ve canalis condylaris'in caudal açıklığı göz ardı edildi. Foramen magnum'un dişi ve erkek bireylerde farklılık göstermekle birlikte oval, dörtgen, yuvarlak, su damlası ve düzensiz şekiller sergilediği belirlendi. Foramen magnum indeks değerine göre dişilerde ve erkeklerde foramen magnum'un en yaygın şekli yatay ovaldi. Düzensiz şekle sahip dorsal çentik oluşumunun ise erkek bireylerde daha fazla şekillendiği görüldü. Dorsal çentik indeksine göre yirmi altı dişi ve otuz erkekte birinci derecede, iki dişi ve iki erkekte ikinci derecede displazi belirlendi. Occipital indeks değerine göre ise yedi dişi ve on dört erkek hayvan displazik olarak sınıflandırıldı. Foramen magnum'un genişliği, alanı ile foramen vertebrale çap ölçümlerinin dişi köpeklerde; dorsal çentik yüksekliği ve indeksi değerlerinin ise erkek köpeklerde daha büyük olduğu tespit edildi (p<0.05). Geleneksel yöntem kullanılarak gerçekleştirilen foramen magnum'a ait linner ölçümlerin, elips aracı kullanılarak yapılan ölçümlere göre daha büyük değerlere sahip olduğu belirlendi (p<0.05). Foramen magnum'a ait ölçümler ile intracranial ve foramen vertebrale ölçümleri ve indeksler arasında birçok pozitif ve negatif ilişkiler tespit edilirken (p<0.05), yaş ile ölçülen parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi (p>0.05). Çalışma sonucunda elde edilen veriler, bu alandaki mevcut anatomik bilgi birikimine katkı sunmakla birlikte veteriner radyologlar ve klinisyenler için tanısal süreçlere yol gösterici niteliktedir. Ayrıca, söz konusu bulgular zooarkeoloji alanındaki araştırmacılar için de tür tanımlama ve karşılaştırmalı morfolojik değerlendirmelerde değerli bir referans kaynağı oluşturabilir. Gelecekte farklı ırk ve yaş aralıklarını içeren daha geniş popülasyona ait foramen magnum morfometrik bilgisine ihtiyaç vardır.Craniometry is highly important in taxonomic research, species-specific identification, neurosurgical planning, forensic sciences, and in determining sites for nerve block applications. The foramen magnum, the largest opening of the skull, is a neurovascularly and biomechanically significant structure that ensures the integration between the encephalon and the spinal cord. Morphological and morphometric data related to this opening have been described in many animal species, mostly on dry skulls. The aim of this study is to determine the morphological and morphometric characteristics of the foramen magnum in female and male dogs using CT images, and to investigate the possible relationships of morphometric data with certain measurement values of the craniocervical junction alongside age and sex factors. In this study, cone-beam CT images of sixty-six clinically normal mesaticephalic dogs aged one year and older (thirty-three females and thirty-three males) were used. Using the MPR tool of a DICOM Viewer program, the morphometric characteristics of the foramen magnum (width, height, area, perimeter, and indices) were determined on multiplanar images by referencing morphological and bony landmarks (conventional method). In addition, several linear and angular measurements related to the skull and the foramen vertebrale were obtained, and corresponding indices were calculated. Furthermore, measurements of the foramen magnum were also performed by placing an ellipsoidal shape in contact with the margins of the opening. With this placement method, the dorsal notch formation and the caudal opening of the condylar canal were disregarded. The foramen magnum was found to vary in male and female individuals, exhibiting oval, quadrangular, round, water drop, and irregular shapes. According to the foramen magnum index value, the most common shape of the foramen magnum in both males and females was a horizontal oval. The irregularly shaped dorsal notch was observed to be more common in males. Based on the dorsal notch index, first-degree dysplasia was determined in twenty-six females and thirty males, and second-degree dysplasia in two females and two males. Based on the occipital index value, seven females and fourteen males were classified as dysplasia. Foramen magnum width, area, and vertebral foramen diameter measurements were found to be greater in female dogs, while dorsal notch height and index values were found to be greater in male dogs (p<0.05). Linear measurements of the foramen magnum performed using the traditional method were found to have greater values than measurements performed using the ellipse tool (p<0.05). While many positive and negative relationships were found between the measurements of the foramen magnum and intracranial and vertebral foramen measurements and indices (p<0.05), no significant relationship was found between age and the measured parameters (p>0.05). The data obtained in this study not only contribute to the existing anatomical knowledge in this field but also provide valuable guidance for veterinary radiologists and clinicians in diagnostic processes. Moreover, these findings may serve as an important reference source for researchers in zooarchaeology, particularly in species identification and comparative morphological assessments. In the future, morphometric data on the foramen magnum derived from larger populations that include different breeds and age groups will be needed.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 25202002 Proje numarası ile desteklenmiştir
Determination of the antibiosis relationship between bean root fungi and rhizosphere bacteria
Bu çalışmada, Konya ilinin Doğanhisar, Sarayönü, Bozkır ve Çumra ilçelerinden toplanan fasulye bitkileri ve toprak örneklerinden elde edilen rizosfer bakterilerinin, fasulye kök fungusları Fusarium oxysporum, Rhizoctonia solani, Macrophomina phaseolina ve Alternaria alternata'ya karşı antibiosis etkileri incelenmiştir. Toplamda 300 bakteri izolatı elde edildi ve bunlar laboratuvar ortamında dual kültür yöntemiyle test edilmiştir. Test edilen bakteri izolatlarından 20 tanesi belirgin antagonistik etki göstermiştir. Dual kültür test sonuçlarına göre F. oxysporum'a karşı en etkili bakteri %53.37 ile Bacillus mojavensis olarak tespit edilirken, R. solani'ye karşı %55.34'lük engelleme oranıyla Bacillus atrophaeus, M. phaseolina'ya karşı %54,49'luk engelleme oranıyla Bacillus subtilis olarak tespit edilmiştir. Fasulye kök fungusları arasında en yüksek etki %64.23'lük engelleme oranıyla Alternaria alternata'ya karşı Bacillus atrophaeus ile elde edilmiştir. Sonuç olarak fasulye kök funguslarına karşı antibiosis etkinin bakteri türüne ve aynı türün izolatlarına karşı farklı düzeylerde olabileceği söylenebilir.In this study, the antibiosis effects of rhizosphere bacteria obtained from bean plants and soil samples collected from the Doğanhisar, Sarayönü, Bozkır, and Çumra districts of Konya province were investigated against Fusarium oxysporum, Rhizoctonia solani, Macrophomina phaseolina, and Alternaria alternata causing diseases in beans. A total of 300 bacterial isolates were obtained and tested under laboratory conditions using the dual culture method. Among the tested bacterial isolates, 20 showed significant antagonistic effects. According to the results of the dual culture tests, the most effective bacterium against F. oxysporum was identified as Bacillus mojavensis with an inhibition rate of 53.37%, against R. solani as Bacillus atrophaeus with an inhibition rate of 55.34%, and against M. phaseolina as Bacillus subtilis with an inhibition rate of 54.49%. Among the fungal pathogens of bean roots, the highest effect was obtained against A. alternata with an inhibition rate of 64.23% by Bacillus atrophaeus. As a result, it can be concluded that the antibiosis activity against bean root fungi may vary depending on the bacterial species and even among different isolates of the same species
Development of phthalocyanine-based photoelectrodes for CO2 reduction and hydrogen production based on artificial photosynthesis
Atmosferde artan karbondioksit (CO2) konsantrasyonları, sürdürülebilir enerji kaynaklarına duyulan acil ihtiyaç, küresel çevre ve enerji güvenliği açısından önemli zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Doğal fotosentez aracılığıyla CO2 indirgenmesi, yeni yaklaşımlar için önemli bir yol göstermektedir. Bunların arasında foto-elektrokimyasal (PEC) yöntem, CO2'yi güneş ışınımı altında ve standart koşullarda seçici gaz ve sıvı ürünlere (örn. etanol) dönüştürmek için ideal bir yöntemdir. PEC CO2 indirgenmesi için şimdiye kadar yapılan birçok çalışmada yüksek maliyetlere sahip olan değerli metaller (Pt, Pd vb.) sıkça kullanılmaktadır. Bu yüksek maliyete sahip katalizörlere alternatif olarak uygun maliyetli bol bulunan yarı iletken katalizörlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda nikel oksit (NiO) katalizörlerin öne çıkan eşsiz özellikleri bu uygulamalar için kullanılmasını uygun kılmaktadır. Ancak geniş band aralıkları ışıkla çalışılan katalitik uygulamalarda sınırlayıcı bir faktördür. Bu problemin önüne geçmek için doğal fotosentez sistemlerinde klorofilin biyomimetik analogları olarak işlev görmek üzere tasarlanmış yeni ftalosiyanin türevlerinin sentezine ve karakterizasyonuna odaklanılmaktadır. Bu organik boyar maddelerden olan simetrik tetra karboksilik asit sübstitüentleri ve merkezi metal atomu olarak demir veya kobalt içeren ftalosiyaninler, nikel oksit elektrotları ışığa duyarlılaştırılmıştır. Bu yaklaşım, CO2 indirgenmesi ve su ayrıştırılması için ışık absorbsiyonunu, yük ayrımını ve katalitik aktiviteyi artırarak sınırlayıcı etkilerin ortadan kaldırılmasını sağlamıştır. Bu tez çalışmasında, nano boyutta sentezlenen NiO nanofiber (NF) ve nanokristal elektrotların fotoelektrokimyasal CO2 indirgenme performansları ve ürün analizi incelenmiştir. NiO kaplı FTO elektrotlar farklı kaplama sayılarıyla hazırlanmış ve CV, LSV ile EIS ölçümleri yapılmıştır. Sonuçlar, 3 kat NiO kaplamanın optimum performansı sağladığını, ayrıca nanofiber yapıların nanokristallere kıyasla daha yüksek akım yoğunluğu, pozitif indirgenme potansiyeli ve düşük yük transfer direnci (Rct) ile daha etkin elektron taşınımı sağladığını ortaya koymuştur. Ftalosiyanin türevleri (C118, C155) ile duyarlılaştırma, ışık altında katalitik aktiviteyi belirgin şekilde artırmıştır. Özellikle C118 türevi hem karanlık hem de aydınlık koşullarda en yüksek fotoelektrokimyasal performansı sağlamıştır. GC-MS analizleri, yalın NiO-NF elektrotlarda CO ve düşük yoğunlukta etanol pikleri gözlenirken, ftalosiyanin ile fonksiyonlandırılmış elektrotlarda reaksiyon süresi ilerledikçe CO ve etanol sinyallerinde belirgin artışlar kaydedildiğini göstermiştir. C118 ile modifiye edilmiş elektrotlarda CO2 sinyalinde hızlı bir azalma ve CO ile etanol piklerinde güçlü artışlar gözlenmiştir.Increasing atmospheric carbon dioxide (CO₂) concentrations, the urgent need for sustainable energy sources, and global environmental and energy security challenges have raised significant concerns. CO₂ reduction via natural photosynthesis provides an important route for developing novel approaches. Among these, the photoelectrochemical (PEC) method is an ideal strategy for converting CO₂ into selective gaseous and liquid products (e.g., ethanol) under sunlight and ambient conditions. Many previous PEC CO₂ reduction studies have relied on expensive noble metals (Pt, Pd, etc.) as catalysts. To overcome these cost limitations, the development of affordable and abundant semiconductor catalysts is necessary. In this context, nickel oxide (NiO) catalysts possess unique properties that make them suitable for such applications; however, their wide bandgap remains a limiting factor in light-driven catalytic processes. To address this limitation, novel phthalocyanine derivatives, designed as biomimetic analogues of chlorophyll, were synthesized and characterized. Symmetric tetra-carboxylic acid substituted phthalocyanines containing iron or cobalt as the central metal atom were used to sensitize NiO electrodes. This approach enhanced light absorption, charge separation, and catalytic activity, thereby overcoming the inherent limitations of NiO for CO₂ reduction and water splitting. In this study, the photoelectrochemical CO₂ reduction performance and product analysis of nanoscale NiO nanofiber (NF) and nanocrystal electrodes were investigated. NiO-coated FTO electrodes were prepared with different coating layers, and CV, LSV, and EIS measurements were performed. The results indicated that three-layer NiO coatings provided optimal performance, and nanofiber electrodes exhibited higher current density, more positive reduction potentials, and lower charge transfer resistance (Rct) compared to nanocrystalline electrodes, demonstrating more efficient electron transport. Sensitization with phthalocyanine derivatives (C118 and C155) significantly enhanced catalytic activity under illumination. C118-modified electrodes exhibited the highest photoelectrochemical performance under both dark and light conditions. GC-MS analyses revealed that pristine NiO-NF electrodes showed CO and low-intensity ethanol peaks, while phthalocyanine-functionalized electrodes demonstrated significant increases in CO and ethanol signals over time. Notably, C118-sensitized electrodes displayed a rapid decrease in CO₂ signal alongside strong increases in CO and ethanol peaks, highlighting the effectiveness of phthalocyanine sensitization in promoting CO₂ reduction and selective product formation