Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
Not a member yet
53909 research outputs found
Sort by
The global media's approach to the Israeli-Palestinian conflict in the context of hate speech
Bu çalışma, küresel medyada İsrail-Filistin çatışması haberlerinin nefret söylemi bağlamında nasıl temsil edildiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmada, haber metinlerinde dilin toplumsal bağlamda nasıl işlediği, toplumsal eşitsizlikleri, güç ilişkilerini ve ideolojileri nasıl yansıttığı ve yeniden ürettiği, van Dijk'in Eleştirel Söylem Analizi yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Çalışmada, 7 Ekim 2023 - 7 Kasım 2023 tarihleri arasında AL Jazeera, TRT World, BBC News ve CNN International internet haber sitelerinde yayımlanan Filistin-İsrail çatışmasına dair haberler, belirli bir konu sıralamasına bağlı kalınmaksızın rastgele seçilmiştir. Bulgular, sözcük seçimleri, tematik yapılar ve kutuplaşma stratejilerinin bir tarafı tehdit olarak sunarken, diğer tarafın şiddetini meşrulaştırdığını ve böylece ideolojik önyargıları güçlendirerek nefret söylemine katkıda bulunduğunu göstermektedir. Küresel medyanın, belirli grupların toplumdaki konumunu tanımlarken ötekileştirme, dışlama ve genelleştirme gibi dilsel tercihlerde bulunduğu gözlemlenmiştir. Bu nedenle, küresel medyanın ayrımcı söylemi yeniden üretmek, kamuoyunu şekillendirmek ve dil aracılığıyla çatışma haberlerini tırmandırmak için önemli bir araç olduğu sonucuna varılabilir. Küresel medyanın bu dilsel kullanımı, nefret söyleminin ortaya çıkmasında dolaylı olarak rol oynayabilir.This study aims to analyse how news reports on the Israeli-Palestinian conflict are represented in the global media in the context of hate speech. The study examines how language functions in the social context in news texts, how it reflects and reproduces social inequalities, power relations and ideologies, using van Dijk's Critical Discourse Analysis method. The study randomly selected news reports on the PalestinianIsraeli conflict published on the websites of Al Jazeera, TRT World, BBC News, and CNN International between 7 October 2023 and 7 November 2023, without adhering to a specific topic order. The findings show that word choices, thematic structures, and polarisation strategies present one side as a threat while legitimising the other side's violence, thereby reinforcing ideological biases and contributing to hate speech. It has been observed that the global media uses linguistic preferences such as othering, exclusion, and generalisation when defining the position of certain groups in society. Therefore, it can be concluded that the global media is an important tool for reproducing discriminatory discourse, shaping public opinion, and escalating conflict news through language. This linguistic usage of the global media may indirectly play a role in the emergence of hate speech
Determination of vegetative characteristics of cocksfoot (dactylis spp.) genotypes
Bu araştırma, Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü deneme alanında, Prof. Dr. İhsan ÖZKAYNAK koordinatörlüğünde yürütülmektedir. Çalışma, TÜBİTAK tarafından desteklenen ve 113O919 numaralı proje kapsamında sürdürülen uzun süreli bir araştırmanın parçasıdır. Proje kapsamında, Türkiye'nin farklı ekolojik bölgelerinden toplanan yaklaşık 3000 farklı domuz ayrığı (Dactylis spp.) genotipi morfolojik olarak değerlendirilmiş; bu genotipler arasından ön elemeye tabi tutularak seçilen 30 farklı genotip bu çalışmanın materyalini oluşturmuştur. Araştırma, çok yıllık bir buğdaygil türü olan domuz ayrığı bitkisinin özellikle morfolojik ve bazı tarımsal özellikleri bakımından karakterize edilmesini amaçlamaktadır. Çalışmanın arazi denemeleri 2020–2021 yıllarında yürütülmüş olup, bitkiler 2019 sonbaharında araziye şaşırtılmıştır. Çok yıllık bitkilerde ilk yıl genellikle kök ve taç gelişimi ön planda olduğu için, morfolojik ve tarımsal gözlemler ikinci yıl itibariyle yapılmıştır. Bu nedenle, analizler bitkilerin ikinci gelişim dönemine ait veriler esas alınarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada doğadan toplanan domuz ayrığı genotiplerinin, özellikle çim alanlarında kullanılabilirlikleri, yem bitkisi potansiyelleri ve çayır-mera ıslahı açısından uygunlukları değerlendirilmiştir. Bu kapsamda genotiplerin çim kalitesi, mevsimsel renk değişimi, yaprak dokusu, yoğunluk, salkım oluşturma eğilimi, sonbaharda büyüme şekli gibi niteliksel (1–9 skala aralığında derecelendirilen) özellikleri ile; bitki boyu (cm), yaprak eni (mm), yaprak boyu (cm), ilkbaharda yeniden büyüme zamanı (1–9 skala), salkım boyu (cm), son boğum uzunluğu (cm), bitki başına tohum verimi (g) ve 1000 tohum ağırlığı (g) gibi kantitatif özellikleri ölçülmüş ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Research Selcuk University, Faculty of Agriculture, Department of Field Crops Prof. Dr. İhsan ÖZKAYNAK was established in the field of research. Research; Within the scope of the TÜBİTAK project numbered 113O919, the morphological characteristics of the different regions of the plant were collected and their morphological characteristics were determined. 30 executive morphological parts within approximately 2000 different hog stock genotypes were established for output. The studies started in 2014 and it is still an ongoing formation. In 2020-2021, the characteristics of the data surprised to the field will be determined. Because in perennial grasses, the first year data is not taken from the effects of the development of the plants. In the study, the characteristics of some regions will be determined for the use of Orchard Grass (Dactylis L.) genotypes collected from nature in the breeding of green grass fields, forage crops and meadow pasture. Observations and measurements were made studies, grass quality (1-9 scale), change of color by season (1-9 scale), leaf texture (1-9 scale), density (1-9 scale), cluster tendency (1-9 scale), growing type in autumn (1-9 scale), plant height (cm), length of leaf (cm), width of leaf (mm), Re-growth time in the spring (1-9 scale), Cluster Length (cm), Last internode Length (cm), Seed yield per plant (g / plant), 1000 Seed Weight (g), features's have been acquire datas
The transition from Ilm al-Nafs to psychology in the late Ottoman period
Bu çalışmada psikolojinin felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim olduğu dönemde Osmanlı aydınlarının eserlerinde konu, problem, yöntem, kavram ve kaynaklar bakımından nasıl bir değişimin meydana geldiği incelenmektedir. İlmü'n-Nefs'ten psikolojiye geçişin arka planı olarak Dârülfünun'daki psikoloji dersleri ele alınmaktadır. Ardından Osmanlı aydınlarının eserlerinde İslâm ve Batı düşüncesinin tesirleri araştırılmaktadır. Bu araştırmalarda bir kısım Osmanlı aydınlarının klasik İslâm düşüncesine sıkı bir şekilde bağlı kaldığı, bir kısmının sadece Batı'da meydana gelen gelişmelere yöneldiği ve büyük bir kısmının ise klasik İslâm düşüncesi müktesebatını terk etmemekle birlikte Batı düşünce dünyasındaki yeni gelişmeleri de yakından takip ettiği görülmektedir. Değişimin unsurları olarak Osmanlı'nın son döneminde telif edilen psikoloji eserlerinde konularda meydana gelen genişleme ve derinleşme, ortaya çıkan yeni konular, yöntemsel değişim, kavramlar, kaynaklar ve meselelerde meydana gelen değişimler incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bu bağlamda metafizik temelli nefs ilminin psikoloji bilimi ile olan irtibatı ve yaşanan değişim ortaya koyulmaya çalışılmaktadır.This study examines how the works of Ottoman intellectuals changed in terms of subject, problem, method, concept and sources during the period when psychology separated from philosophy and became an independent science. As the background of the transition from Ilm al-Nafs to psychology, psychology courses at Dârülfünun are discussed. Then, the influence of Islamic and Western thought on the works of Ottoman intellectuals is analyzed. In these studies, it is seen that some Ottoman intellectuals adhered strictly to classical Islamic thought, some of them only turned towards the developments in the West, and most of them did not abandon the classical Islamic thought, but closely followed the new developments in the world of Western thought. As elements of change, the expansion and deepening of the subjects, new topics, methodological change, changes in concepts, sources and issues in psychology works written in the last period of the Ottoman Empire are examined and evaluated. In this context, the connection of the metaphysics-based science of nafs with the science of psychology and the changes experienced are tried to be revealed
Prediction of fatigue life of 6082-T6 aluminum alloy using machine learning
Alüminyum alaşımları otomotiv ve havacılık başta olmak üzere birçok sektörde ilgi gören malzemelerdendir. İlgi görmelerinin en temel nedenlerinden biri çeliğe oranla hafif olmalarıdır. Özellikle 6082-T6 gibi alüminyum alaşımlarının önemli tercih sebeplerinden biri de otomobillerin birçok parçası için yeterli mekanik özellikleri karşılamalarıdır. Çevrimli yüklerde çalışan makine parçaları zamanla yorulmaya maruz kalarak kırılırlar. Özellikle havacılık ve otomotiv sektöründe sık kullanılan alüminyum alaşımlarının yorulma kırılmasına maruz kalacağı çevrim sayısının bilinmesi can güvenliği açısından büyük önem taşır. Yorulma testleri yorulma kırılmasının gerçekleşeceği çevrim sayısını belirlemek için endüstride sürekli olarak tekrarlanır. Makine parçalarının çalışma ortamlarını simüle edebilmek için gerçekçi yüklerle yapılan deneyler çok uzun sürerek zaman kaybına yol açmakta ve enerji kullanımını artırmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, endüstride tekrarlanan yorulma deney sürelerinin kısaltılmasıdır. Yorulma deneylerinde kullanılmak üzere otomotiv sektöründe sıkça kullanılan 6082-T6 alüminyum alaşım malzemesi seçildi. 6082-T6 alüminyum alaşımı kullanılarak yapılan yorulma deneylerinden eksenel kuvvet, eksenel uzama ve yorulma çevrim sayısı verileri toplandı. Ayrıca, DCPD (Doğru Akım Potansiyel Düşüşü) yöntemi ile numune üzerinden elektriksel veriler de eş zamanlı olarak toplandı. Bu yöntemle numuneye sabit 1 amper akım verilerek numune üzerindeki 4 noktadan voltaj ve akım değeri verileri zamana bağlı olarak kaydedildi. Çalışmanın diğer aşamasında, toplanan veriler kullanılarak makine öğrenmesi modelleri geliştirildi ve geliştirilen modellerle tahminler yapıldı. Çalışmanın ilk aşamasındaki tahminlerde karar ağacı, ekstra ağaçlar, rastgele orman, KNN ve XGBoost algoritmaları kullanıldı. İlk aşamadaki tahminler numune temelli tahminler yapıldı. Seçilen girdi değişkenlerine göre hedef değişken olarak belirlenen numunenin çevrim sayısı tahmin edildi. Daha sonra numunelerden biri test numunesi olarak ayrıldı. Kalan 4 numune kullanılarak, LSTM ve LGBM tabanlı bir yaklaşımla oluşturulan topluluk modeli eğitildi. Çalışma ortamını simüle edebilmek için test numunesi verilerinin ilk %50'lik kısmı eğitilen modele verildi ve numunenin ömür tahminini yapması istendi. Çalışmanın son aşamasında fizik temelli bir yaklaşım ile LSTM ve PINN modeli geliştirildi. Fiziksel sınırlandırmalar için Paris-Erdoğan çatlak ilerleme yasası kullanıldı. Bu yaklaşımla, geliştirilen model veriye dayalı tahminler yaparken, aynı zamanda fizik yasalarına da uyması için zorlandı. Sonuçlar değerlendirildiğinde, numune temelli tahminlerde en iyi sonucu karar ağacı algoritması gösterirken en kötü sonucu KNN algoritması verdi. Çalışmanın asıl amacına yönelik diğer aşamalarda ise LSTM ve LGBM topluluk modeli ile R2 değeri yaklaşık olarak 0,896 olarak hesaplandı. Fizik temelli bir yaklaşımla geliştirilen model ise R2 değeri 0,942 olarak bulundu ve yaklaşık olarak %4'lük bir iyileşme sağlandı. Sonuç olarak alüminyum alaşımlarda yorulma deneyi ve DCPD tekniği ile toplanan verilerin, makine öğrenmesi yöntemleri kullanılarak, yorulma kırılması çevrim sayılarının tahmin edilmesinde etkili bir yöntem olduğu ve bu yöntemle yorulma deneylerinin kısaltılabileceği gösterildi. Ayrıca fizik temelli makine öğrenmesi modellerinin gürültülü ve az verideki başarısı da vurgulandı.Aluminum alloys are among the materials of interest in many sectors, particularly the automotive and aerospace sectors. One of the primary reasons for their popularity is their light weight compared to steel. One of the key reasons why aluminum alloys, such as 6082-T6, are particularly popular is their adequate mechanical properties for many automotive components. Machine parts operating under cyclic loads are subjected to fatigue and eventually fracture. Knowing the number of cycles within which aluminum alloys, commonly used in the aerospace and automotive sectors, will undergo fatigue fracture is crucial for life safety. Fatigue tests are routinely performed in industry to determine the number of cycles before fatigue fracture occurs. Experiments conducted with realistic loads to simulate the operating environments of machine parts take a significant amount of time, resulting in wasted time and increased energy consumption. The primary objective of this study is to reduce the duration of repeated fatigue tests in industry. The 6082-T6 aluminum alloy, frequently used in the automotive industry, was selected for fatigue tests. Axial force, axial elongation, and fatigue cycle count data were collected from fatigue tests conducted using 6082-T6 aluminum alloy. Additionally, electrical data was simultaneously collected from the sample using the DCPD (Direct Current Potential Drop) method. With this method, a constant 1 ampere current was applied to the sample, and voltage and current values were recorded over time at four points on the sample. In the second phase of the study, machine learning models were developed using the collected data, and predictions were made using the developed models. Decision trees, extra trees, random forest, KNN, and XGBoost algorithms were used in the first phase of the study. The first phase's predictions were sample-based. The cycle count of the sample, determined as the target variable, was estimated based on the selected input variables. One of the samples was then designated as the test sample. Using the remaining four samples, an ensemble model created with an LSTM and LGBM-based approach was trained. To simulate the operating environment, the first 50% of the test sample data was fed to the trained model and asked to estimate the sample's lifespan. In the final stage of the study, an LSTM and PINN model was developed using a physics-based approach. The Paris-Erdoğan crack propagation law was used for physical constraints. With this approach, the developed model was forced to comply with the laws of physics while making data-based predictions. When the results were evaluated, the decision tree algorithm performed best in sample-based predictions, while the KNN algorithm performed worst. In the remaining stages of the study, the LSTM and LGBM ensemble model yielded an R2 value of approximately 0.896. The model developed with a physics-based approach achieved an R2 value of 0.942, an improvement of approximately 4%. In conclusion, data collected using fatigue testing and the DCPD technique on aluminum alloys is shown to be an effective method for predicting the number of cycles to fatigue fracture using machine learning methods, and this method can shorten fatigue tests. Furthermore, the success of physics-based machine learning models with noisy and sparse data is highlighted
Investigation and encapsulation of the Lupinus Albus L. seed extracts obtained by optimized supercritical fluid systems
Yüksek protein ve lif içeriğine sahip olmasının yanında biyoaktif bileşenler yönünden de zengin bir baklagil olan Lupinus albus L. tohumları Konya ve çevresinde yetişmektedir. Bu baklagilin içerdiği biyoaktif bileşiklerden biri olan alkaloidlerden dolayı acı olarak nitelendirilirler ve uzaklaştırılarak atıştırmalık olarak tüketilmektedirler. Çalışmanın ilk aşamasında; laboratuvar ölçekli süperkritik akışkan sistemi için, % ekstraksiyon verimi ve lupeol miktarı dikkate alınarak, ekstraksiyon süresi, tohum miktarı, basınç ve sıcaklık değişkenleri, optimize edilmiştir. Optimum şartlarda; acı ve acılığı giderilmiş tohumların ekstraksiyonu, laboratuvar ölçekli sistemde gerçekleştirildikten sonra, pilot ölçekli süperkritik akışkan sistemi kullanılmış, farklı basınç separatörlerinde toplanan farklı özellikteki ekstraktlar incelenmiş ve tokoferol-tokotrienol, fitosterol, yağ asitleri, lupeol, uçucu bileşenler, trigliseritler ve ekstraktların antioksidan kapasite tayinleri gerçekleştirilmiştir. Acı ve acılığı giderilmiş tohumlardan elde edilen ekstraktlardaki biyoaktif bileşenlerin, çevresel etkilerden korumak ve biyoteknolojik uygulamalarda kullanmak amacıyla, kitosan konsantrasyonu, ekstrakt miktarı, çapraz bağlayıcı ve surfaktant oranı optimize edilerek, kitosan nanoparçacıklar ile kapsülasyonu gerçekleştirilmiştir.Lupinus albus L. seeds are cultivated in Konya region and are known for their high protein and fiber content, as well as their richness in bioactive compounds. This legume is inherently bitter due to the presence of alkaloids, and it is consumed as a snack after these alkaloids are removed. In the first part of the study, taking into account the extraction yield percentage and lupeol content, the extraction duration, seed amount, pressure, and temperature parameters were optimized for laboratory-scale supercritical fluid system. After conducting the extractions of bitter and debittered seeds under optimum conditions using laboratory-scale system, a pilot-scale supercritical fluid system was employed and the extracts, collected from different pressure separators which possessing different properties, were analyzed for tocopherols, tocotrienols, phytosterols, fatty acids, lupeol, volatile compounds, triglycerides, and antioxidant capacity. The bioactive compounds of bitter and debittered seed extracts were encapsulated in chitosan nanoparticles, which were obtained through the optimization of chitosan concentration, extract amount, crosslinker, and surfactant ratios, for the protection of the compounds from environmental effects, as well as for their biotechnological application
Effect of watching children's laughter video on anxiety, nausea, vomiting and fatigue levels in patients receiving chemotherapy: A randomized controlled trial
Bu araştırma, kemoterapi sırasında uygulanan çocuk gülmelerinden oluşturulan video izletiminin hastaların anksiyete, bulantı, kusma ve yorgunluk düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışma, paralel grupta ön test-son test tek kör randomize kontrollü deneysel çalışma olarak tasarlandı. Araştırma, Eylül 2023 – Mayıs 2025 tarihleri arasında yapıldı. Araştırmanın evrenini randomize şekilde iki gruba ayrılan Konya Şehir Hastanesi Hematoloji Servisinde yatarak kemoterapi alan (Girişim =18; Kontrol =18) toplam 36 lenfoma tanılı hasta oluşturdu. Verilerin toplanmasında "Hasta Bilgi Formu", "Spielberger Durumluk Süreklilik Kaygı Ölçeği", "FACIT Yorgunluk Ölçeği" ve "Fizyolojik Parametre, Bulantı-Kusma Takip Formu" kullanıldı. Müdahale grubundaki hastalara kemoterapi uygulaması sırasında 1. ve 2. saat başında araştırmacılar tarafından hazırlanmış iki farklı çocuk gülme videosu 10'ar dakika boyunca iki kez izletildi. Kontrol grubundaki hastalara uygulama sırasında rutin uygulama dışında herhangi bir girişimde bulunulmadı. Verilerin analizinde Bağımsız Örneklem t testi, Ki-kare testleri, Karışık düzen varyans analizi (ANOVA) uygulandı. Çalışmanın her aşamasında etik ilkeler gözetildi. Çalışma sonucunda çocuk gülme videosu izleyen girişim grubu ile herhangi bir uygulama yapılmayan kontrol grubunun tüm ölçümlerdeki fizyolojik parametrelerinin, bulantı ve kusma sıklığının gruplar arasında benzerlik gösterdiği belirlendi (p>0,05). Hastaların anksiyete ve yorgunluk düzeyinin grupxzaman karşılaştırılması yapıldığında; girişim grubundaki hastaların durumluluk anksiyete (F=16,468 p<0,001 η2=0,333) ve yorgunluk düzeyinin (F=4,465 p=0,036 η2=0,121) kontrol grubundan düşük olduğu, partial kare değerine göre ise etki büyüklüğünün düşük düzeyde olduğu bulundu. Sonuç olarak kemoterapi sırasında uygulanan çocuk gülme video izletiminin hastaların fizyolojik parametre, bulantı kusma sıklığı üzerinde etkili bir girişim olmadığı, ancak hastaların anksiyete ve yorgunluk düzeyini azaltmada etkili bir uygulama olduğu belirlendi. Girişimin onkoloji kliniklerinde kemoterapi sırasında hastalara uygulanması, farklı tedavi yöntemlerinde de girişimin etkinliğinin değerlendirilmesi önerilir.This study was conducted to examine the effects of watching videos of children's laughter during chemotherapy on the level of state anxiety, nausea, vomiting and fatigue of patients. The study was designed as a pre-test-post-test single-blind randomized controlled experimental study in a parallel group. The study was conducted between September 2023 and May 2025. The universe of the study consisted of a total of 36 patients diagnosed with lymphoma who were randomly divided into two groups and received chemotherapy in the Konya City Hospital Hematology Department (Intervention = 18; Control = 18). "Patient Information Form", "Spielberger State-Trait Trait Anxiety Scale", "FACIT Fatigue Scale" and "Physiologic Parameter, Nausea-Vomiting Follow-up Form" were used for data collection. Patients in the experimental group were shown two different children's laughing videos prepared by the researchers at the beginning of the 1st and 2nd hour for 10 minutes each twice during chemotherapy administration. Patients in the control group were not subjected to any intervention other than routine practice during the application. Independent Sample t test, Chi-square tests, Mixed-order analysis of variance (ANOVA) were used to analyze the data. Ethical principles were observed at every stage of the study. In the study, it was determined that all physiologic parameters and the frequency of nausea and vomiting were similar between the groups in the intervention group who watched a child laughter video and the control group who did not receive any intervention (p>0.05). When the between-group group time comparison of the state anxiety and fatigue levels of the patients was made, it was found that the state anxiety (F=16.468 p<0.001 η2=0.333) and fatigue levels (F=4.465 p=0.036 η2=0.121) of the patients in the experimental group were lower than the control group, and the effect size according to the partial square value was lower in all measurements. As a result, it was determined that children's laughter video playback during chemotherapy was not an effective intervention on the physiologic parameters and nausea and vomiting frequency of the patients, but it was effective in reducing the state anxiety and fatigue levels of the patients. It is recommended that the intervention be applied to patients during chemotherapy in oncology clinics and that the effectiveness of the intervention be evaluated in different treatment methods
The role of product placement strategies in animated film on children's brand awareness
Günümüzde dijital medya tüketiminin artmasıyla birlikte, çocuklar reklamcılık faaliyetlerinin başlıca hedef kitlesi hâline gelmiştir. Bu bağlamda, özellikle animasyon filmleri gibi çocukların yoğun ilgi gösterdiği içeriklerde yer alan ürün yerleştirmeler, markaların görünürlüğünü artırmak amacıyla stratejik biçimde kullanılmaktadır. Bu tez çalışması, animasyon içeriklerinde yer alan ürün yerleştirmelerin çocukların marka farkındalığı üzerindeki rolünü incelemektedir. Çalışmada, çocukların medya içeriklerinden etkilenme düzeylerinin yaşa ve sosyal çevreye göre değiştiği ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, çocukların ürün yerleştirme stratejilerine karşı nasıl tepki verdikleri, ürün yerleştirme tür ve etkilerinin eğitim seviyelerine bağlı olarak değiştiğini, çocukların markaları ne ölçüde fark ettiklerini ve bu markalara dair ne tür anlamlar ürettikleri gibi konulara değinmiştir. Bu kapsamda, çalışmada 6-17 yaş aralığındaki 45 çocukla derinlemesine mülakat yöntemi kullanılarak görüşme gerçekleştirilmiş ve bu görüşmeden elde edilen veriler MAXQDA programı aracılığıyla çözümlenmiştir. Görüşme için üç farklı animasyon içeriği seçilmiş ve bu animasyonlar içerisinden görsel ürün yerleştirme, işitsel ürün yerleştirme ve hem görsel hem de işitsel (karma) ürün yerleştirme çeşitleri bulunmasına özen gösterilmiştir. Çocuklara çeşitli animasyonlar üzerinden sorular yöneltilmiş; belirli markaları hatırlama, markalara dair duygu ve düşüncelerini ifade etme ve bu markalarla günlük yaşamda kurdukları ilişkiyi tanımlama biçimleri incelenmiştir. Bu sayede, çocukların medya içerikleri aracılığıyla nasıl bir marka farkındalığı geliştirdiği, animasyon içeriklerinin bu konudaki rolü ve bu farkındalığın onların tüketici davranışlarına potansiyel etkileri detaylı bir şekilde analiz edilmiştir.With the rise in digital media consumption, children have become a primary target audience for advertising activities. In this context, product placements—particularly in content that garners significant interest from children, such as animated films—are strategically employed to enhance brand visibility. This thesis explores the role of product placements in animated content on children's brand awareness. The study demonstrates that children's susceptibility to media content varies depending on factors such as age, social environment, frequency of media use, and parental supervision. Furthermore, it addresses how children respond to product placement strategies, how the types and effects of product placements differ according to their level of education, the extent to which they recognize brands, and the meanings they construct around these brands. Within this framework, in-depth interviews were conducted with 45 children between the ages of 6 and 17, and the data were analyzed using qualitative methods via the MAXQDA software. Three different animated films were selected for the interviews, with careful attention paid to include examples of visual product placement, auditory product placement, and combined (hybrid) product placement. The children were asked questions based on these animations to examine their ability to recall specific brands, express their emotions and thoughts about these brands, and describe the nature of their relationship with these brands in daily life. In this way, the study offers a detailed analysis of how children develop brand awareness through media content, the role of animated content in this process, and the potential impact of such awareness on their consumer behavior
Effect of 3',4'-Dihydroxyflavonol on cortex oxidant/antioxidant system and transmitter levels in brain ischemia-reperfusion
Global serebral iskemiden (GCI) sağ kalanlarda spontan dolaşımın geri dönüşünü takiben serebral enfarktüs, nöron kaybı ve beyin hasarına neden olabilir. Mevcut çalışmada sıçanlarda beyin iskemi-reperfüzyonu sonrasında 1 hafta süreli 3',4'-Dihydroxyflavonol (DiOHF) takviyesinin serebral korteks dokusundaki oksidan-antioksidan sistem ve transmitter düzeylerine olan etkisi incelendi. Çalışma Wistar-albino türü erkek sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Toplam 28 adet sıçan kullanılan araştırmada gruplar şu şekilde oluşturuldu. Kontrol grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlara herhangi bir anestezi ve cerrahi işlem yapılmadı. Sham Grubu (n=6): Bu gruptaki hayvanlarda genel anestezi oluşturulduktan sonra karotid arter bölgeleri açılıp kapatıldı. Uygulama sonrası 1 hafta süreli çözücü uygulaması yapıldı (1 ml DiOHF çözücüsü). İskemi-Reperfüzyon (İ/R) Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler izole edildikten sonra 30 dakika süreyle ligate edilerek iskemi ve takiben reperfüzyon gerçekleştirildi. Reperfüzyonu takiben 1 hafta boyunca 1 ml DiOHF çözücü uygulanmıştır. İskemi-Reperfüzyon + DiOHF Grubu (n=8): Genel anestezi altında sıçanlarda karotid arterler 30 dakika ligasyonla iskemi yapıldıktan sonra reperfüzyon ve sonrasında 1 hafta süreli DiOHF takviyesi yapıldı. Çalışmanın sonuçları sıçanlarda deneysel beyin iskemi-reperfüzyonu sonrası 1 hafta süreli DiOHF uygulamasının beyin serebral korteks dokusunda oksidan aktivite göstergesi olan MDA artarken antioksidan aktivite belirteçlerinden olan GPX, SOD, katalaz ve TRx 2 değerleri önemli şekilde baskılanmıştır. Beyin İ/R aynı zamanda glutamat ve GABA seviyelerinde de yükselmelere yol açmıştır. Ancak iskemi-sonrası reperfüzyonla 1 hafta süreli DiOHF uygulaması frontal korteks dokusunda oluşan bahsedilen değişiklikleri düzeltmiştir. Çalışmanın sonuçları sıçanlarda deneysel beyin iskemi-reperfüzyonu sonrası 1 hafta süreli DiOHF uygulamasının beyin serebral korteks dokusunda oksidan/ antioksidan sistem ve transmitter düzeyleri üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu ortaya koymaktadır.Survivors of global cerebral ischemia (GCI) are at extreme risk of neurological disorders, including cerebral infarction may lead to neuronal loss, may cause brain damage. In the present study, the effect of 1-week 3',4'-Dihydroxyflavonol (DiOHF) supplementation on the oxidant-antioxidant system and transmitter levels in the cerebral cortex tissue after brain-ischemia reperfusion in rats was investigated. It was performed on male Wistar-albino rats. A total of 28 rats were used in the study and the groups were formed as follows. Control Group (n=6): No anesthesia or surgical procedure was performed on the animals in this group. Sham Group (n=6): After general anesthesia was induced in the animals in this group, the carotid artery regions were opened and closed. After the application, vehicle application was performed for 1 week (1 ml DiOHF vehicle). Ischemia-Reperfusion (I/R) Group (n=8): After the carotid arteries were isolated in the rats under general anesthesia, they were ligated for 30 minutes and ischemia was performed followed by reperfusion. Following reperfusion, 1 ml of DiOHF vehicle was supplemented for 1 week. Ischemia-Reperfusion Group + DiOHF Supplemented (n=8): After the carotid arteries were isolated in rats under general anesthesia, they were ligated for 30 minutes and ischemia was performed followed by reperfusion, and then DiOHF supplementation for 1 week was performed. Results of the study indicate that one-week administration of DiOHF following experimental cerebral ischemia-reperfusion (İ/R) in rats led to an increase in MDA levels that a marker of oxidative activity, in the cerebral cortex tissue, while significantly suppressing antioxidant markers such as GPx, SOD, CAT, and TRx 2. Cerebral I/R also resulted in elevated levels of the neurotransmitters glutamate and GABA.However, one-week post-ischemic reperfusion treatment with DiOHF ameliorated these changes in the frontal cortex tissue. Overall, the findings demonstrate that DiOHF administration for one week after experimental cerebral ischemia-reperfusion in rats exerts beneficial effects on the oxidant/antioxidant system and neurotransmitter levels in cerebral cortex tissue.Bu araştırma Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24202042 proje numarası ile desteklenmiştir
Investigation and comparison of the effects of exposure to green light and 432 hz frequency music on patient anxiety during impacted mandibular third molar surgery
Bu çalışma, gömülü mandibular üçüncü molar cerrahisi öncesinde uygulanan iki farklı non-farmakolojik müdahalenin — yeşil gözlük uygulaması ve 432 Hz frekanslı müzik dinletisinin — bireylerin stres ve anksiyete düzeyleri üzerindeki etkilerini fizyolojik, hormonal ve psikolojik göstergeler üzerinden karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Dental cerrahi öncesi dönemde kaygının azaltılması, hasta konforunu ve tedavi başarısını artırmakta, aynı zamanda postoperatif süreçte komplikasyonların azaltılmasına katkı sağlamaktadır. Bu doğrultuda, randomize, kontrollü ve prospektif bir klinik çalışma olarak tasarlanmıştır. Araştırmaya toplam 80 sistemik olarak sağlıklı birey dahil edilmiştir. Katılımcılar randomizasyon yöntemiyle dört gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, yeşil gözlük grubu, 432 Hz müzik grubu ve kombine grup (yeşil gözlük + 432 Hz müzik). Müdahale öncesi ve sonrası değerlendirmeler; Dental Anksiyete Skalası (DAS), Durumluk Anksiyete Envanteri (STAI), Visual Analog Skala (VAS), tükürük kortizol düzeyi, nabız ve oksijen satürasyonu parametreleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre hem yeşil gözlük uygulaması hem de 432 Hz frekanslı müzik, bireylerin stres ve anksiyete düzeylerinde anlamlı azalma sağlamıştır. Özellikle kombine grubun, diğer gruplara kıyasla anksiyete ve stres parametrelerinde daha belirgin bir iyileşme gösterdiği saptanmıştır. Ayrıca, 432 Hz frekanslı müzik uygulamasının tek başına da anlamlı düzeyde kortizol düşüşü ve fizyolojik rahatlama sağladığı görülmüştür. Yeşil gözlük uygulamasının da stres yönetiminde etkili olduğu; vital bulgular üzerinde olumlu değişimlere neden olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen veriler, dental cerrahi öncesi dönemde non-farmakolojik müdahalelerin, özellikle kombine yaklaşımın (yeşil ışık ve 432 Hz müzik) etkin ve güvenli bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yöntemlerin, farmakolojik yaklaşımlara alternatif veya tamamlayıcı olarak dental anksiyetenin yönetiminde klinik uygulamalara entegre edilmesi önerilmektedir.This study aimed to comparatively evaluate the effects of two distinct non-pharmacological interventions — green glasses and 432 Hz frequency music — on individuals' levels of stress and anxiety during the preoperative phase of impacted mandibular third molar surgery. Reducing preoperative anxiety in dental settings contributes to improving patient comfort, enhancing procedural success, and minimizing postoperative complications. Accordingly, this research was designed as a randomized, controlled, and prospective clinical study. A total of 80 systemically healthy individuals were enrolled. Participants were randomly assigned into four groups: control group, green glasses group, 432 Hz music group, and combination group (green glasses + 432 Hz music). Pre- and post-intervention assessments included the Dental Anxiety Scale (DAS), State-Trait Anxiety Inventory (STAI), Visual Analog Scale (VAS), salivary cortisol levels, pulse rate, and oxygen saturation. The findings demonstrated that both green glasses and 432 Hz frequency music significantly reduced stress and anxiety levels. Notably, the combination group showed more pronounced improvements in both psychological and physiological parameters compared to the other groups. The 432 Hz music alone also provided substantial reductions in cortisol levels and physiological relaxation, while the green glasses intervention was found to be effective in modulating stress-related vital signs. These results suggest that non-pharmacological interventions, particularly the combined use of green light and 432 Hz music, are effective and safe methods for managing dental anxiety in the preoperative period. Integration of these techniques into clinical practice as an alternative or complementary approach to pharmacological strategies is recommended.Bu çalışma, Selçuk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinatörlüğü tarafından 24132014 numaralı BAP projesi kapsamında desteklenmiştir
The phonological and semantic comparison of common words in old Turkic and Kirkuk Turkmen Turkish
Eski Türkçe, Türkçeyi metinlerle takip ettiğimiz bir dönemdir. Birçok araştırmacı Eski Türkçeyi üç lehçeye ayırmaktadır. Bu dönemler Köktürkçe, Eski Uygur Türkçesi ve Karahanlı Türkçesi dönemleridir. Eski Türkçe, bugünkü Türk lehçelerinin ana kaynağıdır. Birçok Türk lehçesinde Eski Türkçenin izleri günümüze kadar ulaşmıştır. Kerkük Türkmen Türkçesinde de Eski Türkçenin izlerine rastlanmaktadır. Günümüz Kerkük Türkmen Türkçesinde Eski Türkçe söz varlığında da bulunan bazı kelimelerin birtakım ses bilgisi farklılaşmalarıyla yer aldıkları görülmektedir. Bazı kelimelerde de çeşitli anlam değişiklikleri ortaya çıkmıştır. Çalışmamızda Eski Türkçe ile Kerkük Türkmen Türkesi arasında ortaklaşan kelimeler tespit edilmiştir. Tespit edilen kelimeler anlam bilgisi ve ses bilgisi açısından incelenmiştir.Old Turkish is a period during which we follow the development of the Turkish language through texts. Many researchers divide Old Turkish into three dialects. These periods are the Göktürk, Old Uyghur, and Karakhanid Turkish periods. Old Turkish is the main source of today's Turkic dialects. Traces of Old Turkish have survived in many Turkic dialects to the present day. Traces of Old Turkish can also be found in Kirkuk Turkmen Turkish. In today's Kirkuk Turkmen Turkish, some words that also existed in the Old Turkish lexicon are still in use, albeit with certain phonological differences. In some cases, various semantic changes in these words have also occurred. In our study, words shared between Old Turkish and Kirkuk Turkmen Turkish have been identified. The identified words have been analyzed in terms of semantics and phonology