Moment Dergi / Moment Journal (Journal of Cultural Studies, Faculty of Communication, Hacettepe University)
Not a member yet
190 research outputs found
Sort by
Gitmeden Göçmek: Bir Fotoğrafçının Düşündürdükleri Üzerine
This article discusses the concept of migration by embracing a philosophical approach inspired by a comtemporary photography artist’s, Alicia Savage’s, artworks. As a multi-faceted concept, migration not only should be understood in the sense of physical mobilization but also, as this article argues, it might be considered in terms of “distance” and matter of deterritorialization which is experienced by the subject who embraces self-contemplation as a state of mind in Deleuzian sense. Pointed out by Deleuze, line of flight that deterritorialized subject has drawn refers to creative processes, produced through art, music and literature which may lead the subject disjointing from the hegemonic rhetoric of society where he/she resides, without any need of a spatial mobilisation. In this regard, Alicia Savage’s photographic style can be thought of as a visual projection of this Deleuzian sense of deterritorialized subject. Bu çalışmada, göç kavramı, çağdaş fotoğraf sanatçısı Alicia Savage’ın fotoğraflarından esinlenilerek felsefi bir kavrayışla ele alınmıştır. Yalnızca fiziksel mobilizasyonla tanımlanamayacak kadar çok katmanlı bir olgu olarak göç, bu çalışmada “mesafe” kavramıyla birlikte düşünülmüş ve kendi hakikati üzerine düşünen öznenin deneyimlediği haliyle, bir “yersizyurtsuzluk” meselesi olarak tartışılmıştır. Deleuze ve Guattari’nin ifadesiyle, yersizyurtsuzlaşmış öznenin çizdiği kaçış çizgisi, hiçbir mekânsal mobilizasyona gerek duymaksızın resimle, müzikle ve edebiyatla vb. yaratıcı faaliyetlerle ortaya çıkan ve düşünen öznenin yaşadığı toplumun başat değerlerine mesafe almasıyla sonuçlanan bir oluş/haline-geliş halidir. Bu çalışmada, Alicia Savage’ın fotoğrafları üzerinden, mesafe alma temelinde gerçekleşen bu oluşun/haline-gelişin nasıl görselleştiği tartışılmaktadır
Mahremiyet, Melankoli ve İktidar Bağlamında Antoine D'Agata
Antoine D’Agata lives a nomadic life and photograps the private relationships of the poeple he encounters. D'Agata's photographs are mostly dark and blurry images depicting amorphous bodies: High-contrast, defocused blur, unformed and sometimes intermingled body images, etc... This technical pictoral issues are not consciously created deformations. On the contrary, this stuation is created by a kind of ‘state of unconsciousness’. This spontaneity has precisely transformed his mode of self-expression. However, behind the visible surface, these photographs offer an opportunity of in-depth reading closely intertwined with the concepts of privacy, melancholy and power. The aim of this study is to analyze this visual language by considering the melancholic feeling that is sensed through photographs, the privacy we bring to the images as the audience of them and the relationship between the concept of power and photographer. Antoine D’Agata, göçebe bir yaşam sürerek; karşılaştığı insanlarla olan mahrem ilişkilerini fotoğraflar. D’Agata’nın fotoğrafları çoğunlukla karanlık, flu ve amorf bedenler içeren görüntülerdir. Yüksek kontrastlı, odak dışı bulanıklıklar, şekilsizleşen ve kimi zaman birbirine karışan bedenler vb. D’Agata’nın fotoğraflarında, bu teknik sorunlar bilinçli olarak yaratılan deformasyonlar değil; aksine içinde bulunduğu bilinçli olmama halinin yarattığı koşullardan ileri gelmektedir. Bu kendiliğindenlik tam da onun kendini ifade etme aracına dönüşmektedir. Ancak, bu fotoğraflar görünen yüzeyin ardında; mahremiyet, melankoli ve iktidar kavramlarının iç içe geçtiği, derinlikli bir okuma imkânı sunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, fotoğraflar aracılığıyla hissedilen melankoli duygusunu, izleyici olarak dâhil olduğumuz mahremiyeti ve fotoğrafçının iktidar kavramıyla olan ilişkisini ele alarak bu görsel dili çözümlemeye çalışmaktır
Farklı Sosyal Kategorilerden Kadınların Toplumsal Cinsiyet Algıları
This article aims at examining the attitude and behaviour of two different categories of women in Turkey regarding womanhood roles, and identifying the similarities and differences. The purpose is to analyse to what extent the women with certain qualities –education, financial independence, career etc. which are thought and emphasized to be necessary in achieving equality – differ from the women who do not have such qualities in realising equality and breaking the gender-based labour division. In order to compare the perception of these two categories of women, face-to-face interviews were held with 26 women of middle-upper socio-cultural structure having at least a university degree, holding prestigious positions in work on one hand, and 26 women of lower socio-cultural structure, at most high-school graduate, employed in lower levels of hierarchy, on the other. The outcome of these interviews is that the underlying structure basically remains the same although there are divergences between two women categories. This underlying structure is traditional gender-based definitions of man and woman and labour division thereof.Çalışmanın konusunu, Türkiye’de farklı iki kategoriden kadının, kadınlık rollerine ilişkin tutum ve davranışlarının incelenmesi, aralarındaki benzerlik ve farklılıkların saptanması oluşturmaktadır. Bununla amaçlanan, eşitlik için gerekliliği literatürde tartışılan ve vurgulanan donanıma - eğitim, maddi bağımsızlık, kariyer vs- sahip kadınların bu eşitliği sağlamada, cinsiyete dayalı işbölümünü yıkmada aynı donanıma sahip olmayan kadınlardan ne ölçüde farklılaştıklarının araştırılmasıdır. İki farklı kategoriden kadınların algılarının karşılaştırılmalarının sağlanması için en az üniversite mezunu, iş yaşantısında unvanlara sahip orta-üst sosyo-kültürel yapılardan 26 kadın ile en fazla lise mezunu, hiyerarşinin alt kademelerinde görev yapan alt sosyo-kültürel yapılardan 26 kadın ile yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak yüz yüze görüşmeler yapılmıştır.
Göğe Uzanan Binalarda Gündelik Hayatın İnşası
This article focuses on the everyday life of people living in tall residence-style buildings (skyscrapers) which are built every passing day in Istanbul throughout the 2000s. This article aims to touch upon revealing the everyday life in a city transformed by neoliberal politics by examining the relationships of inhabitants of these buildings with their houses, neighbors, neighborhoods and streets using the ethnographic method. The study focuses on the effects of change on people. Relying on in-depth interviews with people living in these buildings in different regions of Istanbul, as well as observations and field notes, the study claims that living in these kinds of buildings present a standardized urban experience. 2000’ler sonrası İstanbulu’nda her geçen gün bir yenisi inşa edilen rezidans tipi yüksek binalarda yaşayan insanların gündelik hayatlarına odaklanan bu çalışma, neoliberal politikaların dönüştürdüğü kentin gündelik hayattaki tezahürlerine temas etmeye çalışır. Burada yaşayan insanların, evleri, komşuları, mahalleleri, sokaklarıyla geliştirdikleri ilişkiyi etnografik yöntemle inceleyen çalışma, yaşam alanındaki farklılaşmanın insan üzerindeki etkilerine odaklanır. İstanbul’un farklı bölgelerindeki binalarda yaşayan insanlarla evlerinde yapılan derinlemesine görüşmeler, gözlemler ve alan notlarına dayanan araştırma, bu tip binalarda yaşamanın kentin çeşitliliğinden uzak, tektipleşmiş bir kent deneyimi sunduğu iddiası taşır.
Yerinden Edilme ve Yeniden Yurtlanma: Zorunlu Göç ve Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Evin Kaybı Ve Yeniden Kuruluşu
Home is central to forced migration and gender discussions as a place with spatial and temporal depth which is lost and needs to be reconstructed. This article aims to examine into the conceptions of home by feminists as an oppressive unit and how it can be reconceptualized in the context of forced migration. Kurdish forced migration sets an example regarding this argument, as a considerable number of people have been left homeless and unaided during the resettlement period. In this regard, narratives of forcibly migrated women of Diyarbakır are referred and the expanding meanings of homeplace from the building to the village, hometown, motherland etc. have been analyzed.Ev, kaybedilen ve yeniden kurulması gereken, uzamsal ve zamansal derinliğe sahip bir mekân olarak, zorunlu göç ve cinsiyet tartışmalarının odağında yer almaktadır. Bu makale, feministlerce ortaya konulmuş eve dair kavramsallaştırmaları ve zorunlu göç bağlamında nasıl yeniden kavramsallaştırılabileceğini gözden geçirmeyi hedeflemektedir. Bu tartışma bağlamında Kürt zorunlu göçü, dikkate değer sayıda insanın evsiz ve yeniden yerleşme sürecinde yalnız bırakıldığı bir süreç olarak, söz edilen tartışmaya örnek teşkil etmektedir. Bu doğrultuda, Diyarbakır'ın köylerinden şehir merkezine göç ettirilmiş kadınların deneyim aktarımlarına başvurulmuş ve evin, kadınlar için binadan köyün kendisine, memleketten baba toprağına, sahip olunan mekândan ait olunan mekâna doğru genişleyen anlamları analiz edilmiştir.
Taciz Anlatılarında Cinsiyetçi Söylemlerin Yeniden İnşası: #sendeanlat
The Özgecan Aslan murder in which the young girl was killed after she allegedly resisted a rape attempt by the driver of the minibus she took on her way home in Mersin, sparked mass protests across the country demanding to end violence and sexual assault against women in Turkey. Of all the protests the most telling has perhaps been the Twitter campaign with the hashtag #sendeanlat (#tellyourstory) prompting women to share their stories of sexual harassment. The main reason why millions have joıned the campaign #sendeanlat was its potential to demonstrate how sexual harassment became a reality faced in every part of our daily life.In this study, all Ekşi Sözlük entries under the hashtag #sendeanlat where women told their stories of sexual harassment are analyzed from the perspective of Critical Discourse Analysis (CDA). The campaign, dated 14 February 2015, through which women told their narratives of sexual harassment appeared as the outpouring of how male-dominated gender regime discourse permeated all of our life practices. So, the analysis of harassment narratives under the #sendeanlat seems crucial to demonstrate how harassment as an act of sexual violence is perceived by women and in what way this perception of women is shaped within the dominant social codes. Mersin’de evine gitmek için bindiği minibüs şoförü tarafından tecavüze direndiği için öldürülen Özgecan Aslan’ın ardından, kadına yönelik şiddet ve tacize karşı tüm Türkiye genelinde birçok eylem düzenlendi. Bu tepkilerin en anlamlılarından birisi de #sendeanlat hashtag’i altında kadınların yaşadıkları taciz olaylarını anlatmalarıydı. #sendeanlat hashtag’inin hızla yayılarak milyonlarca kişinin ilgisini çekmesinin temel nedeni ise tacizin, nasıl gündelik hayatımızın her düzeyinde karşılaşılan bir olgu olduğunun göstergesi olmasıydı.Bu çalışmada, Ekşi Sözlük’te kadınların yaşadıkları taciz hikayelerini dillendirdikleri #sendeanlat başlığı altında yer alan tüm entry’ler, Eleştirel Söylem Çözümlemesinin (ESÇ) sağladığı analitik perspektifle incelenecektir. 14 Şubat 2015 tarihinde başlatılan bu kampanya, “taciz” anlatıları altında erkek egemen cinsiyet rejiminin hakim söylemlerinin tüm yaşam pratiklerimize nasıl işlemiş olduğunun bir tür dışavurumu niteliğindedir. Dolayısıyla #Sendeanlat başlığı altında dile getirilen taciz hikayelerini incelemek, cinsel şiddet türlerinden biri olan tacizin, kadınlar tarafından nasıl algılandığı ve bu algının hakim toplumsal kodlar içerisinde nasıl şekillendiğinin gösterilmesi açısından önemlidir.
Mülteciler ve İnsan Hakları
We witness refugee mobilizations frequently, due to the geographical location of Turkey and as a result, refugee rights have emerged as a quite important issue. Turkey’s treating the concepts of refugee and asylum seeker separately, the geographical reservations about 1951 Covenant on the Legal Status of Refugees and 1967 Protocol on the Legal Status of Refugees, and the influx of refugees in the last years have revealed that Turkey urgently needs new regulations and policies about the refugee rights and refugee influxes. Both with the Law on Foreigners and International Protection number 6458 and the Regulation on Temporary Protection there has been significant legal and administrative changes for the protection of refugees. For Turkey and the refugees who live in Turkey, these regulations are highly important since there has been no arrangement in national law about the refugees for a long time. In this article, national and international legislation, the innovations in national legislation, relation between refugee and human rights especially within the context of nation-state and the situation of the Syrian refugees in Turkey in recent years will be examined in regard to the concept of “refugee”.Mülteci hareketliliği Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle ülkemizde sıklıkla yaşanmaktadır. Bu durum mülteci hakları kavramının önemini de beraberinde getirmiştir. Mülteci ve sığınmacı kavramlarının Türk mevzuatında ayrı ayrı düzenlenmesi, Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi’ne ve Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü’ne koyduğu coğrafi çekince ve son yıllarda artan mülteci akınları, Türkiye’nin mülteci hareketleri ve mülteci hakları konusunda yeni düzenlemelere ve politikalara ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. 6458 Sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve Geçici Koruma Yönetmeliği ile mültecilerin korunması hususunda önemli hukuksal ve idarî değişiklikler yapılmıştır. Bu Kanun ve Yönetmelik hem uzun bir süredir iç hukukunda konu hakkında genel bir düzenleme bulundurmayan Türkiye, hem de Türkiye’deki mülteciler için son derece önemlidir. Bu çalışmada “mülteci” kavramından yola çıkarak, mülteci ve insan hakları ilişkisi özellikle ulus-devlet temelinde değerlendirilecek, mülteci hakları alanındaki ulusal ve uluslararası mevzuat ile ulusal mevzuattaki yenilikler ve son yıllarda Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin içinde bulunduğu durum incelenecektir.