Üsküdar University Academic Digital Archive
Not a member yet
7325 research outputs found
Sort by
Clear cell renal cancer metabolism: Secrets behind fatty acid synthesis.
e16500 Background: Clear renal cell carcinoma (KIRC) is the most common histological subtype of renal cell carcinoma, known for its clear appearance due to accumulation of lipids and glycogen.This study investigates the genetic expression of key enzymes involved in fatty acid synthesis and breakdown, focusing on the cause of lipid storage and the cell’s purpose behind it. We examine the expression of enzymes involved in the rate-limiting steps of fatty acid metabolism, including acetyl-CoA carboxylase Alpha (ACACA), which catalyzes the cytoplasmic conversion of acetyl-CoA to malonyl-CoA, initiating fatty acid synthesis; acetyl-CoA carboxylase Beta (ACACB), the mitochondrial isoform of the enzyme ; and Carnitine palmitoyltransferase 1A (CPT1A), which catalyzes the rate-limiting step in fatty acid β-oxidation. Additionally, the study investigates ATP citrate lyase (ACLY), the enzyme that catalyzes the degradation of citrate to acetyl-CoA, impacting fatty acid metabolism. Methods: The Cancer Genome Atlas (TCGA), Tumor Immune Estimation Resource (TIMER 2.0), Gene Expression Profiling Interactive Analysis (GEPIA 2.0), and the University of Alabama at Birmingham Cancer Data Analysis (UALCAN) Portal were utilized to investigate the genetic expression of ACACA, ACACB, CPT1A, and ACLY in KIRC compared to normal tissue. TIMER 2.0 (tumor t = 533, normal n = 72), GEPIA 2.0 (t = 523, n = 100), and UALCAN (t = 533, n = 72) were employed to explore the differential expression of these genes. To further validate the findings, publicly available datasets from the NCBI GEO database, specifically GSE53757 (t = 72, n= 72) and GSE66270 (t = 14, n = 14), were analyzed to detect differential expression ensuring robust and reliable results. Results: ACACA, ACACB, and CPT1A were significantly downregulated across the three databases used: TIMER 2.0, GEPIA 2.0, and UALCAN. This trend was further validated by analyzing NCBI GEO datasets GSE53757 and GSE66270, which confirmed the findings with statistically significant results (adjusted p-values < 0.05 and |Log2FC| > 0.8).As these results do not fully account for the observed microscopic appearance, we investigated ACLY expression using the same databases and datasets. Notably, ACLY was found to be significantly upregulated across all platforms, with highly robust statistical significance (p-value 0.05, adjusted p-value < 1.21e-11, and |Log2FC| > 1.1). Conclusions: In KIRC, fatty acid-related metabolic enzymes are downregulated, but increased glutamine deamination leads to higher citrate availability, which inhibits phosphofructokinase 1. To compensate, KIRC upregulate ACLY degrading citrate and producing actylcoA, reinforcing fatty acid synthesis by mass effect despite the downregulation of related enzymes. Targeting ACLY to disrupt this compensatory mechanism and inhibit glycolysis could offer a promising therapeutic strategy for KIRC treatment
Frequency of frailty and related factors in patients in the intensive care unit
Çalışmamızda yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastalarda kırılganlık sıklığı ve kırılganlıkla ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak tasarlanmıştır. Çalışmanın örneklemini, 15 Aralık 2024- 15 Mart 2025 tarihleri arasında bir devlet üniversite hastanesinin yoğun bakım ünitelerinde yatan 18 yaş ve üzeri 149 hasta oluşturmaktadır. Veriler, hastalardan Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu ile onam alındıktan sonra Klinik Kırılganlık Skalası (CFS) ve Hasta Bilgileri Formuyla toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS (IBM SPSS Statistics 27) programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %82,6'sinin Klinik Kırılganlık Skalası (CFS)'na göre kırılgan olduğu belirlenmiştir. Mevcut çalışmamızda yaş (yıl) 1 birim arttığında, kırılganlık riski %3,2 oranında artmaktadır. Hastaların kırılganlık skoru 1 birim arttığında mortalite riski %57,8 oranında artmaktadır. APACHE II skoru 1 birim arttığında kırılganlık riski %10,8 oranında artmaktadır. Nutrisyonel Risk Skoru (NRS) arttıkça kırılganlık skoru artmıştır. Beden Kitle İndeksi (BKİ)'ne göre zayıf ve normal kiloda olanların kırılganlık skoru, kilolu olanların kırılganlık skorundan daha yüksektir. Son bir yılda fonksiyonel durumda düşüş hissi yaşayanların kırılganlık skorlarının düşüş hissi yaşamayanlara göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalarda klinik kırılganlık düzeyi, sağlık sonuçları üzerinde etkili bir parametre olarak değerlendirilmektedir. Kırılgan bireylere yönelik bireyselleştirilmiş ve bütüncül bakım stratejileri geliştirmek adına, kırılganlığın rutin klinik değerlendirilmelerde göz önünde bulundurulması önemlidir
Türkiye- Armenia relation in the shadow of imperialism
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan gelişmelerle birlikte neredeyse yüz yıldır Türkiye-Ermenistan ilişkileri, yalnızca iki ülke arasındaki tarihsel anlaşmazlıklar ve diplomatik sorunlarla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda Güney Kafkasya'nın jeopolitik önemi nedeniyle bölgesel ve küresel güçlerin stratejik çıkarlarının etkisiyle biçimlenen çok katmanlı ve dinamik bir nitelik taşımaktadır. Bu ilişkilerde yaşanan kırılmalar ve normalleşme girişimleri, büyük ölçüde emperyal güçlerin müdahaleleri, enerji hatları üzerindeki rekabet ve diaspora faaliyetleri gibi dışsal faktörlerle derinleşmekte ve karmaşıklaşmaktadır. Bu tez çalışmasının temel amacı, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde emperyalizmin etkilerini disiplinler arası bir yaklaşımla incelemek ve mevcut diplomatik açmazların ardında yatan yapısal faktörleri ortaya koymaktır. Bu çerçevede emperyalizmin klasik ve çağdaş biçimleri analiz edilmiş; yumuşak güç, jeoekonomik araçlar ve kültürel hegemonya gibi modern yöntemlerin, bölgesel istikrarsızlıkları nasıl beslediği değerlendirilmiştir. Bu çalışmada emperyalizm, yalnızca askeri işgal ve doğrudan sömürgecilik olarak değil, ekonomik bağımlılık, diaspora etkisi, tarih anlatılarının siyasallaştırılması ve enerji hatlarının yönlendirilmesi gibi araçlarla işleyen çok boyutlu bir mekanizma olarak ele alınmıştır. Özellikle ABD, Rusya, AB ve Çin gibi küresel aktörlerin Güney Kafkasya'daki hegemonik mücadeleleri bağlamında, Türkiye ve Ermenistan'ın dış politika kapasiteleri önemli ölçüde sınırlandırılmaktadır. Ermeni diasporasının uluslararası lobicilik faaliyetleri ve 1915 Olaylarına ilişkin söylemlerin uluslararası hukuk ve siyaset alanında araçsallaştırılması, normalleşme süreçlerini sekteye uğratan başlıca etmenler olarak değerlendirilmiştir. Bu tez çalışması, üç temel yapısal faktöre odaklanmaktadır: SSCB'nin dağılmasından sonra Ermenistan'ın yayılmacı devlet politikaları ve Karabağ işgali, Ermeni diasporasının uzlaşmaz tutumu ve Erivan üzerindeki etkisi; küresel emperyal güçlerin bu çatışmayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmesi. Çalışma, emperyalizmin sadece devletler arası bir rekabet değil, aynı zamanda tarihsel hafıza, medya, hukuk ve kültür alanlarını kapsayan çok katmanlı bir nüfuz stratejisi olduğunu ortaya koymaktadır. Araştırma, nitel yöntemlerle ve tarihsel-kuramsal analiz tekniğiyle gerçekleştirilmiş, emperyalizm kuramı doğrultusunda Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin çeşitli boyutları detaylı olarak incelenmiştir. Sonuç olarak, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için yalnızca ikili girişimler değil, aynı zamanda emperyal müdahalelere karşı bağımsız ve çok boyutlu bir diplomatik strateji geliştirilmesinin gerekliliği vurgulanmaktadır
The relationship between good health and well-being and clean water and sanitation in turkey and europe within the scope of sustainable development goals
Sürdürülebilir kalkınma kavramı, geçmişte mevcut kalkınma programlarının dünya genelinde çevresel koruma ve sürdürülebilirlik ile sosyal adalete dayalı bir sistem için yeterli olmaması sebebiyle, ekonomik büyüme ve çevrenin korunması hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla ortaya çıkmıştır. Sürdürülebilir kalkınma kavramı, ortaya çıktığı ilk dönemde ekolojik sorunlara yönelik alınması gereken önlemleri içermekteyken, zamanla ekonomik ve sosyal boyutları ile de ele alınmaya başlamıştır. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler 2030 yılı için ulaşılması gereken 17 adet hedef koyarak, dünya genelinde bu hedeflere ulaşmada tüm ülkelerin iş birliği yapmasını amaçlamıştır. Sözü edilen 2030 yılında ulaşılması gereken bu 17 hedeften iki tanesi olan sağlık ve kaliteli yaşam (Hedef 3) ile temiz su ve sanitasyon (Hedef 6) arasındaki ilişkiyi incelemek bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri ile temiz su kullanımı ve sanitasyon arasındaki ilişki literatürde sıkça yer alan geniş kapsamlı bir araştırma konusudur. Bu doğrultuda yapılan araştırmalar, temiz su ve sanitasyonun, sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri üzerinde dikkat çekici bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri, temiz su ve sanitasyon göstergelerinin yanı sıra başka birçok gösterge tarafından da etkilenebilmekte ve temiz su ve sanitasyon göstergelerinin etkisi, farklı ülkeler arasında değişkenlik gösterebilmektedir. Bu sebeple araştırmada, temiz su ve sanitasyon ile sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri arasındaki korelasyonu anlamak için, istatistiksel yöntemlerden kanonik korelasyon analizi yöntemi kullanılmıştır. Bu analiz, iki farklı değişken seti arasındaki en yüksek ilişkiyi tespit etmek için kullanılır. Araştırma, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinden ikisi olan temiz suya ulaşım ve sanitasyon çalışmaları ile sağlık ve kaliteli yaşam politikalarının birbirleri ile nasıl etkileşime girdiğine dair daha iyi bir anlayış sağlamayı amaçlamaktadır. Araştırmada Avrupa ülkelerinden bir veri seti kullanılarak, temiz su ve sanitasyon göstergeleri (hanesinde duş, banyo ve kapalı sifonlu tuvalete erişimi olmayan nüfus, ikincil atık su kullanımı, nehirlerde biyokimyasal yoğunluğu, yeraltı sularında nitrat, nehirlerde fosfat oranı, su kullanım indeksi, yıkanma suyu kalitesi, kurak toprak alanı) ile sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri (doğumda beklenen yaşam süresi, sağlık algısı, tütün kullanımı, tüberküloz, hepatit ve HIV'ye bağlı ölümler, önlenebilir mortalite, karşılanmamış tıbbi bakım, obezite, ölümcül iş kazaları, ince partikül maddelere bağlı erken ölümler, trafik kazaları, gürültüden etkilenen nüfus) arasındaki ilişki incelenmektedir. Veri seti Eurostat, TUİK ve Sağlık Bakanlığı veri tabanlarından sağlanmıştır ve verileri ulaşılabilir olan tüm Avrupa ülkelerinin temiz su ve sanitasyon göstergeleri ile sağlık göstergelerini kapsamaktadır. Verilerin analizinde SPSS 26.0 programı kullanılmıştır. Araştırmanın sonuçları, temiz suya ulaşım ve sanitasyon göstergelerinin sağlık ve kaliteli yaşam göstergeleri arasında güçlü bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Araştırma sonuçları, temiz suya ulaşım ve sanitasyonla ilgili pozitif yönde atılacak adımların, sağlık ve kaliteli yaşam politikalarını ne denli olumlu yönde etkileyeceğine dair önemli çıktılar sunmaktadır. Bununla birlikte, bu araştırma sonuçları ile temiz su ve sanitasyonun insan sağlığı ve kaliteli yaşamı üzerindeki etkileri konusunda literatüre katkı sağlamaktadır
The impact of mental health literacy among women in the postpartum period on the level of postpartum depression
Bu çalışma doğum sonrası dönemde bulunan kadınlarda ruh sağlığı okuryazarlığının postpartum depresyona etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini Kocaeli'nin bir ilçesindeki Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı doğum sonrası dönemde bulunan 246 kadın oluşturmuştur. Araştırmanın verileri Ağustos - Kasım 2024 tarihlerinde toplanmıştır. Araştırmada kullanılan veri toplama araçları Kişisel Bilgi Formu, Ruh Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği (RSOY) ve Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği (EPDÖ)'dir. Veriler bağımsız örneklem t-testi, ANOVA, Post Hoc ve Scheffe testleri ile analiz edilerek anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada kadınların genel RSOY toplam puan ortalaması 16,67±3,33, EPDÖ puan ortalaması 8,74±5,11 olarak sonuçlanmış olup %22,8'i postpartum depresyon açısından riskli bulundu. Postpartum depresyon açısından riskli bulunan kadınlarda RSOY puan ortalaması anlamlı derecede daha düşüktür (p<0,001). Genel RSOY ve ölçeğin tüm alt boyutları ile postpartum depresyon düzeyi arasında negatif yönde anlamlı derecede ilişkili olduğu belirlendi (r=-0,481, p<0,001). RSOY düzeyi arttıkça EPDÖ düzeyi anlamlı derecede düşmektedir (p<0,001). Ekonomik durumunu iyi olarak algılayan (t=4,288, p=0,015), eşi ile ilişkisinin iyi olduğunu ifade eden (t=-2,818, p=0,005), doğum sonrası algılanan destek kaynağı var olan (t=-2,650, p=0,009) kadınlarda EPDÖ puan ortalaması anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda; ruh sağlığı okuryazarlığını artırmaya ve postpartum depresyonu önlemeye yönelik çalışmaların artırılması, doğum sonrası sürece ve eğitimlere eşlerin de dahil edilmesi, toplum ruh sağlığı hemşirelerinin doğum sonrası dönemde bulunan kadınların ve çocuklarının ruh sağlığını korumada daha etkin rol alması önerilebilir
Rose and pain metaphors in Necip Fazıl Kısakürek's poems
Bu çalışma, Necip Fazıl Kısakürek'in edebî dünyasında merkezi bir yer tutan "gül" ve "çile" metaforlarını inceleyerek, şairin poetikasının tasavvufî, düşünsel ve estetik boyutlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Gül ve çile, hem geleneksel tasavvufî şiir birikiminde köklü bir geçmişe sahip, hem de Necip Fazıl'ın iç dünyasında yeniden biçimlenmiş ve özgün anlam katmanlarına kavuşmuş iki temel semboldür. Bu bağlamda çalışma, bir yandan klasik sembolizm ile şairin bireysel poetikası arasındaki ilişkiyi izlerken, diğer yandan modern Türk şiirinde sembollerin dönüşümüne dair bir perspektif sunmaktadır. Tezin ilk bölümlerinde metafor ve sembol kavramları kuramsal bir çerçevede ele alınmış; ardından gül ve çile metaforlarının tasavvufî şiir geleneğindeki kullanım biçimleri değerlendirilmiştir. Devam eden bölümlerde ise, Necip Fazıl'ın şiirleri merkezde olmak üzere bu iki metaforun estetik, düşünsel ve ruhsal anlam katmanları yorum düzeyinde analiz edilmiştir. Gül metaforu, şairin şiirlerinde çoğu zaman ilâhî aşk, sezgi, fıtrat ve güzelliği; çile metaforu ise bireysel yalnızlık, içsel gerilim, fikir mücadelesi ve toplumsal muhasebeyi temsil eden çok katmanlı bir yapı hâlinde tezahür etmiştir. Bu bağlamda tez, Necip Fazıl'ın şiirinde gül ve çile metaforlarının sabit anlamlardan ziyade bağlamsal olarak dönüşen, çok yönlü ve derinlikli bir poetik inşanın unsurları olduğunu ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, şairin semboller aracılığıyla içsel dünyasını, çağını ve inancını ifade etme biçimini anlamaya yönelik özgün bir katkı sunmaktadır
Development of mechanics experiments in forensic physics education using virtual laboratory technology
Adli bilim, bilimsel yöntem ve teknikleri kullanarak adli olayların çözümlenmesine katkı sağlayan multidisipliner bir alandır. Adli fizik ise adli olaylarla ilgili delilleri analiz etmek için fizik ilkelerini kullanır. Uzman bir adli fizikçinin yetişmesi için tecrübeli öğreticiler, özel ders dokümanları, gelişmiş laboratuvar koşulları gibi emek ve zaman isteyen özel bir eğitim süreci gerekmektedir. Bu eğitimlerde teori ve uygulama iç içe ilerler. Temel balistik ve yüksekten düşme fiziğinin etkili bir şekilde öğretimi, teorik bilgilerin anlatılmasının yanında teknolojik imkânlarla donatılmış laboratuvarlarda uygulama yapmayı zorunlu kılmaktadır. Bu ıslak laboratuvarların yüksek maliyetli olmaları, güvenlik gerekçelerinin olması, yasal prosedürler içermesi alternatif çözümlerin üretilmesi gereksinimini ortaya çıkartmıştır. Bu çalışmada 3 boyutlu görselleştirme teknolojisi kullanılarak, adli fizik eğitimine yönelik uygulama imkânı sağlamak için tamamen bilimsel yasalara ve fiziksel gerçekliğe uygun olarak yapılan balistik sarkaç ve yüksekten düşme deneylerinin sanal laboratuvar ortamında geliştirilmesi amaçlanmıştır. Sanal ortamda deney geliştirme süreci; (i) bilimsel hazırlık süreci, (ii) grafik tasarım ve 3D modelleme süreci ve (iii) yazılım süreci olmak üzere üç aşamada gerçekleştirilmiştir. Her iki deney, öğrenme kazanımları ve senaryolar doğrultusunda kullanıcıların deney başlangıç koşullarını kendi parametrelerine göre oluşturduğu, yaptığı ölçüm ve hesaplamalar sonucunda elde ettiği dinamik cevapları sistem cevaplarıyla karşılaştırarak eğitim çıktıları alabilecek şekilde düzenlenmiştir. Geliştirilen sanal laboratuvar uygulamasıyla, 3 boyutlu ve bilimsel algoritmalara dayalı her öğrencinin kendi parametre değişikliği ile farklı sonuçlar ve adli bilimlere ilişkin kazanımlar elde edebileceği dinamik bir deney ortamı sunulmuştur. Bu uygulamanın, uzaktan eğitim kapsamında kullanımının yanında fiziksel laboratuvar uygulamaları öncesi hazırlık ya da laboratuvar çalışmaları sonrası bilgilerin pekiştirilmesi amacıyla hibrit eğitimin bir parçası olarak kullanılabilmesi öngörülmektedir
Cyber security situation analysis and improvement suggestions with cyber threat intelligence tools: Private university example
Günümüzde, gelişen teknolojinin hızlı bir şekilde yayılması sonucunda siber güvenlik tehditlerinde de artışlar gözlenmektedir. Şüphesiz ki son dönemlerde en çok konuşulan konular arasında yer alan siber güvenlik bu nedenle önem arz etmektedir. Kurum ve kuruluşların siber güvenlik için birçok önlem almasının yanı sıra siber tehdit istihbaratı araçları yardımı ile yüksek seviye güvenlik sağlanmış olacaktır. Dijital dünyada artan siber tehditler neticesinde, siber tehdit istihbarat araçlarını kullanarak siber güvenlik durum analizinin nasıl yapılabileceği ve mevcut durumun nasıl yorumlanacağı ele alınmıştır. Bu tezin amacı özel bir üniversitenin siber tehdit araçlarını kullanarak siber güvenlik durum analizini detaylı bir biçimde inceleyerek mevcut durumun risklerini ve zafiyetlerini belirlemek, elde edilen bulguların teknik ve idari açıdan analiz edilmesi ile iyileştirme önerileri sunmaktır. Bu amaçla Üniversite'nin siber güvenlik politikaları, prosedürleri ve iş süreçleri incelenmiş, siber tehdit araçları ile üniversitenin olası zafiyetleri ve riskleri belirlenmiş ve çalışanların bu alandaki farkındalıkları ölçülmüştür. İyileştirme ve üniversitelerin siber güvenlik olaylarına müdahale kapasitesinin artırılmasına yönelik öneriler bu analizler neticesinde geliştirilerek eğitim öğretim sistemlerinin olası siber saldırılarına karşı daha dirençli hale getirilmesi ve siber güvenlik ile bilgi güvenliği alanlarında örnek bir çalışma oluşturulması hedeflenmiştir. Çalışmada özel bir üniversite üzerinde yerel ağ taramaları, kablosuz ağ taramaları, dış ağ taramaları yapılmış, kurumun mevcut sistem altyapısı, deep web ve dark web ortamlarında üniversite hakkında elde edilebilen bulgular incelenmiş, politika ve süreçleri ile güvenlik durum analizi ortaya çıkarılmıştır. Siber tehdit istihbaratı araçları ile yapılmış olan bu çalışma neticesinde kurumun siber güvenlik düzeyinin arttırılması için öneriler sunulmuştur. Üniversitenin siber güvenlik durum analizi CTI araçlarıyla bütüncül bir bakış açısıyla ele alınarak, hem akademik literatüre zengin bir vaka analizi sunulmuş hem de yükseköğretim kurumlarının pratik siber güvenlik ihtiyaçlarına yönelik somut ve uygulanabilir katkılar sağlanmaya çalışılmıştır. Bu tez çalışmasıyla incelenen özel bir üniversite örneğinde siber tehdit istihbaratı araçlarının ve yaklaşımlarının etkin kullanımı sonucu, elde edilen veriler ışığında bir kurumun siber güvenlik risklerini anlama, değerlendirme ve yönetme kapasitesine sağlayacağı katkılar ortaya konmaya çalışılmıştır
Evaluation of the relationship between dietary inflammatory index, food craving, and depression, anxiety, and stress in individuals with premenstrual syndrome
Bu araştırma, sosyal medyada çocukları hakkında paylaşımlar yapan ebeveynlerin gerçekleştirdiği Sharenting olgusunu içerik analizi yöntemiyle incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın temel konusu, ebeveynlerin çocuklarıyla ilgili paylaşımlarının içerik özelliklerini, paylaşım sıklıklarını ve bu içeriklerdeki reklam ya da ürün yerleştirme eğilimlerini kapsamaktadır. Araştırmada, sosyal medyada yoğun takipçi kitlesine sahip seçilmiş ebeveyn hesapları incelenmiş, paylaşımların analizinde nitel içerik analizi yöntemi kullanılarak tematik kodlama yaklaşımı benimsenmiştir. Araştırmanın örneklemini, Instagram platformunda aktif olarak paylaşım yapan, çocuklarını merkeze alan içerik üreticisi ebeveynlerin yönettiği 14 hesap oluşturmuştur. Örneklem, takipçi sayısı yüksek, farklı içerik türleriyle öne çıkan hesaplar arasından amaçlı örnekleme yöntemiyle seçilmiştir. Araştırma, yalnızca Instagram platformuyla sınırlı tutulmuş olup, diğer sosyal medya platformlarındaki paylaşımları kapsamayarak sınırlılık taşımaktadır. Ayrıca incelenen paylaşımlar yalnızca belli bir zaman dilimini içermekte olup, daha geniş zamansal karşılaştırmaları içermemektedir. Araştırma, literatüre hem teorik hem de uygulamalı anlamda katkılar sunmakta; ebeveynlerin dijital ortamlarda çocuklarıyla ilgili paylaşımlarının etik, psikolojik ve sosyal yönlerini aydınlatarak, konu hakkındaki farkındalığın artırılmasını ve çocuk hakları açısından bilinçli dijital davranış modellerinin geliştirilmesine yardımcı olmayı amaçlamaktadır. Araştırmanın bulguları, özellikle video içeriklerin ve mahremiyet ihlallerinin baskınlığını, eğlence ile ekonomik motivasyonun birbirine geçişken yapısını ve çocukların dijital kimliklerinin ebeveyn kontrolünde kamuya açık biçimde ifşa edildiğini ortaya koymuştur. Bu durum, Çocuk Haklarına Dair Sözleşmeye ait madde 3'teki çocuğun üstün yararı ilkesinin çoğu zaman ikinci plana itildiğini, madde 12 uyarınca çocuğun görüş hakkının dikkate alınmadığını göstermektedir. Çocuğun yüz, ses ve konum gibi kişisel verilerinin açık biçimde paylaşılması, Madde 16'da güvence altına alınan özel hayatın gizliliği hakkını ihlal etmektedir. Ayrıca, ticari içeriklerde çocukların kullanımı madde 32 ve madde 36 kapsamında ekonomik ve diğer sömürü biçimlerine karşı koruma ilkesine aykırılık taşımaktadır. Araştırmanın sonuçları dijital veri güvenliği ve duyarlı, koruyucu ebeveynlik uygulamaları açısından yeni politika ve toplumsal farkındalık gereksinimine işaret etmektedir. Elde edilen veriler, sosyal medyada çocuk görünürlüğünün uzun vadeli etkilerinin çocuk gelişimi ve psikososyal refahı üzerinde çok boyutlu olarak değerlendirilmesinin gerekliliğini göstermektedir
Examining the relationship between working memory, phonological awareness skills, and stuttering severity in children with stuttering and speech sound disorder
Kekemelik, ses, hece, kelime ve ifadelerdeki tekrarlamalarla belirgin, konuşma akışındaki bozuklukları ifade eder. Konuşma sesi bozukluğu, bireyin yaşına uygun sesleri doğru üretememesi durumudur. Çalışma belleği, bilgiyi işleme ve geçici depolamada önemli olan zihinsel sistemdir ve karmaşık görevlerde kritik rol oynar. Bu çalışma kekemeliği ve konuşma sesi bozukluğu olan çocuklarda işleyen bellek ve fonolojik farkındalık becerileri ile kekemelik şiddeti arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Hem kekemelik hem de konuşma sesi bozukluğu yaşayan çocukların yüzdesi tam olarak belirlenememiş olsa da bu iki bozukluğun birlikte görülme oranı normal popülasyona göre oldukça yüksektir. Kekemelik ve çalışma belleği arasında ilişki olduğunu daha önce yapılan araştırmalar göstermiştir. Kekemelik ve konuşma sesi bozukluğunun birlikte görülme nedenlerini ve fonolojik farkındalık becerileri ve işleyen bellek performansının kekemelik şiddetini nasıl etkilediğini anlamak, terapi süreçlerinde daha etkili yöntemler geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Çalışmaya kekemeliği ve konuşma sesi bozukluğu olan 6-8 yaş arasında olan 25 gönüllü katılımcı (11kız, 14 erkek)oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında kullanılan veri toplama araçları, SST alt bileşenleri olan SET, Fonolojik Farkındalık Testi (FFT), Çalışma Belleği Ölçeği, KEŞİDA-4 ölçeğidir. Bu çalışmada, istatistiksel analizler IBM SPSS 27 yazılımı ile gerçekleştirilmiştir. Ölçekler hesaplandıktan sonra, analize başlamadan önce tüm ölçüm araçlarının normal dağılım varsayımını sağlayıp sağlamadığı kontrol edilmiştir. Ölçekler arasındaki ilişki düzeyi ve yönü, analizlerde Pearson Korelasyon yöntemi kullanılarak incelendi. Bulgular, kekemeliğin SET, ve FFT puanlarına bağlı olarak fonolojik süreçlerle ilişkili olduğunu ve çalışma belleği kapasitesinin kekemelik şiddeti üzerinde doğrudan bir etkisinin olmadığını göstermektedir. Ancak, kekemelik şiddetiyle ilgili kesin yorum yapmak için daha fazla veriye ihtiyaç duyulmaktadır. Kekemelik şiddetinin fonolojik becerilerle ve işleyen bellekle ilişkisini inceleyen bu çalışma, terapistlerin kekemeliği olan çocukların değerlendirme ve terapi süreçlerinde dikkate almaları gereken önemli unsurları ortaya koymuştur