87504 research outputs found
Sort by
Evaluation of mathematical modeling activities that built with the interdisciplinary approach
Bu çalışmada, ilköğretim matematik öğretmen adaylarının disiplinler arası öğretim yaklaşımı ile Model Oluşturma Etkinlikleri (MOE) tasarlamaları, tasarlanan etkinliklerin model oluşturma prensiplerine göre değerlendirilmesi ve etkinliklerin uygulanması sürecinde açığa çıkan 21. yüzyıl öğrenme ve yenilik becerilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırma vaka çalışması olarak planlanmıştır. Araştırma, amaçlı örneklem yöntemiyle seçilen 8 öğretmen adayı ile yürütülmüştür. Katılımcılar, araştırmacının çalıştığı üniversitede 2021-2022 eğitim öğretim yılının bahar döneminde öğrenim gören ilköğretim matematik öğretmenliği bölümü 3. sınıf öğrencileridir. Veri toplama araçları olarak yarı yapılandırılmış ön ve son görüşme soruları, gözlem formları, etkinlik raporları, odak grup görüşmeleri, ses ve video kayıtları kullanılmıştır. Verilerin analizi, içerik analizi, betimsel analiz ve rubrik değerlendirme yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, model oluşturma etkinlikleri tasarım prensipleri bağlamında değerlendirildiğinde, tasarım prensiplerinin çoğunu sağladığı görülmüştür. Ayrıca bu çalışma, öğretmen adaylarının disiplinler arası öğretim yaklaşımı ile oluşturulan MOE tasarım sürecine katılmalarının 21. yüzyıl becerilerini geliştirme konusunda etkili olduğunu göstermektedir. Öğretmen adayları, MOE’lerin gerçek yaşam ve disiplinler arası ilişkilerle bağdaştırılmasını kazanım olarak değerlendirmişlerdir. Sonuç olarak, disiplinler arası öğretim yaklaşımı ile oluşturulan model oluşturma etkinliklerinin öğretmen adaylarının becerilerini geliştirme ve açığa çıkarma konusunda etkili olduğu görülmüştür.This study aims to examine the design of Model Eliciting Activities (MEAs) by prospective elementary mathematics teachers using an interdisciplinary teaching approach, to evaluate the designed activities according to model eliciting principles, and to investigate the 21st-century learning and innovation skills that emerge during the implementation of these activities. The research is planned as a case study. The study was conducted with 8 prospective teachers selected through purposive sampling. The participants are 3rd-year students from the primary mathematics teaching department at the university where the researcher works, during the spring semester of the 2021-2022 academic year. Data collection tools include semi-structured pre-and post-interview questions, observation forms, activity reports, focus group interviews, and audio and video recordings. The data were analyzed using content analysis, descriptive analysis, and rubric evaluation methods. According to the findings, when the model eliciting activities were evaluated within the context of design principles, it was found that most of the design principles were met. Furthermore, this study demonstrates that participating in the MEA design process using an interdisciplinary teaching approach effectively develops the 21st-century skills of prospective teachers. The prospective teachers considered the integration of MEAs with real-life and interdisciplinary relationships as a significant gain. In conclusion, it has been observed that model eliciting activities created through an interdisciplinary teaching approach are effective in developing and revealing the skills of prospective teachers
Investigation of the effect of problem-based learning approach on secondary school 5th grade students' knowledge, skills and ethical understandings about hand hygiene
Bu çalışmanın amacı; probleme dayalı öğrenme yaklaşımının ortaokul 5. Sınıf öğrencilerinin el hijyeni konusundaki bilgi, beceri ve etik anlayışlarına etkisinin incelenmesidir. Günümüz koşullarında salgın hastalıkların yayılımının önlenmesinde bireysel hijyen uygulamaları büyük bir önem kazanmıştır. Yapılan araştırmalar salgın hastalıkların yayılım sürecinde el hijyeni uygulamalarının büyük bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. El hijyeni uygulamalarının toplumdaki bireyler tarafından eksik ya da yanlış uygulanması bu alanda yapılacak olan çalışmaların ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu araştırmada probleme dayalı öğrenme yaklaşımı kullanılarak ortaokul 5. sınıf öğrencileri için bir eğitim hazırlanmıştır. Araştırmanın uygulanmasında ön test-son test kontrol gruplu yarı deneysel yöntem kullanılmıştır. Bu doğrultuda bir devlet okulunda bulunan ve akademik seviyeleri ile yaş grupları benzer sınıflar kullanılmıştır. İki benzer sınıf seçkisiz olarak deney ve kontrol grubu olarak atanmıştır. Deney ve kontrol grubu olarak atanan sınıflara araştırmacı tarafından altı ders saati olarak tasarlanmış olan el hijyeni eğitimi uygulanmıştır. Seçkisiz olarak atanmış olan kontrol grubuna mevcut MEB kazanımlarına yönelik el hijyeni eğitimi altı ders saati uygulanmıştır. Deney grubundaki öğrencilere probleme dayalı öğrenme yaklaşımına göre tasarlanmış olan el hijyeni eğitimi altı ders saati uygulanmıştır. Araştırmada El Hijyeni Bilgi Anketi, El Hijyeni Beceri Anketi ve El Hijyeni Etiği Anketi olmak üzere belirlenen veri toplama araçları kullanılmıştır. Araştırmada kullanılan tüm anketlerin geçerlilik ve güvenirlik çalışmaları yapıldıktan sonra uygulamada kullanılmıştır. Deney ve kontrol grubuna el hijyenine yönelik tasarlanmış el hijyeni eğitimi programlarının verilmesinin ardından El Hijyeni Bilgi, Beceri ve Etiği’ ne yönelik anketler son test olarak uygulanmıştır. Ön test ve son test uygulamalarının tamamlanması ile elde edilen veriler analiz edilerek sonuçlar tablolaştırılıp yorumlanmıştır. Araştırma sonuçlarından elde edilen veriler, probleme dayalı öğrenme yaklaşımı ile el hijyeni eğitiminin yapıldığı deney grubu verilerinin kontrol grubuna göre olumlu yönde artış gösterdiğini ortaya koymaktadır. Yapılan çalışmada probleme dayalı öğrenme yaklaşımı ile hazırlanmış el hijyeni eğitimi uygulamalarının mevcut programa göre daha etkili olduğu tespit edilmiştir.The purpose of this study; The aim of this study is to examine the effect of problem-based learning approach on the knowledge, skills and ethical understanding of 5th grade secondary school students about hand hygiene. In today's conditions, individual hygiene practices have gained great importance in preventing the spread of epidemic diseases. Research shows that hand hygiene practices are of great importance during the spread of epidemic diseases. Incomplete or incorrect application of hand hygiene practices by individuals in society reveals how important the studies to be carried out in this field are. In this research, an educational program was prepared for 5th grade secondary school students using the problem-based learning approach. In the implementation of the research, a quasi-experimental method with a pretest-posttest control group was used. In this regard, similar classes in a public school were used according to academic levels and age groups. Two similar classes were randomly assigned as experimental and control groups. A hand hygiene education program designed by the researcher for six lesson hours was applied to the classes assigned as the experimental and control groups. Following the application, six lesson hours of hand hygiene training were given to the control group, which was randomly assigned, based on the current Ministry of Education achievements. The hand hygiene education program, designed according to the problem-based learning approach, was applied to the students in the experimental group for six lesson hours. In the research, data collection tools were used: Hand Hygiene Knowledge Survey, Hand Hygiene Skills Survey and Hand Hygiene Ethics Survey. All questionnaires used in the research were used in practice after validity and reliability studies were carried out. After hand hygiene training programs designed for hand hygiene were given to the experimental and control groups, surveys regarding hand hygiene knowledge, skills and ethics were applied as a final test. The data obtained after completing the pre-test and post-test applications were analyzed and the results were tabulated and interpreted. The data obtained from the research results reveal that the data of the experimental group, where hand hygiene training was given with the problem-based learning approach, showed a positive increase compared to the control group. In the study, it was determined that hand hygiene training practices prepared with the problem-based learning approach were more effective than the current program
A research on academic entrepreneurs intention : The case of a state university
Araştırma kapsamında öncelikle literatürde sıklıkla karşılaşılan girişimcilik ve girişimcilik niyeti teorisi araştırılmıştır. Girişimcilik niyetini etkileyen faktörler; bireysel faktörler, çevresel ve sosyal faktörler, örgütsel faktörler olarak gruplandırılarak araştırma yapılmıştır. Günümüzde bilgi temelli ekonomiler ile birlikte üniversiteler sadece eğitim öğretim odaklı değil aynı zamanda araştırma geliştirme ile sanayi odaklı çalışmalar yürütme görevini üstlendiklerinden akademik girişimcilik ve akademisyenlerin girişimcilik niyeti tezin asıl konusudur. Tez kapsamında akademik girişimciliğin önemi, akademik girişimcilik faaliyetlerinin başlangıçtan günümüze nasıl değiştiği incelenmiş, girişimcilik niyetlerini etkileyen kişilik sadece girişimciliğin temel ilkesi olan yenilikçilik özelliği ele alınmıştır. Yenilikçilik özelliğinin girişimcilik niyetine etkisini ölçmek için Chye Koh (1996) tarafından oluşturulan ve Özer (2017) tarafından geliştirilen Saral (2018)’in tezinde kullandığı ölçekten yararlanılmıştır. En önemli amaçlardan biri girişimcilik niyetini etkileyen örgütsel faktörleri ölçmektir. Örgütsel faktörlerde üniversitenin akademisyenlerin girişimcilik faaliyetlerini etkileyip etkilemediği, ne ölçüde etkilediği ölçmek için Gür (2016)’ün tezinde kullandığı ölçekten yararlanılmıştır. Ölçekte üniversitenin girişimciliğe verdiği desteklerin, girişimcilik alanındaki birimlerinin akademisyenler tarafından nasıl algılandığı sorulmuştur. Ayrıca demografik özelliklerden cinsiyet, yaş, unvan gibi faktörlerin akademik girişimcilik niyetinde nasıl bir etkisi olduğu incelenmiştir. Akademisyenlerin oluşturduğu evrenden bir devlet üniversitenin akademisyenleri örneklem olarak seçilmiş, nicel veri toplama yöntemlerinden anket yöntemi kullanılmıştır. Çevrim içi olarak paylaşılan anket sonuçlarının verilerine SPSS zerinde testler uygulanmıştır. Tezin akademik girişimcilik alanında literatüre katkı yapması, araştırma sonuçlarının başka çalışmalara ışık tutması hedeflenmiştir. Akademik girişimciliğin örgütsel boyutunun temelinde yer alan üniversitelerin ve üniversitelerin teknoloji transfer ofisleri gibi örgütsel yapılarının bu çalışmanın sonuçlarından yola çıkarak girişimciliği artıran stratejiler geliştirmesine yol gösterici olması hedefler arasındadır.Within the scope of the research, the theory of entrepreneurship and entrepreneurial intention frequently encountered in the literature has been investigated. The factors influencing entrepreneurial intention were investigated by categorizing them into individual factors, environmental and social factors, and organizational factors. Today, with knowledge-based economies, universities have not only focused on education and teaching but have also taken on the role of conducting research and industry-oriented studies, making academic entrepreneurship and the entrepreneurial intentions of academics the main focus of the thesis. Within the scope of the thesis, the importance of academic entrepreneurship has been examined, and how academic entrepreneurial activities have evolved from the beginning to the present has been investigated. Personality traits influencing entrepreneurial intentions have been discussed, focusing solely on the characteristic of innovation, which is a fundamental principle of entrepreneurship. To measure the impact of the innovation characteristic on entrepreneurial intention, the scale created by Chye Koh (1996) and further developed by Özer (2017) was utilized, which was also employed in Saral's (2018) thesis. One of the main objectives is to measure the organizational factors influencing entrepreneurial intention. To measure whether and to what extent the university influences the entrepreneurial activities of academics in organizational factors, the scale used in Gür's (2016) thesis has been utilized. In the scale, academics were asked about how the support provided by the university to entrepreneurship and the units in the field of entrepreneurship are perceived. Additionally, the impact of demographic characteristics, specifically gender and age factors, on academic entrepreneurial intention has been examined. A sample of academics from a state university was selected from the population of academics, and the survey method, one of the quantitative data collection methods, was employed. The data from the online-shared survey results were tested using the SPSS program. The aim of the thesis is to contribute to the literature in the field of academic entrepreneurship and shed light on other studies with the research findings. Among the objectives is to provide guidance for universities and organizational structures such as technology transfer offices of universities, which form the organizational dimension of academic entrepreneurship, to develop strategies that enhance entrepreneurship based on the results of this study
Hindistan'daki müslüman Türklerin iki büyük savaşı ve etkileri : Somnat Pânîpet
Hindistan alt kıtası, tarih boyunca istilalara maruz kalmış çok zengin bir bölgedir. Bölgeye yönelik bilinen ilk istila hareketleri M.Ö. on beşinci yüzyıla kadar götürülebilmektedir. Bu çalışmada Hindistan’da geniş bir alanda hâkimiyet kuran, iki Müslüman Türk hanedanın, bu süreçte yaptıkları iki önemli savaş ve bu savaşların sonuçları incelendi. Çalışmanın giriş bölümünde bu hanedanların Hindistan’daki faaliyetlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için Hindistan’ın coğrafi yapısı, kültürü ve tarihi ile alakalı genel bilgilere yer verilmiştir. Birinci bölümde konunun öznesi olan Gazneli hanedanının tarihi ve bilhassa Sultan Mahmud’un hükümdarlığı ile Hindistan seferleri anlatılmış; akabinde tezin ana konularından biri olan Somnat Savaşı; nedenleri, yapılan hazırlıklar, vukuu ve sonuçları kapsamında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde de birinci bölüme paralel olarak Babür tarihi ve Babür Şah’ın hükümdarlığı, Pânîpet Savaşı; nedenleri, yapılan hazırlıklar, vukuu ve sonuçları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise iki savaş; hanedanların politikalarındaki benzerlik ve farklılıklar ile savaşların bölgeye kısa ve uzun vadeli etkileri karşılaştırılmıştır. Tezde incelenen hanedan ve hükümdarların faaliyetleri çok kapsamlı olduğu için Hindistan politikalarıyla bağlantılı olan meseleler, sadece konunun anlaşılması amacıyla kısaca anlatılmış akabinde farklı zamanlarda aynı topraklarda hüküm süren iki Müslüman-Türk hanedanının Hindistan alt kıtasına ilişkin politikaları mukayese edilmiştir. Böylece bu iki gücün Hindistan’ı işgal/ fethederken benzer politikalar takip edip-etmedikleri değerlendirilerek; bu savaşlar sayesinde ele geçirilen Hindistan hâkimiyetinin, bölgenin siyasi ve kültürel tarihi mirasına katkı sağlayıp-sağlamadığı objektif bir biçimde tespit edilmeye çalışılmıştır.The Indian subcontinent is a very rich region that has been subject to invasions throughout history. The first known invasion movements towards the region date back to B.C. It can be traced back to the fifteenth century. In this study, two important wars fought by two Muslim Turkish dynasties that dominated a wide area in India and the results of these wars were examined. In the introduction part of the study, general information about the geographical structure, culture and history of India is included in order to better understand the activities of these dynasties in India. In the first part, the history of the Ghaznavid dynasty, which is the subject of the subject, and especially the reign of Sultan Mahmud and his campaigns in India are explained; followed by the Battle of Somnat, one of the main topics of the thesis; It was evaluated within the scope of its reasons, preparations, occurrence and consequences. In the second part, parallel to the first part, Mughal history and the reign of Babur Shah, the Battle of Pânîpet; The reasons, preparations, occurrence and consequences are discussed. In the third part, two wars; The similarities and differences in the policies of the dynasties and the short and long-term effects of the wars on the region are compared. Since the activities of the dynasties and rulers examined in the thesis are very comprehensive, the issues related to Indian policies are briefly explained only for the purpose of understanding the subject, and then the policies of the two Muslim-Turkish dynasties, which ruled the same lands at different times, regarding the Indian subcontinent are compared. Thus, by evaluating whether these two powers invaded India and followed similar policies; It has been tried to determine objectively whether the Indian domination gained through these wars contributed to the political and cultural historical heritage of the region
The role of the private sector in the Turkish national defense industry
Türk devletlerinin tarihinde savaşlar çok önemli bir yer tutmaktadır. Hem savunma hem de saldırı alanında Türk devletleri, dönemine uygun askeri teknoloji ürünleri ortaya koymuştur. Bu araç ve gereçleri savaş meydanlarında aktif bir şekilde kullanmıştır. Barutlu silahlar ve tüfek teknolojisi ortaya çıktıktan sonra dönemin savaş endüstri konjonktürü takip edilememiştir. Özellikle 19.yüzyıl ve sonrası dönemde Türk savunma ve silah sanayii alanında dışa bağlılık oranı çok yüksektir. Osmanlı İmparatorluğu sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti ilk yıllarında devlet eliyle bazı savunma sanayii ürünleri ortaya koymuştur ancak İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması bu sanayii alanının gelişmesini yavaşlatmıştır. Türkiye’nin acil silahlanması ve ordunun modernize edilmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu yüzden yapılan yerli Ar-Ge ürünlerin gelişimi sekteye uğramıştır. Savaş sonrası dönemde ise Dünya artık iki kutba ayrılmıştır ve Türkiye Batı bloğu ülkeleri arasında yer aldığı için Marshall yardımı kapsamında Amerikan silahlarını envanterine katmıştır. 1974 Kıbrıs barış harekâtı sonrası uygulanan NATO müttefiki ülkelerin silah ambargoları yüzünden Türkiye yerli savunma sanayiinin önemini anlamış ve yatırımlar yapmaya başlamıştır. Türkiye’nin güvenlik politikaları oluşturulurken savunma sanayi stratejileri silahlı kuvvetlerin ihtiyaçlara göre şekillenmektedir ve özel sektör ile ortak projeler gerçekleştirilmektedir. Beş yıllık kalkınma planları incelendiğinde Türkiye’nin son 20 yıl içerisinde savunma sanayii alanında devlet yatırımlarını arttırdığı ve ayrı başlıklar altında savunma sanayii ile ilgili politikalar ortaya koyduğu gözlemlenmektedir. Türkiye’nin özel sektörünün gelişimi ile birlikte savunma sanayi pozitif büyüme göstermektedir.Wars have a very important place in the history of Turkish states. It produced military technology products suitable for the period of the Turkish states in both defense and offensive fields. Turkish states actively used tools and equipment on the battlefields. After the emergence of gunpowder weapons and rifle technology, the war industry conjuncture of the period could not be followed. Especially in the 19th century and after, the foreign dependency rate in the field of defense and arms industry is very high. The Republic of Turkey, which was established after the Ottoman Empire, produced some defense industry products by the state in its first years, but the outbreak of the Second World War slowed the development of this industrial area. Turkey's urgent need for armament and the modernization of the army has created. Therefore, the development of domestic R&D products has been interrupted. In the post-war period, the world was now divided into two poles and since Turkey is among the countries of the Western bloc, it added American weapons to its inventory within the scope of Marshall aid. Although this process continued until the early 1970s, Turkey understood the importance of the domestic defense industry and started investments due to the arms embargoes imposed by NATO allies after 1974. While Turkey's security policies are being formed, defense industry strategies are shaped according to the needs of the armed forces and joint projects are carried out with the private sector. When the five-year development plans are examined, it is seen that Turkey has increased its state investments in the defense industry in the last 20 years and put forward the policies related to the defense industry under separate headings. With the development of Turkey's private sector, the defense industry shows a positive growth
The historical evolution of the political archive of the german ministry of foreign affairs and its significance for the modern turkish history
Bu makale, Almanya Dışişleri Bakanlığı Siyasi Arşivi’ni tarihsel
perspektiften ele almayı ve bu arşivin modern dönem Türk tarihi
açısından önemini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. 1870’te kurulmuş
olan Siyasi Arşiv, yalnızca bağlı bulunduğu Dışişleri Bakanlığı ile değil
aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni de
içine alacak şekilde modern dönem Türk-Alman ilişkilerinin tarihiyle
de yaşıttır. Bahis konusu bu dönem aynı zamanda iki ülke arasındaki
ilişkilerin askerî ittifaktan kültürel ve ticari ilişkilere kadar hemen her
alanda neredeyse kesintisiz bir yoğunluk ve devamlılık göstermesiyle
dikkat çekmektedir. Almanya’nın dış politikasının hafızası olan Siyasi
Arşiv, kendi tarihiyle de 1871’den günümüze kadar birçok farklı isim
ve rejimin hüküm sürdüğü, zirvelerin ve diplerin göründüğü sancılı
Alman tarihinin bir izdüşümü olma özelliğine sahiptir. Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra kurulan Weimar Cumhuriyeti Almanya’sının
devlet kurumlarını yeniden düzenlemesinden Dışişleri Bakanlığı
Siyasi Arşivi de nasibini almış ve bugün de geçerli olan arşivleme
sistemi 1921’den itibaren kullanılmaya başlamıştır. Diğer yandan
İkinci Dünya Savaşı’nın 1945’te Üçüncü Alman İmparatorluğu’nun
yıkımıyla sonuçlanması üzerine bir kurum olarak Dışişleri Bakanlığı
ve ona bağlı olan Siyasi Arşiv, 1945-1951 yılları arasında kurumsal
varlıktan yoksun kalmıştır. Dolayısıyla arşivde altı yıllık döneme ait
herhangi bir dışişleri belgesi mevcut değildir. Bunun yanında Dışişleri
Siyasi Arşivi, 1945 yılında Almanya’yı işgal eden Müttefik Devletler
tarafından ele geçirilmiş ve arşiv İngiltere, ABD ve Fransa tarafından
incelenmek üzere bütünüyle Londra’ya taşınmıştır. 1949’da kurulan
Federal Almanya Devleti’nin uzun çabaları ve yapılan pazarlıkları
sonucunda bu arşiv, 1956 yılından itibaren yeni devletin başkenti
Bonn’a taşınmış ve Almanya dışişleri, hafızasına yeniden kavuşmuştur.
Arşiv İngiltere’de iken Müttefik tarihçilerce başlatılan Alman Dışişleri
Bakanlığı belgelerinin kamuoyuyla paylaşılması süreci, 1959’dan
itibaren Alman tarihçiler tarafından Modern Tarih Enstitüsü (Institüt für
Zeitgeschichte) bünyesinde devam ettirilmiştir. Böylece Almanya’nın
Dış Politika Belgeleri (Akten zur Auswärtigen Politik Deutschlands)
başlığı altında 1918’den 1995’e kadarki döneme ait onlarca ciltten
oluşan belge neşredilmiştir. Almanya tarihi belgelerin kamuoyuna
açılması için, istisnai belgeler dışında otuz yıllık bir sürenin geçmesini
öngörmektedir. Dışişleri Siyasi Arşivi’nin Türkiye’nin son yüz elli
yılındaki uluslararası ilişkileri yanında bu süreçteki modernleşme
çabalarının anlaşılması konusunda da eşsiz bir kaynak sunduğunu
belirtmek gerekir. 1880’lerden 1918’e kadarki dönemde gerek II.
Abdülhamid saltanatında gerekse de Birinci Dünya Savaşı’nı da
kapsayan İkinci Meşrutiyet ve İttihat ve Terakki iktidarı döneminde iki
ülke arasındaki ilişkiler devamlılık göstermiştir. Diplomatik ilişkilerde
1918-1924 yılları arasındaki kesintiden sonra 1944’e kadar Türk-Alman
ilişkileri kültürel ve özellikle Almanya Türkiye’nin en önemli dış ticaret
partneri olduğu için ticari anlamda adeta zirveyi görmüştür. İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra (1951-1952’de) yeniden kurulan diplomatik
ilişkilerde ise bilhassa 1961’den sonra Türk-Alman ilişkileri ortak
NATO üyeliği ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (1993’ten sonraki adıyla
Avrupa Birliği) süreciyle birlikte yeni bir boyut kazanarak günümüze
kadar kesintisiz bir devamlılık ve yoğunlukla sürmüştür. Bu dönemde
Türkiye’den Almanya’ya gitmeye başlayan Türk işçiler ve sayıları
bugün milyonlarla ifade edilen Almanya’da yaşayan Türk topluluğu
ile iki ülke ve millet arasındaki ilişkiler neredeyse kopması imkânsız
bir hâl almıştır. Dolayısıyla Alman Federal Arşivi (Bundesarchiv) ve
diğer arşivleriyle birlikte, Almanya’nın Dışişleri Siyasi Arşivi modern
dönem Türk tarihinin anlaşılması ve yazılması açısından yadsınamaz
bir öneme sahiptir.
Anahtar Kelimeler: Almanya, Arşivcilik, Almanya Dışişleri Bakanlığı
Siyasi Arşivi, Osmanlı İmparatorluğu, Türk Alman İlişkileri, Türkiye.This article aims to introduce the Political Archive of the German
Foreign Ministry from a historical perspective and explain its
significance in writing the modern Turkish history. Being established in
1870, the history of the Political Archive is of the same age not only as
its affiliated Ministry of Foreign Affairs but also as the relations between
Türkiye and Germany in the late Ottoman Empire and the subsequent
Republic of Türkiye. This period is marked by almost uninterrupted
and intense relations between the two countries across various fields,
including military alliances, cultural exchanges, and commercial
activities. The Political Archive, which serves as the repository of
Germany’s foreign policy memory, reflects the tumultuous history of
Germany from 1871 to the present day which encompasses various
names and regimes, as well as numerous highs and lows. The Political
Archive of the Ministry of Foreign Affairs was influenced by the
reorganization of state institutions in the Weimar Republic which was
established following the First World War and the archiving system,
which remains in use today, was established in 1921. Additionally, with
the end of the Second World War in 1945 and the destruction of the
Third German Reich, the Ministry of Foreign Affairs and its Political
Archive ceased to exist between 1945 and 1951. Therefore, there are
no Foreign Office documents from this six-year period. In 1945, the
Foreign Office Political Archive was seized by the Allied Powers
occupying Germany and transported to London for examination by
Britain, the United States, and France. As a result of extensive efforts
and negotiations by the Federal Republic of Germany, established in
1949, the archive was moved to Bonn, the new capital, in 1956. This
relocation allowed Germany to regain its foreign affairs memory. The
publication of the documents from the German Foreign Ministry,
initially begun by Allied historians during the archive’s tenure in
England, persisted under German historians in 1959 through the Institute
for Contemporary History (Institut für Zeitgeschichte). As a result,
numerous volumes of documents spanning the years from 1918 to 1995
were published under the title Germany’s Foreign Policy Documents
(Akten zur Auswärtigen Politik Deutschlands). Germany typically
enforces a thirty-year period, with some exceptions, before historical
documents can be made accessible to the public. It’s worth noting that
the Political Archive of Foreign Affairs serves as a unique resource for
analyzing Türkiye’s international relations over the past century and a
half, alongside its endeavors toward modernization throughout this era.
From the 1880s to 1918, there were uninterrupted relations between
the two countries both under Abdulhamid II, the Second Constitutional
Period and the rule of the Union and Progress Party which also covers
the First World War years. Following the interruption of diplomatic ties
between 1918 and 1924, Turkish-German relations reached their zenith
until 1944, particularly flourishing in cultural and commercial domains,
with Germany emerging as Türkiye’s foremost foreign trade partner.
In the diplomatic relations re-established after the Second World War
(in 1951-1952), particularly gaining momentum after 1961, TurkishGerman relations took on a new dimension with their shared NATO
membership and Türkiye’s involvement in the European Economic
Community (the European Union from 1993 onwards) process.
Since then, the bilateral relations have persisted with uninterrupted
continuity and intensity up to the present day. During this period,
fueled by the influx of Turkish laborers migrating to Germany and the
establishment of a sizable Turkish community, now numbering in the
millions, the bonds between the two countries and their peoples have
grown remarkably resilient, forging an almost inseparable connection.
Hence, Germany’s Political Archive of Foreign Affairs, alongside the
Federal Archive (Bundesarchiv) and other archival repositories, holds
undeniable significance for understanding and documenting the modern
Turkish history.
Keywords: Archiving, German-Turkish Relations, Germany, Ottoman
Empire, Political Archive of the German Foreign Ministry, Turkiye
Cross-cultural analysis of brand mascots : The case of Spain
Günümüzde markalar rakiplerinden ayrışmak ve tüketicilerin zihninde olumlu çağrışımlarla konumlanabilmek için çeşitli stratejiler geliştirmektedir. Tüketicilerin birçok marka mesajına maruz kaldığı bu dönemde markaların duygusal bağlar kurarak anlamlı mesajlar iletmesi gittikçe daha önemli hale gelmiştir. Bu bağlamda ilk olarak 19. yüzyılın başlarında kullanılmaya başlayan ve marka kimliğini yansıtarak markanın sözcüsü olan marka maskotları önemli birer araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Temel amacı tüketicide olumlu marka çağrışımı yaratarak markayı hatırlatmak ve tüketiciyle bağ kurmak olan marka maskotları bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için kültürle sıkı bir etkileşim içerisindedir. Birer kültürel anlatı olan marka maskotları, ortaya çıktıkları yerel kültürle kurduğu etkileşime ek olarak kültürlerarası iletişim bağlamında da önem arz etmektedir. Evrensel çekicilik yakalayabilen marka maskotları, hem yerel kültürde hem de uluslararası bağlamda markaya fayda sağlayabilmektedir. Bu tez çalışmasında İspanya’nın ulus kimliğinin bir parçası haline gelerek ikonikleşen Osborne Boğası örnek olarak seçilmiş ve marka maskotlarının kültürlerarası analizi İspanya örneği üzerinden tartışılmıştır. Bu bağlamda marka maskotlarının alımlanmasındaki kültürel etmenler, İspanya’da üretilen marka maskotlarının İspanyol tüketiciler ve diğer kültürden tüketiciler tarafından nasıl yorumlandığı ve satın alma isteklerini nasıl şekillendirdiği bu çalışmanın ana sorunsalları olarak belirlenmiştir. Bu sorunsallar kapsamında nitel araştırma yöntemi uygulanmış derinlemesine görüşmeler yapılarak veriler elde edilmiştir. Açık uçlu soruların yöneltildiği yarı yapılandırılmış görüşmeler, İspanya’nın farklı bölgelerinden 4 kişi ve İspanya’da minimum 1 yıl yaşamış farklı kültürden 6 kişi olmak üzere kartopu örneklem yöntemiyle seçilen toplam 10 kişiyle gerçekleştirilmiştir. Minimum 1 yıl yaşaması şartı, katılımcıların bu kültürü tanıması ve anlaması açısından gerekli görüldüğü için konulmuştur. Derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler tematize edilerek betimsel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak maskotların alımlanmasında kişilerin kültürel arka planlarının ve tarihsel olayların önemli rol oynadığı sonucuna varılmıştır. Aynı zamanda kültürle çok fazla iç içe geçerek ikonikleşen maskotların zamanla marka çağrışımını yitirdiği görülmüştür.Nowadays, brands are developing various strategies to differentiate themselves from competitors and to position themselves positively in the minds of consumers. In an era where consumers are exposed to numerous brand messages, it has become increasingly important for brands to convey meaningful messages by establishing emotional connections. In this context, brand mascots, first used in the early 19th century and serving as spokespeople reflecting the brand identity, have emerged as significant tools. The primary purpose of brand mascots is to remind consumers of the brand through positive brand associations and to connect with them, involving a close interaction with culture. Brand mascots, as cultural narratives, are significant not only in the context of the local culture in which they originate but also in cross-cultural communication. Brand mascots that achieve universal appeal can benefit the brand both locally and globally. In this thesis, the Osborne Bull, which has become an iconic part of Spain's national identity, is chosen as an example, and the cross-cultural analysis of brand mascots is discussed through the case of Spain. In this context, the cultural factors affecting the reception of brand mascots, how brand mascots produced in Spain are interpreted by Spanish consumers and consumers from other cultures, and how they shape purchasing desires are identified as the main issues of this study. These issues are explored through qualitative research methods, involving in-depth interviews conducted with a total of 10 people, consisting of 4 individuals from different regions of Spain and 6 people from different cultures who have lived in Spain for a minimum of 1 year. The requirement for a minimum stay of 1 year was chosen because it is deemed necessary for participants to familiarize themselves with and understand this culture. The data obtained from the in-depth interviews have been descriptively analyzed. As a result, it has been observed that individuals' cultural backgrounds and significant historical events play an important role in the reception of mascots. It has also been seen that mascots, which become highly intertwined with culture and iconic over time, gradually lose their brand association
Desing and control of textile based soft robotic systems for terapeutic applications
Tekstil tabanlı yumuşak robotik sistemler, tedavi edici uygulamalar için geliştirilen son derece önemli ve yenilikçi bir alanı temsil ediyor. Bu sistemler, insan vücuduyla uyumlu yapılarıyla sağladıkları esneklik ve dokunsal hassasiyet ile birçok tedavi edici uygulama için çığır açıcı potansiyel sunmaktadır. Bu tezde terapi amaçlı, masaj uygulayan veya kas hastalıkları olan insanlara yardımcı olabilecek tekstil tabanlı robotik aktüatörlerin tasarımı, üretimi ve istenen hareketleri yapacakları şekilde eylemlerde bulunabilmeleri için gereken kontrolcüler üzerine çalışmalar yapılmıştır. Tez bölümlerinin yazım sırası daha eski olan pnömatik uygulamalardan, yeni bir teknik olan sıvı-gaz hal değişimleri prensibiyle çalıştırılan düşük kaynama noktalı sıvılara doğru verilmiştir. Pnömatik uygulamalar hali hazırda var olmasına karşın, buradaki uygulamalar tekstil tabanlı olmaları yönüyle yenidir. Düşük kaynama noktalı sıvılarla çalışan uygulamalar ise hem çalışma prensipleri hem de tekstil tabanlı olmaları yönünden yenilikçi çalışmalardır. Özellikle düşük kaynama noktalı sıvılarla çalışan aktüatörlerin üretimleri üzerine de bilgiler verilmiştir. Ayrıca sistemin tamamen tekstil tabanlı olması için, geri besleme için tekstil tabanlı sensörler kullanılmıştır. Son bölümde hali hazırda var olan ama herhangi bir gerçek uygulamada kullanılmayan bir sensörün kalibrasyonu üzerine de çalışılmıştır, bu sensörlerin başka uygulamalarda da kullanılabilmesi için bir yöntem üretilmiştir. Düşük kaynama noktalı sıvılarla çalışan aktüatörlerde ısıtma için gümüş kaplı naylon iplikler ve çelik iplikler kullanılmaktadır. Ancak henüz bu sistemlerin soğutmaları için bir teknik geliştirilemediği için, kontrol uygulamaları da açma-kapama kontrolcüsüyle (on-off control) sınırlı kalmıştır. Yine de sistemin zaten gecikmeli olduğu ve gecikmeli de olsa hızlı yanıt gerektirmeyen periyodik masaj uygulamalarında yeterli olduğu göz önünde bulundurulduğunda tek yönlü kontrolde bile doğru sıvılar seçildiği için başarı sağlanmıştır. Ulusal ve uluslararası ödüller de alan bu çalışmanın, bu tezden sonra da geliştirilmeye devam edileceği, ileride soğutma tekniklerinin de geliştirilmesiyle daha farklı uygulamaların da gerçekleştirilebileceği tahmin edilmektedir.Textile-based soft robotic systems represent a highly important and innovative field developed for therapeutic applications. These systems, with their flexible structures and tactile sensitivity compatible with the human body, offer groundbreaking potential for various therapeutic applications. This thesis focuses on the design, production, and control of textile-based robotic actuators that can assist individuals undergoing therapy, such as massage or those with musclerelated conditions, to perform desired movements. The writing sequence of the thesis chapters transitions from older pneumatic applications to a newer technique utilizing the principle of liquid-gas phase transitions with low-boiling point liquids. While pneumatic applications already exist, the novelty of the applications discussed here lies in their textile-based nature. Applications using low-boiling point liquids are innovative in both their operating principles and their textile-based design. Particular attention is given to the production of actuators using low-boiling point liquids. Additionally, textile-based sensors are used for feedback to ensure the system is entirely textilebased. The final section also covers the calibration of an existing sensor that has not been used in any real-world applications, providing a method for its use in other applications. In actuators using low-boiling point liquids, silver-coated nylon threads and steel wires are used for heating. However, since a technique for cooling these systems has not yet been developed, control applications are limited to on-off control. Nevertheless, even with the system's inherent delay and the limited control to on-off control, success has been achieved due to the careful selection of appropriate liquids, which are sufficient for periodic massage applications that do not require rapid responses. It is anticipated that this study, which has received national and international awards, will continue to be developed after this thesis. With the future development of cooling techniques, it is expected that different applications will be realize
Investigation of electrical conductivity and electromechanical characteristics oftextile structures developed by electro spinning techniques
Küresel ekonomik değişimlerin etkisi altında kalan tekstil sektörü, ekonomik krizleri avantaja çevirmek için güncel bilgileri uyarlayarak ve bunları farklı alanlarda değerlendirmeye alarak katma değeri yüksek akıllı tekstillerin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Bu durum multidisipliner bir çalışma alanı ortamında tekstil mühendisliği, kimya, tıp, elektronik ve malzeme bilimi, mekatronik gibi alanların birbiri ile etkileşim içinde olmasını sağlamıştır. Özellikle son yıllarda sağlık alanındaki giyilebilir sensörlü ürünler, akıllı tekstiller alanının çalışma alanını genişletmiş olup, mevcut akıllı tekstillere çalışma alanı olarak fark atacağı belirlenmiştir. Piyasada kullanılan mevcut elektronik elemanlar esnekliği olmayıp deforme olma ihtimali çok yüksek iken, giyilebilir kumaş elektronik malzemeler ve sensörler ise oldukça esnek, hafif ve maliyeti düşük olduğundan daha avantajlı bir hal almaktadır. Bu nedenle, esnek, hassas ve yüksek performansa sahip kuvvete duyarlı giyilebilir sensörler kişiselleştirilmiş sağlık izleme, insan vücut hareketi algılama, insan-makine arayüzleri, robotik ve benzeri giyilebilir elektronik cihazlar gibi birçok potansiyel uygulama alanlarına konu olmuştur. Bu tez kapsamında düşük maliyetli, hassas ve ölçeklenebilir piezorezistif kuvvet sensör yapılarında kullanılmak üzere elektro-eğirme tekniği ile çok duvarlı karbon nanotüp/ termoplastik poliüretan nanokompozit nanolifler üretilmiştir. Tezin ilk aşamasında kontrol numunesi olarak kullanılmak üzere saf termoplastik poliüretan nanolif oluşturmak amacıyla dimetilformamid-termoplastik poliüretan çözeltisi hazırlanarak elektro-eğirme cihazında çekilmiştir. Akabinde çeşitli oranlarda (%0,3-%0,5-%0,7-%1-%1,5-%2) karbon nanotüp içeren çözeltiler hazırlanarak ve elektro-eğirme cihazında çekilerek karbon nanotüp etkisi gözlemlenmiştir böylece optimum karbon nanotüp oranı belirlenmiştir. Optimum oran üzerinden farklı sonikasyonu yöntemleri denenerek yüksek oranda dispersiyon etkisini sağlayan yöntem tespit edilmiştir. Daha sonra elektro-eğirme parametreleri değiştirilerek denemeler yapılarak optimum çekim parametreleri belirlenmiştir. Bu kapsamda, kolektör dönüş hızı, ağızlık ile toplayıcı arasındaki mesafe ve çekim süresi değiştirilmiştir. Polidimetil siloksan yüzey arasına kapsüllenen nanokompozit nanolifler ile sandviç yapı oluşturulmuştur. Üretilen numunelerin karakterizasyonu için analiz ve ölçümler gerçekleştirilerek uygun üretim parametreleri belirlenmiştir.The textile sector, which is under the influence of global economic changes, has brought smart textiles with high added value to the forefront by adapting current knowledge and evaluating them in different fields in order to turn economic crises into an advantage. This has led to the interaction of fields such as textile engineering, chemistry, medicine, electronics and materials science, mechatronics in a multidisciplinary working environment. Especially in recent years, wearable sensor products in the field of health have expanded the field of smart textiles and it has been determined that it will make a difference to the existing smart textiles as a field of study. While the current electronic elements used in the market are inflexible and highly deformable, wearable fabric electronic materials and sensors are highly flexible, lightweight and low cost, making them more advantageous. Within the scope of this thesis, multi-walled carbon nanotube/ thermoplastic polyurethane nanocomposite nonwoven surfaces were produced by electrospinning technique to be used in low-cost, precise and scalable piezoresistive force sensor structures. In the first stage of the thesis, dimethylformamide-thermoplastic polyurethane solution was prepared and spun by electro spinning device to create a pure thermoplastic polyurethane surface to be used as a control sample. Subsequently, the carbon nanotube effect was observed by preparing solutions containing carbon nanotube in various proportions (0,3%-0,5%-0,7%-1%-1,5%-2%) and being spun by the electro spinning device, in this way the optimum carbon nanotube ratio was determined. The method providing high dispersion effect has been determined by trying different sonication methods over the optimum ratio. Afterwards, the optimum drafting parameters were determined by changing the electro spinning parameters and making trials. In this context, the collector rotation speed (r.p.m), the distance between the nozzle and the collector and the shooting time were changed. A sandwich structure was formed with nanocomposite nonwoven surfaces encapsulated between the polydimethylsiloxane surface. For the characterization of the produced samples, analysis and measurements were carried out and appropriate production parameters were determined
Experimental comparison and numerical heat analysis of newly designed shell-and-tube heat exchanger with designed geometry at different baffle intervals: status of energy efficiency
Optimizing the performance of the heat exchanger to increase the heat capacity while reducing the pressure drop is determined as the most important design goal. Three main designs of heat exchangers are made according to parallel flow, counter flow and cross flow arrangement. The heat exchanger used here is chosen as a parallel flow heat exchanger. The aim of this study is to investigate heat transfer, the energy efficiency and thermal performance changes on the fluid behavior of varying baffle spacings at different flow rates in a parallel flow shell-and-tube heat exchanger. Water with a density of 976.1 kg/m3 was used as the fluid in the analyses. Other thermophysical properties of water are as follows: cp, 4191.5 J/kg °C; m, 0.000391 kg/m s; K, 0.665 W/m °C. It has been observed that the energy efficiency and thermal performance values of the fluid differ with the change of the baffle intervals Bd1 = 80 mm, Bd2 = 120 mm and flow rates between Fr1 = 0.1 kg/h and Fr100 = 10.0 kg/h used in the newly designed shell-and-tube heat exchanger