Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
The effect of different intensity modes and curing times of new generation led light-curing units and various orthodontic adhesive systems on the shear bond strength of metal brackets
Bu çalışmanın amacı, ortodontik tedavi amacıyla çekilmiş premolar dişlere metal braketlerin yapıştırılması sırasında kullanılan çeşitli ortodontik adezivlerin ve LED ışık cihazlarının farklı yoğunluk modu ve sürelerinin braketin bağlanma dayanımı üzerine etkisinin in vitro olarak incelenmesidir. Çalışmaya dahil edilen 160 sağlam üst premolar diş rastgele 10 gruba dağıtılmıştır. Grup I'de Transbond XT, Grup II'de BracePaste kullanılarak braketler yapıştırılmıştır. Her iki grup da kullanılan ışık cihazları ve ışınlama modlarına göre 5'er alt gruba ayrılmıştır. Grup Ia ve IIa; Valo standart güç modu ile 10 saniye, Grup Ib ve IIb; Valo yüksek güç modu ile 8 saniye, Grup Ic ve IIc; Valo ekstra güç modu ile 6 saniye, Grup Id ve IId; Woodpecker normal modu ile 10 saniye, Grup Ie ve IIe; Woodpecker turbo modu ile 6 saniye süreyle ışınlanmıştır. Braketler yapıştırıldıktan sonra universal test cihazında örneklerin makaslama bağlanma dayanımı test edilmiştir. Kopma sonrası braket ve diş yüzeyleri stereo mikroskopta incelenmiş ve artık adeziv indeksine göre puanlanmıştır. Bağlanma dayanımı verilerinin istatistiksel analizi için ikili karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi ve çoklu karşılaştırmalarda Kruskal Wallis H testi uygulanmıştır. ARI skoru verilerinin analizinde Ki-kare testi kullanılmıştır. Valo LED ışık cihazının tüm modlarında Transbond XT ile BracePaste'nin bağlanma dayanımı benzer bulunmuştur (p>0,05). Hem Woodpecker LED ışık cihazının tüm modlarında hem de kullanılan ışık cihazlarından bağımsız olarak, Transbond XT'nin bağlanma dayanımı BracePaste'ye göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grup I'de kullanılan ışınlama modları arasında anlamlı bir fark yoktur (p>0,05). Grup II'de ise Valo yüksek güç modu ile Woodpecker normal modu arasında ve Valo ekstra güç modu ile Woodpecker normal ve turbo modları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Kullanılan yapıştırıcıdan bağımsız olarak, Valo ekstra güç modu ile Woodpecker normal modu arasında da anlamlı fark vardır (p<0,05). Tüm gruplarda elde edilen bağlanma dayanımı değerleri klinik olarak kabul edilebilir düzeydedir. En yüksek bağlanma dayanımı Transbond XT yapıştırıcı ve Valo'nun ekstra güç modunda 6 saniye polimerizasyonu ile bulunmuştur. En düşük bağlanma dayanımı ise BracePaste yapıştırıcı ve Woodpecker'ın normal modunda 10 saniye polimerizasyonu ile elde edilmiştir. Bağlanma dayanımını hem ortodontik adezivin tipi hem de LED ışık cihazının türü ve farklı ışınlama modları etkilemektedir.The aim of this study was to investigate in vitro the effects of various orthodontic adhesives and different intensity modes and durations of LED light devices used during the bonding of metal brackets to extracted premolar teeth for orthodontic treatment on the bond strength of the bracket. The 160 sturdy upper premolar teeth included in the study were randomly distributed into 10 groups. Brackets were bonded using Transbond XT in Group I and BracePaste in Group II. Both groups were divided into 5 subgroups according to the light devices and curing modes used. Groups Ia and IIa were cured with Valo standard power mode for 10 seconds, Groups Ib and IIb were cured with Valo high power mode for 8 seconds, Groups Ic and IIc were cured with Valo extra power mode for 6 seconds, Groups Id and IId were cured with Woodpecker normal mode for 10 seconds, and Groups Ie and IIe were cured with Woodpecker turbo mode for 6 seconds. After the brackets were bonded, the shear bond strength of the samples was tested on the universal testing machine. After breakage, the bracket and tooth surfaces were examined under a stereo microscope and scored according to the adhesive remnant index. For statistical analysis of the bond strength data, the Mann-Whitney U test was applied for pairwise comparisons and the Kruskal Wallis H test was applied for multiple comparisons. Chi-square test was used in the analysis of ARI score data. In all modes of the Valo LED light device, the bond strength of Transbond XT and BracePaste was found to be similar (p>0.05). Both in all modes of the Woodpecker LED light device and regardless of the light devices used, the bond strength of Transbond XT was found to be significantly higher than BracePaste (p<0.05). There was no significant difference between the curing modes used in Group I (p>0.05). In Group II, there was a significant difference between the Valo high power mode and the Woodpecker normal mode and between the Valo extra power mode and the Woodpecker normal and turbo modes (p<0.05). Regardless of the adhesive used, there was also a significant difference between the Valo extra power mode and the Woodpecker normal mode (p<0.05). The bond strength values obtained in all groups were clinically acceptable. The highest bond strength was found with Transbond XT adhesive and Valo in extra power mode with 6 seconds of polymerization. The lowest bond strength was obtained with BracePaste adhesive and Woodpecker in normal mode with 10 seconds of polymerization. Both the type of orthodontic adhesive and the type of LED light device and different curing modes affect the bond strength.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 23132014 proje numarası ile desteklenmiştir
The mediating role of social skills in the effect of screen use on emotion regulation in children
Bu araştırmanın amacı, çocuklarda ekran kullanımının duygu düzenleme üzerindeki etkisinde sosyal becerilerin aracı rolünü belirlemektir. Araştırma Türkiye'nin Muğla ili Menteşe ilçe merkezinde özel ve resmi okul öncesi eğitim kurumlarına devam eden 60-72 aylık 477 çocuk ve ebeveyni ile yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama aracı olarak: Kişisel Bilgi Formu, Problemli Medya Kullanım Ölçeği, Duygu Düzenleme Ölçeği ve Erken Çocuklukta Sosyal Beceri Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen veriler SPSS statistics 27.0 paket programı ve SPSS PROCESS makro yazılımı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda; çocukların problemli ekran kullanımlarının duygu değişkenliği ve olumsuzluğunu pozitif yönde ve problemli ekran kullanımının duygu düzenleme becerilerini negatif yönde etkilediği tespit edilmiştir. Bununla birlikte araştırmada çocukların problemli medya kullanımlarının sosyal becerilerini olumsuz yönde etkilediği, sosyal becerilerin çocukların duygu düzensizliği ve değişkenliğini olumsuz yönde etkilediği belirlenmiştir. Son olarak sosyal becerilerin çocukların duygu düzenleme becerilerini olumlu yönde etkilediği de görülmüştür. Bunların yanında iş birliği becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzensizliği ve olumsuzluğu arasındaki ilişkiye ve kendini kontrol etme becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzensizliği ve olumsuzluğu arasındaki ilişkiye kısmen aracılık ettiği tespit edilmiştir. Diğer yandan hakkını arama becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzensizliği ve olumsuzluğu arasındaki ilişkiye; iş birliği becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkiye; kendini kontrol etme becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkiye ve hakkını arama becerilerinin çocukların problemli medya kullanımları ile duygu düzenleme becerileri arasındaki ilişkiye kısmen aracılık ettiği belirlenmiştir. Bunlarla birlikte katılımcıların duygu düzenleme puanlarının aile gelir durumu, annenin eğitim durumu ve babanın eğitim durumuna göre farklılaştığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte problemli medya kullanımı puanlarının aile gelir durumu ve annelerin günlük ekran süresi değişkenlerine ve sosyal beceri puanlarının anne günlük ekran süresine göre farklılaştığı belirlenmiştir. Bu araştırma, erken çocukluk döneminde ekran kullanımının olumsuz etkilerini azaltmada duygu düzenleme ve sosyal becerilerin geliştirilmesinin kritik öneme sahip olduğunu göstermektedir. Çocukların medya içerikleriyle daha sağlıklı etkileşim kurabilmeleri için ebeveynlere yönelik medya okuryazarlığı programlarının yaygınlaştırılması, aile-çocuk etkileşiminin güçlendirilmesi ve çocuk gelişimcilerin erken müdahale programlarında duygu düzenleme odaklı stratejilere yer vermesi önerilmektedir. Bu bulgular, erken yaşlarda duygusal ve sosyal becerilerin sistematik biçimde desteklenmesinin, ekran temelli risklerin önlenmesinde koruyucu bir rol oynayabileceğini ortaya koymaktadır.This study aimed to determine the mediating role of social skills in the effect of children's screen use on emotion regulation. The study was conducted with 477 children aged 60-72 months attending private and public preschools in the Menteşe district of Muğla, Turkey, and their parents. Data collection tools included a Personal Information Form, Problematic Media Use Scale, Emotion Regulation Scale, and Early Childhood Social Skills Scale. Data obtained in the study were analyzed using the SPSS Statistics 27.0 package and SPSS PROCESS macro software. The study found that children's problematic screen use positively impacted emotional lability and negativity, while problematic screen use negatively impacted emotion regulation skills. Furthermore, the study determined that children's problematic media use negatively impacted social skills, and social skills negatively impacted children's emotion dysregulation and lability. Finally, social skills positively impacted children's emotion regulation skills. Additionally, cooperation skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion dysregulation and negativity, and self-control skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion dysregulation and negativity. Furthermore, advocacy skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion dysregulation and negativity; cooperation skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion regulation skills; self-control skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion regulation skills; and advocacy skills partially mediated the relationship between children's problematic media use and emotion regulation skills. Furthermore, participants' emotion regulation scores differed according to family income, mothers' education level, and fathers' education level. Furthermore, problematic media use scores differed according to family income and mothers' daily screen time, and social skills scores differed according to mothers' daily screen time. This study demonstrates that developing emotion regulation and social skills is critical for reducing the negative effects of screen use during early childhood. To help children interact more healthily with media content, it is recommended that media literacy programs for parents be expanded, family child interactions strengthened, and child development professionals incorporate emotion regulation-focused strategies into early intervention programs. These findings suggest that systematic support for emotional and social skills at an early age can play a protective role in preventing screen-based risks.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 23212031 Proje numarası ile desteklenmiştir
The representation of the sacred and belief in cinematic narrative: The case of American Gods
Çalışma, toplumsal yaklaşım nezdinde, kutsalın yapısı, tarihsel dönüşümü ve sinemasal anlatılardaki konumlanma biçimiyle ilgili literatür taramasının ardından, dekonstrüktivizm üzerinden postmodern sinemasal anlatıların ortaya koyduğu kutsal temsil biçiminin ideolojik yönünü, American Gods (2017-2021) dizisinde yer alan kutsal temsil biçimi üzerinden irdeler. Yapılan dekonstrüktivist irdeleme neticesinde, postmodern sinemasal anlatıların, oluşturdukları ideolojiyle otoriter yapıdan azade olmayı sağlayan ancak otoriteye dönüşme ihtimalini içinde saklı tutan alternatif bir kutsal gerçeklik biçimi inşa ettiği; izleyiciyi özdeşleşmeye olanak tanıyan temsillerle, bu alternatif kutsal gerçekliği benimsemeye yönlendirdiği ve anlamı meşrulaştırdığı sonucuna varılır. Bu doğrultuda, kutsalı temsil eden postmodern sinemasal anlatıların çoğunun, otorite karşıtı gibi görünen ancak otoriteye dönüşme ihtimalini içinde saklı tutan karşı-ideolojiler yarattığı ve otoriter yapıyı tekrar eden bir öze sahip olduğu söylenebilir.The study examines the ideological dimension of the representation of the sacred as presented in postmodern cinematic narratives through deconstruction, following a literature review on the structure, historical transformation, and modes of positioning of the sacred in societal contexts. It analyzes the representation of the sacred in the television series American Gods (2017–2021) as a case study. The deconstructivist analysis concludes that postmodern cinematic narratives construct an alternative form of sacred reality that, while enabling liberation from authoritarian structures, inherently retains the potential to transform into a form of authority itself. By offering representations that allow audience identification, these narratives guide viewers toward adopting this alternative sacred reality and legitimizing its meaning. Consequently, it can be argued that most postmodern cinematic narratives representing the sacred, while appearing anti-authoritarian, create counter-ideologies that contain the latent potential to transform into authority and ultimately replicate authoritarian structures
Analysis of blockchain technology adoption in the finance sector within the framework of technology-organization-environment and technology acceptance model
Blokzincir teknolojisi, finansal alandan başlayarak birçok sektörde hızla yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada, finansal alanda blokzincir teknolojisinin benimsenmesi süreci ele alınmıştır. Bu çalışmanın amacı; blokzincir teknolojisinin finansal sistem içerisinde kullanımı veya benimsenmesi sürecinde, işletmelerin karar alma süreçlerini etkileyen faktörleri Teknoloji-Organizasyon-Çevre (TOÇ) ve Teknoloji Kabul Modeli (TKM) çerçevesinde analiz etmek ve bu faktörler arasındaki ilişkileri ortaya koymaktır. Araştırmanın evrenini, Türkiye de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK)'na kayıtlı 58 bankanın çalışanları oluşturmaktadır. Örneklem olarak, 479 üst düzey banka yöneticisinden yüz yüze ve çevrim içi anket yöntemiyle veri toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS ve AMOS programları aracılığıyla analiz edilmiştir. Araştırma bulguları, TOÇ faktörlerinin TKM ve blokzincir teknolojisinin benimsenmesi üzerinde doğrudan etkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca, TOÇ ile blokzincir benimsenmesi arasındaki ilişkide TKM'nin aracı bir rol oynadığı, çevresel faktörler ile blokzincir benimsenmesi arasındaki ilişkide ise TKM'nin düzenleyici rol üstlendiği belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, mevcut literatürdeki çalışmalarla paralellik göstermektedir. Sonuç olarak, finansal alanda blokzincir teknolojisinin benimsenmesinde teknolojik, organizasyonel ve çevresel faktörlerin etkili olduğu ortaya konulmuştur. Ayrıca TOÇ faktörlerinin blokzincir benimsenmesinde Teknoloji Kabul Modeli (TKM) aracılık ve düzenleyici (sadece çevresel faktörler ile) rolü üstlendiği tespit edilmiştir.Blockchain technology has been rapidly spreading across various sectors, starting with the financial industry. This study focuses on the adoption process of blockchain technology within the financial sector. The aim of the study is to analyze the factors influencing the decision-making processes of businesses regarding the use or adoption of blockchain technology in the financial system, within the framework of the Technology-Organization-Environment (TOE) and the Technology Acceptance Model (TAM), and to reveal the relationships among these factors. The research population consists of employees working at 58 banks registered with the Banking Regulation and Supervision Agency in Turkey . The sample includes 479 senior bank managers, and data were collected through both face-to-face and online surveys. The collected data were analyzed using SPSS and AMOS software. The analysis results indicate that the TOE factors have a direct effect on both TAM and blockchain adoption. Additionally, TAM was found to play a mediating role in the relationship between TOE and blockchain adoption, while acting as a moderating variable in the relationship between the environmental dimension and blockchain adoption. The findings are consistent with existing literature on the topic. In conclusion, it has been revealed that technological, organizational, and environmental (TOE) factors play a significant role in the adoption of blockchain technology in the financial sector. Furthermore, TOE factors were found to have an indirect effect on blockchain adoption through the Technology Acceptance Model (TAM), while environmental factors specifically demonstrated a moderating role in this relationship
Transfer of proceeding within the framework of international judicial cooperation in criminal matters
Cezaî konularda bir devletin adlî mercilerinin diğer bir devletin adlî mercileri adına yerine getirdiği işlemler olarak ifade edebileceğimiz uluslararası adli işbirliği, günümüz dünyasında kapsamı ve uygulama alanı artarak devam eden bir alandır. Artan insan ve mal hareketliliği, ulaşım ve iletişim ağlarındaki kolaylıklar devletlerin yabancılık unsuru içeren adli olaylarında artışa neden olmuştur. Bu durum devletleri adli işbirliği yapmaya sevk etmiştir. Uluslararası ceza hukukunun bir alt konusu olan cezai konularda adli işbirliği sayesinde bir devlette yürütülmekte olan yargılamanın ilerlemesi sağlanmakta, suçların cezasız kalması ve cezasızlık algısının da önüne geçilmektedir. Cezai konularda adli işbirliği ilk uygulamalarını iade özelinde göstermiş, zamanla başka işbirliği türleri de ihtiyaca göre uygulanmaya başlanmıştır. Bu şekilde uygulanmaya başlayan adli işbirliği türlerinden birisi de soruşturma veya kovuşturmanın devridir. Devletler, diğer adli işbirliği türlerini denemesine rağmen yürütme imkanı kalmayan yargılamaların akamete uğramaması adına genellikle yapmış olduğu ikili ve çok taraflı uluslararası antlaşmalar kapsamında bu soruşturma veya kovuşturmayı sağlıklı bir şekilde yürütebilecek veya sonuçlandırabilecek diğer bir devlete devredebilmektedir. Bu adli işbirliği türünün diğerlerinden ayrılan yönü devlet egemenliği ile olan ilişkisidir. Muhakemenin devri ile egemenliğin yansıması olan yargı yetkisi bir başka devlete devredilmektedir. Devralan devlet ise ülkesi sınırlarında işlenmeyen bir suça ilişkin ikincil yargı yetkisi kazanmaktadır. Muhakemenin devrinin bu hassas durumu nedeniyle diğer adli işbirliği türleri kadar sık başvurulan bir yöntem değildir. Bunun yanında uygulamada bilinirliği de yeterince sağlanamamıştır. Buna rağmen muhakemenin devri, modern toplumun suç ve suçlulukla mücadele kapsamında suçluların cezasız kalmaması adına geliştirdiği önemli bir adli işbirliği türü olarak her geçen gün gelişimini sürdürmektedir.International judicial cooperation, defined as the execution of legal actions by the judicial authorities of one state on behalf of the judicial authorities of another state in criminal matters, constitutes a continually expanding area in scope and application at the present time. Increased mobility of individuals and goods, along with advancements in transportation and communication networks, have resulted in a rise in judicial cases involving foreign elements. This development has necessitated inter-state judicial cooperation. Judicial cooperation in criminal matters, a subset of international criminal law, facilitates the progress of ongoing trials within a state while also addressing issues of impunity and the perception thereof. The initial instances of such cooperation primarily involved extradition; however, additional forms of cooperation have been adopted over time in response to evolving needs. One such emerging mechanism is the transfer of proceedings. Under bilateral or multilateral international agreements designed to ensure the uninterrupted continuation of legal proceedings states may transfer an investigation or prosecution to another state with the capacity to effectively proceed or conclude it. This form of judicial cooperation is distinguished by its intersection with state sovereignty. The transfer of proceedings entails the delegation of judicial authority—an inherent aspect of sovereignty—to another state. Consequently, the receiving state acquires supplementary judicial authority over an offense committed beyond its territorial jurisdiction. Given its sensitive nature, the transfer of proceedings is less frequently employed compared to other judicial cooperation mechanisms. Moreover, its practical implementation remains relatively underrecognized. Despite these challenges, the transfer of proceedings continues to evolve as a significant instrument of judicial cooperation, serving as a critical tool in modern society's efforts to combat crime and ensure accountability
3-partite Turán graphs due to edge deletion the change of distance signless Laplacian energy
Euler tarafından yapılan çalışmayla veya en yaygın bilinen haliyle Könisberg Köprü Problemi ile başlayan graf teorinin oldukça yaygın kullanım alanları vardır. Fizik, kimya, bilgisayar bilimleri, ekonomi, mühendislik gibi birçok alanda modellemeler yapılarak kullanılmasının yanısıra en kısa yol problemi, dört renk problemi, pazarlamacı problemi, tesisat problemi gibi problemlerin çözümünde yine graflar kullanılmaktadır. Graflarda noktaların birbirleri ile uzaklıkları, dereceleri gözönüne alınarak iletim matrisi, uzaklık matrisi, uzaklık işaretsiz Laplacian matris, genelleştirilmiş uzaklık matrisi gibi birçok matris tanımlanmıştır. Bu ve benzeri matrislerin özdeğerleri kullanılarak tanımlanan enerji çeşitleri de graflar tarafından modellenen yapıların farklı özelliklerini incelemektedir. Grafların uygulama alanları olduğu gibi teorik çalışma konuları da vardır. En yaygın teorik çalışma konusu enerji konusudur. Graflarda enerji kavramı 1978 yılında Ivan Gutman tarafından tanımlanmıştır. Daha sonra çeşitli enerji türleri de literatüre kazandırılmıştır. Bunlardan biri de bu tezin ana konusu olan ve Alhevaz ve arkadaşları tarafından 2018 yılında tanımlanan uzaklık işaretsiz Laplacian enerjidir. Literatürde yaygın olarak çalışılan konulardan biri ise graftan bir kenar silinmesi sonucu oluşan enerji değişimidir. İlk olarak Day ve So tarafından çalışılmaya başlanan bu konu farklı enerji türleri için, farklı graf türleri için çalışılmış olup halen de çalışılmaya devam etmektedir. Bu tez dört ana bölümden oluşur. Birinci bölümde graf teorinin nasıl başladığı, graf teorinin uygulamaları, uzaklık matrisi uzaklık işaretsiz Laplacian matrisi ve kenar silinmesi hakkında kısa bir bilgi verilmiştir. Aynı zamanda bu bölümde tez çalışmamızda bize yardımcı olacak temel tanımlar yer almaktadır. İkinci bölümde kaynak araştırmasına yer verilmiştir. Üçüncü bölüm ana sonuçlarımız olup öncelikle k-parçalı Kp,...,p tam grafı için, daha sonra 3-parçalı Kp,p,p+1 ve Kp,p,p−1 tam grafları için bir kenar silinmesiyle oluşan uzaklık işaretsiz Laplacian enerji değişimi incelenmektedir. Son bölümde ise sonuçlar ve öneriler yer almaktadır.Graph theory, which began with Euler's work, or more commonly known as the Königsberg Bridge Problem, has a wide range of applications. It is used in modeling across various fields such as physics, chemistry, computer science, economics, and engineering. Additionally, graphs are employed in solving problems like the shortest path problem, the four-color problem, the traveling salesman problem, and the facility location problem. In graphs, various matrices such as the adjacency matrix, distance matrix, distance signless Laplacian matrix, and generalized distance matrix are defined by considering the distances and degrees of vertices. The eigenvalues of these and similar matrices are used to define different types of energy, which are utilized to study various properties of structures modeled by graphs. Graphs have both practical applications and theoretical research topics. The most common theoretical research topic is the concept of energy. The energy concept in graphs was first defined by Ivan Gutman in 1978. Subsequently, various types of energy have been introduced in the literature. One of these, which is the main subject of this thesis, is the distance signless Laplacian energy, defined by Alhevaz and colleagues in 2018. Another widely studied topic in the literature is the energy change resulting from the deletion of an edge from a graph. This topic, initially studied by Day and So, has been explored for different types of energy and different types of graphs and continues to be an active area of research. This thesis consists of four main sections. The first section provides a brief overview of the origins of graph theory, its applications, the distance matrix, the distance signless Laplacian matrix, and edge deletion. This section also includes fundamental definitions that will aid our thesis work. The second section covers the literature review. The third section presents our main results, focusing first on the distance signless Laplacian energy change resulting from edge deletion in k-partite Kp,...,p complete graphs, followed by Kp,p,p+1 and Kp,p,p−1 complete graphs. The final section includes conclusions and recommendations
Application of deep learning algorithms in crack detection after magnetic particle testing
Günümüzde, metal ve malzeme endüstrisinde çatlak tespiti, yapısal sağlamlık ve güvenlik açısından kritik bir öneme sahiptir. Manyetik Parçacık Testi (MPT), metal parçalardaki yüzey kusurlarını belirlemek için yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Malzemelerin doğru yöntemler kullanarak analiz edilmesi malzeme ömrü ve güvenliği açısından önem arz etmektedir. Malzemelerin gözle görülmeyen içyapısındaki hasarların tespitinde doğru yöntemler kullanılmaması kalite güvenliğini ve uzun süre dayanıklılığını negatif etkilemektedir. Geleneksel MPT teknikleri insan tabanlı yorumlama ve manuel analize dayandığından, çatlakların doğru ve hızlı bir şekilde tespit edilmesini zorlaştırmaktadır. Bu çalışmada manyetik parçacık testi görüntülerinde derin öğrenme modellerinin kullanımı incelemeyi amaçlamaktadır. Derin öğrenme algoritmaları, özellikle Evrişimli Sinir Ağları (CNN) ve benzeri modeller, büyük veri setlerinden öğrenme yeteneği sayesinde karmaşık desenleri tanıma ve sınıflandırma konusunda başarı göstermektedir. Bu çalışmanın ana hedefi manyetik parçacık testi için derin öğrenme modellerinin performansını değerlendirmek ve uygulamak olacaktır. Tez çalışmasında çatlak ve çatlak olmayan iki farklı sınıf görüntülerinden oluşan veri seti üzerinde çalışılmıştır. Bu veri seti iyi bilinen derin öğrenme yaklaşımları kullanılarak sınıflandırılmıştır ve elde edilen sonuçlar temel metrikler kullanılarak yaklaşımların performansını karşılaştırmada kullanılmıştır. Yapılan sınıflandırma sonucunda VGG16 yaklaşımı en iyi sonucu %89.04 başarı ile elde etmiştir. Bu tez çalışması, endüstriyel uygulamalarda çatlak tespiti süreçlerini otomatize etmek ve insan hatasını en aza indirgemek için önemli bir adım olacaktır. Ayrıca, manyetik parçacık testi yöntemlerinin doğruluğunu ve verimliliğini artırmak için derin öğrenme modellerinin potansiyelini göstererek, bu alanda yeni bir araştırma ve uygulama alanı açacaktır. Yapılan bu tez çalışmasına benzer bir çalışma yapılmadığı için literatüre önemli bir katkısının olacağı düşünülmektedir.In the metal and materials industry today, crack detection holds critical importance for structural integrity and safety. Magnetic Particle Testing (MPT) is a widely used method to detect surface defects in metal components. Analyzing materials using accurate methods is crucial for ensuring material longevity and safety. Failure to use proper techniques to identify invisible internal damages in materials can negatively impact quality assurance and long-term durability. Traditional MPT techniques rely on human interpretation and manual analysis, making it challenging to detect cracks accurately and efficiently. This study aims to examine the use of deep learning models in magnetic particle testing images. Deep learning algorithms, particularly Convolutional Neural Networks (CNN) and similar models, have demonstrated success in recognizing and classifying complex patterns due to their ability to learn from large datasets. The primary objective of this study is to evaluate and implement the performance of deep learning models for magnetic particle testing. In this thesis, a dataset comprising two classes crack and non-crack images was utilized. This dataset was classified using well-known deep learning approaches, and the results were compared based on key performance metrics. Among the methods employed, the VGG16 approach achieved the best result with an accuracy of 89.04%. This thesis study represents a significant step toward automating crack detection processes in industrial applications and minimizing human error. Moreover, it demonstrates the potential of deep learning models to enhance the accuracy and efficiency of magnetic particle testing methods, thereby opening new avenues for research and application in this field. As no similar study has been conducted previously, this thesis is expected to make a significant contribution to the literature.Bu tez çalışması Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24201044 nolu proje ile desteklenmiştir
Modernization strategies in cultural cuisines: Konya example
Bu araştırma, Konya örneği üzerinden yerel mutfak kültürünün çağdaşlaşma sürecini inceleyerek, yöresel mutfakların ulusal ve uluslararası düzeyde sürdürülebilirliğini sağlamak amacıyla stratejik öneriler sunmayı amaçlamaktadır. Çalışmada karma araştırma yöntemi benimsenmiş; nitel veri toplama aracı olarak literatür taraması, nicel veri toplama aracı olarak ise anket yöntemi kullanılmıştır. Anket sonuçları, yerel mutfak kültürünün tanıtımı için ayrılan kaynakların yetersiz olduğunu, kamu ve özel sektörün katkılarının sınırlı kaldığını ve eğitim kurumlarında bu kültürün yeterince öğretilmediğini ortaya koymuştur. Ayrıca, yerel mutfak bilincinin ekonomik refah, ulusal imaj ve gastronomi turizmiyle doğrudan ilişkili olduğu belirlenmiştir. Araştırma sonucunda, yerel mutfak kültürünün geliştirilmesi için eğitim politikalarının güçlendirilmesi, nitelikli gastronomi uzmanlarının yetiştirilmesi, devlet destekli teşviklerin artırılması, medya ve tanıtım çalışmalarının yoğunlaştırılması, sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi ve işlevsel bir milli gastronomi politikasının oluşturulması önerilmektedir. Genel olarak, yerel mutfakların çağdaşlaşması yalnızca kültürel bir koruma aracı değil; aynı zamanda ekonomik kalkınma, ulusal marka değeri ve kültürel diplomasi açısından stratejik bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.This study aims to examine the modernization process of local culinary culture through the case of Konya and to propose strategic recommendations for ensuring the sustainability of regional cuisines at both national and international levels. A mixed research method was adopted, utilizing literature review as the qualitative data collection tool and questionnaire as the quantitative method. The findings of the questionnaire indicate that the financial resources allocated for the promotion of local culinary culture are insufficient, and the contributions of public institutions and the private sector remain limited. Furthermore, local culinary education is inadequately integrated into educational institutions. It was also determined that awareness of local food culture is directly associated with economic welfare, national image, and the development of gastronomy tourism. Based on the results, the study proposes strengthening educational policies, training qualified gastronomy professionals, increasing state-supported incentives, intensifying media and promotional efforts, supporting non-governmental organizations, and developing a functional national gastronomy policy. In conclusion, the modernization of local cuisines should not be viewed merely as a cultural preservation effort but also as a strategic opportunity for economic development, enhancing national brand value, and promoting cultural diplomacy on an international scale.Bu tez çalışması 24203011 proje numarası ile Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından desteklenmektedir
Synthesis and characterization of flowable bulk-fill composites using different modified polyurethane acrylates
Bu tez çalışmasında, doğada bozulabilir ve antibakteriyel özelliklere sahip Bulkfill dental kompozit geliştirmesi ve bu malzemenin mekanik ve biyolojik performansını değerlendirildi. Dental kompozit reçine üç aşamada sentezlendi. İlk aşama da antibakteriyel ve mekanik özelliği geliştirmek için inorganik fazda kullanılmak üzere silanlı hidroksiapatit ve Kitosan /NaF mikro partikülleri sentezlendi ve analiz edildi. İkinci aşama da organik faz monomeri UV ile kürlenebilen akrilik ile sonlandırılmış poliüretanlar akrilatlar (APU'lar) ön polimeri sentezlendi ve analiz edildi. Her iki aşamada elde edilen ürünler FTIR ve DSC analizleriyle doğrulandı. Son aşamada ise sentezlenen organik faz ve inorganik faz içerisine foto başlatıcı ve hızlandırıcı eklenerek değişen miktarlara sahip Bulkfill kompozit malzeme elde edildi. Hazırlanan dental kompozit malzemeler teflon kalıba yerleştirilerek LED ışık cihazıyla polimerizasyon gerçekleştirildi. Polimerize olduktan sonra numuneler su emilimi, sudaki çözünürlüğü, temas açısı bakılarak hidrofobik özellikleri incelendi, antibakteriyel aktivitesi, yüzey morfolojisine ait SEM görüntüleri, mekanik özellikleri ve kürlenme derinliği analizleri gerçekleştirildi. Sonuç olarak, geliştirilen dental kompozitlerin antibakteriyel ve mekanik olarak yeterli özellikler sergilediği, su ile temas sonrası yapısal stabilite gösterdiği ve diş hekimliği uygulamaları için potansiyel bir alternatif malzeme olabileceği belirlenmiştir.This thesis evaluated the development of a biodegradable, antibacterial Bulkfill dental composite and its mechanical and biological performance. The dental composite resin was synthesized in three stages. In the first stage, silanized hydroxyapatite and Chitosan/NaF microparticles were synthesized and analyzed for use in the inorganic phase to improve antibacterial and mechanical properties. In the second stage, a prepolymer of polyurethanes and acrylates (APUs) terminated with UV-curable acrylic, an organic matrix monomer, was synthesized and analyzed. The products obtained in both stages were verified by FTIR and DSC analyses. In the final stage, varying amounts of photoinitiators and accelerators were added to the synthesized organic and inorganic phases to obtain the Bulkfill composite material. The prepared dental composite materials were placed in a Teflon mold and polymerized using an LED light device. After polymerization, the samples were examined for their water absorption, water solubility, contact angle, and hydrophobic properties. Antibacterial activity, SEM images of surface morphology, mechanical properties, and curing depth analyses were performed. As a result, it was determined that the developed dental composites exhibited adequate antibacterial and mechanical properties, showed structural stability after contact with water, and could be a potential alternative material for dental applications
Çoklu ve keyfi değerlerde yığılmalı sayım regresyon modelleri
This thesis addresses the common challenge of modeling count data that exhibits inflation at multiple and arbitrary values, a feature often inadequately captured by standard statistical models. To flexibly model these complex data structures, this work introduces a unified family of models and their corresponding regression extensions that advance the existing literature. First, an extended Poisson distribution is developed, which encompasses numerous nested inflated Poisson models as special cases. This framework is then generalized to the Negative Binomial family to account for overdispersion. Finally, as an alternative to these two approaches, a novel discrete model based on a modified Uniform-Geometric distribution is presented. For each proposed model family, fundamental distributional properties are derived, maximum likelihood estimation methods based on Fisher scoring and the EM algorithm are developed, and an inferential framework is established. Simulation studies and real-data applications demonstrate the flexibility, superior goodness-of-fit, and enhanced interpretability of the proposed models compared to existing methods. This thesis provides a comprehensive and applicable methodological toolkit for modeling arbitrary inflation patterns in count data, making a significant contribution to the field.Bu tez, sayım verilerinde sıkça gözlemlenen ve standart istatistiksel modellerin yetersiz kaldığı çoklu ve keyfi değerlerdeki yığılma sorununu ele almaktadır. Bu karmaşık veri yapılarını esnek bir şekilde modellemek amacıyla, mevcut literatürü aşan bütünleşik bir model ailesi ve bu modellerin regresyon uzantıları önerilmektedir. Çalışma kapsamında ilk olarak, iç içe geçmiş birçok yığılmalı Poisson modelini kapsayan genişletilmiş bir Poisson dağılımı geliştirilmiştir. Ardından bu yaklaşım, aşırı saçılımı da dikkate alacak şekilde Negatif Binom ailesine genellenmiştir. Son olarak, bu iki modele alternatif olarak, modifiye edilmiş Uniform-Geometrik dağılıma dayalı özgün bir kesikli model sunulmuştur. Önerilen her bir model ailesi için temel dağılımsal özellikler türetilmiş, parametre tahmini için Fisher skorlama ve EM algoritmasına dayalı en çok olabilirlik yöntemleri geliştirilmiş ve çıkarımsal altyapı oluşturulmuştur. Simülasyon çalışmaları ve gerçek veri uygulamaları, sunulan modellerin esnekliğini, üstün uyum performansını ve mevcut yöntemlere kıyasla daha yüksek yorumlanabilirlik gücünü ortaya koymaktadır. Bu tez, sayım verilerindeki keyfi yığılma desenlerini modellemek için kapsamlı ve uygulanabilir bir metodolojik araç seti sunarak alana önemli bir katkı sağlamaktadır