243 research outputs found
Türkiye medyasında banal milliyetcilik
"Türkiye yazılı basınındaki banal milliyetçilik"le ilgili olan bu tez, Türkiye medyasmdaki milliyetçi söylemi analiz etmeyi amaçlar. Çalışma, milliyetçi söylemi daha iyi anlamak için, 'sıradan' bir gün olan 7 Mart 2012'de basılan günlük gazeteleri inceler.Çalışmanın anahtar noktası, Michael Billig'in 1995'te yazdığı çığır açan kitabı "Banal Milliyetçilik" terimidir. Bu tez için ilham da Billig'in kendisinden ve Arus Yumul and Umut Özkırımlı'nın araştırması 'Reproducing the Nation: 'Banal Nationalism' in the Turkish Press'den geliyor. Yumul ve Özkırımlı'nın 1997'de gerçekleştirdikleri 'Banal Milliyetçilik' araştırmasının ardından, hem Türkiye'de hem de Türkiye medyasında çok fazla değişiklik oldu. Medya varlıklarının sahipliği, 1997'den daha farklı. Türkiye'nin AB üyeliği müzakereleri ve reformlar, Türkiye medyasının Kürt meselesi üzerindeki söylemini değiştirdi. Sektörde yeni gazeteler var. Turkiye'deki bütün bu değişikliklere rağmen, 34 Türk gazetesinin incelenmesi gösterdi ki, Türkiye medyasının 'Banal Milliyetçilik" söylemi değişmedi. Fark edilmeyen rutin pratikleri ve 'taking for granted' ideolojileri kullanarak, Türkiye medyası hala milliyetçiliği yüceltiyor ve banal milliyetçiliği yeniden üretiyor.This dissertation, concerning banal nationalism in the Turkish press, aims to analyze the nationalist discourse of the Turkish media. To understand the nationalist discourse better, the study examines the Turkish dailies on an ordinary day, on March 7, 2012.The key point for this study is the term `banal nationalism which Michael Billig came up with when he wrote his ground-breaking book Banal Nationalism in 1995. The inspiration for this study came from Billig himself, and Arus Yumul and Umut Ozkirimlis study `Reproducing the nation: `banal nationalism in the Turkish press'. Since Yumul and Ozkirimlis research on `Banal nationalism in 1997, many things have changed in Turkey and Turkish media. The ownership of media assets today is different than how it was back in 1997. Turkeys EU membership talks and reforms have changed the discourse of Turkish newspapers on the Kurdish issue. There are now new newspapers. In spite of all the changes in Turkey, studying 34 Turkish newspapers show that Turkish medias discourse on banal nationalism didnt change at all. Turkish media is still an instrument for flagging nationhood and reproducing banal nationalism by using unnoticed, routine practices, and `taking for granted ideologies
Cultural changes in the Turkic world / edited by Filiz Kıral; Barbara Pusch, Claus Schönig, Arus Yumul
LiteraturangabenBeitr. teilw. engl., teilw. türk
Don Kişot'tan Züğürt Ağa'ya Aşkın Yurtsuzluk
Hem Don Kişot hem de Züğürt Ağa, kendilerine aşina dünyayı kökten değiştirip istikrarsız hale getiren sosyo-ekonomik ve tarihsel süreçler karşısında derin bir yabancılaşma, şaşkınlık ve yönünü şaşırma duygusu yaşayan karakterlerdir. Her ikisi de, ahlaki kesinliklerin ve geçmişin ezeli ve hazır anlamlarının büyük ölçüde ortadan kalktığı yeni bir sistemde şaşkına dönmüş bulurlar kendilerini. Toplumsal konum, şeref, karşılıklı yükümlülükler yerini bireysel çıkar ve paranın aracılık ettiği ilişkilere bırakmıştır. Bu; aşkın yurtsuzlukla tanımlanan parçalanmış bir dünyadır. Hem Don Kişot hem de Züğürt Ağa bir toplumsal düzenden diğerine geçişi simgelerler. İki karakter gerçeklikle farklı şekillerde uzlaşır. Don Kişot tutkuyla savunduğu ve uğruna savaştığı şövalyelik değerlerini reddeder ve ölür. Her şeyini kaybetmiş ve karısı tarafından terkedilmiş Züğürt Ağa ise, hayata seyyar satıcı olarak yeniden başlar.
The Concept of Turkishness and the EU Membership
The issues of ethnicity, minorities, cultural rights – all taboos for the Turkish political and social context – emerged as one of the most discussed and hotly-debated concepts during the EU accession negotiations. The representatives of the official ideology resisted any attempts to change the hegemonic understanding of the nation- conceived as a homogeneous entity based on Turkishness. This paper attempts to locate the discussions surrounding the concept of Turkishness and minority rights in the recent years. </jats:p
The First Protestant Missionaries in the Ottoman Empire: the Quakers
İlk Protestan misyonerlerinin Osmanlı İmparatorluğu’na gelişi on dokuzuncu yüzyıla tarihlense de ilk misyonerlerin geliş tarihi en geç on yedinci yüzyıldır. On yedinci yüzyıl İngiltere’sinin kaotik siyasi ve dini atmosferinde ortaya çıkan ve George Fox tarafından kurulan binyılcı muhalif Hıristiyan hareketlerinden, Dostların Dini Derneği veya Quakerler, İngiliz Protestanlığının ilk geniş çaplı misyonerlik hareketiydi. Dinleri, dilleri ırkları, milliyetleri ne olursa olsun Tanrı’nın her insanda var olduğuna dair “İç Işık” öğretisiyle yola çıkan misyonerler herkesi içindeki ışığa döndürmeyi amaçlıyorlardı. Aynı maksatla Osmanlı topraklarına da gelen misyonerler, Quaker mesajını sadece Müslüman ve Gayrimüslimlere değil aynı zamanda Osmanlı sultanına da ulaştırmaya çalıştılar. Misyonerlik çabalarında herhangi bir başarı kaydedememelerine rağmen Quakerlar genellikle ülkeden görevlerini yerine getirmiş olmanın verdiği huzurla ayrıldılar. Bu makale, Sultan VI. Mehmet’le bizzat görüşüp mesajını iletmeyi başaran Mary Fisher’dan aynı amaçla yola çıkan ancak amaçlarına ulaşamayan Quakerlara, imparatorluğa daha mütevazı amaçlarla gelen misyonerlere kadar birinci nesil Quakerların Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik faaliyetlerinin bir dökümünü yapmakta; Quaker misyonerlerinin hem yerli halk ve yetkililer ile ilişkilerini, hem de ülkede faaliyet gösteren İngiliz tüccar, konsolos ve elçilerle yaşadıkları gerilimli, çatışmalı ilişkiyi ele almaktadır
Lacan's big other concept and paternalistic political leader
ÖZET: Bu çalışma toplumda paternalist (babacan) liderlere gösterilen teveccühün arkasında yatan nedenleri Lacan’ın Öteki kavramı üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır. Lacancı psikanalizde varlığından, tutarlılığından, tamlığından emin olduğumuz, varoluşsal mesnet olarak addettiğimiz Öteki’nin, tarih boyunca kültür, din, kilise, devlet, bilim gibi farklı kurumlar ya da olgularla temsil edildiği öne sürülür. İçinde bulunduğumuz bu çağda bahsedilen kurumlara atfedilen anlamın değişmesi, bilgiye kolay ulaşımın verdiği avantajla bilimsel olanın birbiriyle çelişen yorumlarına maruz kalmak, aile kavramının değişmesi, kimliklerin buharlaşması, insanın sınırsız seçeneklerle bezenmiş dünyada sürekli olarak seçim yapmak zorunda kalması vb. faktörler psikanalitik açıdan kaygı verici olarak nitelenebilir mi? Günümüz insanının hayatı deneyimleme biçimi önceki yüzyıllarda hiç olmadığı kadar kendini inşa etmek üzerine kurulu. Kendinden, hayatından, sağlığından sürekli olarak mesul olmak ve maruz kaldığı bilgi bombardımanından kendisi için en iyi olanı çekip alarak olabilecek en makul kararı almak zorunda olmak kişinin siyasette paternalist liderlere meyletmesine sebep olabilir mi? Siyasi liderlerle seçmenleri arasında kurulan ebeveyn çocuk ilişkisinin altında yatan nedenlerden biri Öteki’nin giderek silikleşen gölgesidir diyebilir miyiz? Bu çalışma bu sorulara yanıt arayacaktır.ABSTRACT: This study aims to analyze the reasons for the favor shown to paternalistic leaders in society through Lacan's concept of the Other. In Lacanian psychoanalysis, it is claimed that the Other, whose existence, consistency, and completeness we are sure of, which we regard as existential support, has been represented by different institutions or phenomena such as culture, religion, church, state, and science throughout history. In this age we live in, can we say that factors such as change in the meaning attributed to the institutions mentioned, exposure to conflicting interpretations of the scientific with the advantage of easy access to information, the evolution of the concept of family, evaporation of identities, constant need to make choices in a world adorned with unlimited options, etc promote anxiety? The way today's people experience life is more then ever before based on constructing themselves. Could constantly being responsible for oneself, one's life, and health, and having to take the most reasonable decision possible by pulling out what is best for oneself from the information bombardment one is exposed to, cause one to incline towards paternalist leaders in politics? Can we say that one of the underlying reasons for the parent-child relationship established between political leaders and their voters is the fading shadow of the Other? This study will seek answers to these questions
Hepimiz Peyami Safa’nın Sözde Kızlar’ından Çıktık / We All Came out of Peyami Safa’s So-Called Girls
Makale Yeşilçam filmleri olarak da bilinen melodramların genellikle yoksul, köylü ve geleneksel bir kadın ile batılılaşmış, şehirli ve zengin erkek arasındaki aşk hikayeleri bağlamında ele aldığı gelenek ile modernlik, doğu ile batı, alaturka ile alafranga karşıtlığına karşı ikircikli tutumunu inceliyor. İkircikli tutumun doğulu ve batılıyı –doğulu ve geleneksel bir ruha ve batılı ve modern bir bedene sahip- tek bir kişide (toplumda) dengeleme arzusundan kaynaklanmaktadır. Bu filmlerdeki karşıt karakterleri, yaşam tarzlarını, değerler ve ahlakı belirlemede kullanılan anlatı, karakter, sembolizm ve göstergelerin Peyami Safa’nın doğu ile batıyı tin ve madde, ruh ve beden ayrımı üzerinden zıt gruplara bölen romanlarını hatırlatıp, çağrıştırdığını savunuyor. Ayrıca ideal kadını gelenek ile modernlik arasında konumlandıran modernleşme projesinin erkekler için de geçerli olduğunu tartışıyor. / The article examines the ambivalent attitude of Turkish melodramas, known as Yeşilçam films, towards tradition and modernity, east and west, alaturca and alafranga in the context of love stories between generally a poor, rural and a traditional woman and a westernized, urban and a rich man. The ambivalence arises from the desire to balance the eastern and western in a single person (society) – a person with an eastern and traditional soul and a western and a modern body. It argues that the narrative, characters, symbolisms and signifiers used to identify the binary characters, life styles, values and moralities in these films are reminiscient and evocative of Peyami Safa’s novels which dichotomize east and West in terms of spirit vs. matter, soul vs. body. It futher argues that the modernization Project which positioned the ideal woman between tradition and modernity, was valid for men, too
Silence as A Means of Communication in The Poetry of Dan Pagis
Dan Pagis (1930-1986), the Romanian born Israeli poet and Holocaust survivor, is best known for his short, concentrated and multilayered Holocaust poem “Written in Pencil in the Sealed Railway-Car”. This unfinished poem which carries a universal message with Biblical allusions to Adam and Eve and Cain and Abel invites its readers to complete Eve’s hanging and unarticulated message and to transmit it to others. Silence is Pagis’ way of communicating the unspeakable, the ineffable. This is a highly expressive silence that speaks louder and deeper than words do. This paper analyzes Pagis’ poem in the context of Adorno’s statement that “there can be no poetry after Auschwitz”.</p
Sözlü tarih çalışması: derikli ermenilerde ve kürtlerde mekan ve hafıza
Bu çalışma yüzüncü yıldönümüne girmekte olan 1915 Ermeni Soykırımı’nın, mikro anlamda, Derik’te yerel halk tarafından, Ermeniler ve Kürtler. , hatırlama biçimleri ve bu yönde gelişen karşılıklı ilişkiler incelenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın amacı, özellikle genel bir soykırım tartışmasına, Derik örneğinde, yaşanmış olaylardan, deneyimlerden ve tanıklıklardan da yararlanılarak katkı sunmaktır. Bunun yanında yeni kuşakların yaşanmış olayları hangi hafıza kanallarından beslendiği yapılan sözlü tarih görüşmeleriyle anlatılmaya çalışılmaktadır. Görüşme yapılan anlatıcıların aktardıkları öncelikli tutularak yapılan bu çalışmada, Derik’te halen yaşamakta olan yerli halkın, 1915 ile ilişkilendiği belli başlı hafıza mekanları olduğu gözlemlenmiştir. Bu hafıza mekanlarının yerelde toplumsal hafızayı nasıl şekillendirdiği ve zaman zaman gündelik yaşam pratiklerini de değiştirdiği anlatılmıştır. Bunun yanında 1915’te bir şekilde hayatta kalmayı başarmış Ermenilerin , ‘hayatı normalleştirme’ girişimleri ve yeniden hayatta kalma stratejileri sözlü tarih görüşmelerinin sonucunda ortaya çıkan verilerle anlatılmıştır. 1915’ten sonra da devam eden baskı ve bunun yarattığı korku sonucunda soykırım korkusunun sürekli olarak devam ettiği gözlemlenmiştir. Kıbrıs Olayları ve 1990’lı yıllarda yoğunlaşan çatışma ortamından dolayı Derik’ten göç eden Ermeniler’in Derik’e ve yaşananlara dair anlatılara da yer verilmiştir. Yapılan görüşmelerden elde edilen veriler aracılığıyla hem genel anlamda Kürtler’in hem de mikro alanda Deriklilerin ‘yüzleşme’ ve ‘yeniden bir arada’ yaşama dair düşünceleri ve algıları üzerinde durulmaktadır
- …
