Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
Preparation of an electrochemical sensor using screen-printed electrode for the determination of bisphenol A
Birçok polimerik üründe yaygın olarak kullanılan bir plastik katkı maddesi olan Bisfenol A (BPA), hormonal ve homeostatik fonksiyonlara müdahale ederek endokrin sistemi bozmaktadır. BPA'nın sağlığa etkileri konusundaki endişeler nedeniyle, bu potansiyel riski zamanında kontrol altına almak için BPA'yı tayin etmek çok önemlidir. Bu amaçla, sensörün elektroaktif özelliklerini geliştirmek için tungsten disülfür (WS2), manyetit (Fe3O4) ve indirgenmiş grafen oksit (rGO) içeren üçlü bir nanokompozit kullanarak BPA'yı hızlı ve kolay bir şekilde tayin etmek için laboratuvar yapımı, tek kullanımlık bir sensör platformu geliştirildi. Üçlü kompoziti oluşturan her bir nanomateryalin performansını değerlendirmek için kapsamlı yapısal ve elektrokimyasal karakterizasyonlar gerçekleştirilmiştir. Sensör, 0,03 μM'lik bir gözlenebilme sınırı ile 0,05 μM ile 50 μM arasında değişen iyi bir doğrusal sinyal göstermiştir. Ayrıca, sensör kabul edilebilir kararlılık, güçlü anti-girişim yeteneği, iyi tekrarlanabilirlik ve tekrarlanabilirlik sergilemiştir. Önerilen sensör, %103,50 ile %105,25 arasında tatmin edici geri kazanım oranlarıyla musluk ve kaynak suyu numunelerinde BPA'yı tayin etmek için de kullanılmıştır. Bu bulgular, sensörün BPA'nın tayini için güvenilir bir platform olma potansiyelini ortaya koymaktadır. Bu tatmin edici sonuçlar, WS2, Fe3O4 ve rGO'dan oluşan üçlü kompozitin BPA'nın elektrokimyasal olarak tayininde önemli bir rehberlik sunduğunu doğrulamaktadır.Bisphenol A (BPA), a plastic additive widely used in many polymeric products, disrupts the endocrine system by interfering with hormonal and homeostatic functions. Due to concerns about the health effects of BPA, it is crucial to detect BPA in order to control this potential risk in a timely manner. To this end, a lab-made, disposable sensor platform was developed to quickly and easily determine BPA using a ternary nanocomposite containing tungsten disulfide (WS2), magnetite (Fe3O4) and reduced graphene oxide (rGO) to enhance the electroactive properties of the sensor. Comprehensive structural and electrochemical characterizations were conducted to evaluate the performance of each nanomaterial constituting the ternary composite. The sensor demonstrated a good linear response ranging from 0.05 μM to 50 μM with a limit of detection of 0.03 μM. Additionally, the sensor exhibited acceptable stability, strong anti-interference ability, good reproducibility and repeatability. The proposed sensor was also utilized to detect BPA in tap and spring water samples with a satisfied recovery rates from 103.50% to 105.25%. These findings suggests the sensor's potential as a reliable platform for monitoring BPA. These satisfying results confirmed that the ternary composite consisting of WS2, Fe3O4, and rGO offers a significant guidance in the electrochemical monitoring of BPA
Konya Sharia Registry no. 20 (1085-1086 / 1674-1675) evaluation and transcription
Osmanlı mahkemelerinde verilen kararların ve kayıtların tutulduğu defterlere şer'iye sicili denir. Kadı sicili, kadı divanı şeklinde ifade edilen bu defterler, kadı ya da naibi tarafından yazılmış ve çeşitli belgeleri içermiştir. Şer'iye sicilleri, kadıların kayda aldığı hüccet, ma'ruz, mürasele, berat, ferman gibi belgelerden oluşan ve iktisadi, sosyal, hukuki kısımları ele alarak döneme dair önemli bilgiler veren birinci elden kaynak niteliği taşımaktadır. Siciller, sadece yargılamalara dair kararları değil, aynı zamanda dönemin toplumsal yapısını ve ekonomik faaliyetlerini de yansıtan belgelerdir. Bu nedenle kısıtlı imkânların olduğu dönemde yazılı kayıtlarla olayların aydınlatılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Şeri mahkemeler insanların haklarını aramada bir köprü görevi görmüştür. 337 sayfa ve 792 belgeden oluşan 20 Numaralı Konya Şer'iye Sicili, 1085-1086 (1674-1675) yıllarını kapsamaktadır. Bu belgelerin içeriği dönemin sosyal, iktisadi, hukuki ve idari hayatına dair çeşitli belgeleri içermektedir. Sicilde yer alan belgeler, vali, naip ve vasi tayinleri, gasp, darp, içki, hırsızlık, sahtekâlık, ölüm keşfi, talâk, namzed, muhala'â, mülk satışı, borç, vergi ve vakıf davalarını kapsamaktadır. Bu çalışmalar, sadece o dönemin hukuki süreçlerini yansıtmakla kalmamakta ve aynı zamanda toplumun gündelik yaşamı, ticaret, dini meseleler ve yönetimle ilgili detaylı bir bakış açısı da sunmaktadır. Bu bağlamda, 20 Numaralı Konya Şer'iye Sicili'nin ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi ve transkripsiyonunun yapılmasıyla, dönemin sosyal yapısı, iktisadi durumu, hukuki süreçleri ve idari yönetimi hakkında derinlemesine bilgi edinilmesi amaçlanmaktadır. Bu tür siciller, Osmanlı toplumu hakkında kapsamlı bir anlayış geliştirilmesine katkı sağlamaktadır.The books where the decisions and records given in the Ottoman courts were kept are called the sharia registers. These books, referred to as the kadi register or the kadi divan, were written by the kadi or his deputy and contained various documents. The sharia registers are primary sources consisting of documents such as huccet, ma'ruz, mürasele, berat, ferman recorded by the kadis and provide important information about the period by addressing the economic, social and legal aspects. The registers are documents that reflect not only the decisions regarding the trials but also the social structure and economic activities of the period. For this reason, they play an important role in shedding light on events with written records during a period when there were limited resources. The sharia courts served as a bridge for people to seek their rights. The Konya Sharia Register No. 20, consisting of 337 pages and 792 documents, covers the years 1085-1086 (1674-1675). The content of these documents includes various documents regarding the social, economic, legal and administrative life of the period. The documents included in the registry include governor, viceroy, guardian appointments, extortion, assault, alcohol, theft, fraud, discovery of death, divorce, acquittal, muhalal, property sales, debt, tax and foundation cases. These studies not only reflect the legal processes of that period but also provide a detailed perspective on the daily life of the society, trade, religious issues and administration. In this context, it is aimed to obtain in-depth information about the social structure, economic situation, legal processes and administrative administration of the period by evaluating and transcribing the Konya Sharia Registry No. 20 in detail. Such records contribute to the development of a comprehensive understanding of Ottoman society
Comparative analysis of foreign trade between the European Union and United Kingdom before and after Brexit
Dünyada uluslararası ekonomik ve ticari ilişkiler Dünya Ticaret Örgütü tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde olduğu kadar ülkeler arası iki taraflı veya çok taraflı ticaret anlaşmaları tarafından da şekillendirilmektedir. Dünya ülkelerinin neredeyse tamamı Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmakla birlikte en az bir dış ticaret anlaşmasına taraf olmuştur. Söz konusu dış ticaret anlaşmalarının hem sayısı hem de içeriğinde zaman içerisinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Dış ticaret anlaşmaları ve bu anlaşmalar çerçevesinde uyulması beklenen hükümler ekonomik ve ticari meselelerin dışındaki politika alanlarını da kapsayacak şekilde genişlemiş ve derin ticaret anlaşmaları kavramı ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği 1951 yılından günümüze kadar geçirdiği çeşitli aşamalar neticesinde üyeleri arasında ekonomik ve siyasi birliğini sağlama konusunda çok önemli aşamalar kaydetmiş ve kapsamlı bir ekonomik entegrasyon halini almıştır. 1973 yılında o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'na üye olan Birleşik Krallık üyelikten yaklaşık 43 yıl sonra 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan referandum ile Avrupa Birliği üyeliğinden resmen ayrılmıştır. Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılması ülkenin özellikle ekonomik ve diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerinde yapısal bir değişim anlamına gelmektedir. Bu kapsamda Birleşik Krallık diğer ülkelerle olan ticari ilişkilerini yeni ticaret anlaşmaları ile belirlemek durumundadır. Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında ise 30 Kasım 2020 tarihinde yeni bir ticaret ve iş birliği anlaşması imzalanarak 1 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşma AB üyeliğinden farklı olduğu için taraflar arasındaki dış ticarette değişiklikler yaratması muhtemeldir. Bu kapsamda AB-Birleşik Krallık arasında imzalanan ve 1 Mayıs 2021 tarihinde yürürlüğe giren ticaret ve iş birliği anlaşmasının Birleşik Krallık'ın AB ile olan mal ticaretini AB üyeliğine kıyasla nasıl etkileyeceği çekim modeli yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarından elde edilen bulgulara göre AB üyeliği bir ülkenin mal ticaret hacmini %26 oranında artırmaktadır. Birleşik Krallık ile AB arasında yapılan yeni anlaşmanın kapsadığı koşullar itibariyle Birleşik Krallık'ın AB ile olan ticaret hacmindeki artış %8'dir. Dolayısıyla Birleşik Krallık AB üyeliğinden ayrılarak yaptığı yeni anlaşma ile AB ile olan mal ticaret hacminin %18 oranında azalması ihtimaliyle karşı karşıyadır.International economic and trade relations in the world are determined by the rules created by the World Trade Organization as well as bilateral or multilateral trade agreements between countries. Almost all the countries in the world are members of the World Trade Organization and have become parties to at least one foreign trade agreement. There have been significant changes in both the number and content of these foreign trade agreements over time. Foreign trade agreements and the provisions expected to be complied with within the framework of these agreements have expanded to include policy areas other than economic and commercial issues, and the concept of deep trade agreements has occurred. The European Union has made significant progress in establishing an economic and political union among its members as a result of the various stages it has been through since 1951 and has become an exclusive economic integration. The United Kingdom, which became a member of the European Economic Community in 1973, officially withdrew from the European Union with a referendum held on 23 June 2016, approximately 43 years after its membership. The United Kingdom's withdrawal from the European Union means a structural change in the country's economic and trade relations with other countries. In this context, the United Kingdom has to determine its trade relations with other countries with new trade agreements. A new trade and cooperation agreement was signed between the European Union and the United Kingdom on November 30, 2020 and entered into force on May 1, 2021. Since this agreement is different from EU membership, it is possible to create changes in foreign trade between the parties. In this context, how the trade and cooperation agreement signed between the EU and the United Kingdom and entered into force on May 1, 2021 will affect the United Kingdom's trade in goods with the EU compared to EU membership was analyzed using the gravity model method. According to the findings obtained from the analysis results, EU membership increases a country's trade in goods by 26%. The increase in the United Kingdom's trade volume in goods with the EU is 8% in terms of the conditions covered by the new agreement between the United Kingdom and the EU. Therefore, the United Kingdom faces the possibility of a decrease in its trade in goods with the EU by 18% with the current agreement compared to the EU membership
Evaluation of pressurized irrigation systems used in a public park around Ankara Yeni̇mahalle - Batikent
Bu tez çalışması Ankara ili Yenimahalle ilçesi Batıkent bölgesinde Haydar Aliyev halk parkında bulunan basınçlı sulama sistemlerini değerlendirmek ve mevcut şartlarda bitkilere yağmurlama ve damla sulama sistemleri ile sezonluk uygulanan su miktarları belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Ayrıca, parkta damla sulama sistemlerinde damlatıcı su uygulama performansı da belirlenmiştir. Bu amaçla, Eş Su Uygulama sınıfı göstergesi olarak Homojenlik Katsayısı (CU) ve Eş Su Uygulama Katsayısı (EU) değerleri hesaplanmış; bu değerlere göre damlatıcı su uygulama sınıfı tespit edilmiştir. Araştırma sonucunda; damla sulamada işletme basıncı 1.75 kg/cm2 olarak ölçülmüştür. Ortalama damlatıcı debisi 5 L/h olarak hesaplanmıştır. CU değeri yaklaşık %81 ve buna göre damlatıcı eş su uygulama sınıfı İYİ olarak belirlenmiştir. EU değeri ise yaklaşık %50 ve buna göre damlatıcı homojen su uygulama sınıfı ZAYIF olarak bulunmuştur. Damlatıcı su uygulama performansının genel olarak beklenenden (%90 veya daha yüksek) daha düşük olduğu; bunun sebepleri olarak da sistemdeki planlama zayıflıkları, sistemdeki kaçaklar ve bazı damlatıcılardaki kısmi veya tam tıkanmalar gösterilebilir. Yağmurlama sulama sistemi ile sezonluk uygulanan sulama suyu miktarı 1566 mm; damla sulama sistemi ile uygulanan sulama suyu miktarı ise 1382 mm civarında hesaplanmıştır. Tez çalışması sonucunda son yıllarda iklim değişikliğinin olumsuz etkisinin bir sonucu olarak Ankara ili gibi yarı-kurak iklim çevrelerinde peyzaj alanlarında yüksek su tüketen çim bitkisi ekim alanlarının azaltılması ve kurakçıl bitkilerin söz konusu alanlarda yaygınlaştırılması güçlü bir şekilde tavsiye edilebilir. Bu araştırma açıkça göstermiştir ki kurak ve yarı-kurak alanlarda özellikle sulamada su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı olmazsa olmaz bir zorunluluktur.This study was performed to assess the pressurized irrigation systems and to determine the seasonal applied water by both the sprinkler and drip irrigation systems on plants at Haydar AliyevPublicpark situated in Ankara-Yenimahalle-Batıkent location. In addition, dripper water application performance was also identified. For that purpose, Homogeneity Coefficient (CU) and Uniform water distribution Coefficient (EU) as indicators of emitter water application performance were calculated, and then Uniform Watering Class was obtained accordingly. In results, working pressure for drip irrigation system was measured as 1.75 kg/cm2. Mean emitter discharge was computed as 5 L/h. CU was calculated as 81% and water application class was found as GOOD in accordance of such result. EU was computed as 50% and watering uniformity class was determined as POOR in accordance of this value. In general, emitter water application performance was found far from the expectation (90% or over) and the reasons could be follows; the weakness in design of the system, seepage losses in system, and partial or complete emitter clogging in some drippers. Applied water for sprinkler and drip irrigation systems was calculated as around 1566 mm and 1382 mm, respectively. In the result of the current study, as known Ankara is within the semi-arid climate and has been highly negatively affected from the climate change so due to the maximal water consumption of grass plants, the cropping area of grass should be shortened and planting area of drought tolerant plants must be widened in landscape areas in regions having water shortage problems. As a result, sustainable use of water resources in irrigation particularly in arid and semi-arid ecologies are necessarily prerequisite
The effect of pregnancy experience on the level of stress, acceptance of pregnancy and readiness for delivery
Bu araştırma gebelik döneminde kadınların gebelik deneyiminin stres, gebeliğin kabulü ve doğuma hazır oluş düzeyi üzerine etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tiptedir. Çalışmanın örneklemi 15.09.2023-15.02.2024 tarihleri arasında Konya Şehir Hastanesi Kadın Doğum Polikliniği'ne gelen 637 gebeden oluşmuştur. Veriler, sosyodemografik bilgi formu ile birlikte Gebelik Deneyimi Ölçeği (GDÖ), Prenatal Distres Ölçeği (PDÖ) ve Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ) aracılığıyla toplanmıştır. Çalışmada kadınların yaş ortalaması 27,82±4,72 (min=19, mak=43), eşinin yaş ortalaması 30,83±5,12 (min=22, mak=49), yaşayan çocuk sayısı ortalaması 1,49±0,73(min=1, mak=4), gebelikte alınan kilo ortalaması 8,48±3,95 (min=1, mak=20), gebelikte alınan sağlık hizmeti sayısı ortalaması 6,33±3,03 (min=1, mak=16) olarak belirlenmiştir. Kadınların GDÖ olumlu duygular sıklık 7,89±1,52, olumsuz duygular sıklık 8,28±1,66, olumlu duygular yoğunluk 1,94±0,39, olumsuz duygular yoğunluk 1,70±0,35 olarak saptanmıştır. PDÖ puan ortalaması 9,64±4,23, PKDÖ gebeliğin kabulü puan ortalaması 24,59±7,51, doğuma hazır oluş puan ortalaması 21,75±5,02 şeklinde belirlenmiştir. Çalışmada katılımcıların olumlu duygular sıklık (p=0,002) ve olumsuz duygular yoğunluk ile prenatal distres arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,001). Çalışmada katılımcıların olumlu duygular sıklık, olumsuz duygular sıklık ve olumsuz duygular yoğunluk puanları ile prenatal distres düzeyleri arasında anlamlı pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Olumsuz duygular sıklık (p=0,019) ve olumsuz duygular yoğunluk (p=0,003) puanları ile gebeliğin kabulü arasında pozitif; olumlu duygular yoğunluk (p= 0,006) ile gebeliğin kabulü arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Olumlu duygular yoğunluk (p=0,010) puanı ile doğuma hazır oluşluk arasında negatif; olumsuz duygular yoğunluk (p=0,016) puanı ile doğuma hazır oluşluk arasında pozitif yönde ilişki vardır. Ayrıca, eğitim düzeyi, gebelik sayısı, düşük öyküsü gibi sosyodemografik değişkenlerin, olumlu duyguların sıklık ve yoğunluğu üzerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar yarattığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, prenatal distresin gebelik deneyimini önemli ölçüde etkilediği, olumlu duygular üzerinde artışa neden olabileceği; ancak bu ilişkinin çok yönlü değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır. Elde edilen bulgular, bireyselleşmiş prenatal bakım hizmetlerinin planlanmasında önemli bir rehber niteliğindedir. Özellikle gebelere distres yönetimi, gebelik eğitimi ve psikososyal destek müdahalelerinin artırılması önerilmektedir.This study was conducted as a descriptive and correlational research to examine the effect of women's pregnancy experiences on stress, pregnancy acceptance, and birth preparedness during the antenatal period. The sample consisted of 637 pregnant women who attended the Obstetrics and Gynecology Outpatient Clinic of Konya City Hospital between September 15, 2023, and February 15, 2024. Data were collected using a sociodemographic information form, along with the Pregnancy Experience Scale (PES), the Prenatal Distress Questionnaire (PDQ), and the Prenatal Self-Evaluation Questionnaire (PSEQ). The mean age of the participants was 27,82±4,72 years (min = 19, max = 43), and the mean age of their spouses was 30,83±5,12 years (min = 22, max = 49). The average number of living children was 1,49±0,73 (min = 1, max = 4), the mean weight gain during pregnancy was 8,48±3,95 kg (min = 1, max = 20), and the average number of antenatal healthcare visits was 6,33±3,03 (min = 1, max = 16). The mean scores for the subdimensions of PES were as follows: frequency of positive emotions 7,89±1,52, frequency of negative emotions 8,28±1,66, intensity of positive emotions 1,94±0,39, and intensity of negative emotions 1,70±0,35. The mean PDQ score was 9,64±4,23, while the mean PSEQ scores were 24,59±7,51 for pregnancy acceptance and 21,75±5,02 for birth preparedness.A significant relationship was found between the frequency of positive emotions (p = 0.002) and the intensity of negative emotions (p < 0.001) and prenatal distress. Furthermore, significant positive correlations were identified between the frequency of positive emotions, frequency of negative emotions, and intensity of negative emotions and the levels of prenatal distress (p <0.001). A positive correlation was observed between the frequency (p = 0.019) and intensity (p = 0.003) of negative emotions and pregnancy acceptance, while a significant negative correlation was found between the intensity of positive emotions and pregnancy acceptance (p = 0.006). Additionally, the intensity of positive emotions (p = 0.010) was negatively associated with birth preparedness, whereas the intensity of negative emotions (p = 0.016) was positively associated. Sociodemographic variables such as educational level, number of pregnancies, and history of miscarriage were found to cause statistically significant differences in the frequency and intensity of positive emotions. In conclusion, prenatal distress was found to significantly affect the pregnancy experience and may lead to an increase in positive emotions; however, this relationship should be evaluated from a multidimensional perspective. The findings provide important guidance for planning individualized prenatal care services. It is recommended to enhance interventions focusing on distress management, antenatal education, and psychosocial support for pregnant women
Effects of different water levels with potassium and magnesium applications on the yield and yield components of tomato grown in high lime soil
Türkiye'de 23.4 milyon hektar tarım arazisinin %20'si asidik, %80'i ise kireçli ve bazik pH'lı topraklardan oluşmaktadır. Bu tür topraklarda yetiştirilen sebzelerde dengeli besleme uygulamaları ile verim ve kalite artırılabilir. Kalsiyum eksikliği ya da potasyum ve/veya magnezyum fazlalığı nedeniyle bitkinin yeterli düzeyde kalsiyum alamaması, özellikle yüksek hava nemi koşullarında yaprak veya meyvede kalsiyum eksikliğine yol açarak çiçek burnu çürüklüğü (ÇBÇ) gibi fizyolojik bozuklukların görülmesine neden olabilir. Kireçli topraklarda bulunan fazla kalsiyum, potasyum ve magnezyumun bitki tarafından yeterince alınmasını engelleyebilir. Kalsiyumun bitki bünyesine alımı büyük ölçüde su alımıyla ilişkili olup, bu elementler arasındaki antagonistik etkileşimler nedeniyle alım yeterli seviyeye ulaşamayabilir. Potasyum ve magnezyum ise sebze yetiştiriciliğinde yalnızca verim ve kalite artışı sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda bitkinin hastalık ve zararlılara karşı direncini artıran temel makro besin elementlerindendir. Domates üretiminde karşılaşılan en önemli sorun, toprak çözeltisindeki bu üç ana makro besin elementi arasındaki dengesizlikten kaynaklanan dengesiz beslenmedir. Bu bağlamda, 2023 yılında Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Toprak Bilimi ve Bitki Besleme Bölümü Araştırma Serası'nda yürütülen çalışmada, fazla kireçli toprağa uygulanan farklı dozlardaki potasyum ve magnezyum ile farklı su seviyelerinin sanayilik domates üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Üç farklı su seviyesi (tarla kapasitesi nem seviyesinin %70, %100 ve %130'u), üç farklı potasyum dozu (0, 600 ve 1.200 mg K kg-1) ve üç farklı magnezyum dozu (0, 300 ve 600 mg Mg kg-1) uygulanarak tesadüf parselleri deneme desenine göre dört tekerrürlü olarak yürütülen çalışmada, fazla kireçli toprakta (%38.2) yetiştirilen sanayi domatesinin verim ve verim unsurlarına etkileri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, farklı su seviyeleri ile artan potasyum ve magnezyum dozları, domatesin verimini istatistiksel olarak önemli (p<0.001) derecede artırmıştır. En yüksek domates verimi (2913 g bitki-1) "%130 + K600 + Mg0" interaksiyonu ile elde edilmiştir. Uygulanan farklı su düzeyleri ile potasyum ve magnezyum dozlarının domateste verim ve verim unsurlarına etkileri de istatistiksel olarak önemli (p<0.001) bulunmuş olup, meyve ağırlıkları uygulamalara göre 31.08 ile 60.10 g arasında değişmiştir. Bitki başına meyve sayıları 33.00 ile 66.00 adet, bitki gövde çapları 10.85 ile 16.61 mm, bitki boyları 60.25 ile 98.50 cm, meyve çapları 41.78 ile 51.05 mm, meyve pH'ları 4.55 ile 4.88, meyve sertlikleri 1.81 ile 11.00 kg cm-², briks değerleri %4.15 ile 7.07, meyvede titre edilebilir asitlik (%TA) değerleri %0.37 ile 0.87, C vitamini değerleri 5.70 ile 15.35 mg 100 g-1 arasında bulunmuş veçiçek burnu çürüklüğü oranları ise %0.00 ile 67.29 arasında değişmiştir. Çalışmada, domates yaprağının makro ve mikro besin elementi içerikleri, istatistiksel olarak önemli (p<0.001, p<0.01) derecede farklılık göstermiştir. Ayrıca, yaprak besin elementleri ile verim ve verim unsurları arasında da önemli korelasyonlar bulunmuştur. Elde edilen sonuçlar, toprak çözeltisinde değişebilir potasyum, kalsiyum ve magnezyum arasında; Ca/K = 12-13, Ca/Mg = 6-7 ve Mg/K = 2 gibi bir dengenin sağlanmasının, özellikle sebzeler ve diğer kültür bitkilerinin bu makro besin elementleri bakımından dengeli beslenmesi için gerekli olduğunu vurgulamaktadır.In Türkiye, out of 23.4 million hectares of agricultural land, 20% have acidic soils while 80% have calcareous and alkaline soils. Balanced nutritional practices can enhance the yield and quality of vegetables grown in these soils. Calcium deficiency, or excessive levels of potassium and/or magnesium, can impair the uptake of sufficient calcium by plants. This may lead to physiological disorders such as blossom-end rot (BER), particularly under conditions of high air humidity where calcium deficiency in leaves or fruits becomes more pronounced. In calcareous soils, excess calcium can hinder the absorption of potassium and magnesium by plants. Calcium uptake is largely dependent on water uptake, and due to antagonistic interactions among these elements, calcium may not reach adequate levels within plant tissues. Potassium and magnesium are essential macronutrients that not only increase yield and quality in vegetable cultivation, but also enhance the plant's resistance to diseases and pests. The main problem in tomato production is the nutritional imbalance caused by the imbalance between these three main macronutrients in the soil solution. In this context, the effects of different doses of potassium and magnesium and different water levels on tomato were investigated in a study carried out in the research greenhouse of the Department of Soil Science and Plant Nutrition, Faculty of Agriculture, Selçuk University in 2023. In the study, the effects of three different water levels (70%, 100% and 130% of the field capacity moisture level), three different doses of potassium (0, 600 and 1.200 mg K kg-1) and three different doses of magnesium (0, 300 and 600 mg Mg kg-1) on the yield and yield components of industrial tomato grown in high lime soil (38.2%) were investigated with four replications according to the randomized plot experimental design. According to the results obtained, increasing doses of potassium and magnesium at different water levels significantly (p<0.001) increased tomato yield. The highest tomato yield (2.913 g plant-1) was obtained with the combination "130% + K600 + Mg0". The effects of different water levels together with potassium and magnesium doses on the yield and yield components of processing tomato were found to be statistically significant (p<0.001) and fruit weights varied between 31.08 and 60.10 g according to the applications. The number of fruits per plant varied between 33.00 and 66.00, plant stem diameters between 10.85 and 16.61 mm, plant heights between 60.25 and 98.50 cm, fruit diameters between 41.78 and 51.05 mm, fruit pH values between 4.55 and 4.88, fruit hardness between 1.81 and 11.00 kg cm-², Brix values between 4. 15 and 7.07, fruit titratable acidity (%TA) values were found between 0.37 and 0.87, vitamin C values were found between 5.70 and 15.35 mg 100 g-1, and the ratios of blossom end rot varied between 0.00 and 67.29%. In this study, the macro and micronutrient contents of tomato leaves showed statistically significant differences (p<0.001, p<0.01). Moreover, there were also important correlations between leaf nutrients and yield as well as yield components. The results highlight the importance of maintaining a balanced ratio between exchangeable potassium, calcium, and magnesium in the soil solution, such as Ca/K = 12-13, Ca/Mg = 6-7, and Mg/K = 2, for ensuring optimal nutrition of vegetables and other cultivated plants in terms of these macronutrients
Orta Çağ Türk tuğla minarelerin sismik performans değerlendirmesi: Karşılaştırmalı bir çalışma
Historical structures are key elements of cultural heritage, offering insights into past societies and linking them to the present. Many were built using masonry, which is strong in compression but weak in tension. Advances in computational technologies have allowed more precise analysis of such structures, especially under seismic effects. This study examines three notable Turkish minarets from the 12th to13th centuries: The Kalyan Minaret, the Jam Minar, and the Sivas Great Mosque Minaret. The historical development of minarets and their significance in art history are briefly reviewed, along with the evolution of construction techniques, such as brick and brick–stone masonry. Structural behaviour was analysed through the Finite Element Method, and seismic performance was assessed using Time History Analyses with acceleration records from the 1999 Kocaeli Earthquake. Results reveal that seismic responses vary significantly depending on material, geometry, and construction methods. The Kalyan Minaret, with its thick conical shaft, displayed the best performance, showing limited displacements and stress levels. The Jam Minar, the tallest and slenderest, experienced greater stresses, particularly in its upper sections, consistent with its current partial collapse. The Sivas Great Mosque Minaret performed least favourably, with high tensile and compressive stresses concentrated at the pedestal and transition zone. Overall, the study highlights that the design of masonry minarets was influenced not only by artistic and symbolic concerns but also by structural needs. Their development reflects efforts to ensure earthquake resistance and stability under lateral loads, emphasising the integration of aesthetic and engineering considerations in medieval architecture.Tarihi yapılar, geçmiş toplumlara dair önemli bilgiler sunarak onları günümüze bağlayan kültürel mirasın temel öğeleridir. Bu yapılar çoğunlukla basınca dayanıklı ancak çekmeye zayıf yığma teknikleriyle inşa edilmiştir. Hesaplama teknolojilerindeki ilerlemeler, özellikle sismik etkiler altında bu yapıların daha hassas analizine imkân tanımıştır. Bu çalışma, 12–13. yüzyıllara ait üç önemli Türk minaresini incelemektedir: Kalyan Minaresi, Jam Minaresi ve Sivas Ulu Cami Minaresi. Öncelikle minarelerin tarihsel gelişimi ve sanat tarihi içindeki önemi özetlenmiş, ardından tuğla ve tuğla–taş örgü kombinasyonları gibi inşaat tekniklerinin evrimi ele alınmıştır. Yapısal davranışlar Sonlu Elemanlar Yöntemi ile, sismik performans ise 1999 Kocaeli Depremi’ne ait ivme kayıtları kullanılarak Zaman Tanım Alanı Analizleri ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar, sismik performansın malzeme, geometrik form ve yapım yöntemine göre büyük farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Kalın konik gövdesiyle Kalyan Minaresi en iyi performansı sergileyerek sınırlı deplasman ve gerilme değerleri göstermiştir. En ince ve en yüksek olan Jam Minar ise üst kısımlarında yüksek gerilmelere maruz kalmış, bu durum kısmi çöküşüyle de örtüşmektedir. Sivas Ulu Cami Minaresi ise en zayıf performansı göstererek özellikle kaide ve pabuç bölgesinde yüksek çekme ve basınç gerilmeleri ortaya koymuştur. Genel olarak, minarelerin gelişiminin sadece estetik kaygılarla değil, aynı zamanda deprem dayanımı ve yatay yüklere karşı stabilite gibi yapısal gerekliliklerle de şekillendiği sonucuna ulaşılmıştır
Determination of morphological variation in naturally collected festuca spp. L. species
Bu çalışma, Türkiye'nin farklı doğal alanlarından toplanan 30 farklı Festuca (L.) genotipinin morfolojik varyasyonlarının belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Çalışmada yapılan gözlem ve ölçümler; Çim kalitesi (1-9 skalası), Mevsimsel Renk Değişimi (1-9 skalası), Yaprak Dokusu (1-9 skalası), Yoğunluk (1-9 skalası), Salkım Oluşturma Eğilimi (1-9 skalası), Sonbaharda Büyüme Şekli (1-9 skalası), Bitki Boyu (cm), Bitki Çapı (cm), Yaprak Eni (cm), Yaprak Boyu (cm), İlkbaharda Yeniden Büyüme Zamanı (1-9 skalası), Salkım Boyu (cm), Son Boğum Uzunluğu (cm), Bitki Başına Tohum Verimi (g/bitki), 1000 Tohum Ağırlığı (g) özellikleri incelenmiştir. Bu özellikler arasındaki bağlantılar korelasyon analizi ile belirlenmiştir. Elde edilen veriler korelasyon analiziyle değerlendirilmiş; bazı karakterler arasında anlamlı pozitif ilişkiler tespit edilmiştir. Bu durum, çoklu özelliklerin birlikte değerlendirilmesine olanak tanıyarak, çeşit geliştirme çalışmalarında seleksiyon etkinliğini artırabilecek potansiyeli ortaya koymaktadır. Araştırma sonucunda Festuca genotipleri arasında önemli düzeyde morfolojik varyasyon bulunduğu belirlenmiştir. Bu bulgular, Festuca türlerinin yem bitkisi ıslah programlarında genetik kaynak olarak değerlendirilmesinin yanı sıra, yerli çeşit geliştirme çalışmaları ve ekosistem temelli mera yönetimi stratejilerinin oluşturulması açısından da büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, doğal Festuca popülasyonlarının morfolojik olarak karakterize edilmesi, tarımsal biyolojik çeşitliliğin belgelenmesine ve gelecekte yürütülecek ıslah çalışmalarına bilimsel temel sağlamaktadır.This study was conducted to determine the morphological variation among 30 different Festuca (L.) genotypes collected from various natural habitats across Turkey. The morphological observations and measurements included turf quality (on a 19 scale), seasonal color change (19), leaf texture (19), plant density (19), panicle formation tendency (19), autumn growth habit (19), plant height (cm), plant diameter (cm), leaf width (mm), leaf length (cm), regrowth timing in spring (19), panicle length (cm), last internode length (cm), seed yield per plant (g/plant), and thousand seed weight (g).The relationships among these traits were analyzed using correlation analysis. Significant positive correlations were identified among certain traits, indicating the potential for multi-trait selection in cultivar development programs. The findings revealed a substantial level of morphological variation among the Festuca genotypes.These results highlight the importance of Festuca species as valuable genetic resources for forage crop breeding programs, as well as their potential contribution to the development of locally adapted cultivars and ecosystem-based pasture management strategies. Moreover, the morphological characterization of natural Festuca populations provides critical documentation of agrobiodiversity and establishes a scientific foundation for future breeding efforts
Determinatin of morphological diversity in sainfoin (onobrychis sativa lam.) genotypes collected from the nature
Türkiye çok sayıda bitki türünün gen merkezi olup, bitki çeşitliliği bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden birisidir. Dünya da yaklaşık 170 korunga türü bilinmektedir. Yabani korungalar Baltık Denizi'nden, Akdeniz, Ön Asya ve Sibirya'ya kadar uzanan çok geniş bir alana yayılmıştır. Özellikle Anadolu-İran-Kafkasya üçgeninde yoğunlaşmış ve çeşitlenmiştir. Bu bölgelerden İran'da 53 türden 32'si (%60,4), Türkiye'de 52 türden 27'si (%51,9) ve Kafkasya da 39 türden 21'i (%53,4) endemiktir. Bu veriler doğrultusunda Türkiye'nin bu cins bakımından önemli gelişim merkezlerinden biri olduğu ortaya çıkmaktadır (Aktoklu 1995). Ülkemiz korunga cinsi bakımından bu kadar yüksek genetik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen bu türlerin korunga ıslahında kullanılması oldukça kısıtlıdır. Özellikle yabani türler farklı stres koşullarına dayanım bakımından oldukça geniş adaptasyon yeteneğine sahiptir. Ayrıca ıslah çalışmalarında genetik varyasyonun arttırılması için en temel gen kaynaklarını oluşturmaktadır. Türkiye'de kültür korungasının da içinde bulunduğu Onobrychis cinsi Onobrychis seksiyonu dahil 33 takson doğal olarak yayılış göstermektedir. Bu taksonlar kültür korungasıyla aynı seksiyonda bulunmaları nedeniyle korunga ıslah programları için çok büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde bulunan bu taksonlara ait popülasyonların toplanarak morfolojik, agronomik, sitolojik, kimyasal, genetik, fizyolojik ve yem kalite özelliklerinin araştırılması gerekmektedir. Bu sayede ıslah programları içerisinde amacımıza uygun taksonlar arasında melezleme çalışmalarıyla yeni çeşitler geliştirilebilecektir. Bu projede 28 tane tarımsal ve morfolojik özellikler üzerinde çalışılacaktır. Elde edilen sonuçlar geçmişte yapılan morfolojik sonuçlarıyla ilişkilendirilecektir. Yapılan çalışma tamamen orijinal olup gelecekte başlatılacak olan korunga ıslah programlarında kullanılacağı ümit edilmektedir. Konunun orijinalliği ile indeksli dergilerde yayınlanma ve atıf alma şansı da yüksektir. Araştırma çalışmalarından bazı gözlem ve ölçümler Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Prof. Dr. Abdülkadir AKÇİN Deneme tarlasında yapılırken, bazı ölçümlerde Prof. Dr. Ercan CEYHAN Islah Laboratuvarında yapılacaktırTurkey is centre of origin of many species and has wide range of plant diversity. Approximately, 170 sainfoin species are found in the world. It is especially concentrated in the triangle of Anatolia, Iran and Caucassus. In this region, Iran has 32 out 53 species (60.4%), Turkey has 27 out of 52 species (51.9%) and Caucasus has 21 out of 39 species (53.4%); which are endemic. If we compare this data, we find Turkey has important place and is an important centre of development (Aktoklu 1995). Although our country is very rich in genetic variation, these species are limitedly used for breeding. Especially wild species are widely tolerant to various types of stress. Moreover, these varieties constitute an important material for increasing genetic variation in the breeding studies. Thirty three taxa belonging to Onobrychis genus Onobrychis section distribute naturally in Turkey. Because these taxa with cultivation of sainfoin are the same section is very important for breeding programs. It is necessarry to collect populations belonging to these taxa and compare them for their morfologic, agronomic, cytologic, chemical, genetic, physiologic and fodder quality. This will help in increasing the genetic variation in the breeding studies by carrying out crossed using appropriate taxa. 28 agricultural and morphological characters will be studied in this project. In addition, The obtained results will be associated with morphological and studys in the past. The study is entirely original and it is hoped that sainfoin breeding programs will be used in the future. Published in indexed journals and making reference is higher chance because of originality subject. Researches carried out University of Selçuk, Faculty of Agriculture Experimental Fields Prof. Dr. Abdülkadir AKÇİN and Prof. Dr. Ercan CEYHAN Breeding Laboratory
The design of a gravity separator for the recycling of different metal groups based on specific gravity differences
Bu tez çalışması, "Özgül Ağırlık Farklarına Dayalı Farklı Metal Gruplarının Geri Kazanımı İçin Gravite Ayırıcı Tasarımı" konusunu ele almaktadır. Çalışma, metallerin sürdürülebilir geri kazanımına yönelik önemli bir konuyu incelerken, aynı zamanda atıkların çevresel etkisini azaltmayı hedeflemektedir. Gravite ayırma teknolojisi, yoğunluk farklarını kullanarak farklı malzemeleri ayırmak için kullanılır. Bu çalışma, bu prensibi uygulayarak farklı iki metal grubunun etkili bir şekilde ayrılmasını ve geri kazanılmasını sağlayacak bir gravite ayırıcısı tasarlamaktadır. Tasarlanan ayırıcı hem verimliliği hem de çevresel etkileri optimize etmek için mekanik prensiplerini kullanmaktadır. Tez hem teorik hem de deneysel yöntemleri içerir. İlk olarak, literatürdeki gravite ayırma teknolojileri detaylı olarak incelenmiştir. Ardından, farklı iki metal grubunun etkili bir şekilde ayrılması için özgün bir gravite ayırıcısı tasarlanmıştır. Son olarak, tasarımın uygulanabilirliği ve etkinliği deneysel olarak test edilmiştir. Bu çalışma doğrultusunda karışık bakır ve alüminyum parçalarının saatte bir ton kapasite ile ayrıştırılıp saf granür ham madde olarak işlenmeye gönderil duruma getirilmesi, tamamlanan tasarım doğrultusunda yılda yaklaşık 2000 ton atık halindeki ürün geri kazanılması hedeflenmektedir.This thesis study addresses the topic of "Design of a Gravity Separator for the recycling of Two Different Metal and Non-Metal groups". While examining an important issue regarding sustainable recovery of metals, it also aims to reduce the environmental impact of waste. Gravity separation technology is used to separate different materials by using differences in density. This study designs a gravity separator that applies this principle to effectively separate and recover two different metal groups. The designed separator uses its mechanical principles to optimize both efficiency and environmental impacts. The thesis involves both theoretical and experimental methods. Firstly, existing gravity separation technologies in the literature have been examined in detail. Then, an original gravity separator has been designed for the effective separation of two different metal groups and simulations of this design have been carried out. Finally, the applicability and effectiveness of the design have been tested experimentally. In line with this study, the aim is to separate mixed copper and aluminum parts with a capacity of one ton per hour and send them for processing as pure granular raw material. Following the completed design, it is aimed to recover approximately 2000 tons of product in waste form per year