1285 research outputs found
Sort by
Classroom Teachers’ Causal Attributions of Student Success or Failure on Mathematics
İnsanlar kendilerini çevreleyen dünyayı anlamak ve belli bir olayın nedenlerini bulmak için açıklayıcı atıflar
yapmaktadır. Neden atfetme teorisi, bireylerin, davranışların ve meydana gelen olayların nedenlerini açıklama
süreçlerini ele almaktadır. Bu araştırmanın amacı, ilkokulda görev yapan sınıf öğretmenlerinin öğrencilerinin
matematik derslerindeki başarı ya da başarısızlığına atfettikleri nedenleri ortaya çıkarmaktır. Araştırmaya Sinop il
sınırları içindeki ilköğretim okullarında görev yapan 55 sınıf öğretmeni katılmıştır. Veriler 5’li dereceli Likert tipinde
bir anket yardımıyla toplanmıştır. Araştırmaya katılan öğretmenlere göre, öğrencilerin seviyelerinin üzerinde
sorularla karşılaştırılması, soyut işlemlere geçmede acele edilmesi, geçmiş yıllardan kaynaklanan bilgi eksiklikleri,
hafızanın yeterince kuvvetli olmaması, ders çalışma yöntemlerinin bilinmemesi, evde çalışma ortamının ve
bilgisayarın olmaması, teste dayalı sınavlar ve programda matematik dersine ayrılan sürenin yetersizliği
öğrencilerin matematikteki başarısızlığının en önemli nedenleri arasındadır.People make explanatory attributions to understand the world around them and to seek reasons for a particular
event. Causal attribution theory addresses the processes by which individuals explain the causes of behavior and
events. The purpose of this study was to examine classroom teachers’ causal attributions of student success and
failure on mathematics. The participants in this study were 55 classroom teachers working at the primary schools
in Sinop. To gather data, a Likert-type questionnaire was administered. The responses of teachers were
evaluated by using a software for quantitative analysis. According to the participated teachers, matching students
with questions in excess of their level, prematurely passing to abstract operations, lack of knowledge due to
previous years, lack of strong memory, study methods, working environment at home and computer, exams
based on multiple choice questions and lack of time allocated to mathematics in the curriculum are among the
most important causes of students’ failure on mathematics
A-Statistical Korovkin-Type Approximation Theorem For Functions Of Two Variables On An Infinite Interval
In this paper, using the concept of A-statistical convergence for double
sequences, we provide a Korovkin-type approximation theorem for positive linear
operators on the space of all real-valued uniform continuous functions on [0;∞) x [0;∞) with the property that have a finite limit at the infinity. Then, we display an application which shows that our new result is stronger than its classical version
Democracy and Islam
Bu makale " Democracy and Islam"
Philosophy & Social Criticism, ISSN
0191- 4537, 05/2011, Vol. 37, Issue 4, ss.
459- 470'den alınmıştır..
Bu makalenin bir versiyonu İstanbul
Bilgi Üniversitesinde 19-24 Mayıs 2010
tarihleri arasında gerçekleşen “The Reset-
Dialogues Istanbul Seminars 2010”da
sunulmuştur.İslâm ve demokrasi üzerindeki yoğun tartışmalar normatiflik alanında faaliyetine devam etmektedir.
Bu makale böyle bir araştırma çizgisinin sınırlarını gösteren temel kaynakları ele almaktadır.
Hindistan’ın İslâmcı örgütü Cemaat-i İslâmî örnek olayı üzerinden tartışmayı söz konusu
normatiflikten sosyolojik uygulamaya kaydırmayı amaçlıyorum. İslâm ve demokrasinin nasıl işlediğini
gösteriyorum ve bunu yaparak hem İslâm hem de demokrasi hakkındaki anlayışımızı geliştirmek
için yeni bir bakış açısı sunuyorum. Bu makalenin temel önermesi “eğer İslâm demokrasiyle
uyumlu ise” ya da “İslâm demokratikleştirilmelidir” şeklindeki klişeyi tartışmak değildir aksine biz
Müslüman toplumlardaki anti demokratikleşmenin “nasılları”nı inceliyoruz.The dominant debate on Islam and democracy continues to operate in the realm of
normativity. This article engages with key literature showing limits of such a line of inquiry.
Through the case study of India’s Islamist organization, Jamaat-e-Islami, I aim at shifting the debate
from textual normativity to demotic praxis. I demonstrate how Islam and democracy work in practice,
and in so doing offer a fresh perspective to enhance our understandings of both Islam and
democracy. A key proposition of this article is that rather than discussing the cliché if Islam is compatible
with democracy, or Islam should be democratized, we study the ‘hows’ of de-democratization
in Muslim societies
İngiliz Dili Eğitimi Öğrencilerinin Öğrenme Stilleri ve Öğrenme Stillerinin Akademik Başarıya Olan Etkisi
The present study aims to document ELT students’ learning style, the relationship between ELT students’ learning styles and academic success. The number of students participated in the study was 118; 1st, 2nd, 3rd, 4th year ELT students from İnönü University and Süleyman Demirel University. A 52-item Turkish Learning Style Survey adapted by Cesur (2008) from Cohen, Oxford and Chi’s (2001) Learning Style Survey was used to reveal the students’ learning styles. For the academic success the students’ cumulative grade point averages were taken into consideration. Turkish ELT students prefer visual, introvert, sequential, synthesizing, deductive and reflective learning styles. However, females and males differ in perceptual style preferences. While females rated higher averages in visual, introvert, sequential, synthesizing, analytical, inductive, deductive, reactional and reflective styles; males rated higher only in terms of extrovert and random. Both genders rated almost the same in terms of audial style. The findings suggest that there is a statistically significant difference between girls’ and boys’ academic achievement (girls being more successful), and girls’ rating higher grades in nine of the learning styles and boys’ rating higher grades only in two of the styles account for, albeit to a limited extent, the difference between their academic achievements.Bireysel farkları düşündüğümüzde kişilik ve sonrasında kişilik özellikleri kavramlar aklımıza gelmektedir. Haslam (2007) ve Dörnyei (2005)’ ye göre kişilik özelliklerini tanımlama çalışmalarını ilk olarak Gordon Allport ve Henry Odbert 1936’da 550.000 civarında kelime içeren geniş bir sözlüğü tarayarak, insan davranışlarını birbirinden ayıran terimleri inceleyerek yapmıştır. Bu çalışmada 17,953 tanımlayıcı kelime bulmuşlar ve bunların her birinin bireysel-farklılık değişkeni olduğunu tartışmışlardır. Daha sonra fiziksel özellikleri anlatan kelimeler ve bilişsel yeteneklerle ilgili kelimeler çıkarıldığında kelime sayısı 4.500 kelimeye düşmüştür. Daha sonrasında Raymond Cattell 1943’de bu listeyi kendi düşüncesine uygun olarak 16 faktöre düşürmüştür.
Kişilik özellikleri, öğrenme stilleri ile oldukça yakın bir şekilde ilişkilidir. Bireysel farklılıklar ve dil öğreniminde önde gelen isimlerden birisi olan Peter Skehan öğrenme stillerinin, bireysel farklılıkların önemli bir öğesi olduğunu belirtmiştir (Skehan, 1991).
Bugüne kadar öğrenme stilleri üzerinde yapılan pek çok çalışmada stil ve akademik başarı arasındaki ilişki incelenmiştir. Joy ve Kolb (2009), öğrenme stilleri araştırmalarına yeni bir boyut getirerek kültür ve öğrenme stilleri arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir. Çalışmanın sonucunda ise, tercihlerdeki değişkenlerin önemli bir kısmının kültür, cinsiyet, eğitim seviyesi ve uzmanlaşma alanlarıyla ilgili olduğunu bulmuşlardır. Bu çalışmanın amacı iki yönlüdür. Birincisi, öğrenme stillerinin cinsiyetle olan ilişkisini bulmak; ikinci olarak da akademik başarının öğrenme stilleri ve cinsiyet tarafından tahmin edilebilirliğini sınamaktır. Bu sebeple, daha iyi dil öğrenme ve İngilizce alanındaki öğrencilerin akademik başarılarında hangi öğrenme stilinin etkili olduğu tartışılabilecektir.
Stil çalışmaları aynı amaca ulaşmanın farklı yolları olduğunu varsaymaktadır ve bu da kendi tercih ettiği stille çalışma fırsatı bulan bireylerin, diğer farklı stilleri tercih edenlerle aynı derecede başarılı olacağı anlamına gelmektedir. Bu nedenle, öğrencilerin öğrenme şekilleri ile onların bilişsel stilleri arasında bir denklik olduğu zaman öğrendikleri varsayılmıştır (Crozier, 1997). Fakat McKenna (1990) bu türden araştırmaları incelediğinde bunu destekleyecek çok az sonuca ulaşmıştır. Dolayısıyla, öğretimin öğrencilerin öğrenme stillerine göre düzenlenemeyeceğini söyleyebiliriz.
Bu çalışmada İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı öğrencilerinin öğrenme stilleri, onların öğrenme stilleri ve akademik başarıları arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmada İnönü ve Süleyman Demirel Üniversitesi İngiliz Dili Eğitimi Bölümünde okuyan 118 öğrenci yer almıştır. Katılımcıların öğrenme stillerini ortaya çıkarmak için Cesur (2008) tarafından adapte edilen 52 maddelik “Öğrenme Stilleri Anketi” kullanılmıştır.
Çalışma sonuçlarında İngiliz Dili Eğitimi öğrencilerinin görsel, içe kapanık, sıralı, sentezleyici, tümdengelim ve yansıtmacı öğrenmeyi tercih ettikleri anlaşılmıştır. Fakat bu eğilim katılımcı öğrencilerin %80’ini oluşturan kız öğrencilerin cevaplarıyla ortaya çıkmıştır. Kız ve erkeklerin tercihleri ayrı ayrı analiz edildiğinde ise kız öğrenciler görsel, içedönük, sıralı, sentezleyici, analitik, tümevarım, tümdengelim, tepkisel ve yansıtmacı stilleri tercih ederken, erkek öğrenciler daha çok dışadönük ve rastgele (yaratıcı, düşüncede sıraya bağlı gitmeyen) öğrenme stilleri tercih etmişlerdir. Öğrencilerin akademik başarıları incelendiğinde ise kız öğrencilerin aldıkları notların anlamlı bir şekilde daha yüksek olduğu sonucu ortaya çıkmıştır
An Assessment For Rolles Of Continuing Education Center In Ministry of National Education In Service Education Programs
Bu çalışmanın amacı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmekte olan hizmetiçi eğitim faaliyetlerinin kalitesi ve verimliliğinin arttırılması; bu faaliyetlerin yaygınlaştırılması için üniversitelere bağlı sürekli eğitim merkezlerinin üstlenebileceği roller üzerine bir değerlendirme yapmaktır.
Günümüzde kurumların dünya üzerindeki hızlı değişime ayak uydurabilmeleri ve çağın gereklerini yerine getirebilmeleri “Hayat Boyu Öğrenme” süreçlerini kurumsal ve kişisel bağlamda olumlu bir değişim dalgası olarak arkalarına alabilmelerine bağlıdır. Kurumlarda hayat boyu öğrenme süreçlerinin verimli ve etkili bir şekilde takip edilebilmesi ve kurumsal süreçlere yansıtılabilmesinin en önemli yollarından biri ise hizmetiçi eğitim programlarıdır.
Hizmetiçi eğitimde üniversitelere önemli vazifeler düşmektedir. Eğitimde yaşanan değişikliklerin ve gelişmelerin bilimsel boyutlarıyla ele alınması ve uygulama boyutlarıyla öğretmenlere aktarılması için yükseköğretim kurumları bünyesindeki eğitim fakülteleri başta olmak üzere sürekli eğitim kurumları ile koordineli çalışmalar yürütülmesinin daha verimli sonuçlar doğuracağı kanaatini taşımaktayız.
MEB ve YÖK işbirliği ile Üniversitelere bağlı sürekli eğitim merkezleri aracılığı ile gerçekleştirilecek hizmetiçi eğitim faaliyetleri alanlarında uzman akademik personel aracılığıyla daha verimli ve sağlıklı yürütülebilecektir Ayrıca bu faaliyetler ve işbirliği akademik personelin mesleki gelişimleri ve üniversitelerin mali ihtiyaçları açısından da olumlu sonuçlar doğurabilecektir.The aim of this study is to make an assessment for increasing the quality and efficiency of in-service training activities conducted by the Ministry of Education by the rolles of continuing education centers of universities.
Universities have important rolles on in-service education of teachers. The coordination of Ministry of National Education and education faculties and continuinig education centers will be make more efficient consequences for the recent changes and developments in education.
The in-service education programmes which are carry on with continuing education centers With the coordination of The Council of Higher Education and The Ministry of National Education will be caused to more efficient and healthy applications
The first science-fiction stories of Turkish literature and Orhan Duru
Orhan Duru (1933-2009), 1950’li yıllarda ortaya çıkan öykü kuşağının içinde yer alır. 1950 kuşağı yazarları, öyküye getirmiş oldukları yeni bir bakış ile öykünün alışılagelmiş seyrini değiştirirler. Sait Faik’ten oldukça beslenen bu kuşak, bireyi ve onun sorunlarını ele almayı amaçlar. Orhan Duru, bu kuşak içinde en farklı olan yazardır. Diğer yazarlara göre daha değişik ve henüz yeni sayılabilecek atılımlar gerçekleştirir. Bilim-kurgu da bunlardan birisidir. Kendi zamanına kadar sadece çevirilerle sınırlı kalan bilim-kurguyu, öykülerinde ilk deneyen yazar olur. Ayrıca “bilim-kurgu” kelimesini de Türk Dil Kurumu’na öneren de kendisidir. Ancak Duru, bilim-kurgunun sadece fantastik bir algı içinde değil, aynı zamanda toplumsal içerikli olmasına da özen göstermiştir. Böylesi öyküleri oluştururken mizahi ve ironik üslup da yerini alır. Bazen salt bilim-kurgu öyküsü oluşturan Duru, bazen de bu türün sadece kimi olanaklarından yararlanır. Edebiyatımızda ilk olan bu öyküler, özgünlük bağlamında da önemli bir yer teşkil eder. Daha önce edebiyatımızda hem tematik hem de kurgusal anlamda denenmemiş olan bu anlatılar, Orhan Duru’yu 1950 kuşağının içinde farklı bir yere taşır. Her ne kadar bu öyküler vücuda getirildiği zamanlarda hak ettikleri değere ulaşmamış olsa da kendilerinden sonra gelen fantastik yazarlar grubunu etkilemiş ve onlar adına yol açıcı olmuştur. Kurguyu yazınsallaştıran Duru, bu bilim-kurgu öykülerinde tarihi, mitolojiyi, kültürel değerleri, gelenekleri, toplumsal sorunları, bireysel mücadeleleri, yozlaşan ilişkileri iç içe verirken, öykülerini evrensel bir algıyla bitirmeyi ihmal etmez. Bu sebeple Duru, kuru bir bilim-kurgu oluşturmuş olmaktan uzaklaşır ve asıl amacına ulaşmış olur.Orhan Duru (1933-2009) takes place in the story generation which emerged in the 1950s. This generation is changed the usual course of the story with a new view that they had brought to the story. This generation, which is very much benefit from Sait Faik, aims to deal with the individual and his problems. Orhan Duru is the author of the most different in this generation. He realizes more different and just considered new ventures than other authors. Also one of them is science-fiction. He is the first author who attempted the science-fiction, which was limited with translations until his time, in his stories. In addition, he is the author who suggested the word of "science-fiction" to Turkish Language Institution. However, he had taken pains of sciencefiction, not only to be in a fantasy perception, but also to be in the social content. When he creates this kind of the stories, humorous and ironic style takes place. Sometimes, Duru creates the absolute sciencefiction story; sometimes he takes only some advantage of opportunities of these species. These stories, which are the first in our literature, represent an important place in the context of originality. Previously, in our Literature, these narratives, which untested in both fictional and thematic sense, moves to a different place in the 1950 generation. Although these stories didn’t reach the value which they deserve when they were brought to the body, they have affected the fantastic writers group who came after them and have been path-breaking for them. Duru who put fiction to writing, while he mention collectively the retrograde relationships, the history, the mythology, the traditions, the social affair, the individual efforts, the culturel esteems in this science fiction, he does not neglect to finish with universal perception. For this reason, Duru has walked away from creating a dry science-fiction and would be achieved the main purpose
Psychotic disorders among immigrants from Turkey in Western Europe: An overview of incidences, prevalence estimates, and admission rates
Amaç: Batı Avrupa ülkelerinde yapılmış araştırmalarda Türkiye kökenli göçmenlerle ilgili olarak bildirilen psikotik bozukluk yaygınlık, sıklık ve başvuru oranları bilgilerini ve risk etkenlerini derlemek. Yöntem: 1990-2010 arasında yayınlanmış makaleler dahil edildi. Araştırmaları saptamak için PubMed ve PsychINFO’da ([schizo*OR psych*] AND [Turk*] AND [migra* OR immigra*]) dizgesi kullanıldı. Ayrıca olası ek yayınlar için Türkiye’deki veritabanları, kongre özetleri tarandı. Bulgular: Türkiye kökenli göçmenlerdeki psikotik bozukluk oranlarıyla ilgili bildirimde bulunan 21 araştırma dahil edildi. Araştırmalardan 15’i Hollanda, dördü Almanya, biri Danimarka ve biri İsviçre kaynaklıydı. Türkiye kökenli göçmenlerde affektif olan ve olmayan tüm psikotik bozuklukların sıklığı 100.000’de 38.5-44.9 ve şizofrenik bozukluklar sıklığı 12.4-63.8 arasında değişmekteydi. Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar yaygınlığı 1000’de 1.1 ile 6.2 arasındaydı. Hastalık hızları araştırmaların yapıldığı ülkelerin yerlilerinden daha yüksek, ancak benzer sosyokültürel özellikler taşıdıkları diğer göçmen gruplarından daha düşük olma eğilimindeydi. Hastalık hızlarının diğer göçmen gruplarına göre daha düşük olması algılanan ayrımcılığın düşük olması gibi topluluk içi özelliklerle ilişkiliydi. Erkek cinsiyet daha yüksek sıklık, yaygınlık ve başvuru oranları ile ilişkiliydi. Sonuç: Derlemede yer alan bulgular göçmen gruplarında sosyal çevre ile ilgili deneyimlerin psikotik bozukluklar için etiyolojik önemi olabileceğine işaret etmektedir. Türkiye kökenli göçmelerin içinde bulundukları toplumsal koşulların Türkiye’deki akrabaları ile karşılaştırılması hastalık hızlarının neden daha yüksek olduğunun anlaşılmasına yardımcı olabilir.Objective: To provide an overview of incidence and prevalence estimates, admission rates, and related features of psychotic disorders among immigrants from Turkey in Western Europe. Method: Articles published in all languages between 1990 and 2010 were included. In order to detect relevant studies, a string ([schizo* OR psych*] AND [Turk*] AND [migra* OR immigra*]) was used in MEDLINE and PsychINFO. Turkish indexes and abstracts books of national congresses were also screened to locate additional papers. Results: We included 21 studies which yielded 25 rates on psychotic disorders among immigrants from Turkey. Fifteen papers reported rates for the immigrants from Turkey in The Netherlands, four for Germany, one for Denmark and one for Switzerland. The incidence estimates of non-affective and affective psychosis among immigrants from Turkey were between 38.5 and 44.9 per 100,000 while incidence estimates of schizophrenia were between 12.4 and 63.8 per 100,000. The prevalence estimates of schizophrenia and other psychotic disorders were between 1.1 and 6.2 per 1,000. Rates and relative risks of psychotic disorders in immigrants from Turkey tended to be higher than the natives and lower than other immigrant groups with similar sociocultural background. In addition to other risk factors, social contextual factors including discrimination and neighbourhood characteristics were the key environmental factors that modulate rates of psychotic disorders among immigrants from Turkey. Males were under a higher risk of incidence, prevalence estimates, and admission rates. Conclusion: Variations in rates and relative risks indicate a possible etiological role of social experiences in immigrants. Studies with a focus on comparing the rates and the social factors of psychotic disorders between immigrants from Turkey in Western Europe and their family members residing in Turkey may provide additional insight into the epidemiology of psychotic disorders
Determination of chemical composition and shelf life of shad (Alosa tanaica Grimm, 1901) in refrigeration conditions
Bu çalışma, buzdolabı koşullarında (4 0.5ºC) depolanan tirsi balığının (Alosa tanaica Grimm,1901) raf ömrünün ve kimyasal bileşiminin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Ham yağ, ham kül, ham protein ve nem oranları sırasıyla %13.0 0.5, %1.3 0.4, %17.0 0.2, %68.0 0.6 olarak tespit edilmiştir. Depolama boyunca tirsi balığının kalitesi kimyasal (pH, uçucu bazik azot (TVB-N), tiyobarbitürik asit (TBA)), duyusal ve mikrobiyolojik analizlerle belirlenmiştir. Duyusal analiz sonuçlarına göre tirsi balığının depolamanın 4. gününden itibaren tüketilebilirlik özelliklerini kaybetmeye başladığı, 7. gün ise tüketilemez kaliteye ulaştığı panelistler tarafından belirlenmiştir. Kimyasal analizler sonucu TVB-N miktarı 0. gün 7.4 0.1 mg/100g, 7. gün 37.2 0.4 mg/100 g olarak, TBA değeri 0. gün 2.15 0.3 mg/kg malondialdehit, 7. günde 15.22 0.9 mg/kg malondialdehit olarak belirlenmiş, pH miktarı ise 6. gün 7.3 olarak tespit edilmiştir. Yapılan mikrobiyolojik analizler sonucunda toplam bakteri yükü depolamanın başlangıcında 0.47 0.096 log cfu/g, depolamanın 6. gününde 6.3 0.1 log cfu/g olarak tespit edilmiş ve tüketim sınır değerini aştığı belirlenmiştir. Yapılan araştırmada buzdolabı koşullarında (4 0.5ºC) muhafaza edilen tirsi balığının (Alosa tanaica Grimm,1901) raf ömrü 6 gün olarak saptanmıştır.This study, was carried out to determine the shelf life and chemical composition of stored shad (Alosa tanaica Grimm, 1901) in refrigerator conditions (4 ±0.5° C). Crude fat, crude ash, crude protein and moisture were 13 ±0.5%, 1.3 ±0.4%, 17 ±0.2%, 68 ±0.6% at the begining of the fresh shad, respectively. The quality of shad fish during storage were evaluated by pH, TVB-N, TBA, sensory and microbiological analysis. According to the results of sensory analysis, beginning to lose the consumability property after the 4th day and inconsumable at 7th day of stored shad fish were determined by panelists. As a result of chemical analysis the amount of TVB-N at 0. day 7.4 ± 0.1 mg/100g and 7th day of stored was determined 37.2 ±0.4 mg/100 g, TBA value at 0. days 2.15 ± 0.3 mg /kg MDA and 7. day 15.22 ± 0.9 mg /kg determined as malondialdehyde, the pH value at 6. day was 7.3 respectively. Made as a result of microbiological analysis of bacterial load at 0. day 0.47 ± 0.09 log CFU /g and 6. day 6.3 ± 0.1 log CFU/g, respectively, and consumption was found to exceed the limit value. In a survey of conditions as a result of the refrigerator (4 ± 0.5°C) to maintain the shad (Alosa tanaica Grimm, 1901), the shelf life of 6 days
THE ANALYSIS OF BURN OUT LEVELS OF EDUCATIONAL SUPERVISORS ACCORDING TO SOME VARIABLES
Bu çalışmanın amacı, eğitim denetmenlerinin tükenmişlik düzeylerinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesidir. Araştırmaya Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerindeki illerde görev yapan 187 eğitim denetmeni katılmıştır. Araştırmada veri toplamak amacıyla Tükenmişlik Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı, Tek Yönlü Varyans Analizi, İlişkisiz Örneklemler İçin t-Testi ve Mann-Whitney U Testi uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçları, eğitim denetmenlerinin tükenmişlik düzeylerinin cinsiyet, medeni durum ve görev yapılan bölge değişkenine göre farklılaşmadığını, fakat en son mezun olunan eğitim kurumu, mesleğin geleceğine ilişkin algı, statü ve işten memnun olma düzeyine göre anlamlı farklılık gösterdiğini, eğitim denetmenlerinin tükenmişlik düzeyleri ile yaş, mesleki kıdem ve eğitim denetmenliğindeki mesleki kıdem arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığını ortaya koymuştur.The purpose of this study was to examine the burnout levels of supervisors according to some demographic variables. A total of 187 supervisors employed in Aegean, Mediterranean, Middle Anatolia, Black Sea and East Anatolia regions participated in the study. Burnout Survey" was used to collect data. Pearson Product-Moment Correlation Coefficients, Independent Samples tTest, One-Way ANOVA, and Mann-Whitney U Test were performed to analyze the data. Results revealed that the total scores of supervisors burnout did not vary depending on the variables of gender, marital status, region in which they worked while it did vary significantly according to the institution they graduated, their perception towards the future of job, the level of satisfaction with the job, and status. Results also indicated that there were no significant relationship between supervisors' burnout level and their age, years experienced in profession and years experienced as an educational supervisor
Political Discrimination In The Process Of Employee Recruitment and Work Life in the Organization: A Study at Hotel Establishments
Bu araştırma, işletmelerde işgören seçiminde ve örgüt içi iş yaşamında işgörenlere yönelik siyasi ayrımcılığın var olup olmadığını işgören ve yönetici algılamalarıyla ortaya koymayı amaçlamıştır. Bu kapsamda, Ankara'daki dört ve beş yıldızlı otel işletmelerinde çalışan 407 işgörene ve 108 yöneticiye anket uygulanmıştır. Araştırmada katılımcıların demografik ve işletmeye ilişkin özellikleri frekans ve yüzde dağılımlarıyla analiz edilmiştir. Bununla birlikte, katılımcıların anketin ikinci bölümünde yer alan her bir ifadeye ilişkin görüşleri frekans ve yüzde dağılımlarının yanı sıra aritmetik ortalama ve standart sapma değeri hesaplanarak çözümlenmiştir. İşletmelerde işgören seçiminde ve örgüt içi iş yaşamında siyasi ayrımcılık yapılıp yapılmadığına ilişkin işgören ve yönetici görüşleri arasında anlamlı bir farklılık olup olmadığı bağımsız örneklemler için t-Testi, yönetici ve işgörenlerin işletmelerde işgören seçiminde ve örgüt içi iş yaşamında siyasi ayrımcılık yapılıp yapılmadığına ilişkin görüşlerinin demografik ve işletmeye ilişkin özelliklerine göre farklılık gösterip göstermediği, iki grup için bağımsız örneklemler için t-Testi, ikiden fazla grup için ise varyans analizi kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmada, katılımcıların her iki süreç açısından az düzeyde de olsa siyasi ayrımcılık yapıldığını düşündükleri ortaya konulmuştur. Bu bulgular ışığında, işletmelerde siyasi ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına yönelik ve ileride yapılabilecek bilimsel araştırmalara dair öneriler sunulmuştur.This study sets out to find out whether there is a political discrimination towards the employee recruitment and work-life in the organization by the perceptions of employees and employers. Within this scope, a questionnaire was administered to 407 employees and 108 managers in Ankara at 4 and 5 star hotels. The characteristics of the participants have been analyzed through frequency and percentage distributions. Besides, the opinions of the participants on the statements, in the second part of the questionnaire were analyzed through arithmetic average and standard deviation. In order to find out whether the opinions about political discrimination of the employees and the managers differ significantly in terms of the process of recruitment and the organizational life and to find out whether there is political discrimination during the process of recruitment and in the organizational environment differ in demographic features and organization-related features t-Test and for independent samples for more than two groups variance analysis was employed. In the research, it is stated that the participants have thought that political discrimination took place in terms of both processes, even though at a low level. Within the light of these findings, some suggestions were put forward in order to eliminate political discrimination in organizations