Moment Dergi / Moment Journal (Journal of Cultural Studies, Faculty of Communication, Hacettepe University)
Not a member yet
190 research outputs found
Sort by
Kent, Kimlik ve Sanat: Anafartalar Çarşısı ve Kamusal Sanat Üzerine Bir İnceleme
Anafartalar Bazaar is one of the buildings which will be demolished within the scope of the Ulus Historical City Project in Ankara as a part of the widespread urban transformation projects in recent years. This article examines primarily the historical transformation of the publicness of the Ulus region and the Anafartalar Bazaar. The bazaar is the product of a period in Ankara when commercial publicness is desired to take the place of political publicness. It is the home for many works of public art belonging to the leading artists of the time. In this sense, the bazaar was designed under the influence of the public art movement that emerged in the 1960s, aiming interaction with all classes of society. The bazaar hosts ceramic art works of the leading Turkish artists. The demolishment of the Anafartalar Bazaar, which is designed as a trade area for especially middle-income and low-income individuals in this framework, will cause one of the rare areas of public art to be abolished. In this sense, this study suggests the urban transformation projects to be planned with a inclusive approach taking into account the urban memory and the public art.Son yıllarda kentsel dönüşümün yaygın olarak gerçekleştiği Ankara’da Ulus Tarihi Kent Projesi kapsamında yıkılması planlanan yerlerden biri de Anafartalar Çarşısı’dır. Bu makalede, Ulus Meydanı’nın tarihsel dönüşümü ve Anafartalar Çarşısı incelenmektedir. Ankara’da siyasal kamusallığın yerini ticari bir kamusallığın almasının istendiği bir dönemin ürünü olan çarşı, dönemin önde gelen sanatçılarına ait olan birçok kamusal sanat eserini barındırmaktadır. Bu anlamda çarşı, 1960’larda ortaya çıkan ve şehir mekânlarını sanatı her sınıftan bireyin etkileşimine sunacak şekilde etkin kılmayı amaçlayan kamusal sanat akımının etkisini içeren bir anlayışla tasarlanmıştır. Çarşı’da seramik sanatının Türkiye’deki öncü isimlerinin eserleri yer almaktadır. Bu çerçevede özellikle orta ve dar gelirli bireylerin ticaret alanı olarak kurgulanan Anafartalar Çarşısı’nın yıkılması, orta ve dar gelirlilerin ulaşabileceği nadir kamusal sanat alanlarından birinin ortadan kalkmasına neden olacaktır. Çalışmada kentsel dönüşümün bu anlamda kentsel hafızayı ve kamusal sanatı da içeren bütüncül bir yaklaşımla planlanması önerilmektedir
Retorikte Alan Temelli Dönüş ve Katılımcı Eleştirel Retorik
Rhetoric theory had pedagogical and functional meanings such as persuasion techniques and elocution in Ancient Greece, where it was born. Also known as the Classical Rhetorical Tradition, rhetoric theory continued to be influential for a long time adopting the same approach in Ancient Greece. In the 20th century, the development of anti-positivism in social sciences and the increase in the number of language studies led to certain transformations in rhetoric theory in terms of both its meaning and field-related issues. This new trend then referred to as the New Rhetoric has generated researchers who transformed the meaning of rhetoric from persuasion techniques to identification. The New Rhetoric Tradition, which emphasizes the necessity to take into consideration the moment and the context in which rhetoric is produced, has caused rhetoric analyses to spread to wider fields. This study addresses the theorization phases and basic characteristics of participatory critical rhetoric approach which enables the examination of rhetoric in its natural environment through the use of qualitative research methods in the field of New Rhetoric.Retorik teorisi, doğduğu Antik Yunan’da ikna teknikleri, güzel ve doğru konuşma yetisi gibi pedagojik ve işlevsel bir anlama sahip olmuştur. Antik Yunan’daki bu anlamıyla beraber uzun yıllar aynı yaklaşımla ele alınan retorik teorisi Klasik Retorik geleneği olarak bilinmektedir. 20. yüzyılda sosyal bilimlerde anti-pozitivizmin gelişmesi ve dil üzerine odaklanan çalışmaların artmasıyla beraber retorik teorisinin anlamı ve alanı dönüşmeye başlamıştır. Yeni Retorik olarak adlandırılmaya başlanan bu yönelimde retorik araştırmacıları retoriğin anlamını ikna tekniklerinden özdeşleşmeye kaydırmıştır. Retoriğin üretildiği anı ve bağlamı dikkate almanın gerekliliğine vurgu yapan yeni retorik geleneği ile birlikte retorik analizleri çok çeşitli alanlara yayılmıştır. Bu makalede, yeni retorik alanında nitel araştırma yöntemlerinin kullanılmasıyla, retoriği doğal ortamında incelemeyi mümkün kılan katılımcı eleştirel retorik yaklaşımının teorileştirilme aşamaları ve temel özellikleri anlatılmaktadır
Dan Pagis'in Şiirinde Bir İletişim Aracı Olarak Sessizlik
Dan Pagis (1930-1986), the Romanian born Israeli poet and Holocaust survivor, is best known for his short, concentrated and multilayered Holocaust poem “Written in Pencil in the Sealed Railway-Car”. This unfinished poem which carries a universal message with Biblical allusions to Adam and Eve and Cain and Abel invites its readers to complete Eve’s hanging and unarticulated message and to transmit it to others. Silence is Pagis’ way of communicating the unspeakable, the ineffable. This is a highly expressive silence that speaks louder and deeper than words do. This paper analyzes Pagis’ poem in the context of Adorno’s statement that “there can be no poetry after Auschwitz”.Romanya doğumlu İsrailli şair ve bir Holokost sağ kalanı Dan Pagis’in (1930-1986) en iyi bilinen eseri kısa, yoğun ve çok katmanlı bir Holokost şiiri olan “Mühürlü Bir Tren Vagonunda Kurşun Kalemle Yazılmıştır” şiiridir. Kutsal Kitaba, Havva ile Adem’e, Kabil ile Habil’e gönderme yapan ve evrensel bir mesaj taşıyan bu tamamlanmamış şiir, okuyucularını Havva’nın asılı kalan, ifade edilmemiş mesajını tamamlamaya ve bu mesajı başkalarına iletmeye davet eder. Sessizlik, Pagis’in söylenemez ve tarif edilemez olanı ifade etme yoludur. Bu sessizlik, sözden daha yüksek sesle konuşan, daha derin ve oldukça etkileyici bir sessizliktir. Bu yazı Adorno’nun “Auschwitz’den sonra artık şiir yazılamaz” ifadesi bağlamında Pagis’in şiirini incelemektedir
Yankı: Veya Sözcüklerin Kökeni Üzerine
It is within the context of thinking about the phenomenology and semiotics of the human experience of the world that this article explores the twin topics of sound and listening. The discussion is informed by Jean-Luc Nancy’s recent volume Listening, a philosophy of sound that, I argue, raises communication as a question of listening. The first part of the article draws out this question from Nancy. The second part connects it to Werner Hamacher’s examination of the word as a gift of Being (Heidegger), which resonates, or can be heard, I argue, as an echo of being when taken up in communication. The perspectives on listening, word, and echo advanced in the article demonstrate how human communication may be understood philosophically, rather than theoretically, as a reversible semiotic and phenomenological relation.Bu makale, ses ve dinleme konularını, insanın dünyaya dair deneyiminin fenomenolojisi ve semiyotiği bağlamında incelemektedir. Bu tartışma, Jean-Luc Nancy’nin, iletişimi bir dinleme meselesi olarak gündeme getirdiğini savunduğum, bir ses felsefesi olan Listening adlı önceki bir çalışmasından hareketle oluşturulmuştur. Makalenin ilk kısmı, bu tartışmayı Nancy’den yola çıkarak yürütmektedir. İkinci kısım ise söz konusu tartışmayı, Werner Hamacher’in iletişimde ele alındığında varlığın bir yankısı olarak yankılandığını veya duyulabildiğini savunduğum sözcüğü, Varlık’ın bir armağanı (Heidegger) olarak, incelemesine bağlamaktadır. Makalede dinleme, sözcük ve yankı üzerine geliştirilen perspektifler, insan iletişiminin teorik olandan ziyade felsefi bir biçimde, tersine çevrilebilir bir semiyotik ve fenomenolojik ilişki olarak nasıl anlaşılabileceğini göstermektedir
François Laruelle ve (Standart Olmayan) İletişim
The work of François Laruelle is not often mentioned in the fields of communication and media studies. Those research notes propose to outline three points of intersection. The first point is a short essay Laruelle wrote specifically about communication. Alongside a brief overview of this essay, it is suggested that a model already exists –shared by various authors– that could be for communication what non-philosophy is for philosophy. This model is dubbed “non-standard communication”. The notes proceed to offer two additional ways in which this non-standard communication intersects with Laruelle’s non-philosophy. The first intersection is found in the fact that non-standard communication does not communicate anything other than itself. The second intersection has to do with the fact that non-standard communication does not take place between two agents but instead is how agency occurs in the first place.İletişim ve medya alanlarında François Laruelle’in çalışmasından pek sık söz edilmez. Bu araştırma notları, bu kesişimin üç noktasının ana hatlarını çıkarmayı önerir. İlk olarak, Laruelle’in özellikle iletişim üzerine yazdığı kısa bir deneme ele alınacaktır. Söz konusu denemeye hızlıca bir genel bakışın yanı sıra, felsefe için olmayan-felsefe neyse, iletişim için de –pek çok yazar tarafından dile getirildiği gibi- bir modelin halihazırda varolduğu öne sürülmektedir. Bu model “standart olmayan iletişim” olarak ifade edilmiştir. Bu noktadan sonra çalışma, standart olmayan iletişimin Laruelle’in olmayan-felsefesi ile kesiştiği, iki ilave yol önerisiyle devam etmektedir. İlk kesişim, standart olmayan iletişimin kendisinin dışında hiçbir şeyle iletişim kurmadığı gerçeğinde yatmaktadır. İkinci kesişimdeyse standart olmayan iletişim, iki fail arasında yer almaktan çok bu failliğin en başta nasıl meydana geldiğiyle ilişkilidir
The Contribution of Creative Industries to Development and the Inequalities They Reproduced in South Africa
Güney Afrika ekonomisinde politika düzenlemeleriyle birlikte önemli bir yer edinmiş yaratıcı endüstriler meselesi, araştırma raporlarında ve makalelerde çoğunlukla olumlu çıktıları üzerinden ele alınmaktadır. Ancak birtakım araştırma verileri, Güney Afrika’nın kendine has tarihsel ve toplumsal süreçlerinin yarattığı eşitsizliklerin, yaratıcı sektörler içinde yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu verilere referansla bu çalışma kapsamında, literatürde uzun süredir tartışılan yaratıcı endüstriler konusu Güney Afrika bağlamında irdelenmiş, yaratıcı endüstrilerin ekonomiye katkısı, kentsel gelişime etkileri ve kendi içinde barındırdığı eşitsizlikler tarihsel ve sosyolojik bir bağlama oturtulmaya çalışılmıştır. Bunun sonucunda yaratıcı endüstrilerde ortaya çıkan eşitsizliklerin, Güney Afrika’da üstesinden gelinmeye çalışılan kurumsallaşmış eşitsizlik örüntülerinin devamı niteliğinde oldukları ortaya konulmuştur.The topic of creative industries, which attained an important place in South African economy with policy regulations, is discussed generally with positive outputs in research reports and articles. However, some research data indicate that the inequalities caused by South African unique historical and social process are reproduced in creative industries. With reference to these, this study examines the topic, which has been discussed for a long time in the literature, in the context of South Africa, and tries to place creative industries’ contribution to the economy, affects on urban development and inequalities they contain within themselves in a historical and sociological context
Bu Kadar Etnografi Yeter!
Ethnography has become a term so overused, both in anthropology and in contingent disciplines, that it has lost much of its meaning. I argue that to attribute “ethnographicness” to encounters with those among whom we carry on our research, or more generally to fieldwork, is to undermine both the ontological commitment and the educational purpose of anthropology as a discipline, and of its principal way of working—namely participant observation. It is also to reproduce a pernicious distinction between those with whom we study and learn, respectively within and beyond the academy. Anthropology’s obsession with ethnography, more than anything else, is curtailing its public voice. The way to regain it is through reasserting the value of anthropology as a forward-moving discipline dedicated to healing the rupture between imagination and real life. Etnografi hem antropolojide hem diğer bağlantılı alanlarda fazlaca kullanılan bir terim haline gelmiş ve anlamını büyük ölçüde yitirmiştir. “Etnografikliği” araştırmamızı yürüttüğümüz kişilerle yapılan görüşmelere veya daha genel olarak alan çalışmasına dayandırmak, antropolojinin bir disiplin olarak, gerek ontolojik taahhüdünü gerekse eğitsel amacını ve temel çalışma prensibini - yani katılımcı gözlemi- zayıflatmaktadır. Ayrıca, akademinin hem içerisinde hem de ötesinde, birlikte incelediğimiz kişiler ile birlikte öğrendiklerimiz arasında zararlı bir ayrımı yeniden üretmektedir. Antropolojinin etnografiye, her şeyden daha fazla olan takıntısı, onun kamusal sesini kısıtlamaktadır. Bu sesi geri kazanmanın yolu ise, antropolojinin gerçek yaşam ile tahayyül arasındaki kopukluğu sağaltmaya adanmış, ileriye dönük bir bilim olarak yeniden gündeme getirilmesinden geçmektedir
Oyun Çalışmalarında Dijital Anlatı ile Oyun Biçimi Karşıtlığı Ekseninde Süren Tartışmalara Farklı Bir Bakış
This study explores the long-lasting “digital narrative vs. game form” debate in the field of game studies. Although the apparent reason of this debate is the incompatibility of narrative and game form, it will be argued that the underlying tension is between new media theory and game formalism. Therefore, the use of fundamental concepts, such as material base, gameplay, game form and interactivity in contrasting approaches in the field will be explained. Game formalism has often been criticized by being essentialist, but a similar criticism, a tendency towards technological essentialism can also be directed to opposing approaches. Despite the disagreement, both sides have similar concepts, such as interactivity and gameplay. It will be claimed that the use of these two similar concepts is still problematic in being unable to explain playing experience or resolve the conflict between approaches. Bu çalışma dijital oyun çalışmaları alanında sürmekte olan dijital anlatı ve oyun biçiminin zıtlığı temelindeki tartışmaları ele almaktadır. Görünürde anlatı ve oyun biçimi farklılığı olarak ortaya konan tartışmanın esas temelinin, yeni medya yaklaşımları ile oyun biçimine yönelik analizlerin uyumsuzluğu olduğu öne sürülecektir. Tartışmaya zemin hazırlayan materyal temel, oynanış, oyun biçimi ve etkileşim gibi kavramların farklı çerçevelerle nasıl ilişkilendirildiği gösterilecektir. Oyun biçimcilik özcülükle eleştirilmektedir, ancak benzer olarak, tartışmanın diğer yakasına da teknolojik özcülük eleştirisi yöneltilebilir. Oyuna biçimsel yaklaşımların ve yeni medya çerçevesinin etkileşim ve oynanış kavramları etrafında uzlaşır göründüğü noktaların ise hala sorunlu olduğu, oyun deneyimini açıklayamadığı ve tartışmanın kolay kapanmayacağı iddia edilecektir.