Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
The determination of biomechanical properties of ten different bone graft formulations containing eggshell and eggshell membrane powder
Kemik defektlerinin onarımında kullanılan greft materyallerinin biyomekanik dayanıklılığı, klinik başarı açısından kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, biyouyumlu doğal bir kaynak olan yumurta kabuğu ve kabuk zarı tozu kullanılarak geliştirilen 10 farklı kemik grefti formülasyonunun in vitro mekanik ve yapısal özellikleri değerlendirilmiştir. Her bir formülasyon, belirli oranlarda yumurta kabuğu, kabuk zarı tozu ve kalsiyum fosfat bileşikleri içerecek şekilde hazırlanmış, GA (glutaraldehit) ile çapraz bağlanma uygulanmış ve örnekler simüle vücut sıvısında (SBF) 48 saat ve 1 hafta süreyle inkübe edilmiştir. Deneysel değerlendirmede örneklerin ağırlık kaybı oranları (%), sıkışma dayanımı (MPa) ve kırılma dayanımı (MPa) parametreleri incelenmiştir. Bulgulara göre, Formül 3, Formül 4 ve Formül 7, hem 48 saat hem 1 hafta sonunda en düşük ağırlık kaybı oranlarını göstermiştir (%2,8–%3,5 aralığında). Formül 4, ortalama sıkışma dayanımı 8,12±0,21 MPa ve kırılma dayanımı 4,86±0,18 MPa ile en yüksek mekanik direnci sunmuştur. GA ile çapraz bağlama işleminin, greftlerin yapısal stabilitesini anlamlı düzeyde artırdığı belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, yumurta kabuğu ve kabuk zarı tozu içeren doğal içerikli greftlerin, sentetik kalsiyum fosfat bazlı materyallere yakın mekanik özellikler sergilediği, ayrıca biyoaktif ve ekonomik bir alternatif oluşturabileceği görülmüştür. Bu çalışma, yumurta kabuğu temelli biyokompozitlerin kemik rejenerasyonunda umut vadeden bir biyomateryal olduğunu göstermektedir.The biomechanical stability of bone graft materials is a crucial determinant of clinical success in bone regeneration procedures. This experimental study aimed to evaluate the mechanical and structural properties of ten different bone graft formulations prepared using eggshell and eggshell membrane powder, which represent a biocompatible and natural alternative source of calcium-based biomaterials. Each formulation was composed of varying ratios of eggshell powder, membrane extract, and calcium phosphate compounds. The samples were cross-linked with glutaraldehyde (GA) and incubated in simulated body fluid (SBF) for 48 hours and one week to assess their in vitro stability. The analyses included percentage weight loss, compressive strength (MPa), and fracture strength (MPa) measurements. The findings revealed that Formulas 3, 4, and 7 demonstrated the lowest weight loss rates (ranging between 2.8–3.5%) after both 48-hour and 1-week immersion periods. Formula 4 exhibited the highest mechanical performance, with a mean compressive strength of 8.12 ± 0.21 MPa and fracture strength of 4.86 ± 0.18 MPa. Statistical analysis confirmed that GA cross-linking significantly enhanced the structural integrity and mechanical resistance of the graft blocks (p<0.05). In conclusion, eggshell- and membrane-based composite grafts demonstrated mechanical properties comparable to synthetic calcium phosphate materials, while offering the advantages of biocompatibility, biodegradability, and cost-effectiveness. These results indicate that eggshell-derived biocomposites may serve as promising biomaterials for bone tissue engineering and regeneration applications.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24132013 proje numarası ile desteklenmiştir
On the algebra of split quaternions
Bu tez beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, giriş kısmına ayrılmıştır. İkinci bölümde, temel tanım ve teoremler verilmiştir. Reel kuaterniyonlara ait temel tanım, teorem ve kavramlara yer verilmiş ve bunların cebirsel özelliklerinden bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde, bu çalışmanın temelini oluşturan split kuaterniyonlar ile ilgili temel tanım, teorem ve kavramlara yer verilmiştir. Ayrıca bu kısımda, split kuaterniyonların cebirsel özelliklerine yer verilmiştir. Dördüncü bölüm çalışmanın orijinal kısmıdır. Split kuaterniyonların Hamilton operatörleriyle ilişkisi araştırılmış ve özellikleri verilmiştir. Son olarak, örnekler verilerek teori desteklenmiştir. Beşinci bölüm ise, sonuç ve öneriler kısmına ayrılmıştırThis thesis consists of five chapters. The first chapter is the introduction part. In the second chapter, basic definitions and theorems are given. Basic definitions, theorems and concepts of real quaternions are given and their algebraic properties are mentioned. In the third chapter, the basic definitions, theorems and concepts of split quaternions, which form the basis of this study, are given. Also in this part, algebraic properties of split quaternions are given. The fourth section constitutes the original part of this thesis. The relation of split quaternions with Hamilton operators is investigated and their properties are given. Finally, the theory is supported by giving examples. The fifth chapter is devoted to conclusions and recommendations
Investigation of the effects of theranekron and vitamin E-selenium on glycerol-induced muscle and kidney damage in rat using pathological and molecular methods
İskelet kasının travmatik veya non-travmatik nedenlerle yıkımını takiben, kas hücre içeriğinin kan dolaşımına salınması MABY adı verilen üremik bir sendromun oluşumuna yol açar. Ezilme travması sonucu ortaya çıkan rabdomiyolizin neden olduğu belirti ve bulguların tamamı, Crush sendromu adı verilen komplike bir durumu ifade etmektedir. Büyük çaplı vücut travmaları bu sendromun meydana gelmesine yol açar. Bu çalışmada MABY'de Tarantula cubensisin alkolik ekstraktı (TCE) ile vitamin E- Selenyum kombinasyonunun birlikte ve ayrı ayrı kullanımının etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 50 adet dişi Wistar albino rat; kontrol gruplarında 6, deneme gruplarında 8'er adet olacak şekilde rastgele yedi gruba ayrıldı. 24 saat susuz bırakmanın ardından kontrol (sham S) grubuna 8 ml/kg hacim serum fizyolojik ikiye bölünerek her iki arka bacağa intramuskuler olarak enjekte edildi; gliserol (G), gliserol+Vitamin E-Selenyum (GES), Gliserol+Theranekron (GT), Gliserol+Vitamin E-Selenyum+Theranerkon (GEST) gruplarına ise 8ml/kg dozunda %50'lik hipertonik gliserol ikiye bölünerek her iki arka bacağa eşit olacak şekilde intramuskuler uygulandı ve sular tekrar verildi. Deney başlangıcından 24 saat sonra 0,3ml/rat Theranekron subkutan, VitE-Selenyum 100mg/1,5mg/kg intraperitonal enjeksiyon şeklinde uygulamaları 2'şer gün arayla tekrarlanarak toplamda 3 üç kez (24/72/120.saatlerde) yapıldı. İlaç uygulamaları başladıktan sonra hayvanlar adlibitum beslenmeye devam edildi ve altıncı gün ötenazi uygulandı. Nekropsi sonrası hayvanların sağ böbrekleri histopatolojik inceleme için, sol böbrekleri ise PCR analizleri için ayrıldı. Histopatolojik incelemede böbrekte kast oluşumu, nekroz, deskuamasyon, tübüler rejenerasyon, dejenerasyon ve tübüler dilatasyon, konjesyon, mineralizasyon ve glomerular atrofi oluşumu dereceleri skorlandı. Sol böbreklere ise KIM-1, NGAL, PPAR.γ , GAPDH , Cystatin-C ekspresyonlarını belirlemek için Real Time PCR analizi yapıldı. Real Time PCR analiz sonuçlarına göre tüm parametrelerde gliserol ve kontrol gruplarının istatistiksel olarak farklı değerlerde olduğu tespit edildi. En yüksek Cystatin-C, NGAL ve KIM-1 ekspresyon oranı gliserol grubunda yer alırken, tedavi gruplarından GEST ve GT grubunda KIM-1 seviyelerinin anlamlı şekilde düştüğü, NGAL seviyeleri açısından GT grubunda anlamlı azalma olduğu (p<0,05) Cistatin-c seviyesindeki değişikliklerin tedavi gruplarında anlamlı fark içermediği belirlendi. Gliserol grubunda en düşük PPAR gamma seviyesinin GEST grubunda anlamlı şekilde yükselerek (p<0,05) kontrole yaklaştığı izlendi. Histopatolojik incelemeler sonucu en fazla patolojik bulgu gliserol grubunda görülmüş ve tedavi gruplarından GEST grubu diğer tedavi gruplarına nazaran daha hafif lezyonlar göstermiştir (p<0,05). Bu durum Vitamin E Selenyum ve Theranekronun kombine kullanımının rabdomyoliz tedavisinde daha etkin olacağını göstermiştir. PCR analizleri, Theranekron'un Vitamin E-Selenyum'a kıyasla daha belirgin bir etki gösterdiğini ortaya koymuştur; ancak, en yüksek etkinin kombine uygulamada olduğu tespit edilmiştir. Bu ajanların tedavi potansiyelini tam olarak anlamak adına, gelecek araştırmalarda viii optimum dozaj, uygulama şekli ve tedavi süresi gibi parametrelerin detaylıca incelenmesi tavsiye edilmektedir.The release of muscle cell contents into the circulation, subsequent to traumatic or non-traumatic damage to the skeletal muscle, results in the development of a uremic syndrome defined as Myoglobinuric Acute Kidney Injury (AKI). Crush syndrome refers to a complex clinical picture encompassing the signs and symptoms that arise from rhabdomyolysis following a crush injury. Large-scale bodily traumas lead to the occurrence of this syndrome. The aim of this study is to investigate the effects of the combined and individual use of the alcoholic extract of Tarantula cubensis (TCE) and the Vitamin E-Selenium combination in Myoglobinuric Acute Kidney Injury A total of 50 female Wistar albino rats were randomly divided into seven groups: 6 rats in each control group and 8 in each experimental group. After 24 hours of water deprivation, the sham control group (S) received 8 mg/kg of physiological saline, divided and injected intramuscularly into both hind limbs. The Glycerol (G), Glycerol + Vitamin E-Selenium (GES), Glycerol + Theranekron (GT), and Glycerol + Vitamin E-Selenium + Theranekron (GEST) groups received 8 ml/kg of 50% hypertonic glycerol was divided and administered intramuscularly (IM) into both hind limbs equally. Following the injection, water was provided ad libitum. At 24 hours after the start of the experiment, treatments were administered as follows and repeated three times (at 24, 72, and 120 hours): 0.3 ml/rat Theranekron subcutaneously, and Vitamin E-Selenium at 100 mg / 1.5 mg/kg intraperitoneally. During the treatment period, the animals were fed ad libitum, and euthanasia was performed on the sixth day. The right kidneys were collected for histopathological examination, and the left kidneys were used for PCR analyses. Histopathological evaluations included scoring the severity of cast and necrosis, desquamation, tubular regeneration, degeneration and dilatation, congestion, mineralization, and glomerular atrophy. Real-Time PCR was used on the right kidneys to determine the expression levels of KIM-1, NGAL, PPARγ, GAPDH, and Cystatin-C. Real-Time PCR analysis results revealed that the glycerol and control groups had statistically significant differences in all parameters. The highest Cystatin-C, NGAL, and KIM-1 expression rates were found in the glycerol group, while KIM-1 levels decreased significantly in the GEST and TK groups, while NGAL levels decreased significantly in the TK group (p<0.05). Changes in Cystatin-C levels were not significantly different between the treatment groups. The lowest PPAR gamma level in the glycerol group was observed to increase significantly in the GEST group (p<0.05), approaching the control group. Histopathological examinations revealed the highest number of pathological findings in the glycerol group, and the GEST group exhibited milder lesions compared to the other treatment groups (p<0.05). This suggested that the combined use of Vitamin E, Selenium, and Theranecron would be more effective in the treatment of rhabdomyolysis. PCR analyses revealed that Theranekron demonstrated a more pronounced effect compared to Vitamin E-Selenium; however, the highest efficacy was observed with the combined application. To fully comprehend the therapeutic potential of these agents, it is recommended that future studies x thoroughly investigate parameters such as optimum dosage, administration route, and treatment duration.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Proje Kordinatörlüğü tarafından 23212022 proje numarası ile desteklenmiştir
Comparison of heat generation, primary stabilization, placement and removal torque values of two different burs used in dental implant placement in in vitro environment
Bu in vitro çalışmada, dental implant yerleştirilmesinde kullanılan iki farklı frez materyalinin (paslanmaz çelik ve titanyum) oluşturduğu ısı değişimleri ile implant yerleştirme torku, çıkartma torku ve primer stabilite üzerindeki etkileri karşılaştırılmıştır. Araştırma, Selçuk Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi laboratuvarında taze dana kaburga kemiklerinden elde edilen 21 adet kortikal kemik blok üzerinde yürütülmüştür. Her blokta, her iki frez setiyle hazırlanan osteotomi bölgelerine aynı marka ve ölçülerde (5,1 mm çap, 10 mm uzunluk) implantlar yerleştirilmiştir. Her implant yerleştirmesi öncesi ve sonrası kemik ve frez sıcaklıkları lazerli infrared termometre ile kaydedilmiştir. Yerleştirme ve çıkartma torkları ratchet yardımıyla manuel olarak ölçülürken, primer stabilite değerleri rezonans frekans analizi (RFA) yöntemiyle Osstell cihazı kullanılarak belirlenmiştir. Veriler, parametrik dağılım özelliklerine göre uygun istatistiksel testler (bağımsız iki örneklem t-testi, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis) ile analiz edilmiştir. Sonuçlara göre; paslanmaz çelik frezler ile yapılan osteotomilerde elde edilen çıkartma (revers) tork değerleri, titanyum frezlere göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Buna karşılık, yerleştirme torku ve primer stabilite açısından her iki frez seti arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Sıcaklık analizlerinde ise bazı frez numaralarına bağlı olarak anlamlı farklar görülmüş, ancak genel olarak her iki frez setiyle de kritik sıcaklık eşikleri aşılmamıştır. Bu bulgular, paslanmaz çelik frezlerin daha yüksek mekanik tutulum sağladığını, ancak her iki frez setinin de biyolojik açıdan güvenli sınırlar içinde kaldığını göstermektedir. Sonuç olarak, implant cerrahisinde frez materyali seçiminin özellikle çıkartma torku gibi bazı parametrelerde etkili olabileceği, ancak genel cerrahi güvenliği açısından her iki materyalin de kullanılabilir olduğu sonucuna varılmıştırThis in vitro study aimed to compare the effects of two different drill materials (stainless steel and titanium) used in dental implant placement on temperature changes, insertion torque, removal torque, and primary stability. The study was conducted at Selçuk University Faculty of Dentistry using 21 fresh bovine rib cortical bone blocks. In each block, implant osteotomies were prepared using both drill sets, and implants of identical brand and dimensions (5,1 mm in diameter, 10 mm in length) were inserted. Bone and drill temperatures were recorded before and after each placement using a laser infrared thermometer. Insertion and removal torques were manually measured with a ratchet, while primary stability values were determined via resonance frequency analysis (RFA) using the Osstell device. Data were statistically analyzed using appropriate tests based on the distribution characteristics (independent samples t-test, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis).According to the results, removal (reverse) torque values obtained with stainless steel drills were significantly higher than those of titanium drills (p<0,05). However, no statistically significant differences were found between the two drill sets in terms of insertion torque and primary stability (p>0,05). In the temperature analysis, although some differences were observed depending on specific drill numbers, critical temperature thresholds were not exceeded with either drill set. These findings indicate that stainless steel drills provide higher mechanical retention, while both drill types remain within safe thermal limits. In conclusion, the choice of drill material may influence certain mechanical parameters such as removal torque, but both materials can be considered safe for clinical use in implant surgery.Bu çalışma, Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24132012 numaralı Bap projesi kapsamında desteklenmiştir
Development and validation of loop-mediated isothermal amplification (LAMP) method for rapid and reliable diagnosis of foot and mouth virus serotypes in Türkiye
Şap Hastalığı çift tırnaklı hayvanların, akut seyirli, yüksek ekonomik kayba sebebiyet veren viral bir hastalığıdır. Şap virüsünün yedi serotipi vardır ve ülkemizde A, O, Asia1 tipleri görülmektedir. Ancak 2015 yılından beri Asia1, 2018 yılından beri A serotipi tespit edilememiştir. Şap hastalığı ile mücadele tüm dünyada büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde mevcut kontrol ve mücadelede itlaf olmadığından, hastalığın erken teşhisi ile karantina önlemlerinin hızla alınması, hayvan hareketi kısıtlamaları ve aşılama önemli unsurlardandır. İdeal bir teşhis yöntemi spesifik, duyarlı, hızlı ve ekonomik olmalıdır. Moleküler teşhis yöntemleri, in-vitro virüs izolasyonuna ve serolojik testlere göre daha hızlı sonuç veren testlerdir. Moleküler teşhis yöntemlerinden en bilineni polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) cihazlarının maliyetleri laboratuvarları ekonomik yönden zorlamaktadır. Sahada veya düşük bütçeli laboratuvarlarda, uygun maliyetli ekipmanlar ile hızlı, spesifik ve duyarlı bir teşhis yöntemi geliştirmek amacı ile 2000'li yıllarda nükleik asit amplifikasyonuna dayalı İlmek Aracılı Izotermal Amplifikasyon (LAMP) yöntemi geliştirilmiş ve birçok viral hastalık teşhisinde çalışmalar yapılmıştır. LAMP yöntemi basit çalışma prensibi ile ısı değişimlerine ihtiyaç olmadığından, cihazların diğer moleküler teşhis cihazlarına (PCR vb.) göre daha ekonomiktir ve cihaz yokluğunda ise sabit ısıya ayarlanabilen bir ısı bloğu veya su banyosu ile amplifiye ürünler oluşturmak mümkündür. Sonuç değerlendirme aşamasında floresan boyalar veya turbidimetre cihazlarının yanı sıra basit end-point sistemleri de kullanılabilir. Diğer moleküler teşhis yöntemleri ile kıyaslandığında kullanımı kolay ve ulaşılabilir olması ve yapılan bazı çalışmalarda hassasiyetin konvansiyonel PCR'dan 1000 kat daha hassas olduğu tartışması bu teşhis yönteminin ülkemiz suşlarını tespit edebilmesi için geliştirilmesi ve konvansiyonel ve real-time PCR yöntemleri ile karşılaştırılmasına temel hazırlamıştır. Son zamanlarda gelişen teknoloji ile PCR mastermikslerin ve cihazların iyileşmesine rağmen 35-40 sikluslu bir PCR testi en az 1.5-2 saat sürmekte iken LAMP ile bu süre 30-60 dakika arasındadır. Bu çalışmada, arşiv örnekleri ile LAMP teşhisi optimize ve valide edilerek serotiplerin tayini yapılacaktır ve sonuçlar konvensiyonel PCR ve rt-RT-qPCR ile karşılaştırılacaktır.Foot and mouth disease is the disease of ungulate animals with and acute course and high economic loss. There are seven different serotypes of the foot-and-mouth disease virus and the serotypes of A,O and Asia 1 are seen in Turkey. However, serotype Asia 1 has not been detected since 2015 and serotype A since 2018 January. The fight against foot and mouth disease is of great importance all over the world. Since culling is not yet included in the current control and intervention programs in our country, early diagnosis of the disease and quarantine measures are taken quickly. Animal movement restrictions and vaccination are the main elements in effective intervention and control. An ideal diagnostic method should be specific, sensitive, rapid and economical. Molecular diagnostic methods are tests that give faster results than in-vitro virus isolation and serological tests. Even the cost of the most well-known molecular diagnostic method, polymerase chain reaction (PCR) challenges laboratories economically. Loop-mediated Isothermal Amplification (LAMP) method based on nucleic acid amplification was developed in the 2000s in order to develop a fast, specific and sensitive diagnostic method with cost-effective equipment in the field or in low-budget laboratories, and studies were carried out in the diagnosis of many viral diseases. Since the LAMP method, with its simple working principle, does not require heat exchanges, it ensures that the devices are more economical than other molecular diagnostic devices (PCR, etc.), and in the absence of the device, it is possible to create amplified products with a heat block or water bath that can be adjusted to a constant temperature. Due to the nature of the reaction that occurs, simple end-point systems can be used in addition to fluorescent dyes or turbidimeter devices during the result evaluation phase. The fact that it is easer to use and more accessible compared to other molecular diagnostic methods, and the evaluation that the sensitivity is 1000 times higher than conventional PCR in some studies has laid the groundwork for the development of this diagnostic method to detect strains in our country and to compare it with conventional and real-time PCR methods. Despite the improvement of PCR mastermixes and devices with the recently developed technology, a PCR test with 35-40 cycles takes at least 1,5-2 hours, while this time is between 30-60 minutes with LAMP. In this study, serotypes will be determined by optimizing and validating LAMP diagnosis with archival samples and the results will be compared with conventional PCR and rt-RT-qPCR.Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü tarafından TAGEM/HSGYAD/Ü/23/A5/P7/5804 nolu proje ile desteklenmiştir
Reflection of dark triad personality traits on sports: A qualitative research based on personality
Spor ve kişilik üzerine yapılan çalışmaların son dönemlerde yüzünü kişiliğin karanlık tarafına döndürdüğü görülmektedir. Karanlık kişilik özellikleri Makyavelizm, narsisizm ve psikopati kişilik kavramlarından oluşmakta ve literatürde Karanlık Üçlü olarak ifade edilmektedir. Karanlık Üçlü kişilik özellikleri az ya da çok her insanda olduğu kabul edilmektedir. Kişiliğin performansa etkisi yadsınamaz bir gerçek olarak nitelendirilmekte ve özellikle sporcu performansının sonuç ve başarı odaklı değerlendirildiği spor ortamında, kişilik kavramını anlamak önemli hale gelmektedir. Bu çalışmanın amacı; olimpik seviyedeki sporcular aracılığıyla kişiliği yalnızca pozitif yönleri ile değil olumsuz kişilik özellikleri olarak nitelendirilen, Karanlık Üçlü kişilik özellikleri (Makyavelizm, Narsisizm, Psikopati) üzerinden değerlendirebilmektir. Bu amaç doğrultusunda kişilik ve spor arasındaki ilişki araştırmanın temel konusudur. Özelde ise kişiliğin karanlık yönünü anlamak amacı ile Karanlık Üçlü kişilik özellikleri konusu incelenmiştir. Bu çalışma; nitel bir araştırma olarak planlanmış olup, çalışmada görüşme tekniği kullanılmıştır. Fenomenoloji deseni ile yürütülen çalışmada, veri toplama aracı olarak, araştırmacı tarafından hazırlanan, 7'si demografik bilgilerden oluşan toplam 13 açık uçlu sorudan oluşan soru formu kullanılmıştır. Çalışmanın amacına bağlı olarak amaçlı örnekleme metodu kullanılmış olup, Tokyo 2020 Olimpiyatları'nda ülkemiz adına yarışan 10 sporcu ile görüşme yapılmıştır. Elde edilen veriler yazılı belge haline getirilmiş olup, içerik analizi yöntemi ile tema ve alt kodlar belirlenmiştir. Bu yazılı belgelerin analiz sürecinde ise MAXQDA Analytics Pro 2022 isimli veri analiz programı kullanılmıştır. Elde edilen veriler, frekans tabloları, kod haritaları ve kod matris tarayıcısı yardımıyla görselleştirilmiştir. Araştırma kapsamında verilerin objektiflik ve güvenirlik değerlendirmesi için üçgenleme modeli kullanılmıştır. Çalışma kapsamında Karanlık Üçlü kişilik özellikleri olarak ifade edilen Makyavelizm, narsisizm ve psikopati kavramlarına yönelik temalar oluşturulmuş, sporcuların temalar altında yer alan alt kodlara yaptıkları atıflar detaylı olarak incelenmiş ve ifadelerde kullanıldığı düşünülen karanlık kişilik özellikleri belirlenmeye çalışılmıştır. Araştırma sonucunda, Karanlık Üçlü kişilik özelliklerinin çalışmaya katılan sporcular tarafından kullanıldığı ve bu özelliklerin kullanılmasının sportif başarıda etkili olduğu sonucuna varılmıştır.Studies on sports and personality have recently turned their faces to the dark side of personality. Dark personality traits consist of the personality concepts of Machiavellianism, narcissism and psychopathy and are referred to as the Dark Triad in the literature. It is accepted that every person has the Dark Triad personality traits to a greater or lesser extent. The effect of personality on performance is considered an undeniable fact and understanding the concept of personality becomes important, especially in the sports environment where athlete performance is evaluated in terms of results and success. The purpose of this study is to evaluate personality not only with its positive aspects but also with the Dark Triad personality traits (Machiavellianism, Narcissism, Psychopathy), which are described as negative personality traits, through Olympic level athletes. For this purpose, the relationship between personality and sports is the main subject of the research. In particular, the Dark Triad personality traits were examined in order to understand the dark side of personality. This study was planned as a qualitative research and the interview technique was used in the study. In the study conducted with the phenomenology design, a questionnaire form consisting of 13 open-ended questions, 7 of which were demographic information, prepared by the researcher was used as the data collection tool. Depending on the purpose of the study, the purposeful sampling method was used and 10 athletes competing on behalf of our country in the Tokyo 2020 Olympics were interviewed. The obtained data were converted into written documents and themes and subcodes were determined with the content analysis method. In the analysis process of these written documents, the data analysis program called MAXQDA Analytics Pro 2022 was used. The obtained data were visualized with the help of frequency tables, code maps and code matrix browser. Within the scope of the research, the triangulation model was used to evaluate the objectivity and reliability of the data. Within the scope of the study, themes were created for the concepts of Machiavellianism, narcissism and psychopathy, which are expressed as Dark Triad personality traits, and the athletes' references to the subcodes under the themes were examined in detail and the dark personality traits thought to be used in the statements were tried to be determined. As a result of the research, it was concluded that the Dark Triad personality traits were use
Depression and psychological strength levels of women in the perimenopausal period with the relationship between attitudes towards early diagnosis of cervical cancer
Bu araştırma, perimenopozal dönemdeki kadınların depresyon ve psikolojik güç düzeyleri ile serviks kanserinin erken tanısına yönelik tutumları arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini 1 Mart 2024 – 30 Haziran 2024 tarihleri arasında Konya Çumra Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne başvuran, araştırma kriterlerine uyan kadınlar oluşturmuştur. Araştırma verileri, Tanıtıcı Özellikler Bilgi Formu, Kadın Psikolojik Güç Ölçeği (KPGÖ), Perimenopozal Depresyon Değerlendirme Ölçeği (PDDÖ) ve Servikal Kanserin Erken Tanısına İlişkin Tutum Ölçeği (SKETİT) kullanılarak toplanmıştır. Tanıtıcı veriler hesaplanırken, ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde kullanılmıştır. Verilerin analizinde pearson korelasyon, yordayıcı değişken analizinde çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Ölçek puan karşılaştırmasında ise tek yönlü MANOVA testi kullanılmıştır. Karşılaştırma esnasında homojen dağılıma göre Tukey ve Tamhane T2 testleri kullanılmıştır. Çalışmada kadınların yaş ortalaması 47,39±3,79 (min=40, max=53) bulunmuştur. Kadınların KPGÖ puanı 68,61±13,74, PDDÖ puanı 7,18±6,89 bulunmuştur. Kadınların psikolojik güç düzeyleri yeterli seviyede olmasa da depresyon puan ortalamaları düşük bulunmuştur. Çalışmada kadınların SKETİT puan ortalaması 80,95±10,48 olup; servikal kanserin erken tanısı ve taramalara ilişkin bilgi düzeyleri ve serviks kanseri taramalarına katılımlarının ortalamanın üstünde olduğu belirlenmiştir. Kadın psikolojik güç düzeyi ile servikal kanserin erken tanısına yönelik tutum arasında anlamlı ilişki bulunmazken, perimenopozal depresyon düzeyi ve servikal kanserin erken tanısına yönelik tutum arasında anlamlı ilişki olduğu belirlenmiştir. Elde edilen verilerde; SKETİTÖ-algılanan duyarlılık alt boyutunu yordamasında KPGÖ-güçlülük/savunuculuk (β=0.234, t=4.622, p<0.001), KPGÖ-benlik saygısı (β=-0.190, t=-3.431, p<0.01) ve Perimenopozal Depresyon Değerlendirme Ölçeği (β=0.136, t=2.763, p<0.01)'nin anlamlı yordayıcılar olduğu bulunmuştur. Servikal Kanserin Erken Tanısına İlişkin Tutum Ölçeği ve Perimenopozal Depresyon Değerlendirme Ölçeği'nin yordamasında KPGÖ-benlik saygısı (β=-0.297, t=-5.569, p<0.001), KPGÖ-güçlülük/savunuculuk (β=0.273, t=5.591, p<0.001) ve Perimenopozal Depresyon Değerlendirme Ölçeği'nin (β=0.161, t=3.382, p<0.01) anlamlı yordayıcılar olduğu bulunmuştur. Çalışma sonucunda perimenopozal depresyon düzeyi arttıkça servikal kanserin erken tanısına ilişkin tutumun olumlu düzeyde arttığı belirlenmiştir. Kadın psikolojik güç düzeyi ile servikal kanserin erken tanısına ilişkin tutum arasında ise anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ebeler tarafından perimenopozal dönemdeki kadınların psikolojik güç ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi, desteğe ihtiyaç duyan kadınların uzmanlara yönlendirilmesi, servikal kanserin erken tanısı ve taramalara ilişkin verilen eğitimlerin etkinliği ve sayısının arttırılması önerilmektedir.This research was conducted in a descriptive and relationship-seeking manner to determine the relationship between the depression and psychological strength levels of women in the perimenopausal period and their attitudes towards the early diagnosis of cervical cancer. The sample of the study consisted of women who applied to Konya Çumra State Hospital Gynecology and Obstetrics Polyclinic between March 1, 2024 and June 30, 2024, and met the research criteria. Research data were collected using the Descriptive Characteristics Information Form, Women's Psychological Empowerment Scale (WPES), Perimenopausal Depression Assessment Scale (PDAS) and The Scale of Attitudes Towards Early Diagnosis of Cervical Cancer (SATEDCC). While calculating descriptive data, mean, standard deviation, frequency and percentage were used. Pearson correlation was used in data analysis, and multiple linear regression analysis was used in predictive variable analysis. One-way MANOVA test was used for scale score comparison. During the comparison, Tukey and Tamhane T2 tests were used according to homogeneous distribution. The average age of women in the study was found to be 47.39±3.79 (min=40, max=53). Women's WPES score was found to be 68.61±13.74, and their PDAS score was 7.18±6.89. Although women's psychological strength levels were not at a sufficient level, their depression score averages were found to be low. In the study, the mean SATEDCC score of women was 80.95±10.48; It was determined that their knowledge level about early diagnosis of cervical cancer and screenings and their participation in cervical cancer screenings were above average. While there was no significant relationship between women's psychological strength level and attitude towards early diagnosis of cervical cancer, it was determined that there was a significant relationship between perimenopausal depression level and attitude towards early diagnosis of cervical cancer. In the data obtained; In predicting the SATEDCC-perceived sensitivity sub-dimension, WPES-strength/defensiveness (β=0.234, t=4.622, p<0.001), WPES-self-esteem (β=-0.190, t=-3.431, p<0.01) and Perimenopausal Depression Assessment Scale (β=0.136, t=2.763, p<0.01) significant were found to be predictors. In predicting The Scale of Attitudes Towards Early Diagnosis of Cervical Cancer and Perimenopausal Depression Rating Scale (β=0.165, t=3.584, p<0.001) WPES-self-esteem (β=-0.297, t=-5.569, p<0.001), WPES-assertiveness/advocacy (β=0.273, t=5.591, p<0.001) and Perimenopausal Depression Rating Scale (β=0.161, t=3.382, p<0.01) significant were found to be predictors. As a result of the study, it was determined that as the level of perimenopausal depression increased, the attitude towards the early diagnosis of cervical cancer increased at a positive level. No significant relationship was found between women's psychological strength level and attitudes towards early diagnosis of cervical cancer. It is recommended that midwives evaluate the psychological strength and depression levels of women in the perimenopausal period, refer women who need support to specialists, and increase the effectiveness and number of trainings given on early diagnosis of cervical cancer and screening
Evaluating the relationship between health literacy and health perception in individuals
Sağlık, bireyin fiziksel, ruhsal ve sosyal iyilik hâlini kapsayan çok boyutlu bir kavramdır. Sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için bireylerin yalnızca hastalık ve engellilikten korunması değil, aynı zamanda sağlıkla ilgili doğru bilgiye erişebilmesi ve bu bilgiyi etkili bir şekilde kullanabilmesi gerekmektedir. Sağlık okuryazarlığı ve sağlık algısı, bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanma düzeylerini, sağlık kararlarını ve genel yaşam kalitelerini doğrudan etkileyen önemli kavramlardır. Bu araştırmada sağlık okuryazarlığı ve sağlık algısı kavramları detaylı bir şekilde ele alınarak, bireylerin sağlık algıları ile sağlık okuryazarlıkları arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırma, 18 yaş üstü bireylerden oluşan bir örneklem grubunda yürütülmüş ve 549 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Veriler, "Sağlık Algısı Ölçeği" ve "Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (TSOY-32)" kullanılarak toplanmıştır. Sağlık Algısı Ölçeği'nde "Kontrol Merkezi", "Öz Farkındalık", "Kesinlik" ve "Sağlığın Önemi" gibi alt boyutlar yer alırken, TSOY-32 ölçeği "Bilgiyi Anlama", "Bilgiyi Değerlendirme", "Bilgiyi Kullanma/Uygulama" gibi alt boyutları içermektedir. Araştırma sonuçlarına göre, sağlık algısı ve sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Katılımcıların sağlık algısı ölçeğinde "Kontrol Merkezi" boyutunda en yüksek ortalamaya (x̄ = 16,82), "Öz Farkındalık" boyutunda ise en düşük ortalamaya (x̄ = 9,03) sahip olduğu belirlenmiştir. Sağlık okuryazarlığı ölçeği değerlendirmesinde, katılımcıların %51,7'sinin yetersiz SOY düzeyine sahip olduğu görülmüş, "Bilgiyi Kullanma/Uygulama" alt boyutunda ise en yüksek ortalama (x̄ = 1,04) kaydedilmiştir. Analiz sonuçları, yaş, eğitim düzeyi ve gelir gibi demografik değişkenlerin sağlık algısı ve sağlık okuryazarlığı üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Özellikle, eğitim düzeyi arttıkça sağlık algısı "Öz Farkındalık" boyutunda artış gözlenirken, "Kontrol Merkezi" boyutunda azalma görülmüştür. Gelir düzeyi düşük bireylerin sağlık bilgisine erişim ve uygulama süreçlerinde daha aktif olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, düzenli ilaç kullanan ve kronik hastalığı bulunan bireylerin, sağlık algılarının ve sağlık bilgisi kullanım becerilerinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Araştırma sonuçları, sağlık algısının geliştirilmesi ve sağlık okuryazarlığının artırılması için eğitim programlarının önemini vurgulamaktadır. Katılımcıların düşük SOY düzeyleri, sağlıkla ilgili bilgiye erişim, değerlendirme ve uygulama süreçlerinde zorluklar yaşandığını ortaya koymaktadır.Health is a multidimensional concept encompassing an individual's physical, mental, and social well-being. Maintaining a healthy life requires not only protection from disease and disability but also the ability to access accurate health information and utilize it effectively. Health literacy and health perception are crucial concepts that directly influence individuals' access to healthcare services, health- related decision-making, and overall quality of life. This study examines the concepts of health literacy and health perception in detail, investigating the relationship between individuals' health perceptions and their levels of health literacy. The research was conducted with a sample group consisting of individuals aged 18 and older, involving a total of 549 participants. Data were collected using the "Health Perception Scale" and the "Health Literacy Scale (TSOY-32)." The Health Perception Scale includes sub-dimensions such as "Locus of Control," "Self-Awareness," "Certainty," and "Importance of Health," while the TSOY-32 scale comprises sub-dimensions such as "Understanding Information," "Evaluating Information," and "Using/Applying Information." According to the research findings, significant relationships were identified between health perception and health literacy. Participants scored the highest on the "Locus of Control" sub-dimension (x̄ = 16.82) and the lowest on the "Self-Awareness" sub-dimension (x̄ = 9.03) of the Health Perception Scale. Regarding health literacy, 51.7% of participants were found to have inadequate HL levels, with the highest mean score recorded in the "Using/Implementing Information" sub-dimension (x̄ = 1.04). The analysis revealed that demographic factors such as age, education level, and income significantly influenced health perception and health literacy. Notably, as education levels increased, participants scored higher on the "Self-Awareness" sub-dimension but lower on the "Locus of Control" sub-dimension. Participants with lower income levels were more active in accessing and implementing health-related information. Additionally, individuals who regularly used medication and those with chronic illnesses exhibited higher health perception scores and greater proficiency in using health information. The study highlights the importance of educational programs to enhance health perception and health literacy. The findings indicate that participants with lower HL levels face significant challenges in accessing, evaluating, and implementing health-related information
Narrative-form relationship in Yeşim Ustaoğlu cinema
Klasik sinemada dramatik yapı giriş, gelişme ve sonuç bölümleriyle belirli kurallar çerçevesinde oluşturulmaktadır. Sinema alanında yaşanan gelişmelerden sonra klasik anlatı dışında yeni anlatılara ihtiyaç duyulmuştur. Bu doğrultuda modern anlatı anlayışı ortaya çıkmıştır. Modern anlatıı seyirciye izlediği filmler hakkında farklı yorumlarda bulunabilme imkanı sunmaktadır. Ancak zamanla modern anlatının da eksikleri kuramcılar tarafından eleştirilmiş ve ortaya yeni yaklaşımlar çıkmıştır. Bu yaklaşımlardan biri neoformalizmdir. Neoformalist anlayışa bakıldığında olay örgüsünde yapısal ve biçimsel değişiklikler görülmektedir. Buna ek olarak seyirci anlatıya daha aktif yorumlayıcı pozisyonda katılmaktadır. Sinema anlatılarını yapısal ve biçimsel çözümleme noktasında kuramcılar neoformalist yaklaşımı benimsemişlerdir. Kristin Thompson, David Borrwell ve Noel Burch öncülüğünde geliştirilen neoformalizm, sinema anlatılarını yalnızca anlatı değil aynı zamanda biçimsel unsurlarla birlikte çözümleme olanağı sağlayan bir yaklaşımdır. Neoformalizm, klasik ve modern anlatıdan farklı olarak anlatı ve biçim ilişkisine odaklanmaktadır. Türk sinemasında anlatıyı biçimsel unsurlarla birlikte ele almak mümkündür. Bu çalışmada neoformalist yaklaşımın temel kavramları ve biçimsel unsurlar çerçevesinde Yeşim Ustaoğlu sinemasında Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu, Araf ve Teredddüt filmlerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yeşim Ustaoğlu sineması genellikle feminist ve auteur teori kapsamında ele alınmıştır. Ayrıca anlatı ve biçim ilişkisine odaklanan çalışmalarda biçimsel unsurların eksik değerlendirildiği tespit edilmiştir, örnekleme seçilen filmlerin biçimsel yönden de değerlendirilecek olması literatürdeki boşluğa katkı sağlayacaktır.In classical cinema, the dramatic structure is formed within the framework of certain rules with introduction, development and conclusion sections. After the developments in the field of cinema, new narratives other than the classical narrative were needed. In this direction, modern narrative understanding has emerged. Modern narrative offers the audience the opportunity to make different interpretations about the films they watch. However, over time, the shortcomings of modern narrative have been criticised by theorists and new approaches have emerged. One of these approaches is neoformalism. When we look at the neoformalist approach, structural and formal changes are seen in the plot. In addition, the audience participates in the narrative in a more active interpretative position. Theorists have adopted the neoformalist approach to the structural and formal analysis of cinema narratives. Neoformalism, developed under the leadership of Kristin Thompson, David Borrwell and Noel Burch, is an approach that enables the analysis of cinema narratives not only with narrative but also with formal elements. Unlike classical and modern narrative, neoformalism focuses on the relationship between narrative and form. In Turkish cinema, it is possible to analyse narrative together with formal elements. This study aims to evaluate the films Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu, Araf and Teredddüt in Yeşim Ustaoğlu's cinema within the framework of the basic concepts of neoformalist approach and formal elements. Yeşim Ustaoğlu's cinema is generally discussed within the scope of feminist and auteur theory. In addition, it has been determined that formal elements are incompletely evaluated in studies focusing on the relationship between narrative and form, evaluating the films selected in the sample in terms of form will contribute to the gap in the literature
Examining the relationship between attachment dimensions, emotion regulation, early malodoptive schemang and autobiographic memory characteristics in young adults
Bu araştırmanın amacı otobiyografik bellek özellikleri, kaçınmacı ve kaygılı bağlanma, duygu düzenleme güçlüğü ve erken dönem uyum bozucu şemalar arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştrımanın örneklemini tesadüfi örnekleme yöntemi ile belirlenen 501 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırma verileri "Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri- İlişki Yapıları (YİYE-İY) Anne formu'', "Otobiyografik Bellek Özelikleri Ölçeği'', "Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form'', "Young Şemalar Ölçeği-Kısa Form 3'', "Kişisel Bilgi Formu" aracılığı ile yüzyüze toplanmıştır. Araştırmada örneklemi tanımlamak amacı ile yüzde ve frekans hesaplanmış, betimsel analizler kapsamında ise ortalama, standart çarpma, basıklık, çarpıklık ve iç tutarlık katsayıları hesaplanmıştır. Araştırma değişkenleri arasındaki nedensel ilişkiler İki adımlı Yapısal eşitlik modellemesi ile test edilmiştir. Ayrıca değişkenler arasındaki aracılık ilişkisi bootstraping işlemi ile incelenmiştir. Araştırma bulgularına göre; otobiyografik belleğin canlılık ve duygusal yoğunluk boyutları ile araştırmanın diğer değişkenleri olan kaçınma ve kaygı bağlanma boyutları, uyum bozucu şemalar ve duygu düzenleme değişkenleri arasında anlamlı ilişki olmadığı görülmüştür. Bağlanma boyutlarından kaçınmanın duygu düzenleme ve uyum bozucu şemalar ile pozitif yönde anlamlı ilişkiye sahip olduğu görülmektedir. Bağlanma boyutlarından kaygının duygu düzenleme ve uyum bozucu şemalar ile pozitif yönde anlamlı ilişkiye sahip olduğu görülmektedir. Duygu düzenleme güçlüğü ile uyum bozucu şemalar arasında da benzer şekilde pozitif yönlü anlamlı ilişki gözlenmiştir. YEM analizi bulgularına göre bağlanma boyutları, uyum bozucu şemalar ve duygu düzenleme güçlüğü ikilisine dair bulgular kaygılı bağlanma özelliğinin erken dönem uyum bozucu şemaların kısmi aracılığı ile duygu düzenleme güçlüğünü anlamlı düzeyde açıkladığı görülmüştür.((χ2 /df = 3.186, p <.001; CFI = .95; NFI = .93; TLI = .94; SRMR = .047; RMSEA = .066; AIC = 296.579; ECVI = 0.59). Araştırma sonuçlarına göre, canlılık ve duygusal yoğunluk bağlanma boyutları, duygu düzenleme ve uyum bozucu şemalar ile ilişkili otobiyografik bellek özellikleri değildir. Öte yandan bireylerin kaygılı bağlanma özelliklerindeki artış uyum bozucu şemaların kısmi aracılığı ile duygu düzenleme güçlüğünü açıklamaktadır. Araştırmanın bulguları literatür çerçevesinde tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur.The aim of this study is to examine the relationships among avoidant and anxious attachment traits, autobiographical memory traits, difficulties in emotion regulation, and early maladaptive schemas. The sample of the study consists of 501 university students determined through random sampling method. The research data were collected face to face through "Experiences in Close Relationships Inventory-Relationship Structures (EFIR-IR) Mother Form", "Autobiographical Memory Characteristics Scale", "Difficulties in Emotion Regulation Scale-Short Form", "Young Schemas Scale-Short Form 3", and "Personal Information Form". In order to define the sample in the study, percentage and frequency were calculated, and within the scope of descriptive analyses, mean, standard multiplication, kurtosis, skewness and internal consistency coefficients were calculated. The causal relationships between the research variables were tested using Two-Step Structural Equation Modeling. In addition, the mediation relationship between the variables was examined using bootstrapping. According to the research findings; it was seen that there was no significant relationship between the vividness and emotional intensity dimensions of autobiographical memory and the other variables of the study, which are avoidance and anxiety, insecure attachment dimensions, maladaptive schemas and emotion regulation variables. It was seen that avoidance, one of the attachment dimensions, had a positive significant relationship with emotion regulation and maladaptive schemas. It was seen that anxiety, one of the attachment dimensions, had a positive significant relationship with emotion regulation and maladaptive schemas. A similar positive significant relationship was observed between difficulty in emotion regulation and maladaptive schemas. According to the SEM analysis findings, the findings regarding the relationship between attachment dimensions, maladaptive schemas and difficulty in emotion regulation showed that anxious attachment trait explained difficulty in emotion regulation at a significant level through the partial mediation of early maladaptive schemas. According to the research results, vividness and emotional intensity attachment dimensions are not autobiographical memory features related to emotion regulation and maladaptive schemas. ((χ2 /df = 3.186, p <.001; CFI = .95; NFI = .93; TLI = .94; SRMR = .047; RMSEA = .066; AIC = 296.579; ECVI = 0.59).On the other hand, the increase in anxious attachment characteristics of individuals partially explains the difficulty in emotion regulation through maladaptive schemas. The findings of the study were discussed within the framework of the literature and suggestions were made