Moment Dergi / Moment Journal (Journal of Cultural Studies, Faculty of Communication, Hacettepe University)
Not a member yet
190 research outputs found
Sort by
Türk Dış Politikasında Göç ve Mülteci Rejimi
Turkey is a country of origin, a country of destination and a transit country in terms of migration, due to its history and geographical location. In Turkey, since the beginning of the 20th century, a number of migrations were encountered and accompanied with migration politics projecting the characteristics and conditions of different periods. The processes that created the decisive migration periods of Turkey are the migrations between the last period of the Ottoman Empire and the foundation process of the Turkish nation-state, the labor migrations from Turkey to the North-Western Europe and the refugee migrations, which have increased since the early 1990s. On the other side, the international agreements that Turkey is a party, the harmonization process of the European Union (EU) and the Justice and Development Party’s (JDP) foreign policy are shaping today's Turkish migration policies.In this article, the phenomenon of migration will be evaluated within the framework of the migration policies and the (JDP) foreign policy effects on the migration policy and refugee regime. The historical analysis of migration and migration policies in Turkey will be followed by focusing on issues such as the migration and refugee regime, measures against irregular immigration, visa policies and institutionalization of migration, especially since the beginning of 2000s.Tarihi ve bulunduğu coğrafi konumu gereği göç alan, göç veren ve transit ülke özelliği taşıyan Türkiye’de, 20. yüzyıl başından bu yana pek çok farklı göç olgusu ile karşılaşılmış ve dönemin ve şartların özelliklerini yansıtan göç siyasetleri uygulanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti ulus-devlet kurulum süreci göçleri, Türkiye’den Kuzey-Batı Avrupa’ya emek göçü ve devamında farklı göç çeşitleri ve 1990’lardan beri ivmeyle artan göç çeşitleri olarak üç ana başlıkta toplanabilecek olan göç süreçleri Türk göç siyasetinin belirleyici dönemlerini oluşturmuşlardır. Diğer taraftan, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar, Avrupa Birliği (AB) uyum süreci ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) dış politikası günümüz göç politikalarını şekillendiren unsurlardır.Bu makalede, göç olgusu, göç politikaları çerçevesinde değerlendirilecek ve AKP dış politikasının Türkiye’deki göç ve mülteci rejiminin yapısına olan etkileri incelenecektir. Türkiye’de göç ve göç siyasetlerinin tarihi analizini takiben, özellikle 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’nin göç siyaseti, göç ve mülteci rejimi, düzensiz göçe karşı aldığı önlemler, vize politikaları ve kurumsallaşma gibi konular üzerinde durulacaktır
Varoluşsal Bir Çaba Olarak Fotoğraf Yoluyla Kendini Gerçekleştirme: Nan Goldin Örneği
The humankind’s main objective in the world is to achieve the sense of completeness. Humanistic psychologists describe it as a motivation of self-realization which is the most important motive that govern human behavior. After the fullfilment of basic needs (food, shelter, to continue the species etc…), ‘growth needs’ (to be respected, to learn, to enjoy the beauty, self-expression etc…) revels. The person who needs to express him/herself performs this with artistic production which is the most important means of existential structure. Within this context, the aim of this study is to analyze Nan Goldin’s photographic language that is performed via her autobiography.İnsanın dünyadaki asıl amacı tamamlanmışlık hissine ulaşmaktır. Hümanistik psikologlar bunu insan davranışlarını yöneten en önemli güdü olan kendini gerçekleştirme güdüsü olarak tanımlarlar. Temel ihtiyaçların (beslenme, barınma, türünü devam ettirme vb.) doyurulmasının ardından ‘gelişme ihtiyaçları’ olan (saygı görmek, bilgi edinmek, güzellikten zevk almak, kendini ifade etmek vb.) ortaya çıkar. Kendini ifade etme ihtiyacı duyan insan bunu da varoluşsal yapının en önemli ifade biçimlerinden olan sanatsal üretim ile gerçekleştirir. Bu çalışmanın amacı, Nan Goldin’in özyaşam öyküsü üzerinden gerçekleştirdiği fotografik dilini, bu bağlamda incelemektir.
Göçmen Sinemasını Yeniden Düşünmek
Almost two decades ago, along with the increasing frequency of migrant films, ‘migrant cinema’ as a generic domain entered into the discussions. The optimism brought by extending and deepening union of Europe, growing acceptance of multiculturalism as a merit and new concerns on the idea of nation-state helped migrant cinema to be embraced as a category. In the wake of the disruption of the thick shades of national cinemas, transnational, migrant, diasporic films and pluralist practices became visible.While European identity is smitten by the rise of far-right, Euro-skeptics, economic depression which hit Greece and tend to spread, destabilized neighboring regions, and the influx of asylum seekers, the optimistic cosmopolitan ground for the idea of a united Europe is losing power. Today changing priorities of 1990’s welfare Europe and emphasized European identity transform migrant films, as well. As the focus slides from migrant communities to asylum seekers, this work aims to question the validity of the term ‘migrant cinema’. Yaklaşık yirmi yıl önce, göçmen filmlerinin sıklığının artmaya başlamasıyla birlikte “göçmen sineması” belli bir grup filmi tanımlayan jenerik bir kavram olarak tartışmalara girdi. Avrupa’nın genişleyen ve derinleşen birliğinin getirdiği iyimser hava, çok kültürlülüğün bir değer olarak kabul görmesi ve ulus devlet fikrinin sorgulanması bu kategorinin tanınmasında yardımcı oldu. Ulusal sinemaların katı gölgesi ortadan kalktığında, ulus-aşırı, göçmen, diasporaya ilişkin filmler ve çoğulcu kimlik pratikleri görünür hale geldi.Bugün Avrupa kimliği, yükselen aşırı sağ, Avrupa şüpheciliği, Yunanistan’da başlayıp başka ülkelere yayılma işaretleri veren ekonomik çöküntü, istikrarsızlaşan çevre coğrafyalar ve sığınmacı akını karşısında darbe yerken birleşik Avrupa fikrinin gerisindeki iyimser kozmopolitan zemin güç kaybediyor. 1990’ların refah Avrupası ve güçlü Avrupalı kimliği döneminin öncelikleri değişirken göçmen filmleri de dönüşüyor. Filmlerin odağı göçmen topluluklardan sığınmacılara kayarken bu çalışma ‘göçmen sineması’ kavramının geçerliliğini sorgulamayı amaçlıyor
Öznelerarası Bir İletişim Süreci Olarak Kültürel Vatandaşlık
Although recent political analyses have announced that multiculturalism is dead, as Schudson defines it, “the culture continues to flow in, out, around the state borders”(1994, s. 21). The circulation of culture in such a manner, defines the main political and social discourse subjects in the terrain that it moves through. This is the reason why discussion of the notion of citizenship has come up along with its redefinition in association with culture. This work considers cultural citizenship as a process of dialogue and aims to analyse it from an intersubjective communication perspective.Yakın zamanlı politik analizler çokkültürcülüğün öldüğünü ilan etse de, Schudson’un daha 90’lı yılların başında işaret ettiği gibi kültür “devlet sınırları üzerinden, içeri, dışarı, çevreye akmaya devam etmektedir” (1994, s. 21). Kültürün böylesi dolaşımı, hâlihazırdaki politik ve toplumsal söylemin temel tartışma konularını belirler. Genel olarak çoğulculuğa verilen iki zıt yanıttan biri olarak, vatandaşlık kavramının kültürle ilişkilendirilerek yeniden yorumlanmasına olanak sağlayan da bu olmuştur –ki diğer yanıt kültürel çoğulluğu bir tür zenginleşme olarak görmektense çatışma ile ilişkilendiren kültür savaşları kavramsallaştırmasıdır. Bu çalışma, kültürel vatandaşlık kavramını, anaakım kültürle kurulan öznelerarası ve eşitlerarası bir diyalog süreci olarak ele alır. Kavramı bir iletişim meselesi olarak analiz etmeyi hedefler.
Futbolun "Ötekisi" Kadınlar, Fotoğrafın "Ötekisi" Fotoromanı Yazıyor
This study addresses the fotonovela method as a way of exposing the experiences of women in gendered football field. In this paper, the fotonovela development process formed by the participation of women football players who are historically located at the periphery of football is focused on. Fotonovela is a convenient research tool that promises performative possibilities for visually and textually uncovering the embedded meanings and feelings,. Narratives written by women based on their experiences are seen as rich sources of gathering information related to the research. This study addressing the fotonovela development process also coincides the narrative of the researcher’s experiences as the methodological process itself is a self-reflexive process through which knowledge is produced. Bu çalışma, cinsiyetlendirilmiş bir alan olan futboldaki kadınların deneyimlerini açığa çıkarmanın bir yolu olarak fotoroman yöntemini ele almaktadır. Yazıda, tarihsel olarak futbolun periferinde yer alan kadın futbolcuların katılımları ile şekillenen fotoroman geliştirme sürecine odaklanılmaktadır. Fotoroman gömülü anlamları ve duyguları görsel ve metinsel yolla açığa çıkartabilecek performatif olanaklara sahip uygun bir araştırma aracıdır. Kadınların kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdıkları hikayeler araştırma için zengin bilgi kaynağı olarak görülmektedir. Fotoroman geliştirme sürecini ele alan bu çalışma, yöntemsel sürecin bilginin üretildiği düşünümsel bir süreç olması nedeniyle, aynı zamanda araştırmacının deneyimlerinin anlatısıdır.
Türk Edebiyatındaki “Direnme Noktası”: Leylâ Erbil
Leyla Erbil is considered as part of the 1950’ generation that severs all ties with previous tradition and has been distinguished as an author employing an unusual language in which she tries to reflect the consciousness of the characters described as abnormal/mad. While doing so, she turns grammar and punctuations upside down. She had placed; hypocrisies in human relations, evils caused by personal weaknesses and the fears, male-female relationships that are deformed by repressed sexuality, the masculine mentality dominating literature and the society in general, disappointments of despised intellectual women, their writing concerns and pursuits of self against the social sanctions at the center of her narratives which are mostly formed by female characters. While practicing her work, the author, who is examining the possibilities of an autonomous woman language, benefits from the technical opportunities offered by Freud and modernist literature. It is possible to see that in all her works in which she addresses collective memory through clear political allusions, she does not abandon her socialist-critical perspective besides this aesthetic deviation. This article has the aim of mentioning the Erbil’s original position in Turkish literature as a “female author” in the light of abovementioned characteristics. Gelenekle bağlarını koparan 1950 kuşağı içinde değerlendirilen Leylâ Erbil, anormal/deli olarak nitelenen karakterlerin bilincini içeriden yansıtmayı denediği, dilbilgisi kuralları ve noktalama işaretlerini altüst ettiği aykırı diliyle, bu kuşak içinde dahi sivrilen bir yazar olmuştur. İnsan ilişkilerindeki ikiyüzlülükleri, bireysel zaaf ve korkuların yol açtığı kötülükleri, baskılanmış cinselliğin sakatladığı kadın-erkek ilişkilerini, edebiyat dünyasına ve genel olarak topluma egemen olan eril zihniyeti; küçük görülen entelektüel kadınların hayal kırıklıklarını, yazma endişelerini ve toplumsal yaptırımlara karşı çıkan kendilik arayışlarını, çoğunluğunu kadın karakterlerin oluşturduğu anlatılarının merkezine yerleştirmiştir. Bunu yaparken özerk bir kadın dilinin imkânlarını yoklayan yazar, yapıtlarında, Freud’un ve modernist edebiyatın sunduğu teknik olanaklardan yararlanmıştır. Yarattığı bu estetik sapma yanında toplumcu-eleştirel bakış açısını terk etmediğini, açık siyasi göndermeler yoluyla toplumsal hafızaya seslendiği bütün yapıtlarında görmek mümkündür. Bu yazı, Erbil’in bir “kadın yazar” olarak Türk edebiyatındaki özgün konumuna, sözü edilen özellikler ışığında değinme amacı taşımaktadır.
Flanörün Cadde-i Kebir Gezintisi: Beyoğlu'nun Mazisine Walter Benjamin'le Bakmak
The point at which we know beyond doubt that Beyoğlu is one of the neighbourhoods of İstanbul which is exposed to destruction of urban transformations. Nowadays, urban transportation projects which are performed more quickly, arbitrarily and unconsciously have devastated the historical pattern of region and covered up beyond recognition the appearance of İstiklal Street which is one of the places of memory in İstanbul. This project which is about the politics of memory loss, destroys the streets, districts, houses and shops, damages the connection between the city and its history. The text flows through the view of flaneur whom s/he defined by Walter Benjamin as idler and s/he looks for the tracks of collective memory of the city on spaces. The flaneur who roams on the Street guides the literary works which have touched the past of Beyoğlu. This study will aim to examine the structure of urban transformation projects which ignore collective memory and history by the mediation of Benjamin’s notion.İstanbul’un kentsel dönüşüm kisvesi altında maruz kaldığı yıkıma en çok tanıklık eden bölgelerinden biri hiç şüphesiz Beyoğlu'dur. Bugün çok daha hızlı, plansız ve bilinçsizce gerçekleştirilen kentsel dönüşüm projesi, bölgenin tarihi dokusunu tahrip ederken İstanbul'un bellek mekânlarından olan İstiklal Caddesi'ni tanınmayacak bir çehreye bürümektedir. Bir tür belleksizleştirme politikası olarak yürütülen ve caddelerin, sokakların, evlerin, dükkânların kıyımına sebep olan bu proje, kentin geçmişiyle olan bağına zarar verir. Walter Benjamin’in, kent mekânlarından ilham alan aylak gezgin olarak tanımladığı flanörün gözüyle Cadde boyunca ilerleyen bu metin, kentin kolektif belleğinin izlerini mekânlar üzerinde arar. Cadde boyunca gezinen flanör, Beyoğlu'nun geçmişine temas eden edebiyatçıların metinlerini kendine rehber edinir. Bu çalışma, kentsel dönüşüm projelerinin insanı ve tarihi göz ardı eden yapısını Benjamin'in kavramları aracılığıyla incelemeyi amaçlar