1,720,998 research outputs found
Duration of untreated illness (dui) in bipolar disorder and its association with clinical features
GİRİŞ: Bipolar bozuklukta -tanı kriterlerini karşılayan ilk duygudurum epizodunun başlangıcından ilk duygudurum dengeleyici tedavinin başlangıcına kadar geçen süre şeklinde tanımlanan- tedavisiz geçen süre (TGS) ile ilgili yapılmış çalışmalarda ortalama TGS değerleri iki ile on sekiz yıl aralığında bulunmuş ve TGS'nin uzunluğunun bazı olumsuz seyir özellikleri ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Türkiye'de bipolar bozuklukta TGS'ye ve TGS uzunluğunu etkileyebilen faktörlere ilişkin herhangi bir araştırma yoktur. TGS'nin uzamasına neden olan faktörlerin belirlenmesi ve bu veriler ışığında tedaviye erken başlanması için yapılabileceklerin tartışılması, bipolar bozukluk (BP) prognozuna ve hastaların uzun dönemde işlevsellik düzeylerine olumlu katkıda bulunabilecektir. AMAÇ: Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi'nde BP tanısıyla izlenen hastalarda TGS'nin ve TGS ile klinik özellikler arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: 1.2.2018-30.4.2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi Polikliniği'nde randevusu olan bipolar bozukluk tanılı ardışık her hastaya (178 olgu) çalışma anlatılmış, 156 olgu çalışmaya katılmayı kabul ederek yazılı onam vermiştir. Çalışmaya katılmayı kabul eden 156 olgudan 38'i alım ölçütlerini karşılamadıkları için çalışmadan dışlanmıştır. Çalışmaya 118 olgu dahil edilmiştir. Geriye dönük olarak toplanan bilgilerin güvenilirliğini ve niteliğini artırmak üzere olası tüm bilgi kaynakları kullanılmıştır. Başlıca kaynaklar; hasta, hastanın en az bir yakını ve hastaya ilişkin tüm kayıt ve belgelerdir. Hastadan ve yakınından bilgi alma sürecinde ilk adımda her hasta için bir yaşam çizelgesi (life-chart) oluşturulmuştur. Hem bu çizelgenin hem de amaca yönelik olarak hazırlanan "Veri Toplama Formu"nun (Ek-2) yardımıyla gerekli bilgiler toplanmıştır. BULGULAR: Çalışmaya bipolar I bozukluk tanılı 104, bipolar II bozukluk tanılı 14 olmak üzere toplam 118 olgu dahil edilmiştir. Tüm örneklemde TGS ortalaması 6,3 yıl, ilk mani/hipomani epizodu sonrası tedavisiz geçen süre ortalaması 3,3 yıl bulunmuştur. TGS'nin bazı klinik özellikler ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulunmuştur. TGS ile ilişkili bulunan değişkenlerin TGS üzerine bağımsız etkileri step-wise regresyon analiz yöntemi kullanılarak incelenmiştir. Regresyon analizi sonucunda TGS ve duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce epizod sıklığı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p<0,001) negatif yönlü; TGS ile hem toplam hastalık süresi hem de duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce toplam epizod sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönlü ilişki bulunmuştur (sırasıyla p<0,001, p<0,001). TGS egemen epizod tipinin mani olduğu hasta grubunda örneklemin geri kalanına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısa saptanmıştır (p=0,002). TARTIŞMA ve SONUÇ: Bipolar bozuklukta TGS ile ilgili ülkemizde yapılmış ilk çalışma olan çalışmamızın en önemli sonuçları ortalama TGS değerinin 6,3 yıl, ilk mani/hipomani epizodu sonrası tedavisiz geçen süre ortalamasının 3,3 yıl bulunması ve TGS'nin uzunluğunun bazı klinik özellikler ve seyir özellikleri ile ilişkili olduğunun gösterilmesidir. Çalışmamızın bir diğer önemli sonucu da regresyon analizi sonucunda TGS ve toplam hastalık süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönlü ilişki bulunmasıdır. Çalışmamızda ortaya çıkan bu ilişkinin ülkemizde son üç dekat boyunca değişen klinisyen tutumlarını ve/veya hastaların değişen yardım arayışı davranışlarını yansıtabileceği; son yıllarda hekimlerin duygudurum dengeleyici tedavi başlama kararını daha erken verdikleri ve/veya hastaların yardım aramaya hastalığın daha erken dönemlerinde başladığı düşünülebilir. Çalışmamızda ortaya konulan verilerin de katkılarıyla BP tanılı hasta evrenini daha iyi temsil edebilecek örneklemlerde yapılacak, daha geniş örneklemli, çok merkezli ileri çalışmalarda TGS'nin uzamasına neden olabilecek olası diğer faktörlerin de araştırılması ve ortaya konulmasıyla TGS'nin kısaltılmasına katkıda bulunmak ve bu sayede duygudurum dengeleyici tedavi başlanmadan önce yaşanan epizod sayısını azaltmak, hastaların uzun dönem prognozlarına ve hayat kalitelerine olumlu katkıda bulunmak mümkün olabilecektir.INTRODUCTION: In regard to bipolar disorder (BD) DUI is defined as the time between the
onset of the first mood episode and the beginning of the first mood stabilizing treatment. Mean
values between two and eighteen years are reported for DUI in literature. It has been shown that DUI
length is associated with some adverse course characteristics. In Turkey no research has been
conducted about DUI or factors that may affect DUI length. Determining the factors causing
prolongation of DUI and discussing what can be done for early initiation of treatment in the light of
these data may contribute positively to the prognosis of BD and to the long term functional levels of
patients.
OBJECTIVE: Aim of this study is to determine DUI and to investigate association between DUI
and clinical features of patients with BD in Ege University Psychiatry Department Mood Disorders
Clinic.
METHOD: Study was conducted at Ege University Psychiatry Department Mood Disorders
Clinic between 1.2.2018-30.4.2018. Each consecutive patient whose diagnosis is bipolar disorder who
had an appointment between those dates (178 patients) were invited to study. 156 patients agreed
to participate in the study and gave written informed consent. 38 patients that did not meet the
inclusion criteria were excluded from the study. 118 cases were included in the study. All possible
information sources were evaluated to increase the reliability and quality of the information that
collected retrospectively. A life chart was generated for each patient in the first step in the process of
taking anamnesis from the patient and his / her relatives.
RESULTS: 118 patients were included in the study. 104 patients had bipolar I disorder and 14
patients had bipolar II disorder diagnosis. Mean DUI was 6.3; mean duration of untreated illness after
the first manic/hypomanic episode was 3.3 years. DUI length was found associated with some clinical
features. Independent effects of the variables found associated with DUI on DUI were examined
using step-wise regression analysis. At regression analysis, negative correlation was found between
DUI and the frequency of episodes before the initiation of mood stabilizer treatment (p<0,001). Both total number of episodes before initiation of mood stabilizer treatment and total duration of disease
were positively correlated with DUI at regression analysis (respectively p<0,001, p<0,001). DUI was
found shorter in the patient group which shows manic predominant polarity when compared to the
rest of the sample (p=0,002).
DISCUSSION and CONCLUSION: Mean DUI was 6.3; mean duration of untreated illness after
the first manic/hypomanic episode was 3.3 years. DUI length was found associated with some clinical
features. These findings are most important results of our study, which is the first study in Turkey
about DUI in bipolar disorder. Another important finding of our study is the positive correlation that
found between DUI and total disease duration. This relationship may reflect changing of clinician
attitudes and / or patients' treatment seeking behaviors in the last three decades in our country. It
may be thought that, in recent years, psychiatrists give decision of initiating mood stabilizer
treatment earlier and / or patients begin to seek help in the earlier stages of the disease. With
contribution of results found in our study, it may be possible to contribute to shortening of DUI by
investigating and presenting other possible factors which may cause prolongation of DUI in larger
sample, multi-center further studies. Thus, it would be possible to decrease number of episodes
before initiation of mood stabilizer treatment and to contribute positively to long term prognosis and
quality of life of patients
Seasonal pattern in bipolar disorder and its relationship with clinical features
GİRİŞ: Bipolar bozukluk hastalarında mevsimsel değişikliklerin klinik özellikler, seyir ve tedavi üzerine etkileri olduğu eski çağlardan beri bilinmektedir. Çeşitli sınıflandırma sistemlerinde mevsimsel örüntü ile ilgili farklı betimlemeler olduğu görülmektedir. Bu sınıflamalardan en yenisi olan DSM 5’in betimlemesini kullanarak mevsimsel örüntünün klinik özelliklerle ilişkisini araştıran çalışma sayısı çok azdır. Bu konuda yapılacak araştırmalar, konuya yeni açıklamalar ve yaklaşımlar getirme potansiyeline sahiptir.
AMAÇ: Bu çalışmada DSM 5 ölçütlerine göre mevsimsel seyir gösteren bipolar bozukluk tanılı hastalarla mevsimsel seyir göstermeyen hastaların klinik özellikler açısından farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM: Çalışma 4 Ocak 2018 – 30 Nisan 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. EÜTF Psikiyatri Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi’nde izlenmekte olan ya da yataklı servislerden iyileşerek taburculuğu planlanan, DSM 5’e göre bipolar bozukluk tanısı almış ve remisyonda olan, geçerli ve güvenilir bilgi vermeyi engelleyecek bir bozukluğu olmayan, birden fazla aynı türde duygudurum epizodu yaşamış ve gönüllü olur veren ardışık her hasta çalışmaya alındı.
Hastalar ve yakınlarıyla görüşme, alım ölçütlerinin karşılanıp karşılanmadığına karar verme, tanı koyma ve klinik bilgiler toplama süreçleri iki psikiyatrist (Y.Z.Ö ve Ö.İ.K.) tarafından gerçekleştirildi. Geriye dönük olarak toplanan bilgilerin güvenilirliğini ve niteliğini artırmak üzere olası tüm bilgi kaynaklarına ulaşılmaya ve kullanılmaya çalışıldı. Hasta, en az bir yakını ve hastaya ait ulaşılabilen tüm kayıt ve belgeler değerlendirilen başlıca bilgi kaynaklarıydı. İlk adımda toplanan bilgilerle her hasta için bir yaşam çizelgesi (life chart) oluşturuldu. Hem bu çizelgenin hem de çalışma ekibi tarafından hazırlanan Veri Toplama Formu’nun (Ek-2) yardımıyla gerekli sosyodemografik, klinik ve tedavi ile ilişkili bilgiler toplandı.
BULGULAR: Çalışmaya 104 hasta alındı. Hastaların %57,7’si kadın, %42,3’ü erkekti. DSM 5 mevsimsel örüntü betimlemesine göre hastaların %4,8’inde depresyon, %1,9’unda mani ve %1,9’unda hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlendi. DSM 5 mevsimsel örüntü belirleyici ölçütlerinden C ölçütündeki ‘son iki yıl’ ifadesi yerine ‘yaşam boyu herhangi ardışık iki yıl’ kullanılarak yapılan değerlendirmede hastaların %23,1’inde depresyon epizodları ile ilişkili, %15,4’ünde mani epizodları ile ilişkili ve %4,8’inde hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlendi. Özgün DSM 5 ölçütüne göre belirlenen mevsimsel örüntülü hasta sayısının azlığı kapsamlı istatistiksel değerlendirme yapmaya olanak vermedi. Öte yandan C ölçütünde yapılan değişiklik ile belirlenen mevsimsel örüntü gösteren hastalar ile mevsimsel örüntü göstermeyen hastalar, sosyodemografik, klinik ve tedavi özellikleri yönünden karşılaştırıldılar. Bu karşılaştırmalardan elde edilen sonuçlar şunlardır:
Depresyon epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda yaşam boyu depresif epizod sayısı (p<0,01), depresif epizodlarından herhangi birinde atipik özellikler belirlenen hastaların oranı (p=0,019), toplam epizod sayısı (p<0,01), epizodlar arası kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p=0,006), depresif nitelikte kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p<0,01) ve ortalama epizod sıklığı (p=0,032) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Döngü uzunlukları ortalaması ise depresyon epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,014) daha düşük bulundu.
Mani ve hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda yaşam boyu toplam manik epizod sayısı (p=0,02), toplam epizod sayısı (p=0,042), mani baskın tip oranı (p=0,018) ve hastane yatış sayısı (p=0,018) mevsimsel örüntü göstermeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Öte yandan mani/hipomani ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda hastalık başlangıç yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,023) düşüktü.
Depresyon, mani ve hipomani, yani ‘herhangi bir epizod’ ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlenen hastalarda mevsimsel örüntü belirlenmeyen hastalara kıyasla yaşam boyu depresif epizod sayısı (p=0,013), yaşam boyu manik epizod sayısı (p=0,001), depresif epizodlarından herhangi birinde atipik özellikler (p=0,003) ve melankolik özellikler belirlenen hastaların oranı (p=0,025), toplam epizod sayısı (p<0,01), ortalama epizod sıklığı (p=0,012), epizodlar arası kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p=0,034), hastane yatış sayısı (p=0,01) ve DMİ egemenliğinde seyir örüntüsü belirlenen hasta oranı (p=0,025) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu.
SONUÇ: Çalışmamızın birincil amacı olmasa da belki de en önemli sonucu DSM 5 mevsimsel örüntü ölçütlerinden C ölçütündeki kısıtlayıcı betimlemeyi göstermesidir. Bir diğer önemli sonuç mevsimsel örüntü gösteren bipolar bozukluk hastalarının mevsimsel örüntü göstermeyen hastalara kıyasla klinik özellikler, seyir ve tedavi özellikleri açısından pek çok farklılık taşıdığının gösterilmiş olmasıdır. Bu farklılıkların göreli daha ağır epizod özellikleri ve klinik gidiş ile ilişkili olabileceği düşünülebilir. Ancak çalışmanın üçüncül merkez niteliğindeki tek bir merkezde yapılmış olması sonuçların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Konunun, bipolar bozukluk popülasyonunu daha iyi temsil eden örneklem ile daha ileri çalışmalarla ele alınmasına gereksinim olduğu açıktır.INTRODUCTION: Since ancient times, it has been known that seasonal changes have effects on clinical features, course and treatment of patients with bipolar disorder. The term seasonal pattern is described differently in various classification systems. The number of studies investigating the relation of seasonal pattern with clinical features using description in the DSM 5, the latest of these classifications, is very limited. Studies in this area have the potential to arise new explanations and approaches.
OBJECTIVE: The aim of this study was to investigate the differences in clinical features between bipolar disorder patients with and without seasonal pattern according to the DSM 5 criteria.
METHODS: The study was conducted in Affective Disorders Unit in Ege University School of Medicine, Department of Psychiatry between 4 January 2018 and 30 April 2018. Every consecutive patient who admitted to the outpatient clinic as well as recovered hospitalized patients who were planned to be discharged was screened for eligibility. Patients who were diagnosed with bipolar disorder according to the DSM 5 criteria, had experienced more than one same kind of mood episode, gave informed consent and did not have a disorder that would preclude giving valid and reliable information were recruited to the study.
The processes of interviewing patients and their relatives, diagnosing the patient, deciding whether the inclusion criteria were met and collecting clinical information were done by two psychiatrists (Y.Z.Ö. and Ö.İ.K.). All possible sources of information were tried to be accessed and used in order to increase the reliability and quality of the information collected retrospectively. Primary sources for information were patient, at least one relative of patient, and all available medical records and documents. As a first step a life chart was formed with the gathered information for each patient. The necessary sociodemographic data, clinical information and treatment related information were collected with the guidance of the life chart and the Data Collection Form (Annex 2) prepared by the study team.
RESULTS: One hundred and four patients were included in the study. The percentage of female patients was 57.7 while the percentage of male patients was 42.3. A seasonal pattern was associated with depressive episodes in 4.8%, with manic episodes in 1.9% and with hypomanic episodes in 1.9% of patients according to the seasonal pattern description in the DSM 5. When “any two consecutive years” criterion was used instead of the “last two years” in criterion C of the seasonal pattern description in the DSM 5, depressive episodes associated seasonal pattern rate was 23.1%, manic episodes associated seasonal pattern rate was 15.4% and the hypomanic episodes associated seasonal pattern rate was 4.8% among patients.
Since there were only very few patients fulfilling DSM 5 seasonal pattern criteria this did not allow us to have comprehensive statistical analyses with these data. On the other hand, sociodemographic, clinical and treatment characteristics of patients were compared between two groups: patients with and without seasonal pattern after the change in criterion C. Results from these comparisons are as follows:
The following characteristics were found to be significantly higher among patients who have depressive episodes associated seasonal pattern in compare to patients who have not depressive episodes associated seasonal pattern: number of lifetime depressive episodes (p<0.01), rates of patients who have atypical features in any of their depressive episodes (p=0.019), total number of mood episodes (p<0.01), rates of patients who have residual symptoms between episodes (p=0.006), rates of patients who have residual depressive symptoms (p<0.01) and mean frequency of mood episodes (p=0,032). Mean cycle lengths were significantly lower (p=0.014) in patients with depressive episodes associated seasonal pattern. The following characteristics were found to be significantly higher among patients with manic or hypomanic episodes associated seasonal pattern compare to patients without any manic or hypomanic episodes associated seasonal pattern: total number of manic episodes (p=0,02), total number of mood episodes (p=0,042), manic predominant polarity (p=0,018) and number of hospitalizations (p=0,018). On the other hand, the age of onset of illness in patients with manic or hypomanic episodes associated seasonal pattern was significantly lower (p = 0.023).
Several characteristics were found to be significantly higher among patients with any kind of mood episode (depressive, manic or hypomanic) associated seasonal pattern compare to patients without any seasonal pattern. These are number of lifetime depressive episodes (p=0.013), number of lifetime manic episodes (p=0.001), rates of patients who have atypical features in any of their depressive episodes (p=0.003), rates of patients who have melancholic features in any of their depressive episodes (p=0.025), total number of mood episodes (p<0.01), mean frequency of mood episodes (p=0,012), rates of patients who have residual symptoms between episodes (p=0.034), number of hospitalizations (p=0.01) and rates of patients who have predominantly DMI pattern of course (p=0.025).
CONCLUSION: Perhaps, the most important result, though not the primary aim of our study, is showing that criterion C of seasonal pattern in the DSM 5 has a restrictive description. Another important result is that bipolar disorder patients with seasonal pattern show many differences in clinical features, course and treatment characteristics compared to patients without seasonal pattern. These differences may be related to relatively more severe episode features and clinical course. However, the fact that the study conducted at a single centre with tertiary centre characteristics, limits the generalizability of the results. It is clear that there is a need for further studies with samples that better represent the bipolar disorder population
Internalized stigma in patients with bipolar disorder and its association with clinical, marital and sociodemographic characteristics
GİRİŞ: Bipolar bozukluk duygudurum episodlarıyla seyreden, episodlar arasındaki dönemde eşikaltı belirtilerin görülebildiği kronik, yineleyici ve kompleks bir duygudurum bozukluğu olup dünya genelinde yetiyitimine sebep olan hastalıklar arasında üst sıralarda yer almaktadır. İçselleştirilmiş damgalanma, toplum tarafından benimsenen olumsuz kalıp yargıların farkındalığı, bu yargılara katılma ve bunların içselleştirilmesi ile kişide olumsuz duygulara yol açan bir durumu ifade eder ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda işlevsellikte ve sosyal uyumda bozulmanın yanı sıra hastalık seyrinde görülen olumsuz özelliklerle ilişkilendirilmektedir. Türkiye’de bipolar bozukluk tanılı hasta grubunda içselleştirilmiş damgalanma ve ilişkili faktörlerin incelendiği çalışma sayısı kısıtlıdır. Bu açıdan içselleştirilmiş damgalanma kavramının bipolar bozukluk tanılı hastaların hastalık özellikleri, evlilik ve sosyodemografik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması, hastalara daha bütüncül bir yaklaşımda bulunulması ve tedavi sürecinde buna yönelik etkin psikososyal müdahaleler geliştirilmesi açısından yol gösterici nitelikte olabilecektir.
AMAÇ: Bu araştırmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi’nde bipolar bozukluk tanısıyla izlenmekte olan hastaların içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin belirlenmesi ve içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin hastalık özellikleri, evlilik ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM: 19.11.2020-31.03.2021 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi polikliniğine başvuran bipolar bozukluk tanılı ardışık her hastaya çalışma anlatılmış, çalışmaya katılmayı kabul eden, bilgilendirilmiş yazılı onam veren ve araştırmaya alım ölçütlerini karşılayan 118 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Önceden amaca yönelik olarak hazırlanan bir Görüşme ve Bilgi Toplama Formu aracılığıyla hastaların psikiyatrik hastalıklarına, evlilik ilişkili özelliklerine ve sosyodemografik özelliklerine ilişkin veriler toplanmış, hasta tarafından Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ)’nin doldurulması istenmiş ve hastaların psikiyatrik hastalıkları, tedavi ve seyir özellikleri gibi yönlerden toplanan bilgiler için olası tüm bilgi kaynakları kullanılmıştır. Bu kaynaklar başlıca hasta, hasta yakını ve hastaya ilişkin kayıt ve belgelerin tümüdür. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde SPSS programının 25. sürümü kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık için p değeri <0,05 olarak alınmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya bipolar bozukluk tanılı 118 hasta dahil edilmiştir. Tüm örneklemde toplam RHİDÖ puan ortalaması 56,50 ±13,65 saptanmış olup, RHİDÖ ile ölçülen içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin toplam hastalık süresi ve yaş azaldıkça arttığı, episod sıklığı arttıkça arttığı; hızlı döngülülük özelliğinin ve episodlar arası kalıntı belirtilerin görüldüğü gruplarda, işsiz hastalarda ve kadın cinsiyette daha yüksek olduğu bulunmuştur. İçselleştirilmiş damgalanmayla ilişkili alt alanlar arasında yabancılaşma ve damgalanmaya karşı direnç öne çıkmakta olup, yabancılaşma düzeylerinin toplam hastalık süresi ve yaş azaldıkça arttığı, episod sıklığı ve toplam eğitim süresi arttıkça arttığı; hızlı döngülülük özelliğinin, özkıyım girişimi öyküsünün ve episodlar arası kalıntı belirtilerin görüldüğü gruplarda, işsiz hastalarda ve kadın cinsiyette daha yüksek olduğu bulunmuştur. Damgalanmaya karşı direncin ise hastaneye yatış öyküsü bulunan grupta daha düşük, ailede özkıyım girişimi veya tamamlanmış özkıyım öyküsü bulunan grupta ise daha yüksek olduğu saptanmıştır.
TARTIŞMA VE SONUÇ: Bu çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastalarda içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin Türkiye’de bildirilen bulgularla benzer olduğu ancak uluslararası literatürdeki bulgulardan kabaca düşük bulunduğu söylenebilir. İçselleştirilmiş damgalanmanın hastalık sürecinin daha erken dönemlerindeki ve daha genç hastalarda daha yüksek bulunduğu, hızlı döngülülük, sık episod yaşama ve episodlar arası kalıntı belirtilerin görüldüğü hastalarda daha fazla saptandığı göz önünde bulundurulursa, içselleştirilmiş damgalanmaya yönelik psikososyal müdahalelerin ve konuya özelleşmiş uygun psikoeğitim programlarının erken dönemde uygulanmasının önemli olduğu öne sürülebilir. Çalışmamızda elde edilen bulguların ve bu alanda ileride yapılacak araştırmaların yol göstericiliğinde, içselleştirilmiş damgalanmanın çok boyutlu ve bütüncül şekilde ele alınması ile uygulanacak girişimler bipolar bozukluk tanılı hastaların işlevsellik düzeylerine ve hayat kalitelerine olumlu katkıda bulunabilecektir.INTRODUCTION: Bipolar disorder is a chronic, recurrent and complex mood disorder characterized by mood episodes and sub-threshold symptoms in-between mood episodes can be present. Bipolar disorder is among top diseases that cause disability worldwide. Internalized stigmatization refers to a situation that causes negative emotions in the individual by the awareness of negative stereotypes adopted by the society, participation in these judgments and their internalization, and it is associated with the negative clinical features seen in the course of the disease as well as impaired functionality and social adaptation in patients diagnosed with bipolar disorder. The number of studies examining internalized stigma and related factors in patients diagnosed with bipolar disorder in Turkey is limited. In this respect, researching the relationship between the concept of internalized stigmatization with illness characteristics, marital and sociodemographic characteristics of patients with bipolar disorder may be a guide in terms of taking a more holistic approach to patients and developing effective psychosocial interventions in the treatment process.
OBJECTIVE: Aim of this study is to assess internalized stigma levels in patients with bipolar disorder, who are currently in follow-up in mood disorders clinic in Ege University School of Medicine, department of psychiatry and to investigate clinical, marital and sociodemographic features for a possible association with internalized stigma levels.
METHOD: Study was conducted at a specialized mood disorders clinic in Ege University School of Medicine, department of psychiatry between 19.11.2020 and 31.03.2021. Each consecutive patient with bipolar disorder diagnosis who applied to mood disorders clinic was informed and invited to the study. 118 patients who agreed to participating in the study, gave informed consent and met inclusion criteria were included in the study. A specifically prepared form was used to collect information about disorder related, marital and sociodemographic characteristics of patients and patients were asked to fill in “Internalized Stigma of Mental Illness Scale-ISMIS”. All possible sources such as patient records and caregivers were also evaluated in order to increase reliability and quality of the information collected. Statistical analysis of data was conducted by SPSS version 25 and a statistical significance level of p<0,05 was determined.
RESULTS: 118 patients with bipolar disorder diagnosis were included in the study.
Mean total ISMIS score was 56,50 ±13,65 in the whole sample and was found to increase with a shorter total duration of illness and lower age, higher episode frequency; in patients with rapid cycling and interepisodic symptoms, unemployed patients and female patients. Among subareas related with internalized stigma, alienation and stigma resistance is emphasized. Alienation ISMIS scores were found to increase with a shorter duration of illness and lower age, higher episode frequency; in patients with rapid cycling and interepisodic symptoms as well as in patients with a history of suicide attempt, unemployed patients and female patients. Stigma resistance was found to be weaker in patients with a history of previous hospitalization and stronger in patients with a family history of suicide attempt or completed suicide.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In this study, it can be commented that the internalized stigmatization levels in patients diagnosed with bipolar disorder are similar to the findings previously reported in Turkey, but are roughly lower than the findings in the international literature. Considering that internalized stigmatization is found higher in earlier stages of the illness process and in younger patients, as well as in patients with rapid cycling, frequent episodes and residual symptoms between episodes, it might be important to implement psychosocial interventions for internalized stigmatization and appropriate psychoeducation programs in the early period of the illness. With the guidance of the findings obtained in our study and future researches in this field, interventions to be implemented with a multidimensional and holistic approach towards internalized stigmatization may positively contribute to the functionality levels and quality of life of patients with bipolar disorder
Acil Serviste Pulmoner Emboli Tanısı Alan Hastalarda Laktat ve Laktat Klerensinin Mortalite Üzerine Etkisinin Retrospektif Değerlendirilmesi
Bu tezin, veri tabanı üzerinden yayınlanma izni bulunmamaktadır. Yayınlanma izni olmayan tezlerin basılı kopyalarına Üniversite kütüphaneniz aracılığıyla (TÜBESS üzerinden) erişebilirsiniz.ÖZET Bu çalışmada Al 01^.6^0 »CrOU.öE^O,HC00H ve NagCC-, mad delerinden oluşan tabaklama çözeltilerinden |AlpCr(HC00 ), (0H)J 01,, tri hidrokso triformato di alüminyum (111) krom (111) klorür »kompleksi izole edilerek karakterizasyonu yapılmıştır. Karakterizasyon işleminde elementel analiz, kon dükt ime tri, atomik absorbsiyon spektroskopi ve Infrared spekt- roskopi yöntemleri kullanılmıştır. Tabaklama çözeltisi ile yapılan uygulamalarda fiziksel ve kimyasal özellikleri bakı mından kaliteli giysilik deri elde edilebileceği görülmüştür. Ayrıca tabaklama işleminin atık çözeltisinin kimyasal analizi, klasik yönteme göre daha az kirlilik içerdiğini göstermiştir. " Giriş " i içeren Bölüm I de tabaklama işleminin tarih çesi, tabaklama maddeleri, prensip, mekanizma ve uygulamasını içeren genel bilgiler verilmiştir. Bölüm II de denemelerde kullanılan materyal ve denemeler le, anal izi er in yapılışı verilmiştir. Elementel analiz ile Al2Cr(HCOO)5(OH)3 01, kompleksinin karbon ve hidrojen içe riği tayin edilerek formüle uygunluk gösterdiği görülmüştür. Kondüktrimetrik yöntemle kompleksin içerdiği iyonik klorürle- rinin sayısı tayin edilerek " üç " sayısına yakın bir değer bulunmuştur. Atomik absorbsiyon spektrofotometresi ile komp leksin, tabaklanmış derinin ve atığın krom-alüminyum içerikleri tayin edilmiştir. Kompleksin açık yapısı ve bağlanma türü hak-kındaki bilgilerin elde edilmesinde en yararlı yöntem İR spekt- roskopi olmuştur. Kompleksin İR spektrumundaki absorbsiyon frekansları kaynak değerleri ile karşılaştırılarak açık yapı sı belirlenmeye çalışılmıştır. Bölüm III de ise, denemelerden elde edilen veriler değer lendirilerek tartışılmıştır. Çalışma 23 kaynak içermektedi
Klinikte izlenen bipolar bozukluk tanılı hastalarda özkıyım düşüncelerinin ve girişimlerinin yaygınlığı ve risk faktörleri ile ilişkisi
Tıpta Uzmanlık Tezi, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İzmir Amaç: Ayaktan izlenen bipolar bozukluk tanılı hastalarda, özkıyım düşünceleri ve girişimlerinin yaygınlığının; olası risk faktörleri ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmanın örneklemini, DSM-IV tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış, depresyon ve mani yönünden remisyonda olan, güvenilir bilgi vermeyi engelleyecek derecede bellek ve bilinç sorunu olmayan, ayaktan hasta biriminde takip edilen gönüllü 108 hasta oluşturmaktadır. Hastalar ilk olarak yaşam boyu özkıyım girişimi olan grup, özkıyım girişimi olmayıp yalnızca özkıyım düşüncesi olan grup ve özkıyım davranışı olmayan grup olarak üç ana gruba bölünmüştür. Ardından yaşam boyu özkıyım davranışı (girişim ve/veya düşünce) olan ve olmayan iki grup olarak sınıflandırılmıştır. En son olarak yaşam boyu özkıyım girişimi olan grup ve özkıyım girişimi olmayan (yaşam boyu yalnızca düşünce var ve /veya özkıyım davranışı yok) grup olarak gruplandırılmışlardır. Hastaların sosyodemografik özelliklerine ve hastalık özelliklerine ait bilgiler hastanın kendisi ve en az bir yakını ile görüşülerek; tüm tıbbi kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Dürtüsellik, Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 kullanılarak değerlendirilmiştir. Özkıyım davranışından alıkoyan nedenleri değerlendirmek için Yaşamı Sürdürme Nedenleri Envanteri uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda, gruplar arasında sosyodemografik özellikler açısından fark bulunmamıştır. Yaşam boyu özkıyım davranışı alkol-madde kullanım bozukluğu ektanısı varlığı (OO: 8,29 ve %95 GA: 0,94-73,04), ağır depresif dönem geçirme öyküsü (OO: 4,35 ve %95 GA: 1,72-11,06), toplam hasta geçirilen süre (OO: 1,01 ve %95 GA:1,00-1,02) ve motor dürtüsellik (OO: 1,15 ve %95 GA: 1,02-1,03) ile ilişkilidir. Yaşam boyu özkıyım girişimi ise ağır depresif dönem öyküsü (OO: 2,54 ve %95 GA: 0,99-6,47), herhangi bir dönemde yatış öyküsü (OO: 10,73 ve %95 GA: 2,16-53,35) ve ailede tamamlanmış özkıyım öyküsü (OO: 3,97 ve %95 GA: 1,24-12,6) ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre bipolar bozukluk tanılı hastalarda, yaşam boyu özkıyım davranışı ağır hastalık seyri ve alkol-madde kullanım bozukluğu ektanısı varlığıyla; uzamış belirtili geçen süre ve yüksek motor dürtüsellik ile artmaktadır
Bipolar bozukluk alan?nda yeni ufuklar açmak: Gözlem, ara?t?rma, dü?ünme ve yaratman?n gücü
[No abstract available
Internalized Stigma Among Individuals With Bipolar Disorder: Associations With Sociodemographic and Clinical Characteristics From a Specialized Affective Disorders Unit
Background: Bipolar disorder (BD) is a complex mood disorder among the leading causes of disability worldwide. Internalized stigma refers to the awareness of negative stereotypes adopted by society and the agreement with these judgments, often associated with impaired functionality and social adaptation. Studies examining internalized stigma and related factors in BD are limited. Aims: Our study aimed to evaluate the associations between internalized stigma and sociodemographic, marital, and clinical characteristics of individuals with BD. Method: One hundred and eighteen individuals with BD followed up at a specialized affective disorders unit were included. Participants' data were collected via follow-up documents and clinical interviews. The Internalized Stigma of Mental Illness Scale (ISMIS) was administered to assess internalized stigma. Results: The mean ISMIS total score was 56.50. Being unemployed (p = .012, B = 0.208), shorter BD duration (p < .001, B = -0.302), presence of inter-episode residual symptoms (p = .004, B = 0.248), and higher depressive scores (p = .001, B = 0.275) predicted increased internalized stigma. Younger age (p = .002, B = -0.264), being female (p = .007, B = 0.226), absence of mania dominance (p = .019, B = 0.190), and higher depressive scores (p = .002, B = 0.260) predicted alienation scores. The presence of inter-episode residual symptoms predicted both stereotype endorsement (p < .001, B = 0.320) and perceived discrimination (p < .001, B= 0.358). Younger age (p = .001, B= -0.281) and a total number of depressive episodes (p = .015, B = 0.212) also predicted perceived discrimination. Shorter BD duration (p = .005, B = -0.238), absence of seasonality (p = .047, B = 0.169), and higher depressive scores (p < .001, B = 0.320) predicted social withdrawal, while a history of hospitalization (p = .033, B = 0.203) predicted stigma resistance. Conclusions: Considering that internalized stigma is increased in earlier stages of BD, as well as in individuals with inter-episode residual symptoms, it might be important to implement effective psychosocial practices for internalized stigma, which might be modifiable through targeted interventions in the earlier periods. Therefore, a multidimensional and holistic approach toward internalized stigma may positively contribute to the functionality and quality of life of patients with BD
Going Beyond Counting First Authors in Author Co-citation Analysis
The present study examines one of the fundamental aspects of author co-citation analysis (ACA) - the way co-citation
counts are defined. Co-citation counting provides the data on which all subsequent statistical analyses and mappings
are based, and we compare ACA results based on two different types of co-citation counting - the traditional type that
only counts the first one among a cited work's authors on the one hand and a non-traditional type that takes into
account the first 5 authors of a cited work on the other hand. Results indicate that the picture produced through this non-traditional author co-citation counting contains more coherent author groups and is therefore considerably clearer. However, this picture represents fewer specialties in the research field being studied than that produced through the traditional first-author co-citation counting when the same number of top-ranked authors is selected and analyzed. Reasons for these effects are discussed
Variations on the Author
“Variations on the Author” discusses two of Eduardo Coutinho’s recent films (Um Dia na Vida, from 2010, and Últimas Conversas, posthumously released in 2015) and their contribution to the general question of documentary authorship. The director’s filmography is characterized by a consistent yet self-effacing form of authorial self-inscription: Coutinho often features as an interviewer that rather than express opinions propels discourses; an interviewer that is good at listening. This mode of self-inscription characterizes him as an author who is not expressive but who is nonetheless markedly present on the screen. In Um Dia na Vida, however, Coutinho is completely absent form the image, while Últimas Conversas, on the contrary, includes a confessional prologue that moves the director from the margins to the center of his films. This article examines the ways in which these works stand out in the filmography of a director who offers new insights into the notion of cinematic authorship
- …
