Üsküdar University Academic Digital Archive
Not a member yet
7325 research outputs found
Sort by
Evaluation of turkey's mediation process between Syria and Israel: 2005–2009
Bu çalışma, Türkiye'nin 2008 yılında İsrail ve Suriye arasındaki arabuluculuk sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardında yatan nedenleri, kavramsal ve teorik temelleri çatışma çözümü disiplini içerisinde oluşan uluslararası arabuluculuk yaklaşımının kavram setleri ve teorik metodolojik araçları doğrultusunda analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda söz konusu arabuluculuk süreci; arabuluculuk yöntemleri/modelleri, arabuluculuk stratejileri ve arabuluculuk motivasyonları olmak üzere uluslararası arabuluculuk yaklaşımının üç temel kavram seti çerçevesinde değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel savı, Türkiye'nin 2005-2008 yılları arasındaki Suriye ve İsrail arasındaki arabuluculuk sürecinin başarısız olarak sonuçlanmasında Türkiye'nin uyguladığı arabuluculuk yöntemi/modelinin ve arabuluculuk stratejisinin etkisi araştırılırken, bir diğer arabuluculuk kavram seti olan arabuluculuk motivasyonları kapsamında ise tarafların süreç içerisinde sahip oldukları çıkar algılamaları ve zamanlanma/olgun an (ripeness) kavramı çerçevesinde Türkiye'nin bir arabulucu aktör olarak bu sürece dahil olma nedenleri ve tarafların süreç içerisinde sahip oldukları çıkar algılamaları çerçevesinde analiz edilmiştir. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiş, birincil ve ikincil kaynaklardan yararlanılmış, süreç analizi yöntemiyle süreç içerisindeki gelişmeler kronolojik olarak ele alınmıştır. Çalışma kapsamnda elde edilen bulgular, her ne kadar taraflar arasındaki iletişimin sağlanması ve karşılıklı diyalog sürecinin başlaması kapsamında Türkiye'nin tercih ettiği iletişim temelli arabuluculuk modeli ve arabuluculuk stratejisinin başarılı olduğunu ortaya koysa da; taraflar arasında nihai bir barışın sağlanamaması, söz konusu sürecin başarısız bir arabuluculuk girişimi olarak nitelendirilmesine neden olmuştur. Çalışma kapsamında, Suriye ve İsrail arasındaki çıkar algılamalarının sahip olduğu derin uyumsuzluklar, söz konusu sürecin başarısız olarak sonuçlanmasındaki en temel etkenlerden biri olarak tespit edilmiştir. Aynı zamanda İsrail iç siyasetinde söz konusu sürecin, Suriye ve İsrail arasında meydana gelen kapsamlı bir barış olarak değil, hakkında yolsuzluk iddiaları bulunan dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert için bir "çıkış kapısı" olarak değerlendirilmesi; İsrail diplomasisinin arabuluculuk süreci içerisinde siyasi risk alma ve diplomatik manevra kabiliyetini sınırlandırmıştır. Suriye'nin ise süreç içerisinde İsrail tarafından öne sürülen koşulları yerine getirme konusundaki isteksiz ve önyargılı tutumu, söz konusu sürecin başarısız olarak sonuçlanmasında rol oynayan temel etkenlerden bir diğeri olarak değerlendirilmiştir. Suriye ve İsrail kaynaklı bu iki durum, Türkiye'nin tercih ettiği arabuluculuk araçları ile aşılamamış ve söz konusu arabuluculuk girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Sonuç olarak, Türkiye'nin 2005-2009 yılları arasında Suriye ve İsrail arasındaki arabuluculuk girişiminin başarısızlığı; öncelikli neden olarak İsrail ve Suriye'nin karşılıklı çıkar algılamalarındaki farklılıklardan ziyade, İsrail iç siyasetinde meydana gelen gelişmelerin diplomatik sürece yansıyan etkisi çerçevesinde şekillendiği öne sürülmüştür. Bu bağlamda, İsrail iç kamuoyunun söz konusu süreci kapsamları bir barış süreci olarak değil, dönemin Başbakanı Ehud Olmert'in yolsuzluk iddialarına karşılık bir "çıkış kapısı" olarak değerlendirmesi, arabuluculuk süreci boyunca İsrail tarafından kaynaklı olabilecek diplomatik inisiyatiflerin alınmasını ve müzakere esnekliğinin sağlanmasını sınırladığı; ayrıca Türkiye'nin tercih ettiği arabuluculuk modeli ve stratejisinin, bu sınırlılıkları aşmakta yetersiz kaldığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda çalışma, Türkiye'nin 2005-2009 sürecindeki arabuluculuk girişiminin, uluslararası arabuluculuk girişimlerinin başarısında, tarafların sahip olduğu iç faktörlere ve arabulucu aktörün tercih ettiği arabuluculuk modeli ve arabuluculuk stratejisi etkisine örnek bir vaka olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde Bu çalışmanın ilk bölümünde, Türkiye'nin 2005-2009 yılları arasında Suriye ve İsrail arasında yürüttüğü arabuluculuk sürecine yönelik araştırma sorusu belirlenmiş, çalışmanın akademik önemi açıklanmış ve nitel araştırma yöntemi çerçevesinde nasıl bir analiz yürütüldüğü detaylandırılmıştır. İkinci bölümde, uluslararası arabuluculuk literatüründe yer alan arabuluculuk modelleri, stratejileri ve motivasyonları olmak üzere üç ana kavramsal kategori çerçevesinde çatışma çözümü literatürü içerisindeki temel arabuluculuk modellerinin teorik temelleri açıklanmıştır. Arabuluculuk yaklaşımının kavram setlerinden bir diğeri olan arabuluculuk stratejileri ise iletişim, koordinasyon ve taviz/yaptırım stratejileri olmak üzere üç temel kategori çerçevesinde ttanımlanmıştır. Bir arabuluculuk süreci içerisindeki aktörlerin arabuluculuğa neden dahil olduklarını ve başarılı bir arabuluculuk sürecinin temel koşullarından biri olarak nitelendirilen zamanlama/olgun an (ripeness) kavramı çerçevesinde değerlendirilen arabuluculuk motivasyonları ise çalışmanın teorik analizinin altyapısı oluşturan üç ana başlık olarak oluşturulmuştur. Üçüncü bölümde ise Türkiye'nin Suriye ile İsrail arasındaki arabuluculuk girişimi, sürecin kronolojik şeması çerçevesinde detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Bu bölümde öncelikle Suriye ve İsrail arasındaki temel uyumsuzluklar, karşılıklı ilişkilerin tarihsel arka planı çerçevesinde ele alınmış ve bu çerçevede ön plana çıkan Golan Tepeleri uyuşmazlığı hususunun uyumsuzluktaki rolü ele alınmıştır. Ardından Türkiye'nin bu süreçte benimsediği kolaylaştırıcı/iletici arabuluculuk modeli analiz edilmiş; arabuluculuk sürecindeki iletişim stratejisi ise doğrultusunda yürüttüğü mekik diplomasisi örnekleriyle desteklenmiştir. Son olarak, arabuluculuk sürecinin motivasyonel kaynakları itibariyle Türkiye'nin bu sürece dahil olmasındaki motivasyonları, Suriye ve İsrail tarafından ise bölgesel güvenlik, diplomatik prestij ve uluslararası rol arayışı çerçevelerinde ele alınmıştır
Evaluation of optician establishments in terms of occupational health and safety
Bu araştırmada, optisyenlik müesseselerinde iş sağlığı ve güvenliği açısından karşılaşılan tehlike ve risklerin belirlenmesi ve önceliklendirilmesi amacıyla, Fine-Kinney ile hata türü ve etkileri analizi (FMEA) yöntemleri karşılaştırmalı olarak uygulanmıştır. Araştırmanın temel amacı, sektörün kendine özgü risk profilinin bütüncül bir bakış açısıyla ortaya konulması ve düzeltici-önleyici faaliyetlerin etkinliğinin nicel olarak analiz edilmesidir. Araştırmada, öncelikle saha gözlemleri yapılmış, geçmiş kaza kayıtları ve iç dokümantasyon incelenerek tehlike envanteri oluşturulmuştur. Daha sonra her bir tehlike başlığı için Fine-Kinney yönteminde olasılık, maruziyet sıklığı ve şiddet; FMEA yönteminde ise olasılık, şiddet ve fark edilebilirlik parametreleri puanlanmıştır. Elde edilen puanlar ile risk skorları hesaplanmış ve bulgular karşılaştırmalı tablolar ile analiz edilmiştir. Ayrıca, düzeltici ve önleyici faaliyetlerin uygulanması sonrası risk seviyelerindeki değişim de sistematik olarak incelenmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, her iki yöntem de risklerin ağırlıklı olarak "ciddi" ve "olası" kategorilerinde toplandığını, ancak Fine-Kinney'in saha gerçekliğine ve maruziyet frekansına, hata türü ve etkileri analizi ise süreç güvenliği ve hata tespitine duyarlı olduğunu göstermiştir. Kritik risklerin başında yangın söndürme cihazlarının önü gibi alanlar yer alırken, kimyasal maruziyet, ergonomik sorunlar ve elektriksel riskler de öne çıkan başlıklardır. Düzeltici ve önleyici faaliyetler sonrasında her iki yöntemde de risklerin büyük bölümü düşük seviyelere indirilmiş; kritik ve ciddi risklerin neredeyse tamamı kabul edilebilir düzeye çekilmiştir. Araştırmanın en önemli katkısı, aynı risk envanterinde iki farklı metodun nicel ve nitel duyarlılıklarının işletme pratiğine nasıl yansıdığını ve önleyici faaliyetlerin etkisini nesnel olarak ortaya koymasıdır
Investigation of psychological resilience, insomnia, depression and anxiety after secondary traumatic stress in mental health workers working in earthquakes centered in kahramanmaras in the context of neuroscience
6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan Kahramanmaraş merkezli depremler tüm ülkede travmatik duygular uyandırmıştır. Deprem sonrası, depreme maruz kalan bireylere çalışan ruh sağlığı profesyonelleri travmatik olayı doğrudan deneyimlemeseler bile duydukları ve öğrendikleri bilgiler ile dolaylı olarak ikincil travmatik strese maruz kaldılar. Araştırmanın amacı, 18-60 yaş aralığındaki, Kahramanmaraş merkezli deprem sonrası deprem bölgesinde ya da depremzedelerle çalışan ruh sağlığı çalışanlarının ikincil travmatik stres sonrası psikolojik sağlamlık, insomnia, depresyon ve anksiyete arasındaki ilişkinin nörobilim bulguları ışığında incelenmesidir. Ayrıca araştırmada cinsiyet, yaş, medeni durum, eğitim durumu gibi değişkenler de ele alınmıştır. Araştırmanın örneklemini 18-60 yaş aralığındaki 139 birey (100 kadın, 39 erkek) oluşturmaktadır. Araştırmada veriler, Demografik Bilgi Formu, İkincil Travmatik Stres Ölçeği (İTSÖ) , Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (KPSÖ) , Uykusuzluk Şiddeti İndeksi Ölçeği (UŞİ) , Depresyon, Anksiyete ve Stres Ölçeği (DASS-21) kullanılmıştır. Verilerin istatistik analizleri SPSS 25.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen bilgilere göre, ikincil travmatik stres ile anksiyete, stres ve insomnia arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu, ikincil travmatik stres ile psikolojik sağlamlık arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu, depresyon, anksiyete ve insomnia ikincil travmatik stresi anlamlı bir şekilde yordadığı, stres ve psikolojik sağlamlık ise ikincil travmatik stresi anlamlı bir şekilde yordamadığı ve cinsiyet değişkenine göre ikincil travmatik stres düzeylerinde anlamlı bir farklılık olmadığı sonuçlarına ulaşılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre, deprem gibi travmatik olayların sonrasında ruh sağlığı profesyonellerinin ikincil travmatik stres ve ilişkili değişkenler bakımından ele alındığında risk altında olduğunu göstermektedir. Bu sebeple, ruh sağlığı profesyonellerinin ruhsal sağlığını korumak ve desteklemek için koruyucu ve müdahale edici stratejiler geliştirilmesi önemlidir
The investigation of the relationship between famele orgasm and marital satisfaction in married
Bu araştırmada, evli kadınların orgazm olmaları ile evlilik doyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada evli kadınların cinsel işlev düzeyleri, evlilik doyum düzeyleri ve demografik özellikleri(yaş, eğitim durumu, çalışma durumu, ilişki süresi, cinsel ilişki sıklığı, cinsel ilişki sıklığından memnun olma durumu, evlilikte mutluluk seviyesi ve eş ile cinsel uyum) açısından incelenmiştir. Araştırmanın örneklem grubu İstanbul'da yaşayan 20-53 yaş aralığında olan toplamda 254 kadından oluşmaktadır. Orgazm ile ilgili veriler "Kadın Cinsel işlev Ölçeği", evlilik doyumu ile ilgili veriler "Evlilik Doyum Ölçeği" ile toplanmıştır. Demografik özelliklere ilişkin verileri toplamak için "Demografik Bilgi Formu" kullanılmıştır. Araştırmada toplanan verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS Statistics 22.0 programında yapılmıştır. Verilerin anlamlılık düzeyi 0,05 alınmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni evlilik doyumu, bağımsız değişkeni kadınların orgazm olmalarıdır. Yapılan analiz sonuçlarında 1-5 yıl arasında evli olan kadınların daha uzun süreli evli olan kadınlara göre, 18-30 yaş aralığında olan kadınların diğer yaş gruplarına göre, çalışan kadınların çalışmayan kadınlara göre, cinsel ilişki sıklığı her gün olan kadınların yılda bir kez olanlara göre, evliklerinde mutlu olan kadınların hiç mutlu olmayan kadınlara göre, eğitim seviyesi yüksek olanların eğitim seviyesi düşük olanlara göre cinsel işlev düzeyleri ve evlilik doyum düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Katılımcıların cinsel işlevler ölçeğinden alınan puanlar ile evlilik doyumu ölçeğinden alınan puanlar arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Katılımcıların cinsel işlev düzeyleri ve orgazm düzeyleri arttıkça cinsellik, benlik ve evlilik doyumu düzeyleri artmaktadır
Examining the relationship between forgiveness, compassion, and wisdom in adults
Bu çalışma, yetişkinlerde affetme, merhamet ve bilgelik arasındaki ilişkileri incelemiştir. Çalışmaya 368 (269 kadın/99 erkek) kişi katılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Heartland Affetme Ölçeği, Merhamet Ölçeği, San Diego Bilgelik Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Bulgular, affetme ile merhamet arasında pozitif (r = 0,182, p < 0,001) ve affetme ile bilgelik arasında pozitif (r = 0,435, p < 0,001) bir ilişki içinde olduğunu göstermiştir. Bilgelik ile merhamet arasında ise pozitif (r = 0,422, p = p < 0,001) bir ilişki saptanmıştır. Regresyon analizi, merhametin affetme düzeyindeki varyansın %4,5'ini açıkladığını (R² = 0,045), bilgelik ise affetme düzeyindeki varyansın %19,5'ini açıkladığını (R² = 0,195) ortaya koymuştur. Yaş, cinsiyet, eğitim durumu ve medeni durumu gibi demografik faktörlerin, affetme üzerinde anlamlı bir etkisi gözlenmemiştir. Bu bulgular, affetme süreçlerinde bilgelik ve merhametin kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulamaktadır. Çalışma, affetme, merhamet ve bilgelik arasındaki ilişkileri ele alarak hem teorik literatüre hem de psikolojik danışmanlık uygulamalarına katkı sağlamaktadır
The effect of perceived emotional violence on perceived emphatic and social self-efficacy in adults
Bu araştırmanın amacı; yetişkinlerin algıladıkları duygusal şiddetin, empatik ve sosyal özyeterlik algıları üstüne etkisinin tespit edilmesi ve bazı katılımcı demografik özellikleri açısından incelenmesidir. Araştırmanın örneklemini 18 – 65 yaş aralığındaki sağlıklı bireylerden toplam 306 kişi oluşturmaktadır. Katılımcı verilerinin toplanması amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Algılanan Duygusal İstismar Ölçeği ve Algılanan Empatik ve Sosyal Öz Yeterlik Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmada tarama modeli kullanılmış; tarama modellerinden anket yöntemi seçilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, Pearson Kolerasyon analizi, Basit Doğrusal Regresyon Analizi, ANOVA ve Bağımsız Gruplar t – testi analizleri, Tukey HSD Post Hoc testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre algılanan duygusal şiddet, algılanan empatik özyeterliği ve algılanan sosyal özyeterliği anlamlı derecede yordamaktadır (p < 0,001; p < 0,001). Her iki modelde de gözlenen etki büyüklükleri (η²) sırasıyla .09 ve .17 olarak hesaplanmıştır. Algılanan duygusal şiddet ile algılanan empatik ve sosyal özyeterlik arasında anlamlı şekilde orta düzeyde ve pozitif ilişki bulunmuştur (p < 0,01; p < 0,01). Algılanan duygusal şiddet, düzenli iş sahibi olmaya ve çocuk sahibi olmaya göre anlamlı şekilde farklılaşmaktadır (p < 0,001; p < 0,05). Düzenli iş sahibi olmak ayrıca, algılanan sosyal özyeterlik üstünde de anlamlı farklılığa sebep olmaktadır (p < 0,05). Cinsiyet değişkeni yalnızca algılanan empatik özyeterlikle anlamlı farklılık gösterirken; yaş değişkeni her üç değişkende de anlamlı farklılık yaratmaktadır (p < 0,05; p < 0,05). Medeni hal ise yalnızca algılanan duygusal şiddet ile anlamlı farklılık göstermektedir (p < 0,05)
Social and emotional experiences of Syrian refugee women who lost a spouse during forced migration
Bu araştırma, Türkiye'ye zorunlu göç sürecinde eşini kaybeden Suriyeli mülteci kadınların sosyal ve duygusal yalnızlık deneyimlerini incelemektedir. Çalışma, eş kaybının çeşitli nedenlerini (ölüm, boşanma, terk edilme, kayıp) içeren bir perspektifle katılımcıların deneyimlerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında örneklem olarak Ümraniye İlçesinde yaşayan 14 katılımcı seçilmiştir. Dil bilme düzeyi, kurumsal destek, göç nedeni ve yaşanan zorluklar, yeni kültüre alışma süreci, yalnızlık deneyimleri, eş kaybı ve ikamet süresi olmak üzere belirlenen 7 konu üzerinde kadınlara yönelik olarak, 11 soru sorulmuş, yüz yüze derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırma kadın-göç ilişkisi, zorunlu göç teorileri, sosyal ve duygusal yalnızlık kavramı temelinde incelenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu, İstanbul ili, Ümraniye ilçesinde ikamet eden, Deva Vakfı'nın Aile Destek Programı veya Ayni Yardım Programları kapsamında yer alan, 23-62 yaş arası, en az 1 çocuğu olan, eş kaybı yaşamış, 14 Suriyeli mülteci kadın oluşturmaktadır. Nitel araştırma yöntemiyle yapılan bu araştırmada derinlemesine mülakatlarla toplanan anlatılar yorumlanmıştır. Bu bağlamda ilk olarak, göç ve zorunlu göç üzerine kavramsal çerçeve irdelenmekte ve sonrasında 'eş kaybı yaşayan kadın mülteciler' üzerine yapılan derinlemesine görüşme çalışmasının sonuçları sunulmaktadır
The relationship between relationship satisfaction, socio-demographic factors, and attachment styles in romantic relationships
Bu araştırmada, romantik ilişkisi olan bireylerde ilişki doyumunun sosyodemografik faktörler ve bağlanma tarzları ile ilişkisi incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini 18 yaş ve üzeri toplam 502 kişi oluşturmuştur. Katılımcıların 76'sı erkek, 426'sı kadındır ve yaşları 18 ile 40 ve üzeri arasında değişmektedir. Katılımcıların büyük çoğunluğu lisansüstü eğitim düzeyine ve orta gelir grubuna sahiptir. Veri toplama sürecinde "Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri-II (YİYE-II)" ve "Romantik İlişki Doyumu Ölçeği" uygulanmış, elde edilen veriler SPSS 27 programında analiz edilmiştir. Katılımcıların cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir, çalışma durumu, ilişki türü ve süresi gibi değişkenlere göre ilişki doyumu ile kaygılı ve kaçınmacı bağlanma puanları karşılaştırılmıştır. Analizler sonucunda, cinsiyet, eğitim düzeyi, gelir, medeni durum, ilişki türü ve süresi değişkenlerinin bağlanma stilleri ve ilişki doyumu üzerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığı görülmüştür. Yaş değişkeni, kaygılı ve kaçınmacı bağlanma boyutlarında düşük düzeyde anlamlı farklılık göstermiştir. Psikolojik yardım alma durumu ise ilişki doyumunu etkileyen sınırlı bir faktör olarak bulunmuştur; yardım alan bireylerin ilişki doyumu daha düşük çıkmıştır. Hipotezlerin önemli bir kısmı desteklenmemiş; yalnızca yaş ve ilişki süresine bağlı bağlanma farklılıkları kısmen doğrulanmıştır. Bu bulgular, romantik ilişkisi olan bireylerde ilişki doyumu ile bağlanma tarzları arasındaki ilişkilerin anlaşılmasının, sosyodemografik değişkenlerin sınırlı etkisine rağmen özellikle yaş, ilişki süresi ve psikolojik yardım alma durumunun dikkate alınmasıyla daha kapsamlı biçimde değerlendirilebileceğini göstermektedir
Investi̇gati̇on of the relati̇onshi̇p between symptom severi̇ty and supporti̇ve care needs of gynecologi̇cal oncology pati̇ents accordi̇ng to thei̇r treatment
Bu çalışma, jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınların aldıkları tedavi türlerine göre deneyimledikleri semptom şiddeti ile destekleyici bakım gereksinimleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişkisel bir araştırmadır. Araştırmaya toplam 240 kadın hasta katılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Nightingale Semptom Değerlendirme Ölçeği (N-SAS) ve Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği (SCNS-SF34) kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler de Ki-kare testi, ANOVA ve Pearson korelasyon testleri uygulanmış ve anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak kabul edilmiştir. Katılımcıların %54.2'si radyoterapi, %13.7'si kemoterapi ve %32.1'i kombine tedavi görmüştür Nightingale Semptom Değerlendirme Ölçeği (NSDÖ) puan ortalaması 1.13±0.75 bulunmuştur Destekleyici Bakım Gereksinimleri Ölçeği (DBGÖ) toplam puan ortalaması 107.64±24.44 olup en yüksek gereksinimler ruhsal/psikolojik destek ve sağlık sistemi–bilgilendirme alanlarında yoğunlaşmıştır. Sosyodemografik özelliklere göre yapılan analizlerde; genç, bekar, eğitimli ve çocuğu olan kadınlarda bakım gereksinimlerinin daha yüksek olduğu, refakatçi eğitim düzeyi ve gelir düzeyinin de ihtiyaçları etkilediği belirlenmiştir. Onkolojik özelliklere göre değerlendirildiğinde; over, fallop tüpü ve vajen kanserli hastaların semptom ve bakım gereksinim puanlarının daha yüksek olduğu; sadece radyoterapi alanlarda bu puanların düşük, kemoterapi veya kombine tedavi görenlerde ise anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. İleri evre, uzun süreli tanı ve nüks yaşayan olgularda hem semptom yükü hem de destek ihtiyacı belirgin şekilde artmıştır. NSDÖ ve DBGÖ puanları arasında tüm gruplarda pozitif ve anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Lojistik regresyon analizine göre kötü yaşam kalitesini en güçlü yordayan faktörler ruhsal/psikolojik destek, sağlık sistemi–bilgilendirme ve cinsel gereksinimlerdir. Çalışma sonucunda, jinekolojik onkoloji hastalarında tedavi türü, bireysel ve onkolojik özelliklerin hem semptom yükünü hem de bakım gereksinimlerini doğrudan etkilediğini göstermektedir. Bulgular, semptom yönetimi eğitimi ve psikososyal destek odaklı bütüncül bakım programlarının geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır
Tendance to one child preference in conservative families: The İstanbul example
Bu çalışma, İstanbul'da yaşayan muhafazakâr ailelerde tek çocuk tercihine yönelimin olup olmadığını, varsa nedenlerini ve bu tercihin arka planındaki toplumsal dinamiklerini incelemeyi amaçlamıştır. Araştırma, nitel araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiş olup, veri toplama aracı olarak yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılmıştır. Çalışma grubu; İstanbul'da yaşayan, kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayan ve tek çocuk sahibi olan 10 aileden toplam 20 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırma bulguları, muhafazakâr ailelerde tek çocuk tercihinin çok boyutlu bir olgu olduğunu ve bu tercihin ardında ekonomik, sosyal, kültürel ve bireysel faktörlerin etkileşiminin bulunduğunu ortaya koymuştur. Muhafazakâr ailelerin dini referanslarla modern yaşam pratikleri arasında yeni bir denge kurma çabasında olduğu görülmüştür. İslami öğretilerde çok çocuk sahibi olmanın teşvik edilmesine rağmen, muhafazakâr ailelerin tek çocuk tercihine yönelmesi, dini değerlerin güncel yaşam koşulları içerisinde yeniden yorumlandığını göstermektedir. Ekonomik faktörlerin muhafazakâr ailelerin aile planlaması kararlarında belirleyici bir rol oynadığı tespit edilmiştir. Çocuk yetiştirme maliyetlerinin artması, eğitim giderlerinin yükselmesi ve yaşam standartlarını koruma kaygısı, muhafazakar aileleri tek çocuk tercihine yöneltmektedir. Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında, kadınların iş hayatına artan katılımı ve eğitim düzeylerinin yükselmesine rağmen, ev içi sorumlulukların hala büyük ölçüde kadınlarda olması, tek çocuk tercihini güçlendiren faktörlerden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Geniş aileden çekirdek aileye geçiş, geleneksel destek mekanizmalarının zayıflaması ve bireyselleşme eğilimlerinin güçlenmesi, aile planlaması kararlarını etkileyen temel faktörler arasında yer almaktadır. Çocuk yetiştirme pratikleri açısından, muhafazakâr ailelerde niteliksel bir dönüşümün yaşandığı, çocuğun eğitimi ve gelişimi için yapılan yatırımların arttığı gözlemlenmiştir. Araştırma sonuçları doğrultusunda, muhafazakâr ailelerde tek çocuk tercihinin uzun vadeli sonuçlarını inceleyen boylamsal çalışmaların yapılması, farklı sosyo-ekonomik düzeydeki muhafazakâr ailelerin karşılaştırmalı analizinin gerçekleştirilmesi ve aile destek mekanizmalarının güçlendirilmesine yönelik sosyal politikaların geliştirilmesi önerilmektedir