Üsküdar University Academic Digital Archive
Not a member yet
7325 research outputs found
Sort by
Evaluation of evidence-based occupational therapy interventions in children aged 3–5 with disintegrative disorder
Bu araştırmada, 3–5 yaş arası Çocukluk Çağı Dezintegratif Bozukluğu (ÇÇDB) tanısı almış çocuklarda bireyselleştirilmiş ergoterapi müdahalelerinin motor beceriler, sosyal işlevsellik ve öz bakım alanlarına etkisi değerlendirilmiştir. Araştırma, deney ve kontrol gruplarında toplam 60 çocukla yürütülmüş, deney grubuna haftada iki gün, altı hafta süreyle ergoterapi temelli müdahaleler uygulanmıştır. Veriler SPSS 23.0 programında analiz edilmiş; parametrik verilerde bağımsız örneklem t-testi ve tek yönlü ANOVA, non-parametrik verilerde Mann Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri kullanılmış, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. BOT-2 Motor Yeterlilik Ölçeği sonuçlarında, müdahale grubunda denge, el becerisi, üst ekstremite koordinasyonu, bilateral koordinasyon, ince motor hassasiyet ve dayanıklılık alanlarında anlamlı artışlar kaydedilmiştir (p<0.05). WeeFIM sonuçlarında; kendine bakım, transfer, yer değiştirme, iletişim ve sosyal durum alt boyutlarında ve toplam puanlarda istatistiksel olarak anlamlı artışlar olduğu ortaya konmuştur (p<0.05). OSBED sonuçlarında, başlangıç becerileri ve akademik destek becerileri alanlarında anlamlı gelişmeler görülmüştür (p<0.05). Duyu-Motor Fonksiyon Anketi'nde ise regülasyon, duyusal olgunluk, hiporeaktif ve hareket olgunluğu alt boyutlarında anlamlı iyileşmeler gözlenmiştir(p<0.05). Sonuç olarak, bireyselleştirilmiş ergoterapi müdahalelerinin ÇÇDB'li çocuklarda motor planlama, sosyal etkileşim ve günlük yaşam becerilerinde belirgin gelişmeler sağladığı görülmüştür. Bu bulgular, ergoterapiye dayalı erken müdahalelerin gelişimsel resgresyonları önlemede ve yaşam kalitesini arttırmada etkili olabileceğini göstermektedir
An investigation of the impact of childhood traumas on mate selection strategies in young adults
Bu tez çalışmasında, çocukluk çağı travmalarının genç erişkin bireylerin eş seçme stratejileri üzerindeki yordayıcı etkileri incelenmeye alınmıştır. Anket çalışması için araştırma evreni İstanbul ilindeki çeşitli üniversiteler, örneklemi de yaşları 18 ile 39 arasında değişen, bu üniversitelerde öğrenim görmeye devam eden, 124'ü (%67,8) kadın, 59'u (%32,2) erkek olmak üzere toplam 183 genç erişkinler olarak seçilmiştir. Katılımcılara uygulanan Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği (CTQ-28) ve Eş Seçme Stratejileri Envanteri (ESSE) uygulanmıştır. Bu çalışma nicel bir çalışma olup, elde edilen veriler İBM SPSS (Statistical Package for Social Sciences) Statistics 30.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma kapsamında, cinsiyete göre tüm değişkenler karşılaştırılmış; ayrıca katılımcıların romantik ilişki deneyimlerinin olup olmamasına, mevcut ilişkilerinin türüne göre eş seçme stratejileri incelenmiştir. Aynı zamanda, değişkenler arasındaki ilişkiler korelasyon analizleriyle değerlendirilmiş ve çocukluk çağı travmalarının eş seçme stratejileri üzerindeki yordayıcı gücü regresyon analizleriyle test edilmiştir. Hiyerarşik regresyon analizi bulgularına göre, özellikle duygusal ihmal, fiziksel istismar ve duygusal istismar gibi travma alt boyutlarının, katılımcıların eş seçme stratejilerinden aile kurumu ve güven, aşk ve çocuk bakımı gibi alt boyutlarıyla anlamlı düzeyde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmış ve klinik uygulamalarda dikkate alınabilecek önerilmiştir
Profesyonel koçluk alan bireylerde inanç ve düşünce kalıpları değişiminin hormon düzeyleri üzerindeki etkisi
This study examines the neurobiochemical and emotional impacts of professional coaching by assessing alterations in dopamine and norepinephrine levels, along with affective states, prior to and following a single coaching session. It examines how alterations in belief systems and cognitive patterns during coaching may affect the brain's neurotransmitter activity related to reward and stress. The major objective is to evaluate if a one-hour coaching session may provide quantifiable alterations in hormone levels and emotional states, thus enhancing the comprehension of coaching as a neuroscience-informed intervention. A single-group pretest-posttest design was employed. Fifteen adult volunteers with previous coaching experience participated. Plasma dopamine and norepinephrine concentrations were quantified using high-performance liquid chromatography (HPLC), and mood was evaluated with the Positive and Negative Affect Schedule (PANAS) prior to and following the session. Although changes in hormone levels did not achieve statistical significance, a relative increase in dopamine and a reduction in norepinephrine were noted. Notable disparities were observed in PANAS scores: positive affect exhibited an increase (p=0.002), while negative affect demonstrated a decrease (p=0.006). A notable inverse association was seen between dopamine levels and negative affect scores. These findings indicate that a solitary coaching session may provide immediate psychological and possible physiological advantages. Future research including bigger sample sizes and repeated interventions is advised to corroborate and enhance these findings. Furthermore, the inclusion of other neurotransmitters and neuroimaging methodologies may enhance comprehension of coaching's effects on cerebral function and neuroplasticity
An examination of the roles of self-compassion, self-esteem, and self-acceptance in relation to psychosomatic symptoms in adults
Bu araştırmanın amacı, yetişkin bireyler öz-şefkat, benlik saygısı ve koşulsuz/koşullu kendini kabul düzeylerinin psikosomatik belirtilerle ilişkisini incelemektir. Türkiye'de yaşayan 18–65 yaş aralığındaki 411 yetişkinden çevrim içi olarak veri toplanmıştır (%64,7 kadın, n=266; %35,3 erkek, n=145). Çalışma kesitsel-ilişkisel tarama desenindedir. Ölçümler Öz-Şefkat Ölçeği Kısa Formu, İki Boyutlu Benlik Saygısı Ölçeği, Koşulsuz/Koşullu Kendini Kabul Ölçeği ve BSI-44 (Bradford Somatik Belirti Envanteri) ile yapılmıştır. Veriler SPSS 26.0'da analiz edilmiş; normallik varsayımı Kolmogorov–Smirnov testi ve çarpıklık-basıklık değerleriyle değerlendirilmiştir. Ölçekler arası ilişkiler Pearson korelasyon, psikosomatik belirtilerin yordanması çoklu doğrusal regresyon; sosyodemografik karşılaştırmalar bağımsız örneklem t-testi ve ANOVA ile incelenmiştir (gerekli yerlerde Tukey post hoc, α=0,05). Ölçeklerin iç tutarlılığı kabul edilebilir-yüksek düzeydedir. Bulgular, öz-şefkat arttıkça psikosomatik belirtilerin toplamda ve tüm alt boyutlarda azaldığını göstermektedir. Benlik saygısının "kendini sevme" ve "öz-yeterlik" boyutları bedensel yakınmalarla negatif ilişkilidir. Koşulsuz kendini kabul, toplam belirti puanı ile özellikle sıklık ve panik alt boyutlarında zayıf fakat anlamlı negatif ilişkiler sergilerken; koşullu kabul belirtilerle pozitif ilişkilidir. Regresyon analizinde, değişkenler kontrol edildiğinde yalnızca öz-şefkat anlamlı yordayıcıdır (β≈−0,26) ve model psikosomatik belirti varyansının yaklaşık %14'ünü açıklamaktadır (R²≈0,14). Diğer değişkenler korelasyon düzeyinde ilişkili olmakla birlikte modele ek açıklayıcılık getirmemiştir. Demografik olarak erkeklerde benlik saygısı ve öz-şefkat daha yüksek, kadınlarda bedensel belirtiler daha fazladır; yaşla birlikte öz-şefkat artmakta ve koşullu kabul azalmaktadır. Sonuçlar, öz-şefkat ve benlik saygısının psikosomatik belirtilerle negatif, koşullu kendini kabulün pozitif, koşulsuz kendini kabulün ise zayıf düzeyde negatif ilişkiler sergilediğini göstermektedir
Examination of various paper samples with different inks burned in different ways by destructive and non-destructive methods
Adli Bilimler, kökeni MÖ 3000'li yıllara uzanan, suç olgusuyla ilişkili kişi, nesne, mekân ve zaman arasındaki bağlantıları, bilimsel yöntemlerle inceleyen; elde edilen verileri yargı mercilerine sunarak adli süreçlere katkı sağlayan multidisipliner bir bilim alanıdır. Bu alan kendi içerisinde birçok alt disiplini barındırmaktadır. Adli Bilimlerin bir alt dalı olan Adli Belge İncelemeleri, her türlü belgenin adli amaçla bilimsel yöntemler ve analitik teknikler kullanarak incelenmesidir. Belge, kısaca yazılı, basılı veya elektronik materyal olarak tanımlanabilir. Belgeyi meydana getiren başlıca unsurlar kâğıt, yazı yazma araçları ve mürekkeptir. Belgeler üzerinde yapılan birçok sahtecilik türü bulunmaktadır. Gerçekleştirilen tüm sahtecilikler, adli belge inceleme uzmanları tarafından çeşitli ekipmanlar kullanarak ön ve detaylı inceleme yöntemleriyle aydınlatılmaya çalışılmaktadır. Belgeler bazen kazara alev alabilir veya kişiler tarafından kasten yakılabilir. Yanan bu belgeler üzerinde suç niteliği taşıyan bir yazı veya yasal öneme sahip başka bir içerik bulunabilmektedir. Yanmış belgeler yangın olay yerinde karşılaşılan delillerden biridir. Belli prosedürlerle olay yerinden toplanması ve laboratuvarda incelenmesi gerekir. Kırılgan yapısı sebebiyle son derece dikkatli olunmalıdır. Zaman içerisinde bu belgeler üzerinde çeşitli inceleme yöntemleri uygulanmıştır. Bu çalışma kapsamında farklı kalemlerle üzerine yazı yazılmış olan çeşitli kağıtlar dört farklı yakma yöntemiyle (ev tipi fırın, çakmak, etüv ve mikrodalga fırın) yakılmıştır. Daha sonra bu kağıtlar VSC 8000, stereo mikroskop, ATR-FTIR ve floresans spektroskopi cihazlarıyla incelenmiştir. Yakılan bazı kağıtlara NaOH (sodyum hidroksit) ve H2O2 (hidrojen peroksit) kimyasalları uygulanmıştır. Yakma yöntemi, kağıtlar üzerine yansıtılan ışık kaynağı, kalem ve kâğıt türleri gibi birçok faktörün incelemede etkili olduğu görülmüş; VSC 8000, stereo mikroskop, ATR-FTIR ve floresans spektroskopi cihazlarının yanmış belgelerin ve üzerindeki yazıların incelenmesinde, yanma işleminin hangi araç ile gerçekleştiğinin tespitinde ve yangın olaylarının aydınlatılmasında güvenli bir seçenek olduğu; NaOH ve H2O2 kimyasallarının da bu belgeler üzerindeki yazıları deşifre etmede kullanılabileceği sonucuna varılmıştır
Evaluation of stress, nutritional knowledge level and food consumption of pregnant women followed in the hospital
Bu çalışmanın amacı, gebelerdeki gebelik dönemi stresi ile beslenme bilgi düzeylerinin besin tüketimlerine etkisinin incelenmesidir. Bu çalışma ile gebelerin yaşadığı stresin beslenme tercihleri üzerindeki etkilerini anlamak ve sağlıklı gebelik sürecini desteklemek amaçlanmaktadır. Kesitsel yapılan araştırmamıza Zeynep Kamil Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde takip edilen 210 gebe dahil edilmiştir. Veri toplamada demografik bilgiler sorulmuş ve Gebelik Stresini Değerlendirme Ölçeği (GSDÖ), 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı ve Yetişkinler için Beslenme Bilgi Düzeyi Ölçeği (YETBİD) kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 27.0 programı kullanılmıştır. Bu araştırmada, gebelerin Genel Stres Düzeyi Ölçeği (GSDÖ) puanlarının ortalama 69,00±28,79 olduğu bulunmuştur. Yetişkinler İçin Temel Beslenme ve İlgili Davranışlar Ölçeği (YETBİD) alt faktör puanları incelendiğinde, temel beslenme bilgisi, besin tercihi ve beslenme ile sağlık arasındaki ilişki düzeylerinin ortalama puanlarının sırasıyla 44,89±7,97, 24,67±4,55 ve 8,54±1,79 olduğu belirlenmiştir. Gebelerin öğün atlama durumlarına göre GSDÖ alt faktör puanlarında anlamlı farklılıklar saptanmıştır (p<0,05). Ayrıca, YETBİD'in "Beslenme ve Sağlık Arasındaki İlişkinin Derecesi" puanları arttıkça, gebelerin "Bebek Bakımı ve Değişen Aile İlişkilerinden Kaynaklanan Stres" düzeylerinde %16,1'lik bir azalma olduğu bulunmuştur (p<0,05). Gebelerin YETBİD'in "Beslenme ve Sağlık Arasındaki İlişkinin Derecesi" alt faktör puanları arttıkça "Toplam Folat (µg)" alımında artış olduğu bulunmuştur. Araştırma sonuçları, yüksek stres seviyelerinin ve yetersiz bilgi düzeyinin besin tüketimini olumsuz etkileyebileceğini göstermektedir
God and conditions in classical period Western and Islamic philosophy truth
İnsan ve hayatın anlamsal bir bütün olduğu kabulünden başlayarak, bu bütünün doğal bir fenomen olarak çıkarsamalardan ibaret olduğunu söylemek mümkündür. Burada vurgulanmak istenen asıl husus, insanın anlamsal bir bütünün parçası olmaksızın kendisi dediği şey olarak bütüncül bir tanım ihtiva edemeyecek olmasıdır. Bu bakımdan insan ve anlamsal bütünlük kesin ve ayrışmaz bir yapı arz edeceğinden, onun yaşamakla yükümlü olduğu hayatını ve insan olma zorunluluğunu bu bağlamda kendisi olarak belirlenmiş zemine oturtması kaçınılmaz olacaktır. Böylece insan için gaye, aslında salt bir netice olarak değil, aynı zamanda kendi hareket dinamiği olarak daha en başından itibaren var olana denmektedir. Bu çalışmadaki amaç, inanmanın bir gaye olarak sürece ilintili olan şey olmaktan öte, onun aslında varlık ile yani kendisini varsayarak inanan ya da kabul eden için kendisi ile birlikte varlık anlamında da bir dayatma olduğunu göstermektir. Bu bağlamda, Tanrı ve hakikat olgularının düşünmenin ve ideal bir anlam formunun gereği olarak bir sürece ilişik olan değil, bizzat o sürecin belirleyicisi olarak var olduğunu görmek bu bakımdan önem arz etmektedir. Bu çalışmada, Batı ve İslam klasik düşüncesindeki Tanrı ve hakikat olgularının açılımları, önemli ekol ve düşünürler üzerinden ele alınmaktadır. Bu sayede iki farklı düşünce disiplinindeki ortak ve farklı yönlerin neler olduğunu görmek mümkün olacaktır. Burada asıl gaye, Tanrı ve hakikat olgularının neden insanda sonradan ya da tecrübeye dayalı şekilde değil de, insanın bir varlık olma gereksiniminden kaynaklandığını vurgulamaktır. Buradan ulaşmaya çalışılan, Tanrı ve hakikat olgusuna yönelik basit bir takipten ziyade, konunun insandaki bütüncül mevcudiyetine odaklanmaktır. İnsanın varlık gösterdiği her zaman ve zeminde Tanrı ve hakikat olgularının bir boşluk doldurmak yerine, kendi dönüştürücü etkisi olan ve bu etkisi sayesinde insanı da dönüştürdüğüne dair bir düşünceyi ve umudu benzer çalışmalara ilham etme arzusu bizi bu çalışmaya teşvik etmiştir. Böylece insanın yaşadığı tüm alanlardaki Tanrı ve hakikat olgusu daha ayrıntılı ve bütüncül görülebilecektir. İnsanda doğuştan Tanrı ve hakikat olgusu ile bitişik bir varlık zorunluluğunun insan kaynaklı olmadığını, aksine Tanrı ve hakikatin bizzat kendi olgusal değerinden kaynaklı olduğunu anlamaya çalışmak bu tezin ana gayesidir
The concept of happiness in Schopenhauer's philosophy
Bu çalışma, Arthur Schopenhauer'ın felsefesinde "mutluluk" kavramını merkezine alarak, onun ontolojik düşüncesiyle bu kavrayış arasındaki bağı görünür kılmayı amaçlamaktadır. Schopenhauer'ın temel eseri İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya çerçevesinde, dünyanın temelde ne olduğu sorusuna verdiği yanıtlar ve bu yanıtların insan yaşamı, arzu, acı ve doyum gibi kavramlarla ilişkisi irdelenmiştir. Schopenhauer'a göre mutluluk, ulaşılması gereken sürekli bir erekten ziyade, istemenin doğasında var olan tatminsizliğin kısa süreli duraksamalarıyla kendini gösteren bir hâl olarak ortaya çıkar. Sürekli bir şeylerin peşinden koşmak, doyum anlarının da anlamını yitirmesine neden olur. Bu çerçevede, istemenin yapısı gereği insanı hep eksik ve arayışta tutması, kalıcı bir mutluluğun neden mümkün olamayacağını değil; neden sürekli tatmin arayışıyla elde edilemeyeceğini ortaya koymaktadır. Tezin ilk bölümünde, Schopenhauer'ın isteme ve tasavvur ayrımı temelinde kurduğu bilgi ve gerçeklik anlayışı incelenmiştir. Dünya, bir yandan öznel temsillerden oluşan tasavvur olarak kavranırken, diğer yandan isteme olarak kendini açığa vurmaktadır. Bu çift yönlü yapı, insanın yaşantısını ve mutluluk arayışını anlamak açısından belirleyici bir rol oynamaktadır. İkinci bölümde ise mutluluk kavramının felsefi tarihsel izleri sürülmüş; Sokrates, Aristoteles, Epikür ve Stoacı filozofların mutluluğa ilişkin görüşleri karşılaştırmalı biçimde ele alınmıştır. Bu filozofların mutluluğu akılla uyum, erdem, haz ya da doğaya uygunluk üzerinden tanımlamaları ile Schopenhauer'ın daha temkinli ve gerçekçi yaklaşımı arasında dikkat çekici ayrımlar bulunmaktadır. Üçüncü ve son bölümde, Schopenhauer'ın mutluluk anlayışı ayrıntılı olarak incelenmiş; bu anlayış, Antik felsefedeki mutluluk yaklaşımlarıyla karşılaştırmalı bir çerçevede değerlendirilmiştir. Bu karşılaştırma, Schopenhauer'ın insan varoluşuna dair ortaya koyduğu düşünsel yönelimin ayırt edici yanlarını daha görünür kılmayı amaçlamaktadır. Bugün neredeyse herkesin peşinden koştuğu "mutluluk" kavramı, göründüğünden çok daha karmaşık, çok daha kaygan bir zeminde yer almaktadır. Peki bu kadar arzuyla istediğimiz şey nedir? Mutluluk öğrenilebilen, çaba gösterilerek elde edilen bir yaşam sanatı mı; yoksa yalnızca tesadüfen payımıza düşen, rastlantısal bir ayrıcalık mıdır? Bu tez, bu sorulara Schopenhauer'un perspektifinden yaklaşmayı ve bu arayışı daha yakından anlamayı hedeflemektedir
Evaluation of health data for evidence-based public health practices
Bu çalışma, Türkiye'de sağlık verilerinin kanıta dayalı halk sağlığı karar ve uygulamalarındaki rolünü ve etkin kullanımını değerlendirmek amacıyla karma yöntem araştırma tasarımıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nicel kısmında, Sağlık Bakanlığı merkez ve taşra teşkilatında görev yapan halk sağlığı uzmanlarına çevrimiçi bir anket uygulanmış; sağlık bilgi sistemleri kullanımı, veri yönetimi deneyimleri ve kanıta dayalı halk sağlığı kararlarına ilişkin görüşleri incelenmiştir. Nitel kısımda ise halk sağlığı akademisyenleri, yöneticiler ve stratejistlerden oluşan üç odak grup aracılığıyla, sağlık verilerinin karar süreçlerindeki kullanımını etkileyen kolaylaştırıcılar, bariyerler ve çözüm önerileri derinlemesine değerlendirilmiştir. Araştırmada, Türkiye'de sağlık bilgi sistemlerinin altyapısının güçlü olduğu ve verinin operasyonel süreçlerde etkin şekilde kullanıldığı, ancak veri kalitesi, entegrasyon eksiklikleri ve veri paylaşımı konularında önemli bariyerler bulunduğu belirlenmiştir. Halk sağlığı uzmanlarının bilişim okuryazarlığı yüksek olmasına rağmen, veri analizi ve kullanımına yönelik kapasite geliştirme ihtiyacının devam ettiği görülmüştür. Odak grup görüşmeleri, sağlık bilgi sistemlerinin halk sağlığı hizmetlerinin yönetimi için yerel bağlama uygun şekilde yapılandırılması ve veri paylaşımı politikalarının iyileştirilmesi gerekliliğini vurgulamıştır. Sonuç olarak, kanıta dayalı halk sağlığı yönetimi, veriden değer üretme yaklaşımıyla şekillenmelidir. Sağlık bilgi sistemleri, büyük veri analizi ve sentetik veri analizi gibi yenilikçi yöntemlerle desteklenerek, yalnızca hizmetleri yönetmek için değil, toplum sağlığını güçlendirecek kararlar almak için kullanılmalıdır. Bu süreçler, multidisipliner iş birlikleri ve güçlü insan kaynağı ile desteklenmelidir. Akademi, kamu, özel sektör ve sivil toplumun birlikte çalıştığı etkileşimli bir ekosistem oluşturulmalı, sağlık bilişim sistemleri yalnızca hastalıkları değil, sağlığı yönetmek için bütüncül bir bakış açısıyla kullanılmalıdır. Koruyucu ve tedavi edici sağlık hizmetlerini entegre eden, sosyal belirleyicileri içeren ve sürdürülebilir halk sağlığı politikalarının geliştirilmesini sağlayan sistemler oluşturulmalıdır
The relation between psychological resilience, death anxiety level, and depression status ın relatives of cancer patients
Bu araştırmanın amacı, kanser hastası yakınlarının psikolojik sağlamlık, ölüm kaygısı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkilerin incelenmesidir. Araştırmaya, cx, İstanbul ilinde yaşayan ve yaşları 18 ile 65 arasında değişen toplam 316 kanser hastası yakını katılmıştır. Çalışmanın verileri, katılımcıların psikolojik sağlamlık düzeylerini belirlemek amacıyla Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği-10 (CD-RISC-10), ölüm kaygılarını değerlendirmek için Abdel-Khalek Ölüm Kaygısı Ölçeği ve depresyon düzeylerini ölçmek üzere Beck Depresyon Envanteri (BDI) kullanılarak, çevrim içi ortamda toplanmıştır. Araştırma verileri SPSS 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin normallik varsayımları Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirilmiş, parametrik analizler yapılmıştır. Gruplar arasında anlamlı farklılıklar için Independent t-testi ve ANOVA, anlamlılık durumunda Bonferroni post-hoc testi uygulanmıştır. Veriler arasındaki ilişkiler korelasyon analizleri yapılarak değerlendirilmiştir. Bulgular, kanser hastası yakınlarının psikolojik sağlamlık düzeyleri ile ölüm kaygısı ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı negatif ilişki olduğunu göstermiştir. Ayrıca sosyo-demografik özelliklerin psikolojik sağlamlık, ölüm kaygısı ve depresyon düzeyi değişkenleri üzerindeki etkileri analiz edilmiş olup cinsiyet ve medeni durumun ölüm kaygısı üzerinde anlamlı bir etkisinin olduğu, ancak yaş, eğitim ve çalışma durumunun ölüm kaygısı ölçek puanları üzerinde anlamlı bir fark yaratmadığı görülmüştür. Çalışmanın sonuçlarına göre psikolojik sağlamlık özelliğinin, kanser hastası yakınlarının ölüm kaygısı ve depresyon düzeylerini azaltmada önemli bir koruyucu faktör olabileceği düşünülmüştür. Bu durum, hasta yakınlarına yönelik psikososyal destek programlarının gerekliliğini ortaya koymaktadır