Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
    53909 research outputs found

    Examining the relationship between healty literacy and patient activation

    No full text
    Günümüz sağlık sistemleri giderek karmaşık bir yapı haline gelmektedir. Sağlık okuryazarlığı, insanların sağlık ile ilgili güncel bilgileri takip etmek, anlamak, öğrenmek için önem arz etmektedir. Buna ek olarak bireylerin kendilerini doğru ifade ederek sağlık hizmeti sunucularının uygulayacakları tahlil ve tedavi işlemlerinde yardımcı olmaları da önemlidir. İnsanların sağlıkları hakkında yeterli bilgi, yetenek ve donanıma sahip olmaları noktasında, karşılaşacakları hastalık halinde bu süreci anlama, profesyonel destek alma ve yönetebilme kabiliyetleri de gelişmiş olmaktadır. Bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyleri yüksek olduğunda yaşanabilecek bir sağlık sorununda sağlık hizmeti sunucularına başvurmaktadırlar ve kendileri de sağlığa dair edindikleri bilgileri de aktarabilmektedirler. Bu durumda günümüzde aktif hasta kavramını ortaya çıkarmaktadır. Aktif hasta, kendi sağlığı veya hastalığı ile ilgili süreçlerine hakim olan, yaşayacağı olumsuz bir sağlık durumda yapılması gerekenleri araştırıp öğrenen ve hayatında uygulayan kişidir. Bu araştırmanın amacı da sağlık okuryazarlığı ile hasta aktivasyonu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Araştırmada, nicel araştırma yöntemi kullanılmış olup örneklem büyüklüğü 395 kişiden oluşmaktadır. Veri toplama aracında demografik bilgi sorularının yanı sıra sağlık okuryazarlığı ölçeği ile hasta aktiflik düzeyi ölçeği kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kişilerin %64,6'sının kadın (255 kişi) ve %35,4'ünün erkek (140 kişi) olduğu görülmüştür. Katılımcıların sağlık okuryazarlığı düzeyleri incelendiğinde; ortalama puanın (x̄=55,12) yüksek olması, sağlık okuryazarlığının iyi seviyede olduğunu göstermektedir. Grubun hesaplanan en düşük toplam puanı 31,00 ve hesaplanan en yüksek toplam puanı 70,00'dır. Araştırma sonucuna göre sağlık okuryazarlığının seviyesi yüksek olarak görülmektedir. Sağlık okuryazarlığının daha da artması veya bilgileri taze tutmak adına etkinlikler, kongreler veya reklam çalışmaları yapılabilir. İnsanlar sağlıkları hakkında bilgi edinmek için sağlık çalışanlarından destek alabilirler. Mesleki açıdan da sağlık okuryazarlık düzeyini arttırmak mümkün olabilmektedir. Sağlık okuryazarlığı ile ilgili kişilerin farkındalığını arttırmak ve bilinçlendirmek önem arz etmektedir. Hasta aktivasyonu için ise sağlık profesyonelleri hastaları ile iletişiminde daha anlaşılır, açık ve net ifadeler seçebilirler. Farklı ülkelerde sağlık okuryazarlığı ile ilgili yapılan çalışmalara bakılarak örnek alınabilecek veya örnek olabilecek noktalar tespit edilebilir. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından il ve ilçelerin belediyeye ait halk eğitim merkezlerinde sağlık okuryazarlığına ve hasta aktifliğine dair aktiviteler planlanarak farkındalık arttırılabilir.Today's healthcare systems are becoming an increasingly complex structure. Health literacy is important for people to follow, understand, and learn up-to-date information about health. In addition, it is also important for individuals to express themselves correctly and help health care providers with the Oct and treatment procedures they will perform. At the point that people have sufficient knowledge, skills and equipment about their health, their ability to understand this process, receive professional support and manage in case of illness they will encounter has also improved. When individuals' health literacy levels are high, they apply to health service providers for a health problem that may occur, and they can also transfer the information they have acquired about health themselves. In this case, it reveals the concept of an active patient today. An active patient is a person who dominates the processes related to his own health or illness, researches and learns what needs to be done in a negative health situation that he will experience and applies it in his life. The aim of this research is to Decipher the relationship between health literacy and patient activation. The quantitative research method was used in the study and the sample size consisted of 395 people. In addition to demographic information questions, the health literacy scale and the patient activity level scale were used in the data collection tool. It was observed that 64.6% of the people participating in the study were women (255 people) and 35.4% were men (140 people). When the health literacy levels of the participants were examined; the high average score (x=55.12) indicates that the health literacy is at a good level. The lowest calculated total score of the group is 31.00 and the highest calculated total score is 70.00. According to the research results, the level of health literacy is seen as high. Events, congresses or advertising activities can be held to further increase health literacy or to keep information fresh. People can get support from health professionals to learn about their health. From a professional point of view, it may also be possible to increase the level of health literacy. It is important to increase the awareness of people about health literacy and to raise awareness. For patient activation, health professionals can choose more understandable, clear and clear expressions in their communication with their patients. By looking at the studies conducted on health literacy in different countries, points that can be taken as an example or that can be an example can be identified. Awareness can be increased by planning activities related to health literacy and patient activism in public education centers belonging to municipalities of provinces and districts by the Ministry of National Education.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi Koordinatörlüğü tarafından 24202032 Proje numarası ile desteklenmiştir

    Relations between Kashgar Khanate and England

    No full text
    Bu tez, 1865-1877 yılları arasında Doğu Türkistan'da hüküm süren Kaşgar Devleti ile İngiliz İmparatorluğu arasındaki diplomatik, ticari ve siyasi ilişkileri incelemektedir. Çalışma, İngiliz arşiv belgeleri, dönemin diplomatik yazışmaları ve Doğu Türkistan'a gelen seyyahlar ve Hindistan Britanyası hükümeti tarafından gönderilen resmi elçilerin raporları ışığında, Yakup Beg önderliğindeki Kaşgar Devleti'nin İngiltere ile kurduğu ilişkilerin çok boyutlu bir analizini sunmaktadır. Araştırma, özellikle İngiltere'nin Orta Asya'daki Rus yayılmacılığına karşı Kaşgar Devleti'ni bir tampon bölge olarak görme politikasını ve bu bağlamda geliştirilen diplomatik girişimlerini sebep, sonuç ilişkisi bakımından detaylı bir şekilde incelemektedir ve bu ilişkilerin başlama, gelişme ve bitiş aşamalarına ışık tutmaktadır. 1870 ve 1873'te gerçekleştirilen Forsyth misyonları, ticaret antlaşmaları, konsolosluk ilişkilerinin kurulması, İngiltere'nin Mançuların ikinci Doğu Türkistan istilasına yönelik tutumları, bu ilişkilerdeki Rusya faktörü gibi önemli konular tezin odak noktalarını oluşturmaktadır. Tez aynı zamanda, dönemin karmaşık uluslararası ilişkiler ağı içerisinde Kaşgar Devleti'nin konumunu, İngiliz-Rus rekabeti bağlamında değerlendirmekte ve Çin'in Doğu Türkistan'a yönelik politikalarının bu ilişkilere etkisini irdelemektedir. Çalışma, İngiltere'nin Hindistan sömürge yönetiminin Kaşgar politikasının şekillenmesinde oynadığı rolü ve ticari ilişkilerin geliştirilmesine yönelik çabaları da detaylı bir şekilde incelemektedir. Sonuç olarak bu araştırma, 19. yüzyılın ikinci yarısında Türkistan'daki güç dengelerinin değişimini, Kaşgar-İngiltere ilişkileri özelinde analiz ederek, dönemin uluslararası ilişkiler tarihine katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Tez, bugüne kadar yeterince incelenmemiş olan bu ilişkileri, geniş bir kaynak yelpazesi kullanarak aydınlatmakta ve bölge tarihine yeni bir perspektif kazandırmaktadır.This thesis examines the diplomatic, commercial, and political relations between the Kashgar State, which ruled in East Turkestan between 1865-1877, and the British Empire. The study presents a multidimensional analysis of the relations established between the Kashgar State under Yakub Beg's leadership and Britain, in light of British archival documents, diplomatic correspondence of the period, and reports from travelers to East Turkestan and official envoys sent by the British Indian government. The research examines in detail Britain's policy of viewing the Kashgar State as a buffer zone against Russian expansionism in Central Asia and the diplomatic initiatives developed in this context in terms of cause and effect relationships, and sheds light on the beginning, development, and conclusion phases of these relations. Important issues such as the Forsyth missions conducted in 1870 and 1873, trade agreements, establishment of consular relations, Britain's attitudes towards the Manchus' second East Turkestan invasion, and the Russian factor in these relations constitute the focal points of the thesis. The thesis also evaluates the position of the Kashgar State within the complex network of international relations of the period in the context of Anglo-Russian rivalry and examines the impact of China's policies towards East Turkestan on these relations. The study also thoroughly examines the role played by Britain's Indian colonial administration in shaping Kashgar policy and efforts to develop trade relations. In conclusion, this research aims to contribute to the international relations history of the period by analyzing the changing power dynamics in Central Asia during the second half of the 19th century, specifically focusing on Kashgar-British relations. The thesis illuminates these previously understudied relations using a wide range of sources and brings a new perspective to the region's history

    Plazmonik nanoyapılar ve mikrogerinim mühendisliği ile II-VI ve üçlü kalkojenit ince filmlerde geliştirilmiş fotodedeksiyon

    No full text
    The quest for high-performance photodetectors necessitates innovative strategies to transcend limitations in light absorption, carrier transport, and defect-mediated losses. This thesis presents a comprehensive investigation into the synergistic integration of plasmonic nanostructuring and microstrain engineering to elevate photodetector performance in II-VI (CdS) and ternary chalcogenide (23and 24) semiconductor thin films. Utilizing pulsed laser deposition (PLD) for precise control over stoichiometry and film morphology, the study elucidates how embedded gold nanoparticles (AuNPs) simultaneously modulate light–matter interactions and internal lattice strain, yielding improved optoelectronic performance across the ultraviolet, visible, and solar spectral regions. CdS-based photodetectors exhibited outstanding ultraviolet sensitivity, with responsivity reaching 13.86 A/W and detectivity approaching 1.1×10¹² Jones under 365 nm illumination. This enhancement is attributed to near-field plasmonic coupling effects and a significant reduction in microstrain (~2.04×10⁻³), particularly at an optimized film thickness of ~100 nm, which aligns the plasmonic field penetration with the material's optical absorption depth. Structural analyses revealed improved crystallinity and diminished defect densities, as evidenced by sharper X-ray diffraction peaks and decreased full width at half maximum (FWHM) values. In Au/23heterostructures, an anomalous negative photoconductivity (NPC) mechanism was uncovered and rigorously characterized. Elevated Urbach energy values (>70 meV) signified a high density of trap states, while Joule heating experiments partially mitigated the NPC effect via thermally induced defect reorganization. This finding highlights a pivotal insight: plasmonic enhancement efficacy is fundamentally contingent upon effective defect suppression within the semiconductor matrix. The Cu2ZnSnS4 system demonstrated compelling evidence of microstrain-mediated performance enhancement. Strategic incorporation of AuNP "sandwich" structures reduced lattice strain from 3.38×10⁻³ to 1.94×10⁻³, directly correlating with faster photoresponse kinetics, from >150 ms to 95.4 ms under standard 1 Sun illumination. Spectroscopic analyses confirmed extended absorption into the near-infrared region, attributable to plasmon-induced optical amplification. Comprehensive structural and optoelectronic characterizations across all material systems, including high-resolution X-ray diffraction, confocal Raman spectroscopy, and field-emission scanning electron microscopy, enabled the development of a unified theoretical framework. This model identifies critical design parameters such as strain thresholds (<2×10⁻³), plasmonic coupling efficiency, trap state density modulation, and grain boundary engineering as dominant factors governing optimized photodetector behaviour. The findings not only set new performance benchmarks for wide- and narrow-bandgap semiconductors but also present scalable, fabrication-compatible methodologies for incorporating plasmonic nanostructures into functional optoelectronic architectures. This work lays a foundational platform for photodetectors with enhanced sensitivity, spectral tunability, and temporal response characteristics, with far-reaching implications for applications in environmental monitoring, wearable sensors, high-speed optical communication, and solar energy harvesting.Yüksek performanslı fotodedektörlere yönelik arayış, ışık emilimi, taşıyıcı taşınımı ve kusur kaynaklı kayıplar gibi sınırlamaların aşılmasını sağlayacak yenilikçi stratejileri gerektirmektedir. Bu tez, II-VI (CdS) ve üçlü kalkojenit (23ve 24) yarı iletken ince filmlerde fotodedektör performansını artırmak amacıyla plazmonik nano-yapılandırma ve mikro-gerinim mühendisliğinin sinerjik entegrasyonuna yönelik kapsamlı bir araştırmayı sunmaktadır. Bileşim oranı ve film morfolojisi üzerinde hassas kontrol sağlamak amacıyla darbeli lazer biriktirme (PLD) yöntemi kullanılarak, gömülü altın nanoparçacıkların (AuNP'ler) ışık-madde etkileşimleri ve iç kafes gerinimini eşzamanlı olarak nasıl düzenlediği ortaya konmuştur. Bu yapıların ultraviyole, görünür ve güneş spektral bölgelerinde iyileştirilmiş optoelektronik performans sağladığı gösterilmiştir. CdS tabanlı fotodedektörler, 365 nm aydınlatma altında 13.86 A/W'ye ulaşan yüksek bir duyarlılıkla ve 1.1×10¹² Jones seviyesine yaklaşan tespit edilebilirlik değeriyle dikkat çekmiştir. Bu iyileşme, plazmonik yakın alan etkileşimleri ile mikro-gerinimdeki belirgin azalmaya (~2.04×10⁻³) atfedilmektedir. Yaklaşık 100 nm'lik optimize film kalınlığı, plazmonik alan penetrasyonu ile malzemenin optik soğurma derinliği arasında uyum sağlamaktadır. Yapısal analizler, X-ışını kırınımı piklerinin daha keskin hale gelmesi ve yarı yükseklikte tam genişlik (FWHM) değerlerinin azalması gibi göstergelerle kristal kalitesinde iyileşme ve kusur yoğunluğunda azalma olduğunu ortaya koymuştur. Au/23heteroyapılarında ise anormal bir negatif fotokonduktivite (NPC) mekanizması gözlenmiş ve detaylı bir şekilde karakterize edilmiştir. 70 meV üzerindeki yüksek Urbach enerjisi değerleri, yoğun tuzak durumu varlığına işaret ederken; Joule ısınması yoluyla yapılan deneyler, termal olarak indüklenen kusur yeniden düzenlenmesi sayesinde NPC etkisinin kısmen hafifletilebildiğini göstermiştir. Bu bulgu, plazmonik iyileştirmenin etkinliğinin, yarı iletken matris içerisindeki kusurların etkili bir şekilde bastırılmasına temelden bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Cu2ZnSnS4sisteminde ise mikro-gerinim aracılığıyla performans artışına dair güçlü kanıtlar elde edilmiştir. Stratejik olarak entegre edilen AuNP "sandviç" yapılar, kafes gerinimini 3.38×10⁻³'ten 1.94×10⁻³'e düşürmüş ve bu da standart 1 Güneş aydınlatması altında >150 ms'den 95.4 ms'ye inen daha hızlı foto-tepki kinetiğiyle doğrudan ilişkilendirilmiştir. Spektroskopik analizler, plazmon kaynaklı optik yükseltme sayesinde yakın kızılötesi bölgeye uzanan absorpsiyonun doğrulandığını göstermiştir. Tüm malzeme sistemlerinde yapılan yüksek çözünürlüklü X-ışını kırınımı, konfokal Raman spektroskopisi ve alan emisyonlu taramalı elektron mikroskobu gibi kapsamlı yapısal ve optoelektronik karakterizasyonlar, birleşik bir teorik çerçevenin geliştirilmesini mümkün kılmıştır. Bu model, gerinim eşikleri (<2×10⁻³), plazmonik etkileşim verimliliği, tuzak durumu yoğunluğunun düzenlenmesi ve tane sınırı mühendisliği gibi optimize fotodedektör davranışlarını belirleyen kritik tasarım parametrelerini tanımlamaktadır. Bu bulgular yalnızca geniş ve dar bant aralıklı yarı iletkenler için yeni performans kriterleri oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda fonksiyonel optoelektronik yapılara plazmonik nanoyapılar entegre etmek için ölçeklenebilir ve üretime uygun yöntemler de sunmaktadır. Bu çalışma, geliştirilmiş duyarlılık, spektral ayarlanabilirlik ve zamansal tepki özelliklerine sahip fotodedektörler için temel bir platform sunmakta; çevresel izleme, giyilebilir sensörler, yüksek hızlı optik iletişim ve güneş enerjisi toplama gibi uygulamalarda geniş kapsamlı etkilere sahiptir.Bu tez çalışması BAP tarafından 22211027 nolu proje ile desteklenmiştir

    The mediating role of trust in physicians in the effect of health services quality on patient satisfaction

    No full text
    İnsanlık tarihi boyunca sağlık olgusu, yaşamsal bir önem taşımış ve toplumsal yaşamın temel bileşenlerinden biri olagelmiştir. Yaşamın idamesinde kilit rol üstlenen sağlık, her dönemde büyük önem atfedilen bir konu olmuş; hekimlik mesleği ise bu süreçte kutsal bir statüye erişmiştir. Bu kutsallık atfı, büyük ölçüde mesleğin insan hayatını koruma ve kurtarma gibi yaşamsal bir işlevi yerine getirmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, tarihsel süreçte hekimlerin kasten zarar verebileceği ihtimali toplumsal bilinçte yer edinmemiştir. Ancak günümüzde, küresel rekabet koşulları, nüfus artışı, sosyoekonomik dönüşümler ve bilişsel farkındalığın artması gibi bir dizi faktör, hastaların hekimlere yönelik güven algılarında daha temkinli ve eleştirel bir tutum benimsemelerine neden olmuştur. Aynı zamanda, artan rekabet ortamı, hasta hakları bilincinin gelişmesi ve teknolojik ilerlemeler, kalite kavramının sağlık hizmetleri alanında da merkezî bir önem kazanmasına yol açmıştır. Bu doğrultuda, kalite iyileştirme çalışmaları yaygınlaşmış; hasta deneyimini niteliksel ve niceliksel olarak ölçmeye yönelik ulusal ve uluslararası standartlar geliştirilmiş ve sağlık alanındaki kalite arayışı, hükümet politikalarında ve sağlık reformları gündeminde önemli bir yer işgal etmiştir. Bu çalışmanın temel amacı, sağlık hizmet kalitesinin hasta memnuniyeti üzerindeki etkisinde hekime duyulan güvenin aracılık (mediasyon) rolünün ampirik olarak incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Araştırma verileri, son bir yıl içerisinde sağlık hizmetlerinden yararlanmış olan 18 yaş ve üzeri toplam 509 katılımcıdan anket tekniği ile toplanmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak Hizmet Kalitesi Ölçeği (2021), Ayaktan Hasta Memnuniyeti Ölçeği (2021) ve Doktora Güven Ölçeği (2020) kullanılmıştır. Nicel verilerin analizinde SPSS 28.0 ve PROCESS Macro eklentisi (Model 4) kullanılırken, nitel verilerin destekleyici analizleri için MAXQDA yazılımından faydalanılmıştır. Katılımcıların demografik profilini ortaya koyan bulgulara göre; yaş dağılımının dengeli olduğu gözlemlenmiştir. Cinsiyet dağılımında kadınlar %63,1 (n=321) ile çoğunluğu oluştururken, medeni durum bakımından katılımcıların %52,5'i (n=267) evlidir. Eğitim durumu incelendiğinde, lisans mezunları %47,0 (n=239) ile en büyük grubu temsil etmektedir. Gelir düzeyi dağılımında, asgari ücret ile asgari ücretin iki katı arasında gelire sahip bireyler %35,0 (n=178) oranıyla en yüksek paya sahiptir. Sağlık hizmeti kullanım alışkanlıklarına ilişkin sonuçlar ise şöyledir: Katılımcıların son bir yıl içerisinde sağlık kuruluşuna başvuru sıklığı incelendiğinde, 1-3 kez başvuru yapanlar %39,5 (n=201) ile en yüksek orana sahiptir. Kurum türü tercihleri değerlendirildiğinde ise kamu sağlık kuruluşları %55,8 (n=284) oranıyla en fazla tercih edilen kurumlar olarak öne çıkmaktadır. Araştırma bulguları, ileri sürülen hipotezleri desteklemektedir. Analizler, sağlık hizmetleri kalitesinin hasta memnuniyeti üzerinde istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif bir etki yarattığını göstermiştir. Benzer biçimde, hekime duyulan güven de hasta memnuniyetini pozitif ve anlamlı düzeyde yordamaktadır. Ayrıca sağlık hizmetleri kalitesi, hekime duyulan güveni artırarak dolaylı bir katkı sunmakta; bu ilişkideki dolaylı etki de pozitif ve anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak, yürütülen aracılık (mediasyon) analizi, hekime duyulan güvenin, sağlık hizmetleri kalitesi ile hasta memnuniyeti arasındaki ilişkide anlamlı bir aracı rol üstlendiğini ortaya koymakta ve kuramsal modeli desteklemektedir.Throughout human history, health has been a vitally important issue and a fundamental component of social life. Playing a key role in sustaining life, health has always been a subject of great importance, and the medical profession has attained a sacred status during this period. This sacredness stems largely from the profession's vital function of protecting and saving human life. Therefore, the possibility that physicians could intentionally cause harm has not historically been a factor in public consciousness. However, today, a number of factors, including global competition, population growth, socioeconomic transformations, and increased cognitive awareness, have led patients to adopt a more cautious and critical attitude in their perception of trust in physicians. At the same time, increasing competition, the development of patient rights awareness, and technological advances have led to the concept of quality gaining central importance in the field of healthcare. Consequently, quality improvement efforts have become widespread; national and international standards have been developed to measure patient experience qualitatively and quantitatively, and the pursuit of quality in healthcare has become a prominent feature of government policies and healthcare reform agendas. The primary objective of this study is to empirically examine and evaluate the mediating role of trust in physicians in the effect of healthcare service quality on patient satisfaction. Data were collected via surveys from 509 participants aged 18 and over who had utilized healthcare services within the past year. The Service Quality Scale (2021), the Outpatient Satisfaction Scale (2021), and the Physician Trust Scale (2020) were used as data collection tools in the study. SPSS 28.0 and the PROCESS Macro add-on (Model 4) were used for quantitative data analysis, while MAXQDA software was utilized for supporting analyses of qualitative data. Findings revealing the demographic profile of the participants revealed a balanced age distribution. While females constituted the majority (63.1% (n=321) in the gender distribution, 52.5% (n=267) of the participants were married. Regarding educational background, undergraduates represented the largest group (47.0% (n=239)). In the income distribution, individuals earning between minimum wage and twice the minimum wage account for the highest share at 35.0% (n=178). Results regarding healthcare service usage habits are as follows: When examining the frequency of participants' visits to healthcare institutions in the past year, those who have applied 1-3 times have the highest rate at 39.5% (n=201). When considering institution type preferences, public healthcare institutions stand out as the most preferred institutions at 55.8% (n=284). The research findings support the proposed hypotheses. Analyses showed that healthcare quality has a statistically significant and positive impact on patient satisfaction. Similarly, trust in physicians positively and significantly predicts patient satisfaction. Furthermore, healthcare quality provides an indirect contribution by increasing trust in physicians; the indirect effect on this relationship was also found to be positive and significant. Consequently, the mediation analysis conducted reveals that trust in physicians plays a significant mediating role in the relationship between healthcare quality and patient satisfaction, supporting the theoretical model

    Media workers' news sharing habits on social media and the relationship with fake news

    No full text
    Medya çalışanlarının sosyal medyada haber paylaşım alışkanlıkları ve yalan haberle ilişkisini inceleyen bu çalışma, yeni medyanın geleneksel medyadan farklılaşan dinamiklerini ve dijital platformların habercilik pratikleri üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Çalışmanın temel amacı, medya çalışanlarının sosyal medyada haber paylaşırken doğruluk süzgecini nasıl uyguladıklarını, yalan haberle karşılaştıklarında izledikleri stratejileri ve etik hassasiyetlerini ortaya koymaktır. Yeni medyanın, bireylerin hem içerik üreticisi hem de dağıtıcı olarak aktif rol almasına olanak tanıması, yalan haberin hızla yayılma riskini artırmıştır. Bu bağlamda çalışma, medya çalışanlarının mesleki sorumluluklarının, dijital platformlardaki bireysel haber paylaşım davranışlarına yansıyıp yansımadığını incelemesi yönü ile literatüre önemli bir kazanım sağlamayı amaçlamaktadır. Araştırmada nitel yöntem benimsenmiş ve derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Örneklem grubu, farklı medya kuruluşlarında görev yapan ve aktif olarak sosyal medyada haber paylaşan 20 medya çalışanından oluşmaktadır. Veri analizi tematik analiz yöntemiyle gerçekleştirilmiş ve elde edilen bulgular, medya çalışanlarının büyük çoğunluğunun sosyal medyada haber paylaşımında doğruluk kontrolü yaptığını, ancak teyit sürecinin süreklilik göstermediğini ortaya koymuştur. Ayrıca medya çalışanlarının, zaman baskısı ve dijital platformların hız odaklı yapısı nedeniyle bazı durumlarda yalan haberlerin yayılmasına istemeden katkı sundukları belirlenmiştir. Çalışmanın bulguları, medya okuryazarlığı ve mesleki etik bağlamında önemli öneriler sunmakta, doğruluk odaklı habercilik pratiklerinin dijital platformlara entegrasyonunun önemini vurgulamaktadır.This study, which examines media workers' news sharing habits on social media and their relationship with fake news, addresses the dynamics of new media that differ from traditional media and the effects of digital platforms on journalism practices. The main purpose of the study is to reveal how media workers apply the truth filter when sharing news on social media, the strategies they follow when faced with fake news, and their ethical sensitivities. The fact that new media allows individuals to take active roles as both content producers and distributors has increased the risk of fake news spreading rapidly. In this context, the study aims to provide an important contribution to the literature by examining whether the professional responsibilities of media workers are reflected in individual news sharing behaviors on digital platforms. The qualitative method was adopted in the study and in-depth interviews were conducted. The sample group consists of 20 media workers working in different media organizations and actively sharing news on social media. Data analysis was carried out using thematic analysis method and the findings obtained revealed that the vast majority of media workers check the truth in news sharing on social media, but the verification process is not continuous. It has also been determined that media workers, due to time pressure and the speed-oriented nature of digital platforms, in some cases unintentionally contribute to the spread of fake news. The findings of the study offer important suggestions in the context of media literacy and professional ethics, and emphasize the importance of integrating accuracy-oriented journalism practices into digital platforms

    Impact of different forms of corn biomass on soil physical properti̇es

    No full text
    Toprak organik maddesi, toprağın fiziksel, kimyasal, biyolojik ve mekaniksel özelliklerini doğrudan etkileyerek bitki gelişimi üzerinde belirleyici rol oynamaktadır. Toprakların düşük olan organik madde içeriklerinin artırılması ile bir taraftan toprakların bozuk olan özellikleri iyileştirirken diğer taraftan da toprakların bozulmaya kaşı dirençleri artırılmaktadır. Aynı zamanda toprakların karbon depolaması sağlanarak ekosistemin sürdürülebilirliğine katkı sağlanmaktadır. Bu çalışmada, ülkemizde birçok bölgede yetiştiriciliği yapılan mısır bitkisinin farklı biyokütleleri kullanılmıştır. Mısır yetiştiriciliğinde hasat sonrası geride kalan hasat artıklarının toprağa geri kazandırılarak toprak organik madde miktarı desteklenmektedir. Yüksek biyokütle üretim potansiyeline sahip olan mısır bitkisinin yeşil aksamının toprak düzenleyici ve/veya iyileştirici olarak ilk defa kullanılmıştır. Bu amaçla mısır biyokütlesinin üç farklı formu (kompost, mısır anızı ve mısır yeşil aksamı (silajı)) toprak düzenleyici maddeler olarak kullanılmıştır. Çalışmada, silajlık mısır ve arpa yetiştiriciliğinin yapıldığı iki farklı dönemi kapsamaktadır. Çalışmada, 0-20 cm toprak derinliğine, üç farklı formda mısır biyokütlelerinin 1, 2 ve 4 ton da-1 dozlarının, dört paralelli olarak tesadüf blokları deneme tertibinde uygulaması gerçekleştirilmiştir. Bu süreçte, toprakların pH, EC, likit limit, plastik limit, plastiklik indeksi, tarla trafiği olan (sıkışmış alanlardan) ve olmayan (sıkışmamış alanlarda) alanlarda ayrı ayrı su tutma eğrileri, tarla kapasitesi(TK), solma noktası(SN), faydalı su kapasitesi (FSK), gözeneklilik (P), hava dolu gözenekler (HDG), hacim ağırlığı (Pb), penetrasyon direnci (PD), sınırlayıcı su aralığı (SSA), doygun koşullardaki hidrolik iletkenlik (Ks), bitki kök yaş ve kuru biyokütlesi parametreleri detaylı olarak incelenmiştir. Elde edilen veriler ışığında yapılan analizlerde hem uygulanan mısır artığı çeşidi hem de doz seviyeleri açısından istatistiksel olarak önemli farklılıklar gözlenmiştir. Özellikle 4 ton da⁻¹ dozunda yapılan uygulamalar, toprak özelliklerini geliştirme bakımından daha etkili olurken, bu dozda uygulanan kompost materyali, diğer uygulama türlerine kıyasla daha belirgin iyileştirici etkiler göstermiştir. İlk yıl mısır üretiminde 4 ton da-1 kompost uygulamasında bitki yaş kök ağırlığında kontrole göre %129.2, 4 ton da-1 anız uygulamasında kontrole göre kuru ağırlıkta %100.8 artışlar, arpa üretim döneminde anızın ve kompostun 4 ton da-1uygulamalrında kontrole göre sırasıyla; kuru ağırlığında %21.3 ve %45.8 artışlar ölçülmüştür. Likit limit değerinde kontrole kıyasla en fazla artış ilk yıl %10.96 ile anız 4 ton da-1, ikinci yıl %6.2 ile yeşil aksam 4 ton da-1 uygulamalarında belirlenmiştir. Pb değeri ilk yıl ölçümlerinde sırası ile sıkışmış ve sıkışmamış alanda kontrole göre %6.95 yeşil aksam 4 ton da-1 uygulamasında, %13.72 kompost 4 ton da-1 uygulamasında, ikinci yıl %14.03 kompost 4 ton da-1 uygulamasında, %12.84 anız 4 ton da-1 uygulamasında azalmıştır. Ks değeri kontrole kıyasla en çok ilk yıl %66.03 kompost 4 ton da-1 uygulaması, ikinci yıl %63 anız 4 ton da-1 uygulaması ile artış göstermiştir. Sırası ile kompost, anız ve yeşil aksam uygulamaları, toprağın su tutma kapasitesini artırmış, su iletkenliğini iyileştirmiş ve sıkışma direncini azaltarak SSA değerlerini artırmıştır. Böylece, tarımsal verimliliğin artırılmasının yanı sıra, toprak sağlığının sürdürülebilirliği açısından da olumlu sonuçlar ortaya konulmuştur.Soil organic matter plays a decisive role in plant growth by directly affecting the soil's physical, chemical, biological, and mechanical properties. Increasing soil organic matter content, which is low, improves soil deterioration while also increasing its resistance to degradation. It also contributes to ecosystem sustainability by ensuring soil carbon storage. This study used different biomasses from maize, a plant grown in many regions of our country. In maize cultivation, post-harvest residue is recycled back into the soil to support soil organic matter levels. Another significant aspect of the study is the use, for the first time, of the green parts of maize, which has high biomass production potential, as a soil conditioner and/or amendment. For this purpose, three different forms of maize biomass (compost, maize straw, and maize green parts (silage)) were used as organic soil amendments. The study covers two different periods of silage maize and barley cultivation. In the study, three different forms of maize biomass were applied at 1, 2, and 4 of the maize da-1 at 0-20 cm soil depth in a randomized block design with four parallel plots. During this process, soil pH, EC, liquid limit, plastic limit, plasticity index, water retention curves, field capacity (TK), wilting point (SN), available water capacity (FSK), porosity (P), air-filled pores (HDG), bulk density (Pb), penetration resistance (PD), least limiting water range (LLWR), hydraulic conductivity (K) under saturated conditions, and plant root fresh and dry biomass were examined in detail. Analyzes based on the obtained data revealed statistically significant differences in both the type of maize waste applied and the dose levels. Applications at a dose of 4 t da⁻¹ were particularly effective in improving soil properties, and compost material applied at this dose demonstrated more significant remedial effects compared to other application types. In the first year of maize production, plant fresh root weight increased by 129.2% compared to the control with the 4 t da⁻¹ compost application, and dry weight increased by 100.8% compared to the control with the 4 t da⁻¹ straw application. During the barley production period, dry weight increases of 21.3% and 45.8% were measured in the straw and compost applications, respectively, compared to the control. The highest increases in liquid limit values compared to the control were observed in the straw application at 4 t da⁻¹ (10.96%) in the first year, and in the green parts application at 4 t da⁻¹ (6.2%) in the second year. Pb values decreased by 6.95% in the first year with the 4 t da-1 green parts application, 13.72% in the 4 t da-1 compost application, and 12.84% in the 4 t da-1 straw application in the second year, respectively, in the compacted and uncompacted areas compared to the control. Ks values increased the most compared to the control with 66.03% in the first year with the 4 t da-1 compost application, and 63% in the 4 t da-1 straw application in the second year. Compost, straw, and green parts applications, respectively, increased soil water holding capacity, improved water conductivity, and reduced compaction resistance, thus increasing LLWR values. Thus, in addition to increasing agricultural productivity, positive results were also demonstrated in terms of the sustainability of soil health

    Investigation of the effects of ghrelin, obestatin, retinol-binding protein-4, adipsin levels and ghrelin/obestatin ratio on appetite and eating behavior in children with attention deficit hyperactivity disorder (ADHD)

    No full text
    Amaç: Bu çalışmada, DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde serum ghrelin, obestatin, adipsin, RBP-4 düzeyleri ve ghrelin/obestatin oranının sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve bu parametrelerin yeme davranışlarıyla ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 129 DEHB tanılı ve 105 sağlıklı kontrol çocuk-ergen dahil edilmiştir. Katılımcılara ÇDŞG-ŞY-T ile psikiyatrik değerlendirme yapılmış; DEHB şiddeti TDSM-IV-Ö, yeme davranışları ÇYDA ve Ç-BGÖ ölçekleriyle değerlendirilmiştir. Boy, kilo, bel çevresi ölçülerek VKİ hesaplanmış, 8 saatlik açlık sonrası alınan kan örneklerinde adipsin, ghrelin, obestatin, RBP-4 düzeyleri ELISA ile ölçülmüş; ghrelin/obestatin oranı hesaplanmıştır. Bulgular: Her iki grup karşılaştırıldığında, yaş, cinsiyet, VKİ ve bel çevresi kontrol edilerek yapılan analizlerde; DEHB grubunda serum obestatin, RBP-4 ve adipsin düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek, ghrelin düzeyleri ise benzer bulunmuştur. Ayrıca, DEHB grubunda ghrelin/obestatin oranı anlamlı düzeyde daha düşük saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız, DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde serum adipsin, obestatin ve RBP-4 düzeylerinin anlamlı olarak yüksek, ghrelin/obestatin oranının ise düşük olduğunu göstermiştir. Ayrıca DEHB tanılı grupta hedonik açlık ve içme tutkusu skorları kontrollere göre daha yüksek bulunmuştur. Bulgularımız, bu moleküllerin DEHB'nin biyolojik temellerinde rol oynayabileceğini ve bozulmuş yeme davranışları aracılığıyla artmış obezite riskine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir.Objective: This study aimed to compare serum levels of ghrelin, obestatin, adipsin, RBP-4, and the ghrelin/obestatin ratio between children and adolescents diagnosed with ADHD and healthy controls, and to investigate the associations of these parameters with eating behaviors. Materials and Methods: The study included 129 children and adolescents diagnosed with ADHD and 105 healthy controls. Psychiatric evaluations were conducted using the K-SADS-PL, ADHD severity was assessed by the T-DSM-IV-S, and eating behaviors were evaluated using the CEBQ and DEBQ scales. Height, weight, and waist circumference were measured to calculate BMI. After 8 hours of fasting, blood samples were collected, and serum levels of adipsin, ghrelin, obestatin, and RBP-4 were measured using ELISA. The ghrelin/obestatin ratio was also calculated. Results: After controlling for age, sex, BMI, and waist circumference, analyses revealed that serum obestatin, RBP-4, and adipsin levels were significantly higher in the ADHD group, while ghrelin levels were similar between groups. Additionally, the ghrelin/obestatin ratio was found to be significantly lower in the ADHD group. Conclusion: Our study demonstrated that children and adolescents with ADHD had significantly higher serum levels of adipsin, obestatin, and RBP-4, along with a lower ghrelin/obestatin ratio. Furthermore, the ADHD group showed higher scores for hedonic hunger and desire to drink compared to controls. These findings suggest that these molecules may play a role in the biological underpinnings of ADHD and contribute to an increased risk of obesity through disrupted eating behaviors.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 25122014 proje numarası ile desteklenmiştir

    Investigation of molecular and therapeutic effects of Macrovipera lebetinus venom on human colorectal carcinoma cells

    No full text
    Kanser, çevresel veya kalıtsal bir şekilde kişinin vücudunda oluşarak anormal hücrelerin çoğalmasını, farklılaşmasını ve ölümünü kontrol altına alan genlerin hastalığıdır. Kalın bağırsak dokusunda oluşan kolorektal kanser (KRK) tedavisi için günümüzde kullanılan geleneksel tedavi yöntemleri, hastaların vücudunda sağlıklı hücrelere de zarar vererek kişinin bağışıklığını düşürür. Düşük bağışıklık sistemine sahip olan hastalar için KRK tedavisi yetersiz kalmakta ve çeşitli yan etkiler göstermesiyle de tedavide umut verici olmamaktadır. Bilim insanları, mutasyonlu KRAS, BRAF, FAS ve TRAIL genlerinin olması ile tedavilere direnç gösteren kolon tümörlerine karşı doğal bir şekilde üretilen ve sağlıklı hücrelere zarar vermeyip tümör hücrelerine karşı sitotoksik özellik gösteren alternatif veya tamamlayıcı tedavi yöntemlerini geliştirmeyi amaçlamıştır. Yapılan araştırmalar doğrultusunda yeni tedavi yöntemleri için karmaşık yapılı yılan zehirlerinin içerisinde metal iyonlarının ve peptit içerikli fosfolipaz A2 (PLA2), metalloproteinaz (SVMP), serinproteinaz (SVSP) ve L- amino oksidaz (LAAO) gibi maddelerinin varlığı terapötik etkisinin güçlü bir potansiyel olabileceğine dikkat çekmektedir. Özellikle çeşitli kanser türlerine karşı yapılan araştırmalar Elapidae ve Viperidae familyasına ait yılan zehirlerinin tümör hücreleri üzerinde ROS salınımını aktive etme, apoptoz mekanizmasını başlatma, integrin aktivitesini engelleme ile metastaz ve koloni oluşumunu yok etme gibi etkiler göstererek kanser tedavisi için umut verici olmaktadırlar. Bu tez çalışmasında Ülkemizde bulunan Viperidae familyasına ait Macrovipera lebetinus yılan zehrinin kolorektal karsinom hücreleri üzerindeki moleküler ve terapötik etkileri araştırılmıştır. Şanlıurfa ilinin Soğmatar köyünden toplanan koca engerek yılanı parafilmle kapatılmış steril bir toplama kabına ısırtıldı ve zehir bezleri sıkıştırılarak sağım işlemi yapıldı. Yılan zehrinin sağım işleminden sonra zehrin gücünü ve stabilitesini korumak için liyofilizasyon işlemi yapılarak toz haline getirildi. Toz halinde olan ham Macrovipera lebetinus yılan zehrinin zengin peptit ve protein içeriği SDS-PAGE yöntemi, RP-HPLC kromatografisi yöntemi, pH analizi, bisinkoninik asit (BCA) total protein miktar tayini, UV-Vis ve FT-IR spektroskopik yöntemleri ile karakterize edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Macrovipera lebetinus, Kolon kanseri, Sitotoksisite, Apoptoz, Gen ve protein ekspresyonu, Yılan zehri Ham koca engerek yılan zehrinin sitotoksisite analizi insan kolon adenokarsinom DLD-1 ve insan sağlıklı kolon CCD-18Co hücre hatları üzerinde Alamar Blue yöntemi ile in vitro koşullarda belirlendi. Ham Macrovipera lebetinus yılan zehrinin DLD-1 hücre hattında yarısını öldüren doz (IC50) hesaplandıktan sonra in vitro koşullarda apoptotik etkisi, metastaz ve koloni oluşumu kapasitesi araştırıldı. Ham Macrovipera lebetinus zehrinin DLD-1 hücre hattında moleküler düzeydeki etkilerini değerlendirmek için Western Blot ve qRT-PCR yöntemleri ile sırasıyla protein ekspresyonu ve gen ekspresyonu çalışmaları yapıldı. Tez çalışmasında elde edilen bulgular doğrultusunda zehrin karakterizasyon çalışmaları sonucunda peptit içerikli protein örnekleri SDS-PAGE yöntemi ile 15 belirgin literatür ile uyumlu protein fraksiyonu belirlenmiştir. Daha detaylı bir şekilde sitotoksik etkilerini araştırmak için peptit içerikli proteinlerin analizi RP-HPLC kromatografisi yöntemi ile 29 farklı fraksiyonun varlığı tespit edildi. Asidik özellik gösteren zehrimizin total protein miktarı 2538.75 μg/mL konsantrasyonda hesaplandı ve 280 nm'de maksimum absorpsiyonda floresans özellik gösterdi. Ham yılan zehrimizin biyomoleküler mekanizmasını aydınlatmak için FT-IR analizi sonucunda literatür ile uyumlu 11 farklı zirve titreşimlerinin varlığı ile peptit/protein yapılar, aminler, nükleozitler, karbonhidratlar ve inorganik elementlerden oluştuğu belirlendi. Ayrıca içerisinde zehir bezi lümenini saran ribonükleik asit (RNA) ve deoksiribonükleik asit (DNA) kalıntılarının varlığı da kanıtlandı. Yılan zehri muamele edilen insan adenokarsinom hücre hattı DLD-1 ve insan sağlıklı kolon CCD-18Co hücrelerinin canlılığında doza bağlı bir azalma olduğu ölçüm sonunda belirlendi. IC50 değerleri sırasıyla 6.12 μg/mL ve 15 μg/mL olarak hesaplandı. DLD-1 kolon kanseri hücre hattına kıyaslandığında sağlıklı insan kolon hücrelerinin çok düşük sitotoksik etkisi vardır. DLD-1 hücrelerini kontrol grubuna kıyasla migrasyon oranını %88.28 oranında, koloni oluşumunu ise %71.51 oranında (p<0.0001) inhibe etti. Apoptoz analizleri sonucunda erken apoptoz oranı %13.07 ve geç apoptoz oranı da %0.96 şeklinde DLD-1 hücrelerini apoptoza sürükledi. Zehir muamelesi ile DLD-1 hücre hattında insan apoptoz paneli gen çalışmasında 74 genin ekspresyonunu arttırdı ve 4 genin ekspresyonunu ise azalttı. Kontrol grubuna kıyasla DLD-1 hücre hattında insan kolon kanseri paneli gen çalışmasında 72 genin ekspresyonunu azalttı ve 1 genin ekspresyonunu ise arttırdı. Protein ekspresyonu çalışmalarında zehir kolon adenokarsinom hücre hattında BCL-2 (0.56-kat) protein ekspresyonunu azalttı, P53 (1.08-kat) ve BAX (1.25-kat) protein ekspresyonlarını ise arttırdı. Tez çalışmasındaki verilere göre kişide KRK oluşum sebebi çevresel faktörler veya kalıtsal faktörler sonucunda ise etkili gen ve protein mekanizmalarını arttıran yada azaltan yılan zehrimiz direnci azaltıcı özellik göstererek tedaviye yanıt verici bir ajan olduğu düşünülmektedir.Cancer is an environmental or inherited disease of the genes that control the proliferation, differentiation and death of abnormal cells. The traditional treatment methods used today to treat colorectal cancer (CRC), which occurs in the large intestine tissue, also damage healthy cells in the patient's body, lowering the patient's immunity. For patients with a low immune system, CRC treatment is inadequate and not promising due to various side effects. Scientists have aimed to develop alternative or complementary treatment methods that are naturally produced against colon tumors that are resistant to treatments due to the presence of mutated KRAS, BRAF, FAS and TRAIL genes and that do not harm healthy cells and show cytotoxic properties against tumor cells. The presence of metal ions and peptide-containing substances such as phospholipase A2 (PLA2), metalloproteinase (SVMP), serineproteinase (SVSP) and L- amino oxidase (LAAO) in complex snake venoms for new treatment methods in line with the researches draws attention to the strong potential of their therapeutic effect. In particular, studies conducted against various types of cancer show that snake venoms belonging to the Elapidae and Viperidae families are promising for cancer treatment by showing effects such as activating ROS release, initiating apoptosis mechanism, inhibiting integrin activity and inhibiting metastasis and colony formation on tumor cells. In this thesis, the molecular and therapeutic effects of Macrovipera lebetinus snake venom of Viperidae family on colorectal carcinoma cells were investigated. Large viper snakes collected from Soğmatar village of Şanlıurfa province were bitten into a sterile collection container covered with parafilm and milking was performed by squeezing the venom glands. After milking, the snake venom was powdered by lyophilization to preserve the potency and stability of the venom. The rich peptide and protein content of the powdered raw Macrovipera lebetinus snake venom was characterized by SDS-PAGE method, RP-HPLC chromatography method, pH analysis, bicinchoninic acid (BCA) total protein quantification, UV-Vis and FT-IR spectroscopic methods. The cytotoxicity analysis of crude big viper snake venom was determined by Alamar Blue method on human colon adenocarcinoma DLD-1 and human healthy colon CCD-18Co cell lines under in vitro conditions. After calculating the half-kill dose (IC50) of crude Macrovipera lebetinus snake venom in DLD-1 cell line, apoptotic effect, metastasis and colony formation capacity were investigated under in vitro conditions. In order to evaluate the effects of crude Macrovipera lebetinus venom on DLD-1 cell line at molecular level, protein expression and gene expression studies were performed by Western blot and qRT-PCR methods, respectively. In line with the findings obtained in the thesis study, as a result of the characterization studies of the poison, peptide-containing protein samples were determined by SDS-PAGE method and 15 distinct protein fractions consistent with the literature were determined. In order to investigate the cytotoxic effects in more detail, 29 different fractions were determined by RP-HPLC chromatography method. The total protein amount of our acidic venom was calculated at a concentration of 2538.75 μg/mL and showed fluorescence at maximum absorption at 280 nm. In order to elucidate the biomolecular mechanism of our raw snake venom, FT-IR analysis revealed the presence of 11 different peak vibrations consistent with the literature and the presence of peptide/protein structures, amines, nucleosides, carbohydrates and inorganic elements. The presence of ribonucleic acid (RNA) and deoxyribonucleic acid (DNA) residues surrounding the venom gland lumen was also proven. At the end of the measurement, it was determined that there was a dose-dependent decrease in the viability of snake venom-treated human adenocarcinoma cell line DLD-1 and human healthy colon CCD-18Co cells. IC50 values were calculated as 6.12 μg/mL and 15 μg/mL, respectively. Compared to DLD-1 colon cancer cell line, healthy human colon cells have very low cytotoxic effect. It inhibited the migration rate of DLD-1 cells by 88.28% and colony formation by 71.51% (p<0.0001) compared to the control group. As a result of apoptosis analysis, the early apoptosis rate was 13.07% and the late apoptosis rate was 0.96%, leading DLD-1 cells to apoptosis. Poison treatment increased the expression of 74 genes and decreased the expression of 4 genes in the human apoptosis panel gene study in DLD-1 cell line. It decreased the expression of 72 genes and increased the expression of 1 gene in the human colon cancer panel gene study in DLD-1 cell line compared to the control group. In protein expression studies, it decreased BcL-2 (0.56-fold) protein expression and increased P53 (1.08-fold) and BAX (1.25-fold) protein expressions in the venom colon adenocarcinoma cell line. According to the data in the thesis study, if the cause of CRC formation in the person is the result of environmental factors or hereditary factors, our snake venom, which increases or decreases the effective gene and protein mechanisms, is thought to be a treatment-responsive agent by reducing resistance.Bu tez çalışması BAP tarafından 24201004 nolu proje ile desteklenmiştir

    The effects of job satisfaction and staff empowerment on employee performance: A study on healthcare workers

    No full text
    Sağlık sektöründe hizmet kalitesinin sürdürülebilirliğini sağlamak ve kurumsal başarıyı artırmak, büyük ölçüde çalışanların performans düzeyine bağlıdır. Bu doğrultuda, çalışanların iş tatmini düzeyleri ile personel güçlendirme uygulamaları, performansın şekillenmesinde belirleyici faktörler arasında yer almaktadır. Bu tez çalışmasının temel amacı; iş tatmini ve personel güçlendirme değişkenlerinin sağlık çalışanlarının performansı üzerindeki etkilerini analiz etmek ve bu etkilerin daha verimli bir şekilde nasıl yönetilebileceğini ortaya koymaktır. Araştırma betimleyici bir araştırma olarak nicel veriler kullanılarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklem grubunu, Konya ilinde görev yapan 18-65 yaş aralığında sağlık çalışanlarını kapsamaktadır. Araştırma toplamda 400 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan online anket tekniği ile veriler toplanmış ve elde edilen veriler doğrultusunda ilişkisel tarama modeli uygulanmıştır. Anket formunun ilk bölümünde, katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini belirlemeye yönelik sorular yer alırken ikinci bölümde üç farklı ölçme aracı kullanılmıştır. Çalışmada, iş tatmin ölçeği, personel güçlendirme ölçeği ve çalışan performansı ölçeği kullanılmıştır. Araştırma da elde edilen verilerin analizi İstatistiksel analiz SPSS 22.0 paket programı ile yapılmıştır. Araştırma verilerinin normal dağılıma uygun olduğu tespit edildiği için parametrik testler kullanılarak bağımsız gruplarda t testi, one-way ANOVA testi yapılmıştır. Ayrıca çalışmanın ana amacını test etmek için Pearson Korelasyon Testi ve Regresyon Analizine yer verilmiştir. Araştırma bulguları doğrultusunda yapılan korelasyon analizinde, iş tatmini ile çalışan performansı arasında orta düzeyde pozitif ve anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (r=0,428, p<0,01). Personel güçlendirme ile çalışan performansı arasındaki ilişki ise daha yüksek düzeyde ve pozitif yönde anlamlı bulunmuştur (r=0,699, p<0,01). Çoklu regresyon analizine göre ise, personel güçlendirme değişkeni çalışan performansını anlamlı düzeyde yordayan bir değişken olarak tespit edilmiştir (B=0,704, β=0,697, t=15,417, p<0,001). Bu sonuç, personel güçlendirme puanındaki her 1 birimlik artışın, çalışan performansında yaklaşık 0,704 birimlik bir artışa yol açtığını göstermektedir. Bu bulgular, özellikle personel güçlendirme uygulamalarının sağlık çalışanlarının performansını artırmada kritik bir rol oynadığını ortaya koymaktadır.Ensuring the sustainability of service quality in the healthcare sector and enhancing institutional success largely depend on the performance levels of employees. In this context, employee job satisfaction and empowerment practices are among the key factors shaping performance. The primary aim of this thesis is to analyze the effects of job satisfaction and employee empowerment variables on the performance of healthcare workers, and to identify how these effects can be managed more efficiently. The research was conducted as a descriptive study using quantitative data. The sample group of the study consisted of healthcare workers aged between 18 and 65 working in the province of Konya. A total of 400 participants took part in the study. Data were collected from the participants using an online survey technique, and a relational screening model was applied based on the obtained data. In the first part of the questionnaire, there were questions aimed at identifying the socio-demographic characteristics of the participants, while the second part included three different measurement tools. In the study, the Job Satisfaction Scale, Employee Empowerment Scale, and Employee Performance Scale were used. The analysis of the data obtained in the research was carried out using the SPSS 22.0 statistical software package. Since the research data were found to be normally distributed, parametric tests such as the independent samples t-test and one-way ANOVA were used. Additionally, to test the main objective of the study, the Pearson Correlation Test and Regression Analysis were conducted. According to the findings of the correlation analysis, a moderate, positive, and significant relationship was found between job satisfaction and employee performance (r=0.428, p<0.01). The relationship between employee empowerment and performance was found to be stronger, positive, and statistically significant (r=0.699, p<0.01). Multiple regression analysis indicated that the employee empowerment variable significantly predicted employee performance (B=0.704, β=0.697, t=15.417, p<0.001). This result shows that a one-unit increase in employee empowerment leads to approximately a 0.704-unit increase in employee performance. These findings highlight the critical role of employee empowerment practices in enhancing the performance of healthcare professionals

    Determination of some quality characteristics of chicken breast meats marinated with dried apricots, peach and plums

    No full text
    Bu tez çalışması ile yumurta verimini tamamlamış olan çıkma tavuk etlerinin, marinasyon tekniği ile tüketiciler tarafından tekstürel ve duyusal kabul edilebilirliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma sırasında çıkma tavukların göğüs etleri kullanılmıştır. Çıkma tavuk göğüs etleri kuru kayısı (KK), kuru şeftali (KŞ) ve kuru erik (KE) ile hazırlanan marinatlar içerisinde marine edilmiştir. Marinasyon işlemi sonrasında çıkma tavuk göğüs eti örneklerinde fizikokimyasal, tekstürel ve duyusal analizler yapılmıştır. Kuru meyvelerle marinasyon işlemi uygulanmış örneklerin pH değerinde, kontrol grubuna kıyasla düşüş görülmüştür. En düşük pH değeri (4.05) kuru erik ile marine edilmiş örneklere aittir. Renk parametreleri değerlendirildiğinde, marinasyon işleminin istatistiki etkisinin önemli (p<0.01; p<0.05) olduğu gözlenmiştir. Pişirme kaybı analizi sonucunda kontrol grubuna kıyasla marine edilmiş örneklerde genel bir düşüş görülmüştür. En düşük (%27.77) pişirme kaybı kuru şeftali ile marine edilmiş örneklere aittir. Su tutma kapasitesi analiz sonuçları incelendiğinde kuru meyveyle marinasyon işlemi örneklerin su tutma kapasitesi üzerinde, kontrol grubuna kıyasla azalmaya sebebiyet vermiştir. Tekstür profili analizi (TPA) sonucunda sertlik değerinde, kontrol grubuna kıyasla düşme görülmüştür. En düşük sertlik değeri 96.27 N ile kuru kayısı ile marine edilmiş örneklere aittir. Elastikiyet değerleri analiz edildiğinde istatistiki açıdan önemsiz bulunmuştur. Çiğnenebilirlik üzerinde marinasyon işleminin etkisi olumlu yönde olup, en düşük çiğnenebilirlik değeri 39.28 ile kuru kayısı ile marine edilmiş örneklere aittir. Örnekler duyusal analiz için panelistlere sunulmuştur. Kontrol grubuna kıyasla, kuru meyvelerle marinasyon işlemi uygulanmış örneklerin genel beğeni puanı daha yüksek olarak belirlenmiştir.The aim of this thesis is to ensure the textural and sensory acceptability of the meat of chickens that have completed their egg production by the consumers through the marination technique. Spent hens breast meat was used in the study. Spent hens breast meat was marinated in marinades prepared with dried apricots, dried peaches, and prunes. After the marination process, physicochemical, textural and sensory analyses were performed on the chicken breast meat samples. A decrease in the pH value of samples marinated with dried fruit was observed compared to the control group. The lowest pH value (4.05) belonged to samples marinated with prunes. When colour parameters were evaluated, it was observed that the statistical effect of the marination process was significant (p<0.01; p<0.05). The cooking loss analysis revealed a general decrease in the marinated samples compared to the control group. The lowest cooking loss (27.77%) belonged to samples marinated with dried peaches. Water retention capacity analysis results showed that marinating with dried fruit caused a decrease in the water retention capacity of the samples compared to the control group. Texture profile analysis (TPA) revealed a decrease in hardness compared to the control group. The lowest hardness value, 96.27 N, belonged to samples marinated with dried apricots. Elasticity analysis revealed statistical insignificance. Marination had a positive effect on chewiness, with the lowest chewiness value, 39.28, belonging to samples marinated with dried apricots. Samples were presented to panellists for sensory analysis. Compared to the control group, the overall approval score for samples marinated with dried fruits was higher

    0

    full texts

    53,909

    metadata records
    Updated in last 30 days.
    Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
    Access Repository Dashboard
    Do you manage Open Research Online? Become a CORE Member to access insider analytics, issue reports and manage access to outputs from your repository in the CORE Repository Dashboard! 👇