Üsküdar University Academic Digital Archive
Not a member yet
7325 research outputs found
Sort by
Investigation of the relationship between secondary school students' exam anxiety levels and smartphone addiction
Bu araştırmanın amacı, İstanbul'da ortaokul 5, 6, 7 ve 8. Sınıfa giden öğrencilerin sınav kaygı düzeyleri ile akıllı telefon bağımlılığı düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi olarak tanımlanmıştır. Çalışmanın değişkenleri yaş, cinsiyet, sınıf düzeyi, kardeş sayısı, maddi durum, ebeveyn medeni durum, ebeveyn çalışma durumu, ebeveynin başarıya yönelik tutumu, ebeveynin kişiye yönelik tutumu, okul başarısı, akıllı telefonu genel olarak kullanma amacı, günde ortalama akıllı telefon kullanım süresi, günde ortalama yalnız kalma süresi, evde kendine ait odanın mevcudiyeti sosyodemografik verileri de ele alınmıştır. Araştırma nicel yöntemlerden ilişkisel tarama modeli kullanılarak tasarlanmıştır. Araştırmaya basit rastgele örnekleme yöntemi ile toplam 417 öğrenci katılmıştır. Araştırmada, demografik özellikleri değerlendirmek için Kişisel Bilgi Formu, sınav kaygısı düzeyini ölçmek için "Westside Sınav Kaygısı Ölçeği" ve akıllı telefon bağımlılığı düzeyini ölçmek için "Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Form" kullanılmıştır. Verilerin çözümlenmesinde, iki grup arasındaki karşılaştırmalarda Mann-Whitney U Testi, ikiden fazla grup için ise Kruskall-Wallis H Testi kullanılarak analizler yapılmıştır. Korelasyon analizinde Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Sınav kaygısı ile cinsiyet (kız öğrencilerin sınav kaygı düzeyi daha yüksek), ebeveynin başarıya yönelik tutumu, ebeveyn tutumu, okul başarısı, akıllı telefon kullanım süresi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Akıllı telefon bağımlılığı ile ebeveynin başarıya yönelik tutumu, okul başarısı, akıllı telefon kullanım süresi ve yalnız kalma süresi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ortaokul öğrencilerinin sınav kaygı düzeyleri ile akıllı telefon bağımlılığı düzeyi arasında pozitif yönlü zayıf düzey anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Bu bulgulara dayanarak ebeveynlere, öğretmenlere ve öğrencilere bilinçli teknoloji kullanımı, duygu düzenleme becerileri, stres yönetimi, bağımlılıkla mücadele, otokontrol, serbest zamanı değerlendirme, öz şefkat, özgüven üzerine psikoeğitim çalışmaları yapılmasının faydalı olacaktır
Detecting discriminative biomarkers for obsessive compulsive disorder using deep learning algorithms
Bu tezde, Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) tanılı bireylerin ve sağlıklı bireylerin elektroensefalografi (EEG) verileri kullanılarak derin öğrenme yöntemleri aracılığı ile OKB için ayırt edici biyobelirteçlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, OKB'nin nesnel tanılama süreçlerine yapay zeka destekli yaklaşımlarla katkı sağlanması hedeflenmiştir. Araştırmada, OKB tanısı konmuş bireyler ile sağlıklı bireylerden elde edilen EEG sinyalleri kullanılmış; bu veriler üzerinde derin öğrenme algoritmaları uygulanmıştır. Bu kapsamda, Bir Boyutlu Konvolüsyonel Sinir Ağı- Kapılı Tekrarlayan Birim (1DCNN-GRU) ve Bir Boyutlu Konvolüsyonel Sinir Ağı- Transformer Encoder (1DCNN-TE) mimarileri geliştirilmiş ve bu modellerle EEG verileri sınıflandırılmıştır. Sınıflandırma raporlarına göre, 1DCNN-TE modeli, 1DCNN-GRU modeline kıyasla daha yüksek performans sergileyerek, doğruluk, kesinlik, duyarlılık ve F1 skoru gibi metriklerde üstünlük göstermektedir. 1DCNN-TE modelinde, yanlış negatifler (11) ve yanlış pozitifler (1) düşük seviyelerde kalırken, 1DCNN-GRU modelinde bu değerler sırasıyla 30 ve 95'tir. Ayrıca, 1DCNN-TE modelinin eğitim ve test doğruluğu %95'in üzerinde iken, 1DCNN-GRU modelinde doğruluk %90'nın üzerine ulaşmıştır. Eğitim ve test kayıpları her iki modelde de azalma eğilimindeyken, 1DCNN-TE modelinde test kaybındaki dalgalanmalar daha belirgin olmuştur. Elde edilen bulgular, her iki modelin de OKB'yi yüksek doğruluk oranlarıyla sınıflandırabildiğini ve EEG sinyalleri üzerinden ayırt edici özellikleri başarılı şekilde öğrenebildiğini göstermiştir. Ancak test verilerinde gözlemlenen dalgalanmalar veya kontrol grubu tespitindeki hatalar, modellerin genellenebilirliği ve yeni veriler üzerindeki güvenilirliği açısından sınırlılıklara işaret etmiştir. Bu çalışma, derin öğrenme tabanlı modellerin psikiyatrik tanılarda kullanımı açısından yenilikçi bir yaklaşım sunmuş ve OKB'nin biyobelirteç temelli tanılanmasında EEG'nin potansiyelini vurgulamıştır
Segmentation of prostate cancer lesions from biparametric mri images using deep learning methods
Prostat kanseri, erkeklerin üreme sisteminde bulunan prostat bezindeki hücrelerin anormal ve kontrolsüz bir şekilde büyümesi sonucu oluşan kötü huylu bir tümördür. Akciğer kanserinden sonra erkekler arasında en sık görülen kanser türü olarak bilinmektedir (Akpınar ve Akpınar, 2024). Prostat kanserinin tanı ve tedavisinde en çok tercih edilen yöntemlerden biri Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'dir. MRG, kanserli dokuların tespitinde ve hassas bir şekilde lokalizasyonunda kritik bir rol oynamaktadır. Ancak, prostat kanserinin doğru bir şekilde tanısı zaman alıcı ve yorucu bir süreçtir. Bu çalışmada, patolojik tanıya ihtiyaç duyulmadan, prostat kanseri göstergesi olan lezyonların yapay zeka modelleri kullanılarak MRG üstünden segmentasyonu amaçlanmaktadır. Çalışmada Prostate Imaging: Cancer AI (PI-CAI) veri seti kullanılarak, prostat kanseri lezyonlarının segmentasyonu için U-Net, U-Net++ ve ResU-Net gibi derin öğrenme tabanlı modeller geliştirilmiştir. Önerilen modeller, prostat kanserinin teşhis ve tedavi süreçlerini desteklemek amacıyla, hızlı ve doğru segmentasyon sağlayarak uzmanların iş yükünü hafifletmeyi ve hasta sonuçlarını iyileştirmeyi hedeflemektedir. T2 ağırlıklı bi-parametrik MRG görüntüler üzerinde gerçekleştirilen çalışmada, 5 katlı çapraz doğrulama yöntemi kullanılarak farklı yığın boyutları ve kayıp fonksiyonları ile derin öğrenme modelleri eğitilmiştir. Modellerin performansları ortalama IoU, ortalama DSC, F1 Skoru, Geri Çağırma ve Kesinlik metrikleri ile karşılaştırılmıştır. Ayrıca eğitim kümesindeki lezyon alanlarının piksel cinsinden alanı , tahmin edilen lezyon bölgelerinin alanları bu referans değerin altında kaldığında gürültü olarak değerlendirilip çıkarılmıştır. Bu işlem sonrası modellerin performansları kapsamlı bir şekilde karşılaştırılmıştır
Digital Amnesia: The Erosion of Memory
Digital amnesia is a condition in which our memory capacity decreases as a result of changes in our habits of accessing and storing information with the many features of modern digital devices and the internet. When people think that information is easily accessible on the Internet, they prefer to store information on digital devices rather than remember it. This situation leads to a weakening of in-depth information processing and critical thinking skills due to the ease of access to information and the immediate availability of responses. In particular, the fact that students and young adults store and rely on information on digital devices rather than taking notes negatively affects their learning and memory processes. Neuroscience research suggests that the constant flow of digital information may lead to structural and functional changes in brain regions associated with attention and memory. These changes include cognitive effects such as distraction and reduced memory functions resulting from intensive use of digital devices. Digital amnesia also has social and psychological effects. Continuous use of digital devices reduces face-to-face communication and weakens social interactions. Increased screen time and the expectation of instant access to information lead to psychological problems such as impatience, distraction, sleep problems and stress. In conclusion, digital detox, time management by limiting screen time, and sleep hygiene are important to minimize the negative effects of excessive use of digital devices and to protect cognitive health. Strategies such as memory exercises with activities such as solving puzzles and reading books, physical note-taking and planning, more face-to-face social interactions and increasing physical activity also have important effects on cognitive health protection. It is also suggested to raise public awareness through trainings on the concept of digital amnesia, its negative effects and prevention strategies.https://dergipark.org.tr/tr/pub/pgy/issue/88654/153914
Price analysis of oil and oil-based products with artificial intelligence management
Bu tez çalışmasında, petrol ve petrole dayalı ürün fiyatlarının tahminine yönelik olarak yapay zeka tabanlı bir yaklaşım geliştirilmiş ve zaman serisi verilerinin analizi için LSTM (Long Short-Term Memory) algoritması kullanılmıştır. Enerji piyasalarının yüksek volatilite içeren yapısı, klasik ekonomik tahmin modellerinin ötesine geçecek esnek ve öğrenen sistemlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, 2010–2023 yılları arasında günlük, haftalık ve aylık frekansta kaydedilen Brent tipi ham petrol fiyatları ile bazı türetilmiş ürünlerin fiyat verileri toplanmış, ön işleme sürecinden geçirilmiş ve modelleme için hazırlanmıştır. Model, Python programlama dili kullanılarak oluşturulmuş; eğitim ve test süreçlerinde tensorflow, keras, scikit-learn gibi derin öğrenme kütüphanelerinden yararlanılmıştır. LSTM ağı iki katmanlı olarak yapılandırılmış, Dropout katmanları ile aşırı öğrenmenin önüne geçilmiş ve erken durdurma yöntemi ile modelin eğitim performansı optimize edilmiştir. Modelin başarımı ortalama mutlak hata (MAE), R² skoru ve doğruluk oranı gibi performans metrikleri ile değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, LSTM modelinin petrol fiyatlarını yüksek doğrulukla tahmin edebildiğini göstermektedir. Test seti üzerinde modelin MAE değeri 3.261, R² skoru 0.914 ve doğruluk oranı %89.74 olarak hesaplanmıştır. Farklı frekanslardaki veri setleriyle yapılan uygulamalar, modelin hem kısa hem de orta vadeli projeksiyonlarda başarılı sonuçlar ürettiğini ortaya koymuştur. Çalışmada geliştirilen model, yalnızca teknik doğruluk açısından değil; aynı zamanda enerji ekonomisi bağlamında karar destek süreçlerine katkı sağlayabilecek nitelikte bir yapay zeka uygulaması olarak değerlendirilmektedir
Marital adjustement in women with fibromyalgia syndrome: A qualitative study
Fibromiyalji Sendromu (FMS), kronik yaygın ağrı, yorgunluk, uyku bozuklukları ve bilişsel zorluklarla karakterize, bireylerin fiziksel, psikolojik ve sosyal işlevselliğini önemli ölçüde bozan yaygın bir sağlık sorunudur. FMS ile mücadelede evlilik uyumu süreçleri, eş desteğinin rolü ve başa çıkma stratejileri gibi faktörler kritik bir öneme sahiptir. Ancak FMS tanısı almış ve evlilik deneyimi olan kadınlarda bu önemli etkenlerin nasıl deneyimlendiğinin, özellikle Türkiye bağlamında, nitel ve derinlemesine bir bakış açısıyla yeterince araştırılmamış olması, bu alanda bir araştırma ihtiyacını ortaya koymuştur. Bu çalışma ile, FMS' nin evlilik ilişkileri üzerindeki çok boyutlu etkilerinin, eş tarafından anlaşılma/desteklenme faktörlerinin, sistemik etkileşimlerin ve başa çıkma mekanizmalarının yorumlayıcı fenomenolojik bir bakış açısıyla incelenmesi amaçlanmaktadır. Nitel araştırma deseni içinde Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) yaklaşımı benimsenmiş; FMS tanısı almış, altısı evli ve ikisi boşanmış olan sekiz kadın katılımcı ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Veriler YFA ilkeleri doğrultusunda tematik olarak analiz edilmiştir. Analizler, FMS ve evlilik uyumu arasında karmaşık, çift yönlü ve genellikle yıpratıcı bir etkileşimsel döngünün varlığını ortaya koymuştur. Katılımcılar hastalıklarının başlangıcını veya alevlenmesini sıklıkla evlilik uyumundaki bozulmalarla ilişkilendirirken, hastalığın "görünmez" doğası nedeniyle eş tarafından anlaşılmama ve deneyimlerin geçerli kılınmaması temel bir stres kaynağı olarak evlilik uyumunu olumsuz etkilemiştir. Eş desteği eksikliğinin "artan ağrı > artan mutsuzluk > daha da artan ağrı" şeklinde olumsuz bir döngüyü beslediği gözlemlenirken, buna karşın anlayışlı ve destekleyici bir eş tutumunun ise bu döngünün olumsuz etkilerini hafifleterek bireyin iyi oluş halini olumlu yönde önemli ölçüde etkilediği belirlenmiştir. Katılımcıların bu zorluklarla başa çıkmak için profesyonel yardım arama, yaşam tarzı değişiklikleri, maneviyat ve bilişsel yeniden yapılandırma gibi çeşitli bireysel stratejiler kullandıkları da saptanmıştır. Sonuç olarak bulgular, FMS'nin evlilik bağlamında sadece bireysel bir sağlık sorunu olarak ele alınamayacağını, aksine derinlemesine ilişkisel ve sistemik bir mesele olduğunu göstermektedir. FMS yönetiminde, sorunun etkileşimsel doğasını ve özellikle eşin anlayış/destek rolünün kritik önemini göz ardı eden bireysel yaklaşımların yetersiz kalabileceği; bu nedenle çiftin etkileşim kalıplarını hedef alan, olumsuz döngüleri kıran ve ortak başa çıkma stratejilerini geliştiren aile danışmanlığı gibi sistemik müdahalelerin değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır
A comparison of safety culture among healthcare field students
Güvenlik kültürü, bireylerin ve kurumların güvenliğe ilişkin ortak değer, inanç, tutum ve davranışlarını kapsayan, özellikle sağlık sektöründe risklerin önlenmesinde kritik öneme sahip bir kavramdır. Bu çalışmada, sağlık alanında öğrenim gören üniversite öğrencilerinin güvenlik kültürü düzeyleri; güvenlik farkındalığı ve güvenli davranış boyutlarında incelenmiştir. Araştırma, Çin'de yapılan bir çalışmada kullanılan ölçeğin uyarlanmasıyla yürütülmüştür. Çalışmaya, 8 demografik soru ve 5'li Likert tipinde 29 maddeden oluşan anketi yanıtlayan toplam 1.153 öğrenci katılmıştır. Açımlayıcı faktör analizi sonucunda ölçeğin iki alt boyut (güvenli davranışlar ve güvenlik farkındalığı) altında toplandığı, toplam varyansın %65,445'ini açıkladığı ve faktör yüklerinin büyük oranda 0,40'ın üzerinde olduğu belirlenmiştir. Bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü ANOVA ve Welch testi analizleri sonucunda, yaş, cinsiyet, öğrenim türü, uyruk, staj deneyimi ve İSG eğitimi alma durumu gibi demografik değişkenlere göre güvenlik kültürü düzeylerinde anlamlı farklılıklar saptanmıştır. Bulgular, İSG eğitimi ve uygulamalı deneyimlerin güvenli davranış düzeylerini artırmada etkili olduğunu; ancak bazı gruplarda farkındalık düzeylerinin beklenenden düşük kalabildiğini göstermiştir. Elde edilen sonuçlar, üniversite düzeyinde güvenlik kültürü eğitimlerinin içeriğinin ve yöntemlerinin geliştirilmesi, uygulamalı öğrenme fırsatlarının artırılması ve proaktif güvenlik davranışlarını teşvik eden politikaların yaygınlaştırılması gerektiğini ortaya koymaktadır
Regional impacts of Israel's relations with the Gulf countries
Bu çalışma, İsrail ile Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri arasındaki ilişkilerin tarihsel gelişimini, mevcut dinamiklerini ve bölgesel ile küresel düzlemdeki etkilerini ele almaktadır. İsrail-Körfez etkileşimleri, geleneksel diplomatik normların ötesine geçerek zımni güvenlik rejimi çerçevesinde şekillenmiş ve taraflar arasında örtük güvenlik iş birlikleri temelinde ilerlemiştir. Çalışmada, özellikle İran'ın bölgesel politikalarının ve nükleer programının İsrail ve Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik koordinasyonuna etkisini ve bu sürecin Filistin meselesi ile bölgesel diplomasiye yansımaları incelenmiştir. Bu bağlamda, araştırmada nitel bir yöntem benimsenmiş ve güvenlik rejimleri ile zımni güvenlik rejimi kavramları çerçevesinde İsrail-KİK ilişkileri teorik olarak ele alınmıştır. Çalışma kapsamında, taraflar arasındaki gayri resmi güvenlik ve istihbarat iş birlikleri, ticari ortaklıklar ve savunma anlaşmaları tarihsel ve analitik bir çerçevede değerlendirilmiştir. İsrail'in Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik ve teknolojik iş birlikleri, bölgesel kalkınma ve enerji politikaları açısından ele alınarak bu ilişkilerin ABD, Çin ve Rusya gibi küresel aktörler tarafından nasıl yönlendirildiği tartışılmıştır. Çalışma, zımni güvenlik rejimi kavramının Orta Doğu'daki uygulanabilirliği üzerine odaklanarak, İsrail-Körfez iş birliğinin bölgesel güvenlik mimarisi ve uzun vadeli istikrar üzerindeki etkilerini değerlendirmektedir
The impact of artificial intelligence-based video advertisements on consumers' purchasing behavior
on yıllarda teknolojinin hızlı gelişimi, birçok sektörde önemli dönüşümlere yol açmıştır. Özellikle yapay zekâ teknolojileri, pazarlama ve reklamcılık alanlarında tüketici davranışlarını anlamak ve yönlendirmek için devrim niteliğinde yenilikler sunmaktadır. Yapay zekâ, büyük veri analizleri, makine öğrenimi ve doğal dil işleme gibi yöntemlerle tüketici eğilimlerine dair derinlemesine içgörüler elde edilmesine olanak tanırken, aynı zamanda reklamların daha etkili ve hedef odaklı bir şekilde sunulmasını sağlamaktadır. Bu bağlamda, yapay zekâ içerikli reklamların tüketicilerin satın alma davranışlarına olan etkisi, pazarlama ve reklam stratejilerinin yeniden şekillendirilmesi açısından önemli bir araştırma konusu olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, yapay zekâ içerikli video reklamlarının tüketicilerin satın alma niyetleri üzerindeki etkisini incelemek amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında nicel araştırma yöntemlerinden anket tekniği kullanılmış olup, veriler çevrimiçi anket aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın örneklemini, Türkiye'de yaşayan ve yapay zekâ içerikli video reklamlara maruz kalan 18-55 yaş arası 418 katılımcı oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, SPSS v27 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonuçları, yapay zekâ içerikli video reklamlarına yönelik algı boyutlarından güvenilirlik, bilgi vericilik ve ekonomiye fayda boyutlarının tüketicilerin satın alma niyeti üzerinde anlamlı ve pozitif etkisi olduğunu göstermektedir. Demografik özellikler açısından, kadın katılımcıların, genç yaş grubunun (18-35 yaş), eğitim düzeyi yüksek olanların ve bekar katılımcıların yapay zekâ içerikli reklamlara karşı daha olumlu tutum sergiledikleri ve daha yüksek satın alma niyetine sahip oldukları tespit edilmiştir
Studies on genetic variants related to bipolar disorder
Bipolar bozukluk (BH), depresyon ve mani/hipomani dönemleri ile tanımlanan karmaşık ve kronik nöroprogresif bir duygu-durum bozukluğudur. Forkhead Box P1 (FOXP1), Synaptic Ras GTPase-activating protein 1 (SYNGAP1) ve Dedicator of Cytokinesis 4 (DOCK4) genleri sinaptik plastisite, nöronal iletişim ve beyin gelişimi için kritik öneme sahiptir. Bu çalışmanın amacı bu polimorfizmlerin BD ile ilişkisini araştırmak ve genetik varyasyonların Türk popülasyonunda hastalık patogenezi üzerindeki etkilerini belirlemektir. Bu çalışma 50 BD hastası ve 100 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 150 katılımcı ile yürütülmüştür. Periferik kan örneklerinden DNA izole edilmiş ve FOXP1, SYNGAP1 ve DOCK4 polimorfizmleri Real-Time PCR kullanılarak genotiplenmiştir. Genetik varyantların dağılımı hasta grupları ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılmış, istatistiksel analizler için Ki-kare testi uygulanmıştır. Çalışmada incelenen FOXP1 (rs767001715), SYNGAP1 (rs199759879) ve DOCK4 (rs147636134) polimorfizmleri açısından BD hasta grupları ile sağlıklı kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca bu varyantların küresel nüfus verileriyle uyumlu alel frekanslarına sahip olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma dünyada FOXP1, SYNGAP1 ve DOCK4 polimorfizmlerinin BD üzerindeki ilk araştırması olup, bu polimorfizmlerin Türk nüfusunda BD için birincil genetik risk faktörü olmadığını göstermektedir. Bu genlerin BD ile ilişkisini daha fazla araştırmak için geniş ölçekli nüfus analizlerine ve fonksiyonel çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu çalışma, genetik biyobelirteçlerin psikiyatrik bozukluklardaki rolünün anlaşılması ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına katkıda bulunulması için önemli bir temel sunmaktadır. Bu belirlenen genotip dağılımının ortaya konması popülasyon analiz çalışmasının öncü çalışması olacaktır