Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
Evaluation of microbiota metabolite short chain fatty acids and intestinal enzyme activity in Parkinson Plus patients
Parkinson Plus hastalığı etiyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış, dopaminerjik tedaviye zayıf yanıt veren ve hızlı progresyon gösteren atipik parkinsonizmlerdir. Bağırsak-beyin ekseni üzerindeki kanıtlar, mikrobiyota kaynaklı metabolitler ve enzimlerin Parkinson Plus hastalığının patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, Parkinson Plus hastalığı olan olgularda gaita kısa zincirli yağ asitleri ile serum β-glukuronidaz, β-glukosidaz ve lipopolisakkarit bağlayıcı protein düzeylerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Bilim Dalı Polikliniğine başvuran 30 Parkinson Plus hastası ve 30 sağlıklı gönüllüden gaita ve serum örnekleri alınmıştır. Kısa zincirli yağ asitleri gaz kromatografi-alev iyonizasyon dedektörü ile; enzim ve lipopolisakkarit bağlayıcı protein düzeyleri ELISA ile ölçülmüştür. Veriler SPSS 20'de parametrik ya da non-parametrik testlerle analiz edilmiştir (p < 0,05). Hastaların gaitasında asetat konsantrasyonu anlamlı olarak yüksek, propiyonat ve bütirat düzeyleri anlamlı derecede düşük saptanmıştır. İsobütirat ve valerat düzeyleri parkison plus hastalarında kontrol grubuna göre azalmakla birlikte anlamlıydı. Serumda β-glukuronidaz, β-glukosidaz ve lipopolisakkarit düzeyleri Parkinson Plus hasta grubunda anlamlı şekilde yüksekti. Sonuç olarak, Parkinson Plus hastalarının gaitalarında kısa zincirli yağ asiti, bütirat ve propiyonat seviyeleri düşük, asetat seviyeleri yüksek bulunmuştur. Bulgular, bağırsak disbiyozisi, enzimatik detoksifikasyon bozukluğu ve sistemik inflamasyonun Parkinson Plus patogenezinde bütüncül bir rol oynayabileceğini desteklemekte; kısa zincirli yağ asitleri, lipoolisakkarit ve β-glukuronidaz, β-glukosidaz enzimlerinin Parkinson Plus hastalığı patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.Parkinson's Plus disease is a type of atypical parkinsonism whose etiopathogenesis has not been fully elucidated, which responds poorly to dopaminergic therapy and progresses rapidly. Evidence on the gut-brain axis suggests that microbiota-derived metabolites and enzymes may play a role in the pathophysiology of Parkinson's Plus disease. This study aimed to evaluate fecal short-chain fatty acids and serum levels of β-glucuronidase, β-glucosidase, and lipopolysaccharide-binding protein in patients with Parkinson's Plus disease. Stool and serum samples were collected from 30 Parkinson's Plus disease patients and 30 healthy volunteers who presented to the Neurology Outpatient Clinic of Selçuk University Faculty of Medicine. Short-chain fatty acids were measured using gas chromatography-flame ionization detector, and enzyme and lipopolysaccharide-binding protein levels were measured using ELISA. Data were analyzed using parametric and non-parametric tests in SPSS 20 (p < 0.05). Acetate concentrations were significantly higher, and propionate and butyrate levels were significantly lower in the patients' stools. Isobutyrate and valerate levels were significantly lower in Parkinson's Plus patients compared to the control group. Serum levels of β-glucuronidase, β-glucosidase, and lipopolysaccharide were significantly higher in the Parkinson's Plus group. In conclusion, the stools of Parkinson's Plus patients contained lower levels of short-chain fatty acids, butyrate, and propionate, while acetate levels were higher. These findings support the notion that intestinal dysbiosis, impaired enzymatic detoxification, and systemic inflammation may play an integral role in the pathogenesis of Parkinson's Plus. They also suggest that short-chain fatty acids, lipopolysaccharides, and the enzymes β-glucuronidase and β-glucosidase may play a role in the pathogenesis of Parkinson's Plus disease.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24202011 Proje numarası ile desteklenmiştir
Design of a permanent magnet linear synchronous motor for magnetic levitation trains
Son yıllarda, konvansiyonel ulaşım sistemlerine alternatif ve yenilikçi çözümler üzerine yapılan çalışmalar hız kazanmış; bu alanda en dikkat çekici örnekler maglev trenleri ve Hyperloop teknolojisi olmuştur. Bu tez çalışmasında, manyetik levitasyon trenleri için yüksek verimlilikte ve kuvvet yoğunluğunda bir doğrusal tahrik sistemi prototip olarak geliştirilmiştir. Çalışma kapsamında detaylı analizleri gerçekleştirilen çift taraflı, kısa primerli 12 oluklu 16 kutuplu sabit mıknatıslı lineer senkron motorun (PMLSM) tasarımı gerçekleştirilmiştir. Bununla beraber incelenen aralıklı tahrik sistemlerinin, farklı tahrik türlerinin avantajlarını bir araya getiren hibrit bir yapıya sahip olması nedeniyle, lineer indüksiyon motoru (LIM) tasarımı da sistemin tamamlayıcı bir parçası olarak ele alınmıştır. Bu kapsamda LIM tasarımları, PMLSM için belirlenen referans geometri ve ağırlık sınır koşulları altında gerçekleştirilmiştir. Buna göre oluşturulan sekiz farklı motor modeli, sonlu elemanlar analizi (FEM) ve çok kriterli karar verme (MCDM) yöntemleriyle değerlendirilmiş; en uygun tasarım seçilerek optimizasyon süreci tamamlanmıştır. PMLSM'nin elektromanyetik performansı, manyetik yüklenme, yüksüz çalışma, tam yükte çalışma ve dinamik performans analizleriyle değerlendirilmiştir. d–q ekseninde indüktansların farklı koşullarda değişimi hem konvansiyonel yöntemlerle hem de akı haritasına dayalı Look-Up Table (LUT) modeliyle incelenmiş, inverter kontrollü ortak simülasyon (co-sim) analizleriyle kuvvet–hız karakteristikleri elde edilmiş, nihai değer 565 N olmuştur. Ayrıca mıknatıs kaplama oranına bağlı olarak kuvvet dalgalanmalarını azaltmak amacıyla optislang yazılımı ile optimizasyon yapılmış; vuruntu kuvveti 107 N değerinden 37 N'a düşürülmüştür. Kayıp ve verim haritaları oluşturulan tasarımın mıknatıslar için güvenli çalışma sınırları, farklı akım ve sıcaklık koşullarında demanyetizasyon analizleri ile belirlenmiştir. Son olarak, PMLSM için prototip üretimi gerçekleştirilmiş ve test ortamı kurulmuştur. Analiz ve prototip sonuçları arasında farkın itki kuvveti için yaklaşık %5,66, verim için %0,87 olduğu görülmüştür. PMLSM tasarımında indüktans modelleme, optimizasyon, dinamik performans analizi, demanyetizasyon ve deneysel doğrulama aşamalarını bir arada ele alan bütüncül bir metodoloji sunmaktadır. Sonuçta, manyetik tren uygulamalarına yönelik prototip aşamasında verimli bir PMLSM tasarım ortaya konmuştur.In recent years, research on alternative and innovative solutions to conventional transportation systems has gained significant momentum, with maglev trains and Hyperloop technologies standing out as notable examples in this field. In this thesis, a high-efficiency and high-force-density linear propulsion system has been developed as a prototype for magnetic levitation train applications. The study involved the detailed analysis and design of a double-sided, short-primary, 12-slot, 16-pole permanent magnet linear synchronous motor (PMLSM). Additionally, because intermittent propulsion systems exhibit a hybrid structure that combines the advantages of different drive types, the design of a linear induction motor (LIM) was also considered as a complementary component of the system. Accordingly, LIM designs were carried out under the same reference geometry and mass constraints defined for the PMLSM. Eight different motor models were constructed and evaluated using finite element analysis (FEM) and multi-criteria decision-making (MCDM) methods, and the most suitable design was selected to complete the optimization process. The electromagnetic performance of the PMLSM was assessed through magnetic loading, no-load behavior, full-load operation, and dynamic performance analyses. The variation of d–q axis inductances under different operating conditions was examined using both conventional approaches and a flux-map-based Look-Up Table (LUT) model. Force–speed characteristics were obtained through inverter-controlled co-simulation studies, and a final thrust force of 565 N was achieved. Furthermore, to reduce force ripple depending on the magnet coverage ratio, optimization was performed using OptiSLang software, resulting in a reduction of cogging force from 107 N to 37 N. Loss and efficiency maps were generated, and the safe operating limits of the magnets were determined through demagnetization analyses under various current and temperature conditions. Finally, a PMLSM prototype was manufactured, and an experimental test setup was established. The difference between analysis and prototype measurements was found to be approximately 5.66% for thrust force and 0.87% for efficiency. This study presents a holistic methodology that integrates inductance modelling, optimization, dynamic performance analysis, demagnetization evaluation, and experimental validation within the PMLSM design process. As a result, an efficient PMLSM prototype suitable for magnetic train applications has been successfully developed
Determination of e-health literacy, safety precautions taken in home accidents and first aid self-sufficiency of mothers with hospitalized children
Bu çalışma, annelerin e-sağlık okuryazarlığı, ev kazalarına yönelik güvenlik önlemleri ve ilk yardım öz yeterlilik düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde yapıldı. Araştırma Konya ilinde bulunan bir üniversite hastanesinin çocuk kliniklerinde yatan 0-4 yaş arası çocuğu olan anneler ile 18 Ocak-19 Haziran 2025 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Literatürde yer alan bilgiler doğrultusunda (Yiğit ve ark 2023, Güçlü ve ark 2023) 0.31 etki büyüklüğü %95 güç ve %95 güven aralığı kullanılarak araştırmanın örneklem büyüklüğü G-power 3.1.9.7 programında hesaplandı ve n=114 olarak belirlendi. Etik kurul izni, kurum izni ve annelerden yazılı aydınlatılmış onamlar alındıktan sonra araştırma verileri yüz yüze olarak Bilgi Formu, E-Sağlık Okuryazarlık Ölçeği (ESOÖ), 0-6 Yaş Çocuklarda Annenin Ev Kazalarına Yönelik Güvenlik Önlemleri Tanılama Ölçeği (EKYGÖTÖ) ve İlk Yardım Öz Yeterlilik Ölçeği (İYÖYÖ) ile yüz yüze toplandı. Araştırma verileri SPSS 25.0 programına aktarılarak, verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma) ve karşılaştırmalı-ilişki arayıcı istatistikler (t-testi, ANOVA, Pearson korelasyon analizi ve çoklu doğrusal regresyon) kullanıldı. Verilerin anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edildi. Araştırmaya katılan annelerin yaş ortalamasının 31,54±5,98 olduğu; eğitim durumunun %47,4'nün (n=54) üniversite ve üzeri; %81,6'sının (n=93) çekirdek aile yapısına sahip olduğu bulundu. Annelerin EKYGÖTÖ puan ortalaması 178,50±14,31; İYÖYÖ puan ortalaması 41,45±9,94; ESOÖ puan ortalaması 28,18±7,50 olarak belirlendi. Annelerin ESOÖ ile İYÖYÖ puan ortalaması (r: 0,230; p: 0,014), EKYGÖTÖ ile İYÖYÖ puan ortalaması (r: 0,198; p=0,035) arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki olduğu saptandı. Çalışmada ESOÖ sabit alınarak EKYGÖTÖ ve İYÖYÖ bağımsız değişkenleriyle yapılan çoklu regresyon modeli istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (F=3,282; p=0,041). Çalışmada ayrıca İYÖYÖ değişkeninin, ESOÖ sabiti üzerinde anlamlı ve pozitif bir etkisinin olduğu bulunurken (β=0,220; p=0,021), EKYGÖTÖ değişkeninin ESOÖ sabiti üzerinde anlamlı bir ilişkisinin olmadığı saptandı (p>0,05). Çalışma sonucunda, annelerin e-sağlık okuryazarlık düzeylerinin, ilk yardım öz yeterliliklerini anlamlı düzeyde artırabildiğini; ancak ev kazalarına ilişkin güvenlik farkındalıklarını aynı düzeyde etkilemediği saptandı. Bu bağlamda, annelerin e-sağlık okuryazarlığı ile ev kazalarına yönelik aldıkları güvenlik önlemlerine ilişkin yeni araştırmaların planlanması, ilk yardım konusundaki öz yeterliliklerinin artırılması amacıyla farkındalık çalışmaları ve eğitim programlarının düzenlenmesi önerilmektedir.This study was a descriptive, exploratory study to determine mothers' e-health literacy, safety measures against home accidents, and first-aid self-efficacy. The research was conducted between 18 January and 19 June 2025 with mothers of children aged 0-4 years old admitted to the paediatric clinics of a university hospital in Konya province. In line with the literature (Yiğit et al. 2023, Güçlü et al. 2023), the sample size for the study was calculated using G*Power 3.1.9.7 with an effect size of 0.31, 95% power, and 95% confidence interval, yielding n=114. After obtaining ethical committee approval, institutional permission, and written informed consent from the mothers, the research data were collected face-to-face using the Information Form, the E-Health Literacy Scale (EHEALS), Scale for Mother's Identification of Safety Measures Against House Accidents For Children of 0-6 Years of Age (SMISMAHAC), and the First Aid Self-Efficacy Scale (FA-SES). The research data were transferred to SPSS 25.0, and descriptive statistics (number, percentage, mean, standard deviation) and comparative-relational statistics (t-test, ANOVA, Pearson correlation analysis, and multiple linear regression) were used to analyse the data. The significance level for the data was set at p<0.05. The average age of the mothers participating in the study was 31.54±5.98; 47.4% (n=54) had a university degree or higher; 81.6% (n=93) had a nuclear family structure. The mothers' average SMISMAHAC score was 178.50±14.31; their average FA-SES score was 41.45±9.94; and their average EHEALS score was 28.18±7.50. A weak positive correlation was found between the mothers' EHEALS and FA-SES mean scores (r = 0.230; p = 0.014) and between the SMISMAHAC and FA-SES mean scores (r = 0.198; p = 0.035). In the study, the multiple regression model with EHEALS as a constant and SMISMAHAC and FA-SES as independent variables was found to be statistically significant (F=3.282; p=0.041). The study also found that the FA-SES variable had a significant, positive effect on the EHEALS constant (β=0.220; p=0.021), whereas the SMISMAHAC variable showed no significant relationship with the EHEALS constant (p>0.05). The study found that the mothers' e-health literacy levels could significantly increase their self-efficacy in first aid; however, it did not affect their safety awareness regarding home accidents to the same extent. In this context, it is recommended that new studies be planned on mothers' e-health literacy and the safety measures they take to prevent home accidents, and that awareness campaigns and training programmes be organised to increase their self-efficacy in first aid
Mevlana and religious sufistic elements in the works performed by Ahmet Özhan
Bu çalışmada, Ahmet Özhan'ın seslendirdiği eserlerde yer alan dinî ve tasavvufi unsurlar incelenmiştir. Özellikle Mevlânâ'nın şiirlerinden bestelenmiş eserlerdeki anlam katmanları çözümlemeye tabi tutulmuş, geleneksel musiki anlayışıyla tasavvufî düşüncenin birlikteliği vurgulanmıştır. Nitel araştırma yöntemiyle yürütülen çalışmada, Ahmet Özhan ile gerçekleştirilen röportaj aracılığıyla elde edilen veriler, çalışmanın özgünlüğüne katkı sağlamıştır. Tasavvufî on dört albümün incelendiği ve özellikle "Mevlânâ'nın Dilinden" adlı albümde de yer alan şiirler taranarak toplamda 64 farklı dinî ve tasavvufî unsur tespit edilmiş ve içeriklerine göre kategorize edilmiştir. Bu unsurlar arasında Allah'ın isim ve sıfatları, peygamberlere dair ifadeler, ahiret inancı, zikir, semâ, mürşid, vuslat gibi birçok temel kavram yer almaktadır. Çalışma, eserlerde Mevlânâ ve tasavvufî unsurların manevi etkisini ortaya koyarken aynı zamanda Ahmet Özhan'ın seslendirirken seçmiş olduğu eserlerin içeriğinde metafizik boyutları da görünür kılmayı amaçlamaktadır.In this study, the religious and mystical elements in the works performed by Ahmet Özhan are analysed. Especially the layers of meaning in the works composed from Mevlânâ's poems were analysed and the unity of traditional music and mystical thought was emphasised. In the study conducted with qualitative research method, the data obtained through an interview with Ahmet Özhan contributed to the originality of the study. A total of 64 different religious and Sufi elements were identified and categorised according to their content by scanning the poems in 14 Sufi albums such as 'Mevlânâ'nın Dilinden'. Among these elements, there are many basic concepts such as the names and attributes of Allah, expressions about prophets, belief in the hereafter, dhikr, sema, murshid, vuslat. The study aims to reveal the spiritual effect of Mevlânâ and Sufi elements in the works, while at the same time making the metaphysical dimensions visible in the content of the works Ahmet Özhan has chosen to perform
A study on the relationship of health communication problems with health service demand postponement behavior: The case of Konya province
Çalışmanın amacı: Çalışmada, Konya ilinde yaşayan bireylerin tecrübe ettiği sağlık iletişimi sorunlarının sağlık hizmeti taleplerini erteleme davranışları arasındaki ilişkiyi açıklamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın evrenini Konya ilinde yaşayan 18 yaş ve üzeri bireyler oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğünün belirlenebilmesi amacıyla Coşkun ve ark (2015) tarafından oluşturulan belirli evrenler için kabul edilebilir örnek tablosu temel alınmıştır. Buna göre çalışmanın örneklem büyüklüğü en az 384 olarak belirlenmiştir. Araştırmanın genellenebilirliğini arttırabilmek için anketi eksik veya hatalı dolduran bireyler haricinde 487 kişiden toplanan veriler kullanılmıştır. Çalışma kapsamında oluşturulan anket formunda Yeşildal ve ark (2021) tarafından geliştirilip, geçerlik ve güvenirlik testleri yapılmış olan Sağlık İletişimi Sorunları Ölçeği ve Söyler ve ark (2022) tarafından geliştirilip, geçerlik ve güvenirlik testleri yapılmış olan Sağlık Hizmeti Talep Erteleme Davranışı Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen verilerin istatistiki olarak analiz edilebilmesi için IBM SPSS 20 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Yapılan korelasyon analizi sonucunda, sağlık iletişimi sorunları ile bireylerin sağlık hizmeti talep erteleme davranışları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Bu ilişkideki etki büyüklüklerinin belirlenebilmesi için gerçekleştirilen regresyon analizi sonucunda bireylerin sağlık hizmeti talep erteleme davranışının %12.1'lik kısmının sağlık iletişimi sorunları tarafından açıklandığı belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma, sağlık iletişimi sorunları ile bireylerin sağlık hizmeti talep erteleme davranışları arasında anlamlı bir ilişkinin olduğunu ortaya koymuştur. Çalışma, sağlık kurumlarında etkili bir iletişimin sağlık hizmetlerinin etkinliği ve bireylerin sağlık yönetimi üzerindeki olumlu etkilerini vurgulamaktadır.Purpose of the Study: The purpose of the study is to explain the relationship between the health communication problems experienced by individuals living in Konya and their behavior of delaying demands for health services. Materials and Methods: The population of the study consists of individuals aged 18 and above living in Konya. In order to determine the sample size, the acceptable sample table for specific populations created by Coşkun et al. (2015) was used as a reference. According to this, the sample size for the study was determined to be at least 384. To increase the generalizability of the research, data collected from 487 individuals, excluding those who filled out the survey incompletely or incorrectly, were used. In the survey form developed for the study, the Health Communication Problems Scale, which was developed by Yeşildal et al. (2021) and has undergone validity and reliability tests, and the Health Service Demand Postponement Behavior Scale, developed by Söyler et al. (2022) and also subjected to validity and reliability tests, were used. IBM SPSS 20 statistical software was used to analyze the data obtained in the study. Findings: As a result of the correlation analysis, a significant relationship was found between health communication problems and individuals' behavior of postponing healthcare service demands. To determine the effect size of this relationship, a regression analysis was conducted, revealing that 12.1% of individuals' healthcare service demand postponement behavior could be explained by health communication problems. Conclusion: This study has shown that there is a significant relationship between health communication problems and individuals' delay in seeking healthcare services. The study highlights the positive effects of effective communication in healthcare institutions on the effectiveness of healthcare services and individuals' health management
Mimariyi ölçekler arasında tasarlama
The purpose of the paper is to discuss scale as not only a representative but also a creative and imaginative tool. By using the method of conceptual analysis, the paper discusses concepts which are used to define scale in architecture. These analyses reveal the changing theoretical framework of scale. The argument of the paper is that this is the change of scale from being a representational to a self-representational tool, suggesting that when scale is freed from the dimensional or proportional qualities of the object it represents, it only represents itself in architecture. Although scale is usually defined by the concepts of size, dimension, measurement and proportion, it has many other definitions, as it is relational and perceptual. The relational and perceptual nature of scale makes it an imaginative tool in architectural design. It is also a creative tool that encourages designers to think and imagine in an interdisciplinary context in architecture. Scale, therefore, cannot be understood only as a technical tool that represents the size of a design object. As a contribution to the literature, the paper reconceptualises scale as a self-representational tool that does not necessarily represent a specific size or object. The paper conceives of scale as a tool for designing in between scales in architecture.Makalenin amacı, ölçeği sadece temsili değil aynı zamanda yenilikçi bir araç olarak tartışmaktır. Makalede kavramsal analiz yöntemi kullanılmakta; mimaride ölçeği tanımlamak için kullanılan kavramlar analitik olarak tartışılmaktadır. Analizler, ölçeğin değişen kuramsal çerçevesini ortaya koymaktadır. Söz konusu değişim, ölçeğin temsil ettiği nesnenin boyutsal ya da oransal niteliklerinden kurtulduğunda yalnızca kendini temsil edebilme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Ölçek genellikle büyüklük, boyut, ölçü ve oran kavramlarıyla tanımlansa da ilişkisel ve algısal olması nedeniyle başka birçok tanıma sahiptir. Ölçeğin ilişkisel ve algısal doğası, onu mimari tasarımda yenilikçi ve yaratıcı bir araç haline getirir. Ayrıca ölçek, mimari tasarımcıları disiplinlerarası bir bağlamda düşünmeye ve hayal etmeye teşvik eden bir araç olarak görülebilir. Dolayısıyla ölçek, yalnızca bir tasarım nesnesinin boyutunu temsil eden teknik bir araç olarak düşünülememektedir. Bu makalenin literatüre olan katkılarından biri, ölçeği belirli bir boyutu ya da nesneyi temsil etmesi gerekmeyen, bunun yerine kendini temsil eden bir araç olarak yeniden kavramsallaştırmayı denemesidir. Bu nedenle makalede ölçek, mimaride ölçekler arasında tasarım yapmayı mümkün hale getiren bir araç olarak değerlendirilmektedir
Determination of phenological and pomological characteristics of local olive varieties grown in Mut district of Mersin province
Zeytin yetiştiriciliği, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de gittikçe artan bir şekilde önem kazanmaktadır. Özellikle zeytinyağının insan beslenmesindeki öneminin daha iyi anlaşılması nedeniyle zeytinyağına olan talep artmakta buna paralel olarak da fiyatlarında da sürekli artışlar meydana gelmektedir. Zeytinin anavatan bölgesinde yer alan Türkiye büyük bir genetik çeşitliliğe sahip olup, halen botanik tanımlaması yapılmamış, agronomik ve teknolojik özellikleri yeterince bilinmeyen çok sayıda mahalli çeşit bulunmaktadır. Bu çeşitlerinin özelliklerinin tespiti hem çeşitlerin zeytin üretimine katkısı hem de çeşitli nedenlerle tehdit altında bulunan genetik materyalin korunması bakımından önem arz etmektedir. Bu araştırma, Mersin ili Mut ilçesinde yetiştirilen 'Beyrut' ve 'Çopur' mahalli zeytin çeşitlerinin fenolojik, pomolojik ve teknolojik özelliklerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çeşitlerde ağaç, yaprak ve çiçek özellikleri; tomurcuk patlaması, çiçeklenme başlangıcı, tam çiçeklenme, çiçeklenme sonu ve hasat başlangıcı gibi fenolojik özellikler ile meyve ve çekirdek ağırlığı, meyve boyu ve eni gibi pomolojik özellikler ve kilogramda meyve sayısı, meyvede et ve çekirdek oranları, etin çekirdekten ayrılma durumu ve yağ oranı gibi teknolojik özellikler incelenmiştir. 'Beyrut' çeşidinde ağaç gelişme kuvveti 'orta', 'Çopur'da 'kuvvetli'; taç yapısı iki çeşitte de yayvan; taç yoğunluğu 'Beyrut' çeşidinde 'orta', 'Çopur'da 'sık'; verim iki çeşitte de yüksek; periyodisite 'Beyrut' çeşidinde 'kısmi', 'Çopur'da 'şiddetli' olarak belirlenmiştir. İki çeşitte de yaprak genişliği 'dar', yaprak uzunluğu 'orta' yaprak şekli 'mızrak' ve somak uzunluğu 'kısa'dır. Somakta çiçek sayısı 'Beyrut' çeşidinde 'orta', 'Çopur'da 'fazla' olarak bulunmuştur. Fenolojik gözlemlerde tomurcuk kabarması mart ayının ortası ile sonu, tomurcuk patlaması mart ayı sonu, çiçeklenme başlangıcı nisan ayı başı ile ortası, tam çiçeklenme nisan sonu ile mayıs başı, hasat olgunluğu ise ekim ayı sonu ile kasım ayı başında tespit edilmiştir. 'Çopur' çeşidinde fenolojik dönemler 'Beyrut' çeşidinden yaklaşık 7-10 gün sonra başlamaktadır. Çeşitlerde tam çiçekten olgunluğa kadar geçen gün sayısı 184 (Çopur)-185 (Beyrut) gündür. 'Beyrut' çeşidinde meyve iriliği 'çok iri', 'Çopur'da 'iri'; meyve şekli 'Beyrut' çeşidinde 'oval', 'Çopur'da 'uzun'; iki çeşitte de çekirdekler 'çok iri' olarak bulunmuştur. 'Beyrut' çeşidinde kilogramdaki meyve sayısı 157.9 adet, 'Çopur'da 217.8 adet; et oranı 'Beyrut' çeşidinde % 83.51, 'Çopur'da % 75.27; çekirdek oranı 'Beyrut' çeşidinde % 16.49, 'Çopur'da % 24.73; meyve etinin çekirdekten ayrılması 'Beyrut' çeşidinde 'orta', 'Çopur'da 'kolay'; yağ oranı iki çeşitte de 'düşük' bulunmuştur. Sonuç olarak incelenen iki mahalli çeşidin de meyvelerinin iriliği nedeniyle sofralık olarak değerlendirilmesi uygundur. Her iki çeşidin de bölgesel adaptasyon kapasitesi ve iklim şartlarına uygunluğu, Mut ilçesinde sürdürülebilir zeytin tarımı için önemli avantajlar sağlamaktadır. Çalışma sonuçlarının, özellikle mahalli zeytin çeşitlerinin korunması ve geliştirilmesine yönelik bilimsel ve pratik uygulamalara katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Verimliliği yüksek, kısmi periyodisite gösteren, oldukça iri meyvelere sahip ve et oranı yüksek 'Beyrut' zeytin çeşidinin farklı bölgelerde adaptasyon kabiliyeti yanında, döllenme biyolojisi, yağ özellikleri, periyodisite ve çevre faktörlerine karşı hassasiyetinin incelenmesi ve genetik haritasının çıkarılması yararlı olacaktır. 'Çopur' çeşidi de şiddetli periyodisite göstermesi dışında sofralık değeri yüksek bir çeşit olarak görülmektedir. Bu çeşidin de genetik materyal olarak koruma altına alınması, periyodisite üzerinde araştırmaların yapılması yararlı olacaktır.Olive cultivation is gaining increasing importance in Türkiye, as it is worldwide. The growing understanding of the importance of olive oil in human nutrition has led to a rise in demand for olive oil, which in turn has led to a continuous increase in its prices. Türkiye, the homeland of the olive, boasts a wide genetic diversity, and there are numerous local varieties whose botanical descriptions remain largely unknown, and whose agronomic and technological properties are insufficiently understood. Identifying the characteristics of these varieties is crucial both for their contribution to olive production and for preserving genetic material that is threatened by various factors. This research was conducted to determine the phenological, pomological, and technological characteristics of the local olive varieties 'Beyrut' and 'Çopur' grown in the Mut district of Mersin province. Tree, leaf, and flower characteristics; phenological characteristics such as bud burst, beginning of flowering, full bloom, end of flowering, and beginning of harvest; pomological characteristics such as fruit and seed weight, length, and width; and technological characteristics such as fruit number per kilogram, flesh and seed ratios, the separation of flesh from the seed, and oil content were examined. Tree growth vigour was 'medium' in the 'Beyrut' variety and 'vigorous' in 'Çopur'; crown structure was broad in both varieties; crown density was 'medium' in 'Beyrut' and 'dense' in 'Çopur'; yield was high in both varieties; alternate bearing was partial in 'Beyrut' and severe in 'Çopur'. In both varieties, leaf width was 'narrow', length was 'medium', leaf shape was 'lanceolate', and inflorescence length was 'short'. The number of flowers per inflorescence was 'medium' in 'Beyrut' and 'high' in 'Çopur'. Phenological observations revealed bud swelling in mid- to late March, bud burst in late March, flowering onset in early to mid-April, full bloom in late April to early May, and harvest maturity in late October to early November. Phenological periods in 'Çopur' begin approximately 7-10 days later than in 'Beyrut'. The number of days from full bloom to maturity in each variety is 184 (Çopur)-185 (Beyrut) days. Fruit size was found to be 'very large' in the 'Beyrut' variety and 'large' in the 'Çopur' variety; the fruit shape was 'oval' in the 'Beyrut' variety and 'long' in the 'Çopur' variety; and the seeds were 'very large' in both varieties. The number of fruits per kilogram in the 'Beyrut' variety was 157.9 and 217.8 in the 'Çopur' variety; the flesh ratio was 83.51% in the 'Beyrut' variety and 75.27% in the 'Çopur' variety; the seed ratio was 16.49% in the 'Beyrut' variety and 24.73% in the 'Çopur' variety; the separation of the flesh from the seed was 'medium' in the 'Beyrut' variety and 'easy' in the 'Çopur' variety; and the oil content was 'low' in both varieties. In conclusion, both local varieties studied are suitable for table use due to their large fruit size. The regional adaptation capacity and suitability of both varieties to climatic conditions provide significant advantages for sustainable olive cultivation in the Mut district. The study results are expected to contribute to scientific and practical applications, particularly for the conservation and development of local olive varieties. It will be beneficial to examine the adaptability of the 'Beyrut' olive variety, which exhibits high productivity, partial alternate bearing, fairly large fruits, and a high flesh content, in different regions, as well as its fertilization biology, oil characteristics, sensitivity to alternate bearing and environmental factors, and to develop its genetic map. The 'Çopur' variety, despite its severe alternate bearing, is also considered a high table value variety. Protecting this variety as genetic material and conducting research on alternate bearing would be beneficial
Effects of postharvest methyl jasmonate and edible film coating applications on the quality of Agaricus bisporus mushroom during storage
Mantar ülke genelinde yetiştiriciliği yapılan doğal ortamlarda bolca görebileceğimiz ve 700 çeşitten 25'inin kültüre alındığı bir bitkidir. Depolama süresi oldukça kısa olan mantarlar için kaliteli bir pazar değeri sunabilmek adına kısa sürede satışa sunulmalıdır. Günümüzde soğuk hava depoları mantar için kullanılan raf ömrünü uzatmak ve Pazar değerini korumak adına kullanılan muhafaza yöntemidir. Sodyum Aljinat su bölgelerinde bulunan kahverengi yosundan elde edilen bir polisakkarit ürünüdür. Alijinik asit içeren su yosunları genellikle daha soğuk ülkelerde bulunmaktadır Alijinat alglerde hücre duvarında bulunmakta ve selüloz gibi davranarak hücrenin yapısını korumaktadır. Yenilebilir film kaplamalar fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmaya korumak için ürünlere uygulanan ince organik bileşik katmanlarıdır. Film kaplamaların en önemli avantajları biyolojik olarak parçalanabilme özelliği olması ve çoğu zaman ürünle birlikte tüketildiğinde kalıntı bırakmamasıdır. Yenilebilir film kaplama bileşimi biopolimerler, lipitler, foodgrade solventler, plastikleştiriciler ve doğal kaynaklardan elde edilen antioksidan ve antimikrobiyal aktiviteye sahip katkı maddelerini içermektedir. Mantarda raf ömrünün uzatılabilmesi için salisilik asit, kitosan, soğukta depolama, modifiye atmosfer paketleme ile depolama, metil jasmonat, alginat ve sitokinin uygulamaları gibi birçok yöntem uygulanmıştır. Hasat sonrası yüzey kaplama işlemleri muhafaza süresini önemli derecede artırarak, solunum hızını yavaşlatmakta ve depolama süresini uzatmaktadır. Bu çalışmada hasat sonrası mantarlarda metil jasmonat ve yenilebilir film kaplama uygulamalarının ve bunların birlikte kullanımının Agaricus bisporus mantar türünde soğukta muhafaza süresince kalite özellikleri üzerine etkileri incelenmiştir. Yapılan çalışma sonucunda, metil jasmonat (MeJA) ve aljinat uygulamalarının kontrol ve kitosan uygulamalarına göre kalite özelliklerini korumada daha etkili oldukları belirlenmiştir. Bu uygulamaların birlikte kullanımının ağırlık kaybı, kararma indeksi, MDA ve toplam fenolik madde miktarındaki artışın yavaşlatılması; sertlik, L*, hue açı değeri ve toplam antioksidan aktivitedeki azalışın geciktirilmesinde etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca görsel kalite, renk ve koku değerlerindeki değişimlerin yavaşlatılmasında da aljinat ile MeJA uygulamasının birlikte kullanımı daha etkili bulunmuştur. Sonuç olarak, Hasat sonrası aljinat uygulamasının MeJA ile birlikte kullanımının Agaricus bisporus mantar çeşidinde fiziksel ve kimyasal özelliklerdeki değişimleri yavaşlatmada ve görsel kalitenin korunmasında en iyi uygulama olduğu ve kalite özelliklerinin korunarak 4 °C'de 15 gün süreyle muhafaza edilebileceği belirlenmiştir.Mushroom is a plant that we can see abundantly in natural environments grown throughout the country, and 25 of 700 varieties are cultivated. Mushrooms with a very short storage period should be offered for sale in a short time in order to provide a high quality market value. Today, cold storage is the preservation method used for mushrooms to extend their shelf life and preserve their market value. Sodium Alginate is a polysaccharide product obtained from brown algae found in aquatic areas. Algae containing alginic acid are generally found in colder countries. Aliginate is found in the cell wall of algae and protects the structure of the cell by acting like cellulose. Edible film coatings are thin layers of organic compounds applied to products to protect them from physical, chemical and biological degradation. The most important advantages of film coatings are that they are biodegradable and do not leave residue when consumed together with the product. The edible film coating composition includes biopolymers, lipids, foodgrade solvents, plasticizers and additives with antioxidant and antimicrobial activity obtained from natural sources. Many methods have been used to extend the shelf life of mushrooms, such as salicylic acid, chitosan, cold storage, storage with modified atmosphere packaging, methyl jasmonate, alginate and cytokinin applications. Post-harvest surface coating processes significantly increase the preservation period, slow down the respiration rate and extend the storage period. In this study, the effects of methyl jasmonate and edible film coating applications on post-harvest mushrooms and their combined use on the quality characteristics of Agaricus bisporus mushroom variety during cold storage were examined. As a result of the study, it was determined that methyl jasmonate and alginate applications were more effective in preserving quality properties compared to control and chitosan applications. It was observed that the combined use of these applications was effective in slowing down the increase in weight loss, browning index, MDA and total phenolic substance content; and in delaying the decrease in hardness, L*, hue angle value and total antioxidant activity. In addition, the combined use of alginate and MeJA was found to be more effective in slowing down the changes in visual quality, color and odor values. As a result, it was determined that the use of postharvest alginate application together with MeJA was the best application in slowing down the changes in physical and chemical properties and preserving visual quality in Agaricus bisporus mushroom variety and that it could be stored at 4 °C for 15 days while preserving quality properties.Bu tez çalışması Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24201035 nolu proje ile desteklenmiştir
Design and prototype production of reversing park assist for double-axle agricultural trai̇ler
Bu çalışmada çift dingilli bir tarım arabası için geri manevra park asistanı sisteminin tasarımı, analizi ve prototip üretimi gerçekleştirilmiştir. Sistem, çeki demirinin lineer olarak hareket ettirilerek geri manevra esnasında tarım arabası döner mekanizmasının makaslama yapmasını belli bir oranda engellemektedir. Ayrıca geri gidişlerde manevra etkinliğini arttırmak için sabit olan arka dingil sistemi, hidrolik çift etkili bir silindir yardımıyla, dümenleme kabiliyeti kazandırılmıştır. Denemeler, U1 (Standart dönerli tarım arabasının denenmesi), U2 (Arkadan dümenleme ve döner serbest sisteminin denenmesi), U3 (Arkadan dümenleme ve döner sınırlı sisteminin denenmesi), U4 (Arkadan dümenle, hareketli çeki oku, döner serbest, sisteminin denenmesi) ve U5 (Arkadan dümenle, hareketli çeki oku, döner sınırlı, sisteminin denenmesi) olmak üzere beş farklı uygulamada yapılmıştır. Denemeler, üç farklı operatör (OP1, OP2, OP3) ile üç tekerrürlü olarak yapılmıştır. Yapılan denemelerde U1 uygulamasında tarım arabasının döner mekanizmasının serbest olmasından dolayı geri manevradaki park etme esnasında döner mekanizması tüm operatörlerde makaslamıştır. Bu nedenle U1 uygulamasından ortalama park etme süresi 223 s olarak bulunmuş ve diğer uygulamalara göre en uzun sürede gerçekleşmiştir. U2 uygulamasında ortalama park etme süresi 98 s tamamlanmış olup, tarım arabası arka dümenleme sistemi sayesinde park alanına minimum manevra ile park edilmiştir. U3 uygulamasında dönerin sınırlı olmasından dolayı geri manevra esnasında tarım arabasının ön aksı sürüklenmeye zorlanmıştır. Bundan dolayı geri manevra park işlemi ortalama 133 s sürmüştür. U4 uygulamasındaki denemeler ortalama 128 s'de gerçekleşmiştir. U4 uygulamasında traktör çeki demirinin lineer hareketinden dolayı geri manevra esnasında ön döner dingil mekanizması makaslamaya başladığı anda, traktör çeki oku hareket ettirilerek makaslama engellenmiştir. U5 uygulamasında traktör çeki okunun hareketli olmasından dolayı geri manevra esnasında tarım arabasının ön döner dingil mekanizmasının makaslamasının ve sürüklenmesinin önüne geçerek geri manevra park işlemi ortalama 102 s'de tamamlanmıştır.In this study, the design, analysis, and prototype development of a reverse maneuvering parking assistant system for a double-axle agricultural trailer were carried out. The system limits the scissoring motion of the trailer's pivot mechanism during reverse maneuvers by enabling the drawbar to move linearly. Furthermore, to enhance maneuverability during reversing, the fixed rear axle system was equipped with steering capability using a double-acting hydraulic cylinder. The experiments were conducted in five different configurations: U1 (Standard pivot-type agricultural trailer), U2 (Rear steering and unrestricted pivot system), U3 (Rear steering and restricted pivot system), U4 (Rear steering, movable drawbar, unrestricted pivot system), and U5 (Rear steering, movable drawbar, restricted pivot system). Each configuration was tested with three different operators (OP1, OP2, OP3) and three replications. In the U1 configuration, due to the fully free pivot mechanism, the trailer experienced severe scissoring during parking maneuvers across all operators, resulting in the longest average parking time of 223 seconds. In the U2 configuration, the rear steering system enabled the trailer to be parked with minimal maneuvering, reducing the average parking time to 98 seconds. In U3, the restricted pivot mechanism forced the front axle of the trailer to skid during reversing, leading to an average parking duration of 133 seconds. In U4, an average parking time of 128 seconds was recorded. Thanks to the linear movement of the tractor's drawbar, scissoring was prevented as soon as the front pivot axle started to misalign. In U5, the combination of a movable drawbar and a restricted pivot system successfully prevented both scissoring and axle dragging during reverse maneuvers, resulting in an average parking time of 102 seconds.Bu tez çalışması BAP tarafından 24201057 nolu proje ile desteklenmiştir
Nephroprotective effects of ursodeoxycholic acid as antioxidant therapy against cadmium toxicity
Kadmiyum (Cd), teratojenik ve karsinojenik etkileri ile bilinen toksik bir çevresel kirletici olup, vücuda alındıktan sonra çeşitli dokularda ve sistemlerde hücresel hasara yol açarak ciddi toksisiteye neden olmaktadır. Ursodeoksikolik asit (UDCA), genellikle karaciğer hastalıklarının tedavisinde kullanılan bir safra asidi olup, antioksidan özellikleri sayesinde son yıllarda farklı toksik durumlarda potansiyel koruyucu etkileri ile dikkat çekmiştir. Bu çalışmada, deneysel olarak indüklenen kadmiyum toksisitesinin neden olduğu böbrek hasarına karşı UDCA'nın koruyucu etkileri değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında, ağırlıkları 180-220 gram arasında değişen 28 erkek Wistar Albino sıçan, kontrol (K, n=6), kadmiyum (Cd, n=8), ursodeoksikolik asit (UDCA, n=6) ve kadmiyum + ursodeoksikolik asit (Cd+UDCA, n=8) olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Deney süresi boyunca tüm gruplara ad libitum standart yem ve su verilmiştir. Cd grubuna 8-15. günlerde 3 mg/kg CdCl₂ intraperitoneal (IP) yolla uygulanırken, UDCA grubuna 1-15. günlerde 60 mg/kg UDCA intragastrik (IG) olarak verilmiştir. Cd+UDCA grubuna ise aynı sürelerde 3 mg/kg CdCl₂ (IP) ve 60 mg/kg UDCA (IG) birlikte uygulanmıştır. Deneme sonunda yapılan analizlerde, Cd uygulaması serum BUN, kreatinin ve KIM-1 seviyelerinde anlamlı artışlara yol açarken, GSH düzeylerinde ise belirgin bir azalma tespit edilmiştir (p < 0.05). Ayrıca, serum ve böbrek dokusunda malondialdehit (MDA) düzeylerinde de Cd grubunda anlamlı yükselmeler kaydedilmiştir (p < 0.05). Cd+UDCA grubunda ise, Cd'nin neden olduğu BUN, kreatinin, KIM-1 ve MDA artışlarının azaltıldığı ve GSH düzeylerinde iyileşme sağlandığı gözlenmiştir (p < 0.05). Sonuç olarak, CdCl2 tarafından indüklenen böbrek toksisitesine karşı UDCA'nın belirgin bir nefrotoprotektif etki sergilediği sonucuna ulaşıldı.Cadmium (Cd), a toxic environmental pollutant known for its teratogenic and carcinogenic effects, induces significant toxicity by causing cellular damage in various tissues and systems upon entry into the body. Ursodeoxycholic acid (UDCA), a bile acid primarily used in the treatment of liver diseases, has garnered attention in recent years for its antioxidant properties and potential protective effects in various toxic conditions. This study aimed to evaluate the protective effects of UDCA against kidney damage induced by experimental cadmium toxicity. A total of 28 male Wistar Albino rats, weighing 180–220 grams, were divided into four groups: control (K, n=6), cadmium (Cd, n=8), ursodeoxycholic acid (UDCA, n=6), and cadmium + ursodeoxycholic acid (Cd+UDCA, n=8). Throughout the experiment, all groups were provided with standard feed and water ad libitum. The Cd group received 3 mg/kg CdCl₂ intraperitoneally (IP) from days 8 to 15, while the UDCA group was administered 60 mg/kg UDCA intragastrically (IG) from days 1 to 15. The Cd+UDCA group received a combination of 3 mg/kg CdCl₂ (IP) and 60 mg/kg UDCA (IG) over the same periods. At the end of the experiment, analyses revealed that Cd administration significantly increased serum BUN, creatinine, and KIM-1 levels while markedly decreasing GSH levels (p < 0.05). Additionally, Cd exposure led to significant elevations in malondialdehyde (MDA) levels in both serum and kidney tissue (p < 0.05). In the Cd+UDCA group, UDCA reduced Cd-induced elevations in BUN, creatinine, KIM-1, and MDA levels, while improving GSH levels (p < 0.05). In conclusion, UDCA demonstrated a pronounced nephroprotective effect against kidney toxicity induced by CdCl₂