21241 research outputs found
Sort by
Vulvovaginal Candidiasis: Risk Factors and Distribution of Infectious Agents
Amaç: Dünyada yaygın görülen, milyonlarca kadının hayatını etkileyen ve anormal vajinal akıntının sık nedenlerinden olan vulvovajinal kandidiyazis (VVC)’in en önemli etkeni günümüze kadar Candida albicans iken, son yıllarda Non-albicans Candida (NAC) türlerinin sıklığı artmıştır. VVC’ da, birçok risk faktörünün de infeksiyon gelişimi ve tekrarlamasını etkilediği belirlenmiştir. Bu çalışmada; anormal vajinal akıntı yakınması olan hastalarda VVC sıklığı ve etkenlerinin belirlenerek, infeksiyon ile ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntemler: Anormal vajinal akıntı şikayeti olan 87 hastaya, sosyo-demografik özellikleri ve risk faktörleri olarak tanımlanan bağımsız değişkenleri içeren 26 soruluk anket uygulanmıştır. Toplanan vajinal sürüntü örneklerinin kültür ve mikroskopik incelemesi yapılarak, izolatlar klasik ve biyokimyasal testle identifiye edilmiştir. Bulgular: Hastaların %18,4’ünde Candida cinsi mantar üremesi saptanırken, gebelerde bu oran %60 olarak bulunmuştur. İnfeksiyon etkeni olarak izole edilen Candida’lardan %43,7 C. albicans, %37,5 C. glabrata, %12,5 C. krusei ve %6,3 C. parapsilosis olarak tanımlanmıştır. Hastaların %68,7’i tekrarlayan infeksiyon geçirdiğini bildirmiştir. Çalışmada VVC üremesini etkileyen tek faktör gebelik olarak saptanmış (p=0,041); VVC’i etkilemesi beklenen diğer bağımsız faktörler arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05).Sonuç: Çalışmamız; VVC etiyolojisinde NAC türlerinin öneminin arttığını ve saptanan yüksek rekürrens oranları ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Bu bulgu VVC hastalarında ve özellikle de çalışmamızda risk faktörü olarak saptanmış gebelik döneminde, etkenlerin tür düzeyinde tanımlanmasının ve olası risk faktörlerinin bilinerek, kontrol altında tutulmasının önemini ortaya koymaktadır.Aim: C. albicans is the most important cause of vulvovaginal candidiasis(VVC), which is one of the most common causes of abnormal vaginal discharge, affecting the lives of millions of women worldwide. In recent years, there has been a shift with the increase of Non-albicans Candida (NAC) species. Some risk factors were known to be associated with the development and recurrence of VVC.Our study was aimed to determine the frequency of VVC in patients with abnormal vaginal discharge, define causative agents and investigate the risk factors for the development of infection.Material and Methods: A questionnaire including a total of 26 questions regarding to socio-demographic characteristics and independent variables defined as risk factors was applied to 87 patients with abnormal vaginal discharge.Subsequently, culture and microscopic examination of the vaginal swab samples were performed and were identified by classical and biochemical test methods. Results: Fungal growth was detected in 18.4% of the patients, while this rate was found to be 60% in pregnant women. Of the Candida isolated as an infectious agent, the isolates were; 43.7% C. albicans, 37.5% C. glabrata, 12.5% C. krusei and 6.3% C. parapsilosis. Of the patients, 68.7% reported to have recurrent infections. Only pregnancy was detected to be a risk factor for VVC (p=0.041). Conclusion: Our results showed the importance of NAC species, in the etiology of VVC which may be associated with the detected high recurrence rates.This results reveals the importance of defining the isolates to the species level and control the possible risk factors in VVC patients, especially during the pregnancy
Success in Basic Life Support Education; "Individual Education?", "Group Education?": Pretest Posttest Randomized Controlled Study
Amaç: Araştırmada bireysel ve grup çalışması şeklinde iki farklı teknikle hemşirelik öğrencilerine simülasyon ortamında verilen temel yaşam desteği eğitiminin beceri düzeyine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Deneysel düzende yürütülen araştırma, Simülasyon ve Modelleme Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde ilk yardım dersini alan (n=92) III. sınıf hemşirelik lisans öğrencileri ile gerçekleştirildi. Temel yaşam desteği ile ilgili anlatım ve gösterim tekniği ile eğitim verildikten sonra tüm öğrencilere sınıf ortamında ön test gerçekleştirildi. Simülasyon uygulamasına başlamadan tabakalı randomizasyon yöntemine göre, öğrenciler akademik ortalamaları yönünden eş değer olacak şekilde kollara (46’şar kişi) atandı. Verilerin toplanmasında, araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda hazırlanan soru formu ve kontrol listesi kullanıldı. Simülasyon uygulamasından 30 gün sonra son test gerçekleştirildi. Bulgular: Öğrencilerin eğitim öncesi ve sonrası temel yaşam desteği uygulama düzeyleri incelendiğinde; bireysel kolda doğru uygulama sayıları ortalama 8,97±2,46’dan 15,28±1,75’e, grup kolunda ise 8,47±2,04’den 14,04±2,74’e yükseldi. Her iki koldaki öğrencilerinde temel yaşam desteği doğru uygulama sayıları grup içinde anlamlı artış gösterirken (pAim: The study aimed to determine the effect of basic life support training given to nursing students in a simulation environment with two different techniques, individual and group study, on their skill level.Material and methods: This experimental research was conducted with 3rd grade nursing undergraduate students (n=92) taking the first aid course at the Simulation and Modeling Application and Research Center. After training on basic life support (BLS) with explanation and demonstration techniques, a pre-test was conducted in the classroom environment for all students. Before starting the simulation application, according to the stratified randomization method, the students were assigned to arms (46 each) to be equivalent in terms of their academic averages. In collecting data, a questionnaire and checklist prepared by the researchers in line with the literature were used. The final test was conducted 30 days after the simulation application. Results: When the BLS application levels of the students before and after the training are examined, the average number of correct applications in the individual arm increased from 8.97±2.46 to 15.28±1.75, and in the group arm it increased from 8.47±2.04 to 14.04±2.74.While the number of BLS correct applications of students in both arms increased significantly within the group (
COVİD-19 hastalarında ritim ve ileti anormallikleri ve bunların aile hekimliği pratiğindeki önemi
SARS-Cov-2 (Severe acute respiratory syndrome coronavirus 2) belongs to the group of viruses containing ribonucleic acid (RNA). The most common clinical manifestations include fever, upper and/or lower respiratory tract involvement of varying severity. As the incidence of the disease increases and information about its course accumulates, it is known that there is an increased mortality from cardiovascular complications, including as a result of arrhythmias. It is assumed that the main mechanisms by which they occur are the entry of the virus into the heart cell through the expression of angiotensin-converting enzyme receptor 2, which leads to increased levels of angiotensin 2 and its many-sided negative effects, the development of a systemic inflammatory over-response (cytokine storm), directly cardiac damage, hypoxia, electrolyte disturbances, water imbalance. The disorders that are registered are tachyarrhythmias and bradyarrhythmias. In the conditions of the emerging COVID-19 (coronavirus disease of 2019) pandemic, general practitioners in Bulgaria played a significant role in the diagnosis and treatment of this disease. Of particular importance is their competence regarding the establishment of possible complications from the cardiovascular system. Knowledge of the most common rhythm and conduction disorders, as well as the mechanisms of their occurrence, are decisive for the correct management and their potential outcome.SARS-Cov-2 (Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüsü 2) ribonükleik asit içeren virüsler grubuna aittir. (RNA). En yaygın klinik belirtiler arasında, farklı derecede ateş, üst ve/veya alt solunum yolu etkisi vardır. Hastalığın görülme oranı arttıkça ve bu hastalığın ilerlemesi hakkında bilgi biriktirdiğinde, kardiyovasküler komplikasyonlar, aritmi sonuçları da dahil olmak üzere ölüm oranının arttığı biliniyor. Bunların meydana geldiği ana mekanizmalar, angiotensin dönüştüren enzim reseptör 2'nin ifadesi yoluyla kalp hücresine virüsün girmesidir, bu da angiotensin 2 seviyelerinin artmasına ve çok yönlü olumsuz etkileri, sistemik iltihaplı aşırı tepki (sitokin fırtınası), doğrudan kalp hasarı, hipoksi, elektrolit bozuklukları, su dengesizliği gelişmesine yol açar. Kayıtlı hastalıklar taşiaritmi ve bradiaritmi'dir. Gelişen COVID-19 (Koronavirüs hastalığı 2019) salgını koşullarında, Bulgaristan'daki genel tıp uzmanları bu hastalığın teşhisinde ve tedavisinde önemli bir rol oynadı. Özellikle kardiyovasküler sistemle ilgili olası komplikasyonların tespiti konusunda yetkinlikleri önemlidir. En yaygın ritm ve iletkenlik bozukluklarının yanı sıra bunların ortaya çıkış mekanizmalarının bilinmesi doğru yönetimi ve potansiyel sonuçları için çok önemlidir
Use Of Natural And Traditional Medicine In Cuba: Results From The National Health Survey 2018-2019.
Objective: To analyze the prevalence of Natural and Traditional Medicine (NTM) use in the last 12 months as per as the report from the National Health Survey (NHS), Cuba 2018-2019. Material-Method: It was an observational, descriptive cross-sectional study that was part of the referred NHS. Socio-demographic characteristics of the survey respondents were collected (living area, gender, age, skin color, marital status, educational level and occupation). The main variable selected for this study was the prevalence of NTM use by the Cuban population in the previous 12 months. Results: More than one out of five Cubans used NTM therapies in the previous 12 months to the NHS, Cuba 2018-2019, with a higher prevalence of use by people living in rural areas, females, the age group of 65-74 years old, a co-habited marital status, university educational level and those in retirement. Phytotherapy was the most reported NTM therapy.Conclusion: This study analyzed for the first time the prevalence of NTM use by the Cuban population. It demonstrated that more than one out of five Cubans used NTM therapies in the previous 12 months to the NHS, Cuba 2018-2019. The characteristics of the CNHS ensure the conditions to facilitate the development of NTM and the information from this study would contribute to strengthen the integration of these treatments with conventional medicine in Cuba
G-20 ÜLKELERİNDE CO2 EMİSYONU, EKONOMİK BÜYÜME, KENTLEŞME VE YENİLENEBİLİR ENERJİ TÜKETİMİ İLİŞKİSİ
Sera gazı emisyonlarının küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi insan sağlığı ve çevre açısından ciddi tehdit oluşturan olaylara sebebiyet vermesi ülkeleri, sera gazı emisyonlarının büyük bir bölümünü oluşturan CO2 emisyonlarının azaltmak için önlemler almaya yönlendirmiştir. Mevcut çalışmada; kişi başı CO2 emisyonu, kişi başı gayri safi yurtiçi hâsıla, kentleşme ve yenilenebilir enerji tüketimi arasındaki ilişkinin G-20 ülkeleri için 2020 verileri kullanılarak Robust Regresyon Analizi ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Analizde CO2 emisyonu bağımlı değişken; kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla, kentsel nüfus oranı ve yenilenebilir enerji tüketimini ise bağımsız değişken olarak kullanılmıştır. Robust regresyon analizi sonucuna göre Kanada ve Brezilya’nın aykırı gözlem olduğu tespit edilmiştir. Kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla ile CO2 emisyonları arasındaki ilişki pozitif iken; yenilenebilir enerji tüketimi ve kentsel nüfus oranının ile CO2 emisyonları arasındaki ilişki negatif yönlü olarak tespit edilmiştir. Tüm bu bağımsız değişkenler %5 anlamlılık düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştu
Sociocultural Adaptation of Immigrants and Attitudes of Local People Towards Immigrants
Dünya Göç Raporuna göre uluslararası göçmenlerin sayısı 272 milyondur ve bu sayı dünya nüfusunun yaklaşık %3,5’ini oluşturmaktadır. İşsizlik, yoksulluk, savaşlar, doğal afetler, ve rejim değişikliklerinin yol açtığı bu hareketlilik uluslar arası ve ulusal dönüşümleri de beraberinde getirmektedir. Göç alan ülkeler sosyal, siyasal ve ekonomik anlamda etkilenmekte ve bu alanlarda yeni politikalar geliştirmeye mecbur kalmaktadırlar. Bu bağlamda, göçmenlerin ve göç ettikleri toplumların barış içinde yaşayabilmesi için sosyokültürel olarak uyum sağlamaları göç olgusunun olumsuz etkilerini en aza indirmek için birincil derecede önemli görülmektedir. Bu araştırmada, göçmenlerin sosyokültürel uyum düzeyi, yerel halkının göçmenlere yönelik tutum düzeyi ve bunlar arasındaki ilişkiyi belirlemek amaçlanmıştır. Araştırma, Batı Karadeniz Bölgesinin bir ilinde ulaşılabilir örnekleme yöntemiyle yürütülmüş nicel bir ilişkisel tarama çalışmasıdır. Araştırma sonuçlarına göre, göçmenlerin sosyokültürel uyumlarının iyi düzeyde olduğu görülmüştür. Göçmenlerin sosyokültürel uyumları; cinsiyete, yaşa, ikamet sürelerine ve uyruklarına göre anlamlı düzeyde farklılık göstermemektedir.Araştırmada halkın göçmenlere yönelik tutumlarının düzeyinde yani orta düzeyde olduğu görülmektedir.Yerel halkın tutumları cinsiyete, yaşa, göçmenlik deneyimi yaşamış olup olmamaya, medeni durumuna, eğitim durumuna ve mesleklerine göre farklılık göstermemektedir.Göçmenlerin sosyokültürel uyumu ile yerel halkın tutumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Ancak, uyum ölçeği alt boyutu olan kişisel ilgi alanları ve toplumsal katılım ile yerel halkın tutumu ölçeğinin geneli ve tehdit alt boyutu arasında düşük düzeyde anlamlı pozitif ilişki görülmektedir. Yerel halkın göçmenleri bir tehdit olarak algılamaması için onları tanıması ve aynı ortamlarda bulunmasını sağlayabilecek projeler ve etkinlikler tasarımları desteklenebilir. Ayrıca, göçmen yoğunluğunun fazla olduğu illerde/bölgelerde bu yoğunluğun azaltılarak göçmen varlığının tehdit olarak algılanmasını değiştirebileceği düşünülmektedir.According to the World Migration Report, the number of international migrants is 272 million, forming approximately 3.5% of the world's population. This mobility caused by unemployment, poverty, wars, natural disasters, and political changes brings global and national adaptations. Governments that face migration are affected socially, politically, and economically and pushed to develop new policies in these areas. In this context, the socio-cultural adaptation of immigrants and the attitudes of local people are regarded as a priority by policymakers to minimize the side effects of migration. So, this study aims to determine the level of socio-cultural adaptation of immigrants, the attitude of local people, and the correlation of these. The present study is a quantitative research with an accessible sampling. The results reveal that the socio-cultural adaptation level of the immigrants is moderate and does not differ significantly according to gender, age, residence time, and nationality. Also, the attitude of the local people towards immigrants is average and does not differ according to gender, age, recurrence migration experience, marital status, education level, and occupation. Yet, there is a low level of significant positive correlation between the sub-dimension of the adaptation scale, “personal interests and social participation”, and the overall attitude of the local people and the “threat” sub-dimension
Extending the Vase Life of ‘Samourai’ Cut Rose Variety with Different Vase Solutions
Dünyada ticareti en fazla yapılan kesme çiçeklerin başında kesme gül yer almakta ve hem kıtalar içi hem de kıtalar arasında taşınmaktadır. Kesme güllerin vazo ömrü; iletim demetlerinin tıkanarak yeterli suyu çekememesi, boyun bükme, petallerde kararma ve solma, hastalık (özellikle kurşuni küf) vb. nedenlerle kısalmaktadır. Çiçeklerin vazo ömrü ise vazo solüsyonlarına ilave edilen koruyucu maddelerle uzatılabilmektedir. Çalışmada bitkisel materyal olarak Rosa hybrida türüne ait ülkemizde ticareti oldukça fazla yapılan kırmızı renkte çiçeklere sahip standart tip çiçekleri olan ‘Samourai’ çeşidi kullanılmıştır. Vazo solüsyonu olarak 4 farklı uygulama [ticari marka çamaşır suyu (%0.2, ACE: ürün bileşimi ?5 Klor bazlı ağartıcı), Sodyum hipoklorit (75 mg L-1), Chrysal (%0.2) ve 8-hydroxyquinoline (200 mg L-1)] kullanılmış ve sonuçlar distile suyun kontrol olarak kullanıldığı uygulama ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada; çiçeklerin vazo ömrü, toplam vazo solüsyon alımı, oransal taze ağırlık, vazo ömrü süresince petal rengi, çiçek çapı ve vazo solüsyonlarındaki pH ve EC değişimleri ile mikrobiyal aktivite incelenmiştir. Çalışmamız %0.2 Chrysal (17.83 gün), %0.2 çamaşır suyu (17.75 gün), 200 mg L-1 8-hydroxyquinoline (12.42 gün), 75 mg L-1 Sodyum hipoklorit (9.17 gün) içeren vazo solüsyonlarının, kontrol (8.0 gün)’e kıyasla çiçeklerin vazo ömrünü önemli ölçüde artırdığını göstermiştir. Sonuç olarak, piyasada ticari olarak kullanılan çamaşır suyunun, dünya kesme çiçek sektöründe ticari çiçek koruyucusu olarak kullanılan Chrysal ürünü kadar kesme gül çiçeklerinin vazo ömrünü uzattığı ve çiçek kalitesini koruduğu belirlenmiştir.Cut roses are one of the most traded cut flowers in the world and are transported both within and between continents. The vase life of cut roses is shortened due to reasons such as blockage of vascular bundles and insufficient water absorption, neck bending, blackening and fading of petals, disease (especially lead mould), etc. The vase life of flowers can be prolonged with preservatives added to the vase solutions. In this study, ‘Samourai’ variety of Rosa hybrida species with standard type flowers with red coloured flowers, which is widely traded in our country, was used as plant material. Four different treatments [trademark bleach (0.2%, ACE: product composition ?5 Chlorine-based bleach), sodium hypochlorite (75 mg L-1), Chrysal (0.2%) and 8-hydroxyquinoline (200 mg L-1)] were used as vase solutions and the results were compared with the control treatment of distilled water. In the study; vase life, total vase solution uptake, relative fresh weight, petal colour, flower diameter, pH and EC changes in vase solutions and microbial activity were investigated. Our study showed that vase solutions containing 0.2% Chrysal (17.83 days), 0.2% bleach (17.75 days), 200 mg L-1 8-hydroxyquinoline (12.42 days), 75 mg L-1 sodium hypochlorite (9.17 days) significantly increased the vase life of flowers compared to control (8.0 days). In conclusion, it was determined that bleach, which is used commercially in the market, prolonged the vase life of cut rose flowers and preserved the flower quality as much as Chrysal, which is used as a commercial flower preservative in the world cut flower sector
The Adventure of Turkish Folk Music with Mass Media in the Context of the Music Industry in Turkey: "Radio and Record Era"
Bu çalışma, kitle iletişim araçlarından olan radyo ve plak teknolojisinde Türk halk müziğinin ne derece yer edindiğini tarihsel olarak irdelemektedir. Bu kapsamda çalışmada ilk olarak halk müziği hakkında genel bir çerçeve çizilmiş, sonrasında ise bu müzik türünün kurumsal olarak icra edildiği ilk yer olan radyo dönemine göz atılmıştır. Devamında ise konu kapsamı dolayısıyla müzik endüstrisi ve Türkiye’de müzik endüstrisinin gelişimi hakkında bilgiler verilmiş, halk müziğinin plak endüstrindeki yeri örneklerle sunulmaya çalışılmıştır. Son olarak ise Türkiye’de 1960’lı yıllarla birlikte revaçta olmaya başlayan dönemin popüler müzik türlerinden olan Anadolu Pop’un gelişim süreci araştırılmış ve bu müzik türü ile halk müziğinin ilişkisi seçilen örnek plaklar üzerinden incelenmeye çalışılmıştır. Nitel bir çalışma yöntemi benimsenen bu çalışmada doküman analizi yapılmış ve örnek plaklar dinlenerek içerik analizi gerçekleştirilmiş, hem radyonun hem de plak endüstrisinin halk müziğinin üretimine çeşitlilik sağladığı sonucuna varılmıştır
Effects of AC Phosphatase Gene-Identified Rhizobacteria (PGPR) Strains on Flowering and Flower Quality in Geranium (Pelargonium sp.)
Son yıllarda sardunya (Pelargonium sp.), Türkiye de dahil olmak üzere dünya genelinde en popüler ve yaygın olarak yetiştirilen çiçekli saksı bitkilerinden biri haline gelmiştir. Sardunya yetiştiriciliğinde temel hedeflerden biri, yüksek kaliteli ve sürekli çiçeklenmenin sağlanmasıdır. Fosfor, çiçek kalitesinde önemli bir rol oynar. Toprakta yeterli miktarda fosfor bulunmasına rağmen, bitkiler tarafından alınabilir kısmı oldukça sınırlıdır. Toprak bakterileri, bu kullanılmayan fosforu çözerek bitkilerin alabileceği hale getirebilir. Bu çalışma, AC Fosfataz gen bölgeleri ile tanımlanan Bacillus megaterium ve Pseudomonas putida rizobakteri suşlarının sardunyaların çiçeklenmesi ve çiçek kalitesi üzerindeki etkilerini belirlemeyi amaçlamıştır. Sonuçlar, rizobakteri uygulamalarının sardunyaların çiçeklenme ve çiçek kalitesi üzerinde olumlu etkiler sağladığını göstermiştir. PGPR uygulamaları ile sardunya fidelerinde çiçeklenme iki hafta erken gerçekleşmiş ve kontrol grubuna kıyasla bitki boyu, dal sayısı, yaprak sayısı ve alanı, çiçek salkımı sayısı ve salkım başına düşen çiçek sayısında önemli artışlar gözlemlenmiştir. Ayrıca, yapraklardan yapılan protein izolasyonları, morfolojik özelliklerin yanı sıra protein profillerinin de olumlu etkilendiğini göstermiştir. Sonuç olarak, bulgular rizobakteri uygulamasının sardunyaların çiçeklenme, çiçek kalitesi ve protein profilleri üzerinde önemli olumlu etkiler sağladığını ortaya koymuştur. Rizobakteri ve benzeri biyostimulantların tarımda kullanımı, çevre dostu ve sürdürülebilir tarımsal üretime katkı sağlayarak, süs bitkileri de dahil olmak üzere bahçe bitkileri üretimini iklim değişikliğine daha dayanıklı hale getirebilir.In recent years, geraniums (Pelargonium sp.) have become one of the most popular and widely cultivated flowering potted plants worldwide, including in Turkey. One of the primary goals in geranium cultivation is to achieve high-quality and continuous flowering. Phosphorus plays a crucial role in flower quality. Although phosphorus is sufficiently present in soils, only a small fraction is available for plant uptake. Soil bacteria can solubilize this unavailable phosphorus, making it accessible to plants. This study aimed to determine the effects of Bacillus megaterium and Pseudomonas putida rhizobacteria, identified by their AC Phosphatase gene regions, on the flowering and flower quality of geraniums. The results showed that rhizobacteria applications positively impacted flowering and flower quality in geraniums. Flowering occurred two weeks earlier in the treated geranium seedlings, and significant increases were observed in plant height, branch number, leaf number and area, inflorescence number, and the number of flowers per inflorescence compared to the control group. Additionally, protein isolation from leaves indicated that, besides morphological traits, protein profiles were also positively affected. In conclusion, the findings demonstrate that rhizobacteria have significant positive effects on flowering, flower quality, and protein profiles in geraniums. The use of rhizobacteria and similar biostimulants in agriculture can contribute to environmentally friendly and sustainable agricultural production, potentially making horticultural production, including ornamental plants, more resilient to climate change
Polyimide strengthened cement mortar
This study examined the effects of silane-modified polyimide polymer (PIS) on cement mortar. The PIS was added to replace cement in a specified ratio. Obtained results revealed that the PIS caused retardation on setting time, and accelerated UPV mostly by encapsulating unhydrated cement particles, filling pores, or reacting with C-S-H and Ca(OH)2 with shifting to Si-O vibrations. SEM results showed a good compact interface without forming considerable agglomeration and voids on the microstructure, and this improved flexural and compressive strength properties. In conclusion, silane-modified polyimide as an admixture or cement replacement can be recommended for construction industries to enhance the properties of cement mortar