Üsküdar University Academic Digital Archive
Not a member yet
7325 research outputs found
Sort by
The effectiveness of schroth exercises and dynamic stabilization exercises in individuals with adolescent idiopathic scoliosis: A randomized controlled trial
Bu çalışma, adölesan idiyopatik skolyoz (AIS) tanısı almış 10-19 yaş aralığında ki bireylerde Schroth egzersizleri ile Schroth egzersizlerine entegre dinamik stabilizasyon egzersizlerinin yaşam kalitesi, postür farkındalığı, deformite algısı, uyku kalitesi ve gövde rotasyonu üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Randomize kontrollü tasarımla yürütülen çalışmada, her iki grup için 8 haftalık özel egzersiz programı uygulanmış ve ön test-son test yöntemiyle değerlendirmeler yapılmıştır. Skolyometre ölçümleri, SAQ, SRS-22, PUKİ ve Postüral Farkındalık Ölçeği kullanılarak veriler toplanmıştır. Her iki grupta da postür farkındalığı (Schroth p=0,00; Stabilizasyon p=0,03), yaşam kalitesi (p=0,00), deformite algısı (Schroth p=0,002; Stabilizasyon p=0,000), skolyometre açıları ve uyku kalitesi (PUKİ, Schroth p=0,00; Stabilizasyon p=0,01) açısından anlamlı iyileşmeler gözlenmiştir. Ancak gruplar arası fark tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Sonuçlar, Schroth ve dinamik stabilizasyon egzersizlerinin AIS'li bireylerde fiziksel ve psikososyal iyilik hâline olumlu katkı sağladığını göstermektedir
Examination of the knowledge levels of healthcare personnel working in a secondary healthcare institution regarding child neglect and abuse
Çocuk ihmali ve istismarı, çocukların fiziksel, duygusal, psikolojik ve sosyal gelişimlerini olumsuz yönde etkileyen en önemli toplumsal sorunlardan biridir. Bu durumun erken dönemde fark edilmesi ve gerekli müdahalelerin yapılabilmesi için sağlık personeli kritik bir öneme sahiptir. Sağlık personellerinin bilgi ve farkındalık düzeyleri, çocukların korunması ve gerekli önlemlerin alınmasında belirleyici bir faktördür. Bu araştırma, ikinci basamak bir sağlık kuruluşunda görev yapan sağlık personelinin çocuk ihmali ve istismarına ilişkin bilgi düzeylerinin sosyodemografik özellikler ile bazı mesleki değişkenler açısından farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmek amacıyla Ocak 2025 ve Ağustos 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma, nicel araştırma yöntemine dayalı tanımlayıcı ve kesitsel bir yapıya sahip olup ilişkisel tarama modeli esas alınarak yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini İstanbul Tuzla Devlet Hastanesinde görev yapan ve çalışma kapsamında belirlenen sağlık meslek gruplarına dâhil olan 1010 sağlık çalışanı oluşturmuştur. %95 güven aralığı ve %5 hata payı dikkate alınarak yapılan örneklem hesaplaması sonucunda minimum 279 katılımcıya ulaşılması hedeflenmiş olup araştırma kapsamında toplam 296 sağlık personeline ulaşılmıştır. Katılımcılara "Sosyo-Demografik Bilgi Formu" ve "Çocuk İstismarı ve İhmalinin Belirti ve Risklerini Tanılamada Sağlık Personelinin Bilgi Düzeyini Belirlemeye Yönelik Ölçek" uygulanmış ve formlar katılımcılar tarafından bireysel ve gönüllük esasına dayalı olarak doldurulmuştur. Verilerin istatistiksel analizi SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) yazılımı kullanılarak yapılmıştır. Veri analizleri sonucunda sağlık personelinin, çocuk ihmali ve istismarına ilişkin bilgi ve farkındalık düzeylerinin ölçeğin farklı alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gösterdiği belirlenmiştir. Çİİ'ye ilişkin farkındalık ölçeği genel puan ortalaması 245,48±24,30 olup bu sonuç katılımcıların belirtileri tanıma konusunda genel olarak yüksek düzeyde duyarlılığa sahip olduğunu göstermektedir. Alt boyutlar incelendiğinde en yüksek ortalama "İstismarın Çocuk Üzerindeki Fiziksel Belirtileri" (72,70±6,84), en düşük ortalama ise "İstismar ve İhmale Yatkın Çocukların Özellikleri" (21,16±3,11) alt boyutunda elde edilmiştir. Bu bağlamda çocuk ihmali ve istismarı konusundaki bilgi ve duyarlılığı arttırmak amacıyla tüm sağlık personeline yönelik mesleki gelişim sürecini destekleyici eğitim programlarının uygulanması büyük önem taşımaktadır. Özellikle eğitim düzeyi görece düşük meslek gruplarına yönelik özel olarak yapılandırılacak eğitim programları, çocukların korunmasını güçlendirecek ve müdahale süreçlerinin etkinliğini artıracaktır
Diagnostic classification of audiometry results with ai
İşitme kaybı, dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Erken tanı ve doğru sınıflandırma, uygun tedavi süreçlerinin belirlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Odyometri testleri, işitme kaybının derecesini ve tipini belirlemeye yönelik yaygın olarak kullanılan tanısal araçlardır. Ancak, bu testlerin yorumlanması genellikle uzman odyologlar gerektirmekte ve yüksek hacimli verilerin manuel analizi hata oranlarını artırabilmektedir. Bu çalışmada, odyometri testlerinden elde edilen verilerin yapay zekâ teknikleri kullanılarak sınıflandırılması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında, denetimli öğrenme algoritmalarından karar ağaçları, destek vektör makineleri, rastgele orman ve XGBoost gibi yöntemler uygulanmıştır. Veri seti, işitme kaybı tipleri ile işitme kaybı derecelerini birleştirilerek detaylı bir sınıflandırma yaklaşımı ile 17 farklı kategorinin tahminlerine odaklanılmıştır. Ayrıca, dengesiz veri dağılımını dengelemek amacıyla SMOTE tekniği kullanılarak sentetik veri üretimi gerçekleştirilmiştir. Nihai model oluşturma sürecinde Bayes hiperparametre optimizasyonu yapılarak en yüksek doğruluk oranına ulaşan model belirlenmiştir. Sonuçlar, XGBoost modelinin diğer yöntemlere göre 0,9507 doğrulukla daha yüksek performans gösterdiğini ve işitme kaybını başarılı bir şekilde sınıflandırabildiğini ortaya koymuştur. Bu çalışma, yapay zekânın odyoloji alanındaki potansiyelini göstererek, işitme kaybı teşhisinde daha hızlı, güvenilir ve ölçeklenebilir bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, geliştirilen sistemin klinik ortamlarda kullanımı sayesinde uzman odyologların iş yükünü azaltarak sağlık hizmetlerinin daha verimli bir şekilde sunulmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir
Dark triad personality traits of individuals convicted of violent offences and evaluation of childhood psychological trauma experiences
Bu araştırmanın amacı şiddet suçundan cezaevinde olan ve hüküm almış kişilerin karanlık üçlü kişilik özellikleri ile çocukluk çağı ruhsal travmaları arasında var olduğu düşünülen ilişkiyi saptamaktır. Araştırmanın evrenini, şiddet suçu işlemiş ve hüküm giymiş bireyler oluştururken örneklemini ise Sincan Kampüs Açık Ceza İnfaz Kurumu'nda bulunan 150 mahkûm oluşmaktadır. Araştırma kapsamında Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ve Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği kullanılmıştır. Nicel araştırma yöntemi kullanılarak hazırlanan bu çalışma kapsamında elde edilen veriler, SPSS 26.0 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmanın elde edilen sonuçlarına göre; Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği alt boyutları ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ve alt boyutlarından alınan puanların katılımcıların yaş gruplarına, eğitim düzeyine, medeni duruma, daha önce cezaevinde yatma durumlarına göre farklılık göstermediği belirlenmiştir. Buna karşın duygusal taciz, fiziksel taciz, duygusal ihmal, aşırı koruma kontrol alt boyutları ile çocukluk çağı ruhsal travma düzeylerinin mahkumların daha önce cezaevinde yatma durumlarına göre farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği alt boyutlarından makyavelist ve narsisistik alt boyutları ile Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği alt boyutlarından fiziksel taciz, fiziksel ihmal, duygusal ihmal ve cinsel taciz alt boyutlarının ilk suçunu işleme yaşına göre farklılık göstermediği Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği alt boyutu psikopati ile Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ve alt boyutlarından duygusal taciz ve aşırı koruma kontrol alt boyutlarının ilk suç işleme yaşına göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Benzer şekilde duygusal taciz, aşırı koruma ve Çocukluk Çağı Ruhsal Travma düzeyi yüksek olan katılımcıların ilk suçunu daha erken yaşlarda yaptığı belirlenmiştir. Makyavelistlik ile narsisistlik ve psikopati arasında istatistiksel açıdan önemli ve pozitif yönlü ilişkiler olduğu, narsisistik ile psikopati arasında önemli ve pozitif ilişki olduğu, psikopati ile duygusal taciz, fiziksel taciz, fiziksel ihmal, aşırı koruma ve çocukluk çağı ruhsal travma düzeyleri arasında önemli ve pozitif yönde ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, alan yazın ışığında tartışılmıştır
A qualitative study on the alienation of health care managers during the pandemic period
Bu çalışmanın temel amacı, küresel düzeyde ciddi etkiler yaratan COVID-19 pandemisi sürecinde, sağlık yöneticilerinin işlerine yönelik yabancılaşma algılarını derinlemesine incelemektir. Araştırma, söz konusu yabancılaşma algısının sağlık yöneticilerinin iş performansı, motivasyonu ve mesleki ilişkileri üzerindeki etkilerini içerik analiz yöntemiyle çözümlemeyi hedeflemektedir. Pandemi, sağlık sisteminin tüm paydaşlarını olduğu gibi yöneticilerini de çok yönlü baskı altına almış; yoğun iş yükü, belirsizlik, karar verme sorumluluğu ve duygusal tükenmişlik gibi faktörler, işe yabancılaşma duygusunu tetiklemiştir. Bu bağlamda, çalışmanın bir diğer amacı da, sağlık yöneticilerinin pandemi sürecinde karşılaştıkları zorlukların işe yabancılaşma üzerindeki etkilerini anlamaya çalışmak ve benzer kriz ya da olağanüstü durumlarda ortaya çıkabilecek benzer sorunlara karşı önleyici ve sürdürülebilir çözüm önerileri geliştirmektir. Araştırma kapsamında, özel bir hastanede görev yapan 6 sağlık yöneticisiyle derinlemesine bireysel görüşmeler gerçekleştirilmiş ve bu görüşmelerde literatürdeki benzer çalışmalardan yararlanılarak, uzman görüşleri de alınarak araştırmacı tarafından hazırlanan açık uçlu sorular kullanılmıştır. Elde edilen nitel veriler, MAXQDA 24 programı kullanılarak içerik analizi yöntemiyle sistematik bir şekilde değerlendirilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, yöneticilerin pandemi sürecinde işlerine karşı yabancılaşma yaşadıkları, ancak toplum adına üstlendikleri hayati sorumlulukların farkında olmalarının, işe olan bağlılıklarını tamamen yitirmelerini engellediği belirlenmiştir. Bu durum, sağlık yöneticilerinin mesleklerine olan etik bağlılıklarını sürdürdüklerini ve kriz anlarında bile toplumsal faydayı öncelediklerini göstermektedir. Araştırma bulguları, pandemi sürecinde sağlık yöneticilerinin bağlılık ve motivasyonlarını sürdürebilmeleri için psikososyal destek, düzenli danışmanlık ve ekip içi etkileşimi artıracak uygulamalara ihtiyaç duyulduğunu; bu doğrultuda kurumsal ve sistemsel düzeyde önleyici politikaların geliştirilmesinin gerekli olduğunu göstermektedir
An experimental study on the effect of the use of robotic animals on children's neurodevelopmental awareness in evidence-based occupational therapy practices
Bu çalışma, Türkiye'de henüz ergoterapistler arasında yaygınlaşmamış iki yenilikçi terapi yöntemi olan Robotik Hipoterapi (robotik at) ve Paro (robotik fok) cihazlarının, duyusal çalışmalarla birlikte terapi seanslarında ve bireylerin gelişimi bağlamında nasıl kullanılabileceğini ve bu yöntemlerin etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın örneklemini, İstanbul Feneryolu'nda bulunan Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi'ne ergoterapi için başvuran 3–10 yaş arası çocuklar oluşturmaktadır. Değerlendirmeler, bakım verenlerin katılımıyla interaktif şekilde uygulanmış olup; Dunn Duyu Profil Testi, Berg Denge Testi ve Tinetti Denge ve Yürüme Testi kullanılmıştır. Çalışmaya katılan 30 danışanın 15'i kontrol grubunu, 15'i ise müdahale grubunu oluşturmuştur. Danışanların vestibüler sistem, taktil sistem, proprioseptif sistem, göz teması, el-göz koordinasyonu, denge-koordinasyon, vücut stabilizasyonu, görsel ve işitsel sistem, yönerge alma ve takibi ile vücut farkındalığı alanlarındaki sınırlılıklarına yönelik ergoterapi uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Bu uygulamalara ek olarak Robotik Hipoterapi ve Paro cihazları da dahil edilmiştir. Müdahale grubunda, bu bütüncül yaklaşımla gelişim düzeylerinde artış gözlemlenmiştir. Yapılan literatür taramaları ve çalışma sonuçları doğrultusunda, Robotik Hipoterapi ve Paro kullanımının ergoterapi süreçlerini olumlu yönde etkilediği görülmüştür. Gelişimsel kazanımların daha hızlı ve etkili biçimde sağlandığı, özellikle sosyal problem çözme becerilerinde ilerleme kaydedildiği, danışanların sosyal ortamlarda daha rahat hissettikleri ve duyusal sınırlılıklarının azaldığı belirlenmiştir
Brand activism in the context of digitalization: The impact of cognitive and affective involvement with digital advertisements on the intention to engage
Günümüzde dijital teknolojilerin hızlı gelişimi, bireylerin bilgiye erişim ve toplumsal katılım biçimlerini köklü şekilde değiştirmiştir. Bu dönüşüm, markalarla kurulan ilişkileri de etkileyerek, tüketicilerin toplumsal meselelere duyarlı markalara yönelmesini sağlamıştır. Marka aktivizmi, özellikle dijital platformlarda stratejik bir iletişim biçimi olarak öne çıkmaktadır. Bu tez, dijital reklamlardaki aktivist içeriklerin bireylerin bilişsel ve duygusal ilgilenimi üzerinden reklamlara yönelik etkileşime geçme niyeti üzerindeki etkisini incelemektedir. Örnek olay olarak, Finish markasının Türkiye'deki su krizi hakkında farkındalık yaratmak ve bireyleri su tasarrufu konusunda harekete geçmeye teşvik etmek için oluşturduğu "Benim Mirasım Su" kampanyası seçilmiştir. Kampanya kapsamında kullanılan sanal gerçeklik uygulaması, katılımcılara deneyimsel bir etkileşim sunmuş ve dijital yerlilerin tepkileri bu doğrultuda analiz edilmiştir. Araştırmada Açıklayıcı Sıralı Karma Yöntem Tasarımı kullanılarak, 500 katılımcıya anket uygulanmış, ardından 20 kişiyle, kampanya videosu ve sanal gerçeklik deneyimi öncesi ve sonrası olmak üzere derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Anket sonuçları, bilişsel ilgilenimin reklam deneyimini paylaşma ve önerme üzerinde olumlu etkisi olduğunu, duygusal ilgilenimin ise paylaşma üzerinde anlamlı etkisi bulunduğunu göstermiştir. Ayrıca, davranışsal etkileşimi yüksek olanların reklama daha aktif katıldığı ve algılanan yaratıcılığın paylaşım ve önerme davranışlarını artırdığı tespit edilmiştir. Nitel veriler, kampanya deneyimi öncesi ve sonrası yapılan görüşmelerle, marka aktivizmi algısında ve duygusal bağ düzeyinde artış olduğunu ortaya koymuştur. Sanal gerçeklik uygulaması, özellikle genç katılımcılar tarafından etkileyici ve harekete geçirici bulunmuştur. Çalışma, dijital ortamda markaların toplumsal duyarlılık içeren kampanyalarının tüketici algısı, ilgilenimi ve davranışı üzerindeki etkilerini ortaya koyarak, sürdürülebilir ve sorumlu marka iletişimi stratejilerine katkı sağlamayı hedeflemektedir
Psychological infrastructure of cross-border educational activities: A Türkiye sample
Küreselleşme ve artan göç hareketleri sonucunda farklı ülkelerden gelen öğrencilerin yükseköğretim kurumlarında eğitim alması yaygın bir olgu haline gelmiştir. Bu durum, öğrencilerin kendi ülkelerinden farklı kültürel ortamlara uyum sağlama gerekliliğini beraberinde getirmektedir. Kültürel adaptasyon süreci; bireyin yeni bir toplumsal, akademik ve kültürel çevreye uyum sağlamasını ifade ederken, genel iyi oluş kavramı ise bireyin yaşam doyumunu, psikolojik ve sosyal işlevselliğini kapsamaktadır. Uluslararası öğrencilerin yaşadıkları kültürel adaptasyon güçlükleri, yalnızca akademik başarılarını değil, aynı zamanda psikolojik iyi oluş düzeylerini de etkileyebilmektedir. Bu bağlamda, araştırmanın amacı, Türkiye'de öğrenim gören uluslararası üniversite öğrencilerinin kültürel adaptasyon düzeyleri ile genel iyi oluşları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırmanın örneklemini 18-35 yaş aralığında öğrenim gören 120 uluslararası üniversite öğrencisi (79 kadın,41 erkek) oluşturmaktadır. Katılımcılardan elde edilen veriler, Demografik Bilgi Formu, Kültürel Adaptasyon Ölçeği ve Genel İyi Oluş Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Ayrıca öğrencilerin demografik durum değişkenleride kontrol değişkeni olarak değerlendirilmiştir. Araştırma verilerinin analizinde SPSS 25.0 programı kullanılmış ve değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon analizi ile test edilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, kültürel adaptasyon ile genel iyi oluş arasında pozitif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r = ,291; p < ,01). Bu sonuç, öğrencilerin kültürel adaptasyon düzeyleri arttıkça genel iyi oluş düzeylerinin de yükseldiğini göstermektedir. Ayrıca ekonomik durum ve cinsiyet değişkeni kontrol edildiğinde de kültürel adaptasyon ile genel iyi oluş arasındaki ilişkinin anlamlılığını koruduğu belirlenmiştir. Deskriptif istatistikler incelendiğinde, katılımcıların kültürel adaptasyon ortalamasının (X̄ = 244,60; SS = 37,92) genel iyi oluş ortalamasına (X̄ = 39,76; SS = 9,47) kıyasla daha yüksek düzeyde olduğu görülmüştür. Araştırma bulguları, kültürel adaptasyonun uluslararası öğrencilerin iyi oluşlarını etkileyen önemli bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle yeni bir kültürel çevreye uyum sağlama sürecinde yaşanan zorlukların, psikolojik iyi oluş üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceği; buna karşın güçlü bir kültürel adaptasyonun öğrencilerin yaşam doyumlarını, sosyal ilişkilerini ve psikolojik dayanıklılıklarını artırabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca ekonomik durumun öğrencilerin adaptasyon ve iyi oluş süreçlerinde dolaylı bir etkiye sahip olabileceği gözlenmiştir. Kadınların kültürel adaptasyon düzeylerinin erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda, üniversitelerin uluslararası öğrencilere yönelik kültürel adaptasyon programları geliştirmeleri, psikolojik danışmanlık ve sosyal destek hizmetlerini güçlendirmeleri önerilmektedir. Araştırma sonuçları, yalnızca bireysel düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve politik düzeyde de önem taşımakta olup, uluslararası öğrencilerin eğitim hayatlarına daha sağlıklı bir şekilde devam edebilmeleri için yol gösterici olabilecek niteliktedir
Şizofreni hastalarında DOCK4 rs147636134 polimorfizminin incelenmesi
Schizophrenia is a multicausal and heritable psychiatric disease characterized by positive and negative symptoms. Genetic factors, neurobiological alterations, and environmental triggers are major parts of its etiology, which is still under extensive investigation and scrutiny. Genetic studies have proven that schizophrenia is a polygenic disease with many genes proven to play functions in this disease, and any putative one is subject to study. Recent studies have focused on SNPs of genes that were found to be strongly associated with neurodevelopmental and neuropsychiatric diseases. In this study, the investigation of the polymorphism of the rs147636134 SNP of the DOCK4 gene, which is an important gene in neuropsychiatric diseases, was performed in patients with schizophrenia. This study was conducted on 20 patients admitted to NPISTANBUL Brain Hospital and diagnosed with schizophrenia. Genomic DNA was isolated from blood samples; these samples were prepared and analyzed by RT-PCR. Fisher's exact test is applied to the obtained results for statistical evaluation. As a result, only genotype AA is found in all patients (100%), with no single occurrence of other genotypes GG or AG (0%). According to allele distribution, allele A is found to be 40 (100%), and G to be 0 (0%). These findings were insufficient to say whether there is a notable polymorphism among patients. Further advanced studies are recommended to detect any possible polymorphism with a clinical significance related to schizophrenia
Quantitative eeg interhemispheric coherence findings in anorexia nervosa and bulimia nervosa eating disorders
Bu araştırma, toplumda en sık görülen yeme bozuklukları olan anoreksia nervosa ve bulimia nervosa tanısı almış bireylerin elektroensefalografi (EEG) ve kantitatif elektroensefalografi (qEEG) parametrelerinden interhemisferik FFT koheransın normal sağlıklı bireyler ile karşılaştırılmasını ve Yeme Tutum Testi (YTT) ile ilişkisini ele almaktadır. Araştırmanın amacı, yeme bozukluğu tanısı almış bireylerde qEEG koheransının olası biyobelirteç olma rolünü değerlendirmektir. NP İstanbul Beyin Hastanesi arşivinden retrospektif olarak incelenen veriler doğrultusunda, qEEG analizi yapılmış ve YTT uygulanmış olan 40 bulimia nervosa ve 40 anoreksia nervosa tanılı vaka, 60 sağlıklı ve yaş grubu uyumlu kontrol vakası ile karşılaştırılmıştır. qEEG koherans parametresinin incelenmesi için interhemisferik frontal, parietal, temporal ve oksipital loblardan alınan kayıtlar analiz edilmiştir. Gruplararası ANOVA karşılaştırmasına göre Anoreksik bireylerde, normal sağlıklı gruba göre Delta_T3-T4 (p = 0,040), Teta_T3-T4 (p = 0,038), Beta_T3-T4 (p = 0,009) interhemisferik FFT koheransı artmış tespit edildi. Anoreksik bireylerde, normal sağlıklı gruba göre Alfa_FP1-FP2 (p = 0,011) ve F3-F4 (p = 0,046), Beta_FP1-FP2 (p = 0,011) interhemisferik FFT koheransı azalmış tespit edildi. Anoreksik bireylerde, bulimik gruba göre Beta_FP1-FP2 (p = 0,012) interhemisferik FFT koheransı azalmış tespit edilirken; Delta_T5-T6 (p = 0,048) artmış tespit edildi. Ayrıca, Anoreksik bireylerde YTT ile Teta koheransı arasında O1-O2 (r = 0.495, p = 0.010) ve T5-T6 (r = 0.484, p = 0.012) elektrot çiftlerinde istatistiksel olarak belirgin derecede anlamlı pozitif korelasyon bulunurken; Alfa koheransında C3-C4 (r = 0.437, p = 0.026) elektrot çiftinde belirgin anlamlı pozitif güçlü korelasyon tespit edilmiştir. Bulimik bireylerde ise YTT ile Alfa koheransı arasında T3-T4 (r = 0.444, p = 0.038) elektrot çiftinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon bulunurken; Delta koheransında F3-F4 (r=0.422, p=0.051) elektrot çiftinde anlamlılığı sınırda ancak belirgin pozitif korelasyon gösteren anlamlılık tespit edilmiştir. Literatürde ilk kez yapılan bu qEEG koherans çalışmasındaki bulgular, interhemisferik FFT koheransın anoreksia nervosa ve bulimia nervosa tanılarında hem kendi aralarında hem de normal gruba göre farklılık tespit edildiğini göstermiştir. Bu çalışmanın bulguları, qEEG aracılı interhemisferik FFT koheransın yeme bozuklukları tanısı ve ayrımında potansiyel bir biyobelirteç rolünü ortaya koymuştur