İbn Haldun Çalışmaları Dergisi (E-Journal)
Not a member yet
100 research outputs found
Sort by
Bir Ada İhtimali Romanı’nda Klonlama ve Bulantı
This paper investigates the physical and metaphorical meanings of nausea in Michel Houellebecq’s The Possibility of an Island. Through the trope of cloning, Houellebecq likens the human body to a ship, and conflates existential nausea with nausea caused by inhabiting a body. The future clones of the narrator Daniel inhabit a world of ‘neohumans’ that are clones like themselves, and old-style, barbaric humans. Neohumans change their bodies through cloning, which after a while give them ship-sickness, or nausea. Daniel’s nausea is shaped by his relationship with the Mediterranean throughout. The novel asks the question ‘What happens to human consciousness when the body keeps changing and the white male body is propagated into the future?’ Thus, the novel works as an allegory for the way the Mediterranean functions today both as a curative and lethal space for European endeavor.Bu makale Michel Houellebecq’in romanı Bir Ada İhtimali’nde fiziksel ve mecazi bulantı arasındaki ilişkiyi inceleyecektir. Houellebecq insan bedenini bir gemiye benzeterek, metafizik iç bulantısıyla bir bedende hapsolmanın getirdiği bulantıyı harmanlar. Gelecekteki Daniel’ın dünyası klonlar, yani ‘yeni-insanlar’ ve eski tarz ‘barbar’ insanlardan oluşmaktadır. Yeni-insanlar yaşlandıkça içlerinde rahat edemedikleri bedenleri; deniz tutması ya da bulantı hissettiren bu bedenleri klonlarıyla değiştirmektedir. Daniel’ın mide bulantısı roman boyunca Akdeniz’le olan ilişkisiyle şekillenir. Roman ‘Bedenler değiştikçe ve beyaz erkek bedeni geleceğe bu şekilde ilerledikçe bilincinden geriye ne kalmaktadır?’ sorusunu sormaktadır. Akdeniz Daniel karakterini gelişiminde gözlemlediğimiz üzere Avrupa’nın geçmişini ve geleceğini kapsayan, bazen tedavi eden, bazen de ölüme sürükleyen ama mutlaka insanı içine çeken bir havzadır
Latin Amerika’da İslam: Göçlerin Başlangıcı ve Devam Etmesi
During migration individuals or groups are displaced geographically their place of living for economic or social reasons. America is one continent which was conquered and then formed by immigrants from every other continent. After colonization and its migrations Latin America was enriched with multiracial and multicultural population. Furthermore, there is one immigrant that is not well known, has been lost during the history and in the present time, is opening a new opportunity in Latin America which is Islam. On the other hand, due to lack of historical resources the manifestations and how Islam arrived to Latin America is not clear, not uniform. This paper brings an idea of how after the discovery and formation of the American continent and its semi continent Latin America, Islam became present. There were found three common stages which were: slavery, colonial migration and postcolonial migration. Through the paper those stages were quite described to light up how Islam was born or how developed in this land. It is interesting to observe how Islam could help or enriched Latin America as a multicultural and multiracial and how this land could keep evolving and developing.Göç sırasında bireyler ve gruplar farklı ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı farklı yerlere dağılmaktadırlar. Amerika kıtası, sonradan keşfedilen ve dünyanın her yerinden insanların gelip yerleştiği bir yerdir. Kolanızaysan sürecinden sonra, Latin Amerika çok kültürlü ve etnik-ırksal olarak insanların kaynaştığı bir yer olmuştur. Fakat, geçmişte unutulan, çok iyi bilinmeyen ve bu günde pek hatırlanmayan, oysaki yeni fırsatlar getirebilecek olan bir grup var ki onlarda Müslümanlardır. Diğer taraftan, İslam’ın Latin Amerika’ya nasıl geldiği konusunda tarihi kaynakların eksikliği ve bir fikir birliğinin olmaması bu konunun araştırılması için bir sorun oluşturmaktadır. Bu yazının amacımda Amerika kıtasının keşfinden beri, burada olan İslam topluluklarının kısa tarihini, tarihsel süreç içerisinde kronolojik olarak incelemektir. Kölelik, kolonizasyon dönemi ve kolonizasyon sonrası olmak üzere üç dönem belirlenmiştir. Bu dönemler içerisinde İslam’ın bu kıtaya nasıl geldiği ve geliştiği araştırılmıştır. İslam’ın Latin Amerika da nasıl gelişeceği ve bu kıtanın çok kültürlü ve çok farklı kesimlerden oluşan etnik ve ırksal yapısını nasıl zenginleştireceğini gelecek yıllar gösterecektir
Televizyon ve Sosyal Medyanın Çocuklar Üzerindeki Etkileri ve Yapılması Gerekenler
Television and social media become an inseparable part of our daily lives. Even though these media organs have many beneficial effects, there are also many harmful effects on children. They may influence children in a very negative way and have many harmful consequences. The families are ill-equipped to deal with this problem and only they can effectively deal with the issue. Therefore, it is important for schools and health institutions to put an emphasis on media education and develop public awareness about that. The harmful effects of the media can only be stopped if there is a national policy for prevention and protection from it. Hence, citizens and non-profit organizations can create a nationwide awareness, which by doing that they should be able to put pressure on the government and prompt a policy change. On the other hand, television channels and social media providers should be encouraged and pressured to behave responsibly. This constitutes a social and public health problem so that should be considered an interest of everyone and every segment of society.Televizyon ve sosyal medya artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu medya organlarının çok sayıda faydasının yanında zararları da bulunmaktadır. Bunlar en çok çocukları etkilemekte ve onları için zararlı sonuçlar oluşturmaktadır. Bunu ailelerin tek başına engellemesi mümkün değildir. O nedenle, okulların ve sağlık kuruluşlarının medya eğitimine önem vermesi ve bu konuda duyarlılık geliştirmesi önemlidir. Medyanın zararlı etkileri ancak ulusal düzeyde bir koruma ile önleme programı ve politikası olursa etkili olabilecektir. Buradan hareketle vatandaşların ve sivil toplum örgütlerinin ulusal düzeyde bir farkındalık oluşturarak, hükümetler üzerinde oluşturacağı baskı yoluyla politika değişimine gitmeleri sağlanmalıdır. Diğer yandan, televizyon kanalları, sosyal medya platformları ve eğlence endistürüsün tümü de sorumlu davranmaya teşvik edilmeli ve baskı yapılmalıdır. Bu, toplumsal düzeyde bir halk sağlığı sorunudur o nedenle toplumdaki herkesi ve toplumun her katmanını ilgilendiren bir sorun olarak ele alınmalıdır
Molla Gürânî’nin Gâyetü’l-Emânî Tefsirinde Temel Kaynaklarına Yönelttiği İtirazlar
Molla Gürânî (d. 893/1488), who wrote works in almost every field of Islamic sciences, converted to the Hanafi sect and was appointed as a professor after he came to Anatolia. Gürânî, who was later appointed as the tutor of Mehmed II, took place in the office of shaykh al-Islam during the Fatih the Conqueror period and enabled the empire to enter a new era in many aspects in terms of law. Molla Gürânî, who has come to the fore in many sciences, has produced works in various fields. Gürânî, who excelled in sciences such as exegesis, hadith, fıqh, syntax and rhetoric, wrote original works in each of these fields and made his criticism personality speak in almost all of these works. The most prominent work among these works is his exegesis titled Gâyetü\u27l-emânî. In this work, which has the basic features found in all classical commentaries on Quran, Gürânî examined the verses in terms of usage, syntax and rhetoric; exegesis, grammar, hadith, fıqh, kalam etc. written before him. He made quotations from the sources belonging to the fields and subjected some of his quotations to serious criticism. Taking into all this consideration, we can state that Gürânî has a unique understanding of interpretation and criticism among his contemporaries at that time. In this article, Gürânî\u27s criticism style, narration and insight features of Gâyetü\u27l-emânî are examined in this context, and details about the content of the work and the importance of his work as a whole will be given in-depth.İslâmî ilimlerin hemen hemen her alanında eserler kaleme almış olan Molla Gürânî (ö. 893/1488), Anadolu’ya geldikten sonra Hanefî mezhebine geçmiş ve müderris olarak tayin edilmiştir. Sonrasında Şehzade Mehmed’in hocalığı görevine getirilen Gürânî, Fatih döneminde şeyhülislamlık makamında yer almış ve imparatorluğun hukukî anlamda birçok açıdan yeni bir döneme girmesini sağlamıştır. Birçok ilimde öne çıkmış olan Molla Gürânî çeşitli alanda eserler ortaya koymuştur. Tefsir, hadis, usul, fıkıh, kıraat, nahiv ve belâgat gibi ilimlerde temayüz eden Gürânî, bu alanların her birinde özgün eserler telif etmiş ve bu eserlerinin hemen hemen hepsinde tenkitçi kişiliğini konuşturmuştur. Bu eserler arasında öne çıkan eseri ise Gâyetü’l-emânî başlıklı tefsiridir. Bütün klasik tefsirlerde yer alan temel özelliklere haiz olan bu tefsirde Gürâni, âyetleri sarf, nahiv ve belâgat açısından incelemiş; kendisinden önce yazılan tefsir, gramer, hadis, fıkıh, kelam vd. alanlara ait kaynaklardan alıntılar yapmış ve yaptığı alıntıların bir kısmını ciddi tenkite tabi tutmuştur. Tüm bunları göz önüne aldığımızda şunu söylebiliriz ki Gürânî, kendi çağdaşları arasında özgün tefsir ve tenkit anlayışına sahiptir. Makalede, Gürânî’nin tenkit üslûbu, bu çerçevede Gâyetü’l-emânî tefsirinin rivayet ve dirayet özellikleri incelenmiş ve eserin muhtevasına dair detaylara yer verilmiştir
İslam’da Psikoloji Tarihi
The science of psychology emerged from the second half of the 1700s and has a function to fill the gap in the religious field. The primary point of modern psychology was the doctrine of sin and the West\u27s pessimistic point of view, so there were problems in understanding human enigma. Failure to analyze people correctly led to the emergence of wrong prescriptions and it was understood that it was important to move towards the spiritual field only with the emergence of transpersonnel psychology and then positive psychology approach. After this phase, it is seen that ancient spiritual traditions centered on Taoism and Hinduism started to be used in psychological therapy and well-being. However, studies on Islamic spirituality have not been conducted in the field of psychology for many years. At this point, the works of Malik Badri and Rajhid Skinner within the scope of Islamic Psychology, theoretical and practical studies of Robert Frager on sufi therapy, theoretical and practical studies and dream analysis studies conducted by Mustafa Merter within the scope of nafs psychology and under the leadership of Erciyes University, Spiritual Psychology studies initiated in 2014 are important studies. When we look at the history of the psychology studies of the Islamic world, in the process that started with El Kindi; Belhi, the first Muslim psychiatrist, studies on anxiety and depression therapy; Findings about child and adolescent psychology made by Ibni Sina and Farabi; Ghazali put forward the conditional reflex theory centuries before Skinner, an important name in behavioral psychology; Mevlana\u27s story and his findings in Mesnevi that go beyond the ages and psychology; Medical and psychological findings of İbrahim Hakkı Erzurumi in Marifetneme; In the exegesis of Abdürrezzak Kaşani, the definitions and findings of modern psychology that exceeded human imagination; in fact, it shows that psychology is not new in the Islamic world. It is long time for modern psychology, which has been blown cold to Islam and Muslim scholars for many years, to investigate and take advantage of these values, which are also important for itself. It is necessary to reevaluate the verses of the Qur\u27an about the nafs, heart and soul within the framework of the ishârî exegesis and to reinterpret Mesnevi in a psychological sense. This study focuses on the birth of psychology and psychology in the Islamic world and past studies and contributions to the field of psychology from the recent period to the present.Psikoloji bilimi 1700’lü yılların ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmış ve dini alanda meydana gelen boşluğu doldurma gibi bir işleve sahip olmuştur. Modern psikolojinin çıkış noktasını ilk günah öğretisi ve batının insana karamsar bakış açısı oluşturmuş bu yüzden de insan muammasını anlama noktasında sorunlar yaşanmıştır. İnsanı doğru çözümleyememe beraberinde yanlış reçetelerin ortaya çıkmasına yolaçmıştır. Ancak transpersonel psikoloji ve sonrasında pozitif psikoloji yaklaşımının ortaya çıkmasıyla birlikte manevi alana yönelmenin önemli olduğu anlaşılmıştır. Bu süreçten sonra Taoizm ve Hinduizm merkezli kadim manevi geleneklerin psikolojik terapi ve iyi oluşta kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Ancak İslam maneviyatı ile ilgili çalışmalar psikoloji sahasında uzun yıllar yapılmamıştır. Bu noktada Malik Badri’nin ve Rajhid Skinner’in İslami Psikoloji kapsamındaki çalışmaları, Robert Frager’in sufi terapi ile ilgili teorik ve pratik çalışmaları, Mustafa Merter’in nefs psikolojisi kapsamında yaptığı teorik ve pratik çalışmalar ve rüya analizi çalışmaları ile Erciyes Üniversitesi öncülüğünde 2014 yılında başlatılan Maneviyat Psikolojisi çalışmaları önem arzeden çalışmalardır. İslam dünyasının psikoloji ile ilgili çalışmalarının tarihine baktığımızda El Kindi ile başlayan süreçte, ilk Müslüman psikiyatrist olarak görülen Belhi’nin kaygı ve depresyon terapisi ile ilgili çalışmaları, İbni Sina ve Farabi’nin çocuk ve ergenlik psikolojisi ile ilgili tespitleri, Gazali’nin Davranışçı Psikolojinin önemli ismi Skinner’den asırlar önce şartlı refleks teorisini ortaya atması, Mevlana’nın Mesnevisinde çağları ve psikoloji bilimini de aşan hikâye ve tespitleri, İbrahim Hakkı Erzurumu’nin Marifetneme’de tıbbi ve psikolojik tespitleri, Abdürrezzak Kaşani’nin tefsirinde modern psikolojinin insan tasavvurunu aşan tanımlamaları ve tespitleri psikolojinin İslam dünyasında aslında yeni olmadığını göstermektedir. Uzun yıllar İslam’a ve Müslüman ilim insanlarına soğuk duran modern psikolojinin kendisi için de önemli olan bu değerleri araştırıp istifade etmesinin vakti çoktan gelmiştir. Kur’an’ın nefs, kalp ve ruh ile ilgili ayetlerini işari tefsirler çerçevesinde yeniden değerlendirmek, Mesnevi’yi psikolojik anlamda yeniden yorumlamak gerekmektedir. Bu çalışma psikolojinin doğuşu ve İslam dünyasında psikoloji ile geçmişteki çalışmalar ile yakın dönemden günümüze kadar psikoloji alanına yapılan katkıları konu edinmiştir
İslam Meşşâî Felsefe Geleneğinde Metodik İlkeler ve Değeri
There is an absolute relationship between the method and the acquisition of real knowledge. Therefore, discovering real knowledge and getting the desired results requires the existence of some methodical principles. For this reason, while each philosopher built his or her ideas in a systematic manner, act in accordance with same certain methodical principles. Similarly, al-Kindî, al-Farabî, Ibn Sinâ and Ibn Rushd who belong to the tradition of Islamic Peripatetic philosophy based on some methodical principles. Also they built their systems of philosophical thought according to the principles which they adopted. In this study, firstly, we will focus on the concept of the method and its importance while acquiring knowledge. And we will examine principles which the Peripatetic philosophers based on to acquire real knowledge. Lastly, we will indicate Peripatetic philosopher’s principles in terms of its meaning and significance today.Metot ile gerçek bilginin elde edilmesi arasında mutlak bir ilişki vardır. Dolayısıyla gerçek bilgiyi keşfetmek ve bu konuda istenilen neticeye ulaşmak, metot ile ilgili bazı ilkelerin varlığını zorunlu kılar. Bu sebepledir ki her filozof düşüncesini sistematik bir tarzda inşa ederken belli başlı metodik ilkeler çerçevesinde hareket eder. Benzer şekilde, İslam Meşşâî felsefe geleneğine mensup Kindî, Farabî, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürler de metot ile ilgili bazı ilkeleri esas almışlardır. Felsefî düşünce sistemlerini ise benimsedikleri ilkelere bağlı kalmak suretiyle inşa etmişlerdir. Bu çalışmada öncelikle metot kavramı ele alınıp, metodun bilgi edinme sürecindeki önemi üzerinde durulacaktır. İsimleri zikredilen Meşşâî filozofların gerçek bilgiye ulaşmak için hangi ilkeleri esas aldıkları incelenecektir. Onların benimsemiş oldukları söz konusu ilkelerin günümüz açısından ifade ettiği anlam ve öneme işaret edilecektir
Erken Dönemde Zihinsel Dönüşüm Bağlamında Halku’l-Kur’an Meselesi
The Trial (Miḥna), a period that was officially initiated by the seventh Abbāsid Caliph, Ma’mūn (218/833), and officially brought to an end by the tenth Abbāsid Caliph, Mutawakkil (234/848), constituted a turning point in Muslim history. The essence of the Miḥna period consisted of forcing others to accept the doctrine of the createdeness of the Qur’an through the state, claiming that this was being done in order to venerate Allah and to avoid tashbih and tajsim (anthropomorphism). The events that took place during this harsh ideological period, which included all kinds of cruelty and persecution tolerated by those who did not adhere to the doctrine of the state, affected society broadly and Islamic literature specifically. How the events began and who were the first claimants of this idea is the theme of this study. The claim of this study is that the idea of the “createdness of the Qur’an” as a divider of society was more a result of the mind code transformations experienced in the Muslim community at that time than of the impact of the propaganda of some individuals who had innovative religious ideas in the early period.VII. Abbâsî Halifesi Me’mûn’un 218/833 tarihinde resmi olarak başlattığı ve X. Abbâsî Halifesi Mütevekkil’in 234/848 yılında resmi olarak son verdiği Mihne dönemi Müslüman tarihinde bir kırılmadır. Mihne sürecinin özünde Allah’ı (c.c.)teşbih ve tecsimden tenzih etme iddiasıyla Kur’an’ın yaratıldığı inancını devlet otoritesiyle kabul etmeye zorlama vardır. Devlet doktrini kılınan ve bu düşünceyi kabul etmeyenlere her türlü baskı ve zulmün reva görüldüğü katı ideolojik bu dönemde yaşananlar toplumu ve özellikle de İslâmî literatürü etkilemiştir. Meselenin nasıl başladığı ve ilk iddia sahiplerinin kimler olduğu bu çalışmanın konusudur. Bu çalışmanın iddiası ise, toplumu bir bölen olarak “halku’l-Kur’an” fikri erken dönemde bid’at düşünce sahibi bazı kişilerin propagandasının etkisinden çok o dönemde Müslüman toplumunda yaşanan zihinsel dönüşümün bir sonucudur
Governance Structure of Microfinance Institutions: A Comparison of Models and Its Implication on Social Impact and Poverty Reduction
Bu makalenin amacı Mikro Finans Bankaları, Mikro Kredi Programları ve kırsal kalkınma planları gibi farklı Mikro Finans Kurumları (MFK) modellerini yönetişim yapılarına odaklanarak karşılaştırmak ve akabinde bunlara ilişkin sosyal etki ve yoksulluğun azaltılması konusunda yapılacak çıkarımların analiz edilmesidir. Her biri farklı bir model olmak üzere üç farklı MFK, Bangladeş örneği üzerinden ele alınacaktır. Bangladeş sosyal haklardan mahrum insanların girişimcilik kapasitesini arttırmak için onlara mikro kredi sağlama konusunda öncü rol oynayan bir ülke olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışma metodolojik olarak Porter’ın Rekapetçi Strateji Teorisine (1979) dayanmaktadır. Bu teori bir piyasanın çekiciliğini ve rekabetin yoğunluğunu belirleyen beş temel etken yaklaşımını esas almakta; temelde MFK\u27ların yıllık raporlarından ve Mikro Kredi Düzenleme Ajansı (MKDA) raporundan derlenen ikincil veriye dayanmaktadır. Bu çalışma sosyal etkiyi arttıran ve fakirliği azaltan MFK\u27ların sosyal sorumluluk, hesap verebilirlik, şeffaflık, finansal performans üzerindeki güçlü etkisi göz önüne alındığında, bu kurumlardaki iyi yönetişim uygulamalarına katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Çalışmanın bulguları kamu politikaları tercihleri ve küresel kalkınma söylemlerinde yerini almış olan mikro finans yapılarının değerlendirilmesine dönük ciddi katkılar sağlamaktadır. Genel anlamıyla çalışma kısıtlı sayıda değişkenin sosyal etkiyi arttırıcı ve yoksulluğu azaltıcı etkisinin olduğunu göstermektedir. Çalışmanın kısıtı olarak makaleye konu olan yatırım fonunun sadece gelişmekte olan ve gelişmiş MFK\u27larına yatırım yapmasını zikredebiliriz. Bu nedenle çalışmanın sonuçları sadece bu tür MFK\u27ları için genellenebilir. Mikro finans yönetişim konusu diğer paydaşlara ve bir MFK\u27daki karar verme sürecine uygulanabilir. MFK\u27ların daha iyi bir sosyal sorumluluk ve yoksulluk ile mücadele seviyesine ulaşması, yoksulların güçlendirilmesi ve finansal kaynaklara ulaşımlarının iyileştirilmesi yoluyla finansal katılımcılığın olumlu yönde gelişmesine katkı sağlayacaktır.The purpose of this paper is to compare three different models of MFIs, namely microfinance banks (MFB), Microcredit programme (MCP) and rural development scheme (RDS), by focusing on their governance structures, and subsequently analyse their implications on social impact and poverty reduction of the MFIs. Three MFIs, one from each model, will be considered, using Bangladesh as the case study. Bangladesh is a country which is considered to be a pioneer in providing micro-finance to the underprivileged people to improve their entrepreneurial capacity. In methodology, the study relies on Porter’s Competitive Strategy Theory (1979). This theory is based on the concept that five forces determine the competitive intensity and attractiveness of a market which assesses five forces. The study relies on secondary data collected mainly from the annual reports of the three MFIs, and Microcredit Regulatory Authority (MRA) report. This study aims to contribute towards better governance practices of the MFIs given its strong implications on social responsibility, accountability, transparency, financial performance, increasing their social impact and poverty reduction of the MFIs. Findings of this study provide essential inputs on the way forward for the evolution of microfinance, as framed by the global development discourse and subsequent public policy choices. Overall, the study shows that only a limited number of variables influence the social impact and poverty reduction of an MFI. The limitation of the studied investment fund is that it invests in expanding and mature MFI’s. So the results of this research can only be generalised to expanding and mature MFI’s. The approach to microfinance governance should be broadened by focusing more on stakeholders and the decision making process in an MFI. Better social responsibility and poverty reduction of the MFIs contribute positively to financial inclusion through poverty alleviation, empowerment of the poor and better financial access, leading to sustainable economic growth
Mukaddime’de İnsan Doğası ve Bilimsel Tarihin İmkanı
Philosophers\u27 understanding of human nature constitutes a field of study that is particularly popular for Western thinkers. However, it appears that the Muqaddimah has not been conducted a punctual research in terms of the understanding of human nature it contains. However, in order to understand the facts and phenomena of the historical-social life presented by Muqaddimah, there is a special place in the conception of the nafs that plays a central role in the tradition of Islamic sciences and philosophy that the philosopher has imposed on. The argument that this article defends is that the break in the ilmu\u27n-nafs paradigm created by Ibn Khaldun is a basis for the scientific history and theory of society proposed in Muqaddimah. In this context, the article first mentions the references received in Muqaddimah by the concepts of nafs, fitrats, etc., which point to human nature, and then the evaluation of these citations in terms of ibn Khaldun\u27s basic thesis. Thus the contentless quality of human nature will be revealed in the philosophical system of Ibn Khaldun.Filozofların insan doğası kavrayışları özellikle Batılı düşünürler açısından revaçta gözüken bir çalışma alanını oluşturmaktadır. Ancak Mukaddime’nin, içerdiği insan doğası anlayışı bakımından dakik bir araştırması yapılmamış görünür. Oysa Mukaddime’nin sunduğu tarihsel-toplumsal yaşamın olgu ve olaylarını anlamak açısından, filozofun tevarüs ettiği İslami ilimler ve felsefe geleneği içinde merkezi bir rol üstlenen nefs anlayışının özel bir yeri vardır. Bu makalenin savunduğu iddia, İbn Haldun’un ilmu’n-nefs paradigmasında yarattığı kırılmanın Mukaddime’de önerilen bilimsel tarih ve toplum teorisi için bir zemin niteliğinde olmasıdır. Bu bağlamda, makalede ilk olarak insan doğasına işaret eden nefs, fıtrat vb. kavramların Mukaddime’de aldığı atıflara değinilirken, daha sonra ise İbn Haldun’un temel tezleri açısından bu atıfların değerlendirmesi yapılacaktır. Böylece, İbn Haldun’un felsefi sisteminde insan doğasının içeriksiz niteliği de açığa çıkacaktır
Presenting Interpretive Structural Model of Sustainable Development Based on Ibn Khaldun’s Viewpoint
Bu çalışma, sürdürülebilir kalkınmaya olan ihtiyaç anlayışına dayanmakla birlikte, özellikle İslam ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan ülkeler için belirli bir yere özgü sürdürülebilir kalkınma modelini sunma gereğini de göz önüne almaktadır. Bu doğrultuda, yazarlar, önde gelen İslam alimlerinden biri olan İbn Haldun\u27un görüşlerini araştırma kaynağı olarak seçmişlerdir. Ayrıca, ülkelerin kültür ve deneyimlerinin kaynaşmasını barındıran tarihsel bir perspektifi de seçmişlerdir. Çalışmada karma yöntem (nitel-nicel) kullanmıştır. Veri toplanması için kütüphane yöntemi kullanılmıştır. Toplanan veriyi analiz etmek için içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Sonuç olarak, İbn Haldun\u27un bakış açısına dayalı on bileşen seçerek alınmıştır. Sürdürülebilir kalkınma-Asabiyet, Ölçülülüğe vurgu, Fakirliğin ortadan kaldırılması ve refah yaratma, İyi yönetim, Vatandaşlık hakları, Bilimsel gelişme, Adalet, Akılcılık, Nüfus büyüme hızı ve İnsanlara dayalı olma durumu söz konusu on bileşeni teşkil etmektedir. Daha sonraki aşamada, araştırmacılar, İbn Haldun\u27un düşüncelerine aşina olan on uzmanla görüşme sağlayarak uzmanların bu bileşenler arasındaki ilişkilerin türüne ilişkin düşüncelerini elde etmişler ve seçilip alınan bileşenleri teyit etmişlerdir. Son olarak, İbn Haldun\u27un kuramlarına dayalı yorumlayıcı bir sürdürülebilir kalkınma yapısal modeli sunulmuştur. Bu modelde, Asabiyet, Ölçülülüğe vurgu ve İnsanlara dayalı olma durumu olmak üzere sürdürülebilir kalkınmada en çok etkisi bulunan üç bileşen ortaya çıkmıştır.This paper is written with the understanding of the need for sustainable development on the one hand and the necessity of presenting an indigenous model of sustainable development for developing countries, especially Islamic countries. Accordingly, the authors have chosen Ibn Khaldun\u27s views as one of the most prominent Islamic scholars as a source of research while choosing a historical perspective that is a mixture of countries\u27 culture and experience. The method of this study is mixed (qualitative-quantitative). In this way, the library method is used for data collection. The content analysis method was used to analyze the collected data. As a result, the ten components of Sustainable development-Asabiyyah, Emphasizing on temperament, Eliminating poverty and creating welfare, Good governance, Citizenship rights, Scientific growth, Justice, Rationality, Population growth rate, To be based on people were extracted from Ibn Khaldun\u27s viewpoint. Afterwards, the researchers referred to 10 experts familiar with Ibn Khaldun\u27s thought and confirmed the extracted components and obtained their views on the type of relationships between these components in the form of interpretive structural modeling. Finally, an interpretive structural model of sustainable development based on Ibn Khaldun\u27s theories was presented which revealed that the three components- Asabiyyah, Emphasizing on temperament, and To be based on people- have the most impact on sustainable development