35 research outputs found

    1979 SONRASI AFGANİSTAN KAYNAKLI DIŞ GÖÇ HAREKETLERİNİN NEO-KOLONYAL TEORİ ÇERÇEVESİNDE ANALİZİ

    No full text
    Göç olgusu ve Afganistan özellikle 20. Yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılda çokça birlikte anılmıştır ve anılmaya devam etmektedir. Afganistan’ın göç veren kaynak ülke konumu, sadece komşu ülkeleri ve yakın coğrafyayı değil, aynı zamanda ağırlıklı hedef ülkeler olan Avrupa Birliği üyesi ülkeleri de bu konuya ilgi göstermeye itmiştir. Zira göçün yaratacağı etkiler Afganistan kaynaklı göçün hacmi de düşünüldüğünde; ciddi demografik, siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçlar doğurmaya gebedir. Böylesine önemli bir göç fenomeninin analizi, hem Afganistan hem de ilgili ülkeler açısından çok önemlidir. Afganistan kaynaklı dış göç hareketlerinin sebepleri, literatürdeki farklı çalışmalarda çoğunlukla ortaklık göstermektedir. Ancak ortaya koyulan göçün itici unsurlarının ve tetikleyicilerinin arkasındaki asıl neden yeterince analiz edilmemiştir. Bu çalışmada Afganistan kaynaklı dış göçlerin ardında yatan asıl sebep, ülkenin sistematik sömürüye maruz kalması olarak belirlenmiştir. Bu sömürü biçimi, ilk kez Kwame Nkrumah tarafından teorileştirilen, neo-kolonyalizm olarak ifade edilmiştir. 1979’da Sovyetler Birliği işgali ile başlayan, daha sonra farklı iç aktörlerin desteklenmesiyle vekâleten sürdürülen ve ABD’nin fiili işgali ile devam eden süreç; Afganistan’daki neo-kolonyal sömürünün bugüne kadar devam eden mil taşları olmuştur. Bu tez çalışmasında, 1979 ila 2021 yılları arasında, Afganistan çıkışlı olarak gerçekleşen göç dalgaları ile yine aynı yıllar arasındaki sömürü faaliyetleri, beş ana dalga üzerinden neo-kolonyal teorik çerçevede nedensellik bağıyla incelenmiştir. iv Çalışmanın içeriğine ve amacına uygun olarak nitel araştırma yöntemi tercih edilmiştir. Nitel bir araştırma yaklaşımı çerçevesinde açıklayıcı vaka analizi kullanılmıştır. Bunların yanında çalışmada eleştirel kaynak incelemesi yapılmıştır

    Avrupa Birliği’nin komşuluk politikası ve normatif güç tartışmaları: Arap baharı örneği

    No full text
    Uluslararası ilişkilerde önemli bir aktör olan Avrupa Birliği(AB)’nin yapısı ve uluslararası alanda oynadığı rol üzerine birçok tartışma yürütülmüştür. Bu tartışmalardan birisi de AB’nin nasıl bir güç olduğuna dairdir. AB’nin gücünün niteliği üzerine yapılan bu tartışmalarda Ian Manners tarafından ortaya atılan “normatif güç Avrupa” kavramı önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda AB’nin normatif gücü temelinde üretmiş olduğu politikalar da uluslararası politikada önemli bir tartışma konusu haline gelmiştir. AB’nin normatif güç temelinde hayata geçirdiği en önemli ve güncel dış politikalarından biri 2000’li yıllarda Birliğin doğu ve güney komşularına yönelik olarak geliştirdiği Avrupa Komşuluk Politikasıdır. Bu politika bir taraftan Birliğin komşuları ile ilişkilerini yeniden şekillendirirken diğer taraftan da dış ilişkilerinde normatif gücünü yansıtabileceği bir alan oluşturmuştur. Bu bağlamda, özellikle 2010 yılında başlayan ve sonrasında uluslararası literatürde yerini alan “Arap Baharı” süreci Avrupa Komşuluk Politikası ve AB’nin normatif gücü açısından büyük bir sınav olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda tez çalışması, AB’nin Komşuluk Politikası çerçevesinde Arap Baharına yaklaşımını ve bu süreçteki tutumunu inceleyerek normatif güç tartışmaları temelinde değerlendirme amacı taşımaktadır. Çalışmada üç bölümden oluşup ilk bölümde uluslararası ilişkilerde güç kavramı ve AB bağlamında normatif güç kavramı incelenmiş, ikinci bölümde Birliğin normatif gücünü yansıtmayı hedeflediği iv bir politika olarak ağırlıklı olarak Arap Baharı sürecinden etkilenen ülkeleri kapsayan Avrupa Komşuluk Politikasının güney boyutu ele alınmıştır. Son bölümde ise AB’nin Arap Baharı sürecine yaklaşımı ve bu bağlamda Birliğin normatif gücüne ilişkin tartışmalar değerlendirilmiştir

    SALGIN HASTALIK DÖNEMLERİNDE KÜRESEL SAĞLIK SİYASETİNİN POSTKOLONYAL TEORİ ÇERÇEVESİNDE ANALİZİ

    No full text
    Küresel sağlık siyaseti Uluslararası İlişkiler disiplini kapsamında önemli bir araştırma konusudur. Sağlığın bir alan olarak devletler arası ilişkilerde önemi tarihsel anlamda birtakım değişiklikler geçirmiştir. Önceleri düşük politika (low politics) gündemi olarak ele alınırken zamanla daha önemli bir gündem maddesi olması gerektiği fark edilmiştir. Bu anlamda çeşitli girişimlerle sağlığın küresel politikaya entegre edilmesi amaçlanmıştır. Bu tez çalışması küresel sağlık siyasetinin kavramsal boyutunu, araştırma konularını, kapsamını ve geleceğine yönelik tartışmaları içermektedir. Bu tezde küresel sağlık siyaseti ve bu bağlamda salgın dönemleri postkolonyal teori perspektifinde değerlendirilmektedir. Salgın dönemleri örnekleri olarak SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome) ve SARS-CoV-2 (Covid-19) salgınları seçilmiştir. Bu tezle, salgın hastalık dönemlerinin küresel sağlık siyasetine etkilerinin postkolonyal teori çerçevesinde analiz edilmesi amaçlanmıştır. Yine bu anlamda salgın dönemlerinde artış gösteren ırkçılık ve zenofobi olayları bağlamında küresel sağlık siyasetinin eleştirisini ortaya koymak amaçlanmıştır. SARS ve Covid-19 salgınları sırasında gözlemlenen ve medyada sıklıkla yer alan olaylar incelenmiş ve bu dönemlerin bahsedilen olayları şiddetlendirici etkileri bulunduğu sonucuna varılmıştır. Özellikle halihazırda küresel sağlık alanında belirli eşitsizliklerle mücadele edilirken salgın hastalık dönemlerinin bu eşitsizlikleri körüklediği ifade edilmiştir. Bu durum postkolonyal teorinin argümanları ile de paralellik taşımaktadır. Küresel sağlık siyaseti kendi içerisinde yapısal problemler barındırmaktadır. Bu çalışmada küresel sağlık siyasetinin barındırdığı önemli yapısal sorunlardan olan ırkçılık ve zenofobi postkolonyal teori perspektiflerinden analiz edilmiştir. Uzun süredir varlığını sürdüren bu tavırlar yapılar içerisinde sürekli kendini oluşturmakta ve eşitsizliklere sebep olmaktadır. Bu durum ise kişilerin sağlık hakkını engellemekte ve küresel sağlık krizleri ile mücadeleyi zorlaştırmaktadır. Bu çalışmada postkolonyal perspektiften bahsedilen dinamikler ele alınmış olup karşılaşılan problemlerin genel anlamda küresel sağlık siyasetinde varlıklarını sürdürdükleri ve sağlık krizlerinin etkileriyle daha da şiddetlendiği sonucuna varılmıştır

    Dış ilişkiler ve güvenlik çerçevesinde soğuk savaş sonrası döneminde AB-ABD ilişkileri

    Get PDF
    xi, 182 sayfa : 29 cm. 1 CDÖZETSoğuk Savaş süresince Sovyetler Birliği güvenlik açısından Batı dünyası içinortak tehdit unsuru olarak algılanmıştır Sovyetler Birliği’nin dağılması dış politika vegüvenlik gündemini önemli bir biçimde etkilemiştir. Bu etki Avrupa Birliği (AB) veAmerika Birleşik Devletleri (ABD) ilişkilerinde de görülmektedir. Savaş süresince,AB ve ABD Sovyet tehdidi sebebiyle işbirliğine dayalı ilişkiler geliştirmiştir. Ancaksavaş sonrası dönemde dış politika ve güvenlik konularında farklı önceliklerbelirlemişlerdir. Bu çalışmanın amacı Soğuk Savaş sonrasında AB ve ABD’nin dışpolitika ve güvenlik ilişkilerindeki ayrışmayı incelemektir. Savaş sonrasındauluslararası sistemin yapısına ilişkin tek kutupluluk-çok kutupluluk tartışmalarıKuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (NATO) rolüne ilişkin tutumları AB ve ABDilişkilerindeki ayrışmayı gösteren örneklerden biri olarak kabul edilmektedir.ABSTRACTThroughout the Cold War, Soviet Union was perceived as a common threat forthe Western world in terms of security. Dissolution of Soviet Union had great impacton foreign policy and security agenda. This impact can also be observed in theEuropean Union (EU)- United States (US) relations. Due to the Soviet threat, EUand US developed cooperative relations during the war. However, they determineddifferent foreign policy and security priorities in the post war period. The aim of thisstudy is to analyze the divergence of US and EU’s foreign policy and securityrelations in the post Cold War era. After the war, the attitudes of EU and US towardsunipolarity-multipolarity debate regarding the structure of the international systemand the role of North Atlantic Treaty Organization (NATO) can be seen as anexample of this divergence. On the one hand the structure of the system was definedas unipolar because of the dominant position of the US. On the other hand, thesupporters of multipolarity advocated that the EU and other actors has also crucialplace in the system. Particularly increasing integration of the EU was thought as acontributor to the multipolarity

    Avrupa’da yükselen popülizmin göçmen politikalarına etkisi : İngiltere örneği

    Get PDF
    xii, 102 sayfatablo, şekil : 29 cm. 1 CDÖZETAvrupa son on yılda popülist partilerin ve hareketlerin yükselişe geçişine şahit olmaktadır. Avrupa ülkelerinde İkinci Dünya Savaşı sonrasında, savaş öncesi aşırı sağcı politikaların popülerliği azalmıştır. Bu dönemden sonra liberal demokrasinin hâkim olduğu yüksek insani değerler çerçevesinde yönetilen ve dünyaya demokrasi dersi veren Avrupalı devletlerde aşırı sağcı popülist söylemleri olan partilerin güç kazanması şok etkisi yaratmıştır. Büyük oranda ekonomik krizler ve dünya çapında göç hareketliliği ile bağdaştırılan siyasal değişim ülkelerin göç politikalarında önemli değişiklikler yapmalarına sebep olmuştur. Orta Doğu ülkelerinde yaşanan iç savaşlar sonrasında insanların ülkelerini terk etmek zorunda kalmasıyla dünya genelinde önemli bir mülteci krizi yaşanmıştır. Bu bağlamda ülkeler ulusal sınırlarını korumaya yönelik önlemler almıştır. 28 Avrupa ülkesinin üye olduğu ve insanların, hizmetlerin, sermayenin ve malların serbest dolaşımına yönelik unsurlar barındıran Avrupa Birliği (AB), sınırların korunmasını zorlaştırmaktadır. Göç AB üyesi ülkelerin, Birliğe üye olmaları sebebiyle birlikte hareket etmelerini ve ortak politikalar yürütmelerini gerektiren konulardan bir tanesidir. AB yasalarında antlaşmalar ve mevzuatlarla düzenlenen göç politikaları üye devletler tarafından pratikte her zaman uygulanabilir bulunmamaktadır. ...ABSTRACTEurope has witnessed the rise of populist parties and movements in the last decade. The popularity of pre-war far-right policies in the European countries has declined after World War II. After this period, the strengthening of parties with extreme right-wing populist rhetoric in European states, which have been governed by liberal democracy dominated by developed human values and taught democracy to the world, has caused a shock. Political change, largely associated with economic crises and world-wide migration mobility, has led countries to make significant hanges in their migration policies. After the civil wars in the Middle East countries, people were forced to leave their countries and there was a major refugee crisis worldwide. In this context, countries have taken measures to protect their national borders. The European Union (EU), which is composed of 28 European countries as member states and includes elements for the free movement of people, services, capital and goods, makes the protection of borders difficult. Migration is one of the issues requiring EU member states to act together and to implement common policies as members of theUnion. Immigration policies regulated by treaties and legislation in EU law are not always practically applicable by the member states. In this period when the populist movements have been on the rise, the EU's top-down arrangements, which were thought to undermine national sovereignty, put member states like Britain in a difficult position in domestic politics. ..

    AB’ye üyelik sürecinde Sırp dış politikasında AB-Rusya rekabetinin etkileri

    Get PDF
    xii, 276 sayfa29 cm. 1 CDÖZETSırbistan Cumhuriyeti, uluslararası dinamiklerin yeniden şekillendirilmesinde küçük devletlerin giderek artan rolünü, önemini ve savunmacı konumunu tartışmak için dikkat çeken bir örnek teşkil etmektedir. Parlamentodaki ilk demokratik seçimlerden günümüze değin Sırbistan’ın değişken ve geçici dış politika stratejilerine ve önceliklerine sahip olduğu görülmektedir. Risk algısındaki farklılıklar, iç politik dinamiklerdeki değişiklikler, uluslararası ilişkilerdeki belirsizlikler ve eylemlerinin ve kararlarının arkasındaki güdüler Sırbistan’da çeşitli ve karmaşık dış politika stratejilerinin takip edilmesine yol açmaktadır. Bu çalışmanın temelini oluşturan araştırma sorusu şu şekildedir: Küçük devlet statüsünde olan ve Avrupa Birliği (AB) ve Rusya gibi dış güçlerin etkisi altındaki Sırbistan’ın belli ve net bir dış politika stratejisi var mıdır?ABSTRACTThe Republic of Serbia represents a remarkable case for discussing the increasingly prominent role, importance and defensive position of small states in reshaping international dynamics. From the first democratic election in the parliament to this day, Serbia seems to have flexible and temporary foreign policy strategies and priorities. Differences in perception of risk, changing conditions in domestic political dynamics, uncertainties in international relations and motives behind its actions and decisions lead to pursuing several and complicated foreign policy strategies in Serbia.The basic research question of this study is: Does the Republic of Serbia, which is a small state and under the influence of foreign powers such as EU and Russia, have a certain and clear foreign policy strategy

    FEMİNİST ULUSLARARASI İLİŞKİLER YAKLAŞIMINDA KADININ ROLÜ: ÇATIŞMA, BARIŞ VE GÜVENLİK KAVRAMLARI ÇERÇEVESİNDE BİR İNCELEME

    No full text
    Bu çalışma 1980’li yıllarda Uluslararası İlişkiler disiplininde eleştirel teori bağlamında kendisine üçüncü büyük tartışma içerisinde yer bulan feminist yaklaşımın “kadınlar nerede?” sorusundan yola çıkarak çatışma, barış ve güvenlik kavramları üzerinden amaç ve yöntem bakımından karşılaştırmalı bir inceleme yapmaktadır. Uluslararası İlişkiler disiplinine yön veren realizmin geleneksel kavramsallaştırmalarına yönelik eleştirilerini dile getiren feminist yaklaşım disipline hakim olan eril anlayış ve hakimiyeti sorgulayarak kadınların “gizli özne” olan konumlarından sıyrılıp birer aktör olarak yer alması gerektiğini dile getirmiştir. Bu kapsamda söz konusu kavramlar dahilinde bu çalışmada uluslararası çatışma süreçlerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve onun sonuçları üzerinden kadının yerinin nerede olduğu incelenmeye çalışılmıştır. Çatışmaların yaşandığı veya savaş kararlarının alındığı mekanizmalarda kadınların varlığı söz konusu olmaz ya da görünmez kılınırken bu durumların sonuçlarından en çok etkilenen tarafın kadınlar olduğu gözlemlenmektedir. Bu durumlarda genelde kadınlar ya doğurganlıkları üzerinden var olabilmiş ya da sadece mağdur olarak adlandırılmıştır. Çatışma sonrası oluşturulan barış masalarında ve müzakere süreçlerinde ise kadınlar ya hiç olmamış ya da yok denecek kadar az sayıda var olabilmişlerdir. Kadınların söz konusu ikincil konumlarını eleştiren feminist yaklaşım ise bunu toplumsal cinsiyet eşitliği bakış açısıyla ele almıştır. iv Özellikle Birleşmiş Milletler’in 2000 yılında çıkarmış olduğu 1325 sayılı Kadın, Barış ve Güvenlik başlıklı kararı ve sonraki yıllarda çıkartılan ardılı kararlar ile birlikte hem ülkeler hem de uluslararası kuruluşlar somut adımlar atmaya başlamıştır. Bu kapsamda tezin ana odak noktası feminist yaklaşımın eleştirileri çerçevesinde gelişen ve ortaya konulmuş olan somut adımlarda ne tür bir ilerlemenin kaydedildiğini belirlemek olmuştur. Bu adımlar bazı ülke ve kuruluşlarca ulusal eylem planlarına dökülürken, bazı ülkeler daha somut bir adım atarak feminist dış politikalarını ilan etmiştir. Bu şekilde sayısı giderek artan adımların atılması ise atılan bu adımların ne kadar etkili olup olmadığının araştırılmasını gerekli kılmıştır. Bu sebeple atılan adımların başarıya ulaşıp ulaşmadığı incelenirken, söz konusu politik eylemlerin hangi amaç ile yapıldığı ve bu amaca hizmet edip etmediğinin araştırılması zorunlu hale gelmiştir

    YÜKSELEN GÜÇ ÇİN KARŞISINDA ABD VE AB POLİTİKALARI: REALİZM VE LİBERALİZM ÇERÇEVESİNDE KARŞILAŞTIRMALI BİR ANALİZ

    Get PDF
    Uluslararası sistemde yaşanan olaylar devletlerin dış politikalarını şekillendiren ana unsurlardan biridir. İki büyük dünya savaşının ardından Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) liderliğindeki iki blok arasında yaşanan Soğuk Savaş devletlerarası güç mücadelelerini değiştirmiştir. Bu durum diğer devletlerin dış politika yapım süreçlerini de etkilemiştir. Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla iki kutuplu dünya düzeninden ABD’nin hegemon olduğu tek kutuplu bir düzene geçiş yaşanmıştır. Böylece ABD, liderliğini korumaya yönelik güç biriktirici realist politikalar geliştirmiştir. Ancak özellikle 2000’li yıllardan itibaren farklı ülkelerin de sistemde güç kazandığı çok kutuplu bir yapıya dönüşümden bahsetmek mümkündür. Özellikle küreselleşmenin etkisiyle devletlerarası sınırlar bulanıklaşmış ve karşılıklı ilişkilerde de değişimler yaşanmıştır. Değişen sisteme bağlı olarak devletlerarası güç mücadeleleri de değişmiş, Avrupa Birliği (AB) çatısı altında Avrupa ülkeleri gibi farklı aktörler sistemde aktif rol oynamaya başlamıştır. ABD’ye kıyasla AB, dış politikalarında liberal argümanları daha fazla benimsemiştir. Ekonomide karşılıklı bağımlık esasını benimseyen AB, kurduğu iş birlikçi ilişkiler ile sistemde daimi barışı ve çok taraflılığı hedeflemektedir. Uluslararası sistemdeki iki büyük aktörün yükselen güç Çin’e yönelik uyguladığı politikaları da farklılık göstermektedir. ABD, süreç içerisinde Çin’i tehdit olarak algılayarak realizm temelli politikalar geliştirerek Amerikan hegemonyasına zarar vermesini önlemek istemiştir. AB ise iv ekonomik ilişkileri ön planda tutmuş ve Çin’i zaman zaman stratejik ortak olarak görse de iki aktör arasında problemli konular zaman içerisinde artmıştır. Bu bağlamda bu tezde her iki aktörün Çin ile olan ilişkileri temelinde ABD ve AB politikalarının realist ve liberal perspektiften analiz edilmesi amaçlanmaktadır

    THE EU S APPROACH TO THE IRANIAN NUCLEAR CRISIS WITHIN THE CONSTRUCTIVIST FRAMEWORK

    No full text
    İranın nükleer programı, uluslararası alanda tartışmalara neden olmuştur. Avrupa Birliği (AB), İran nükleer krizi çözüm sürecinde aktif olarak yer almıştır. Birlik, İranın nükleer programına kuşkuyla yaklaş- mış ve İranın nükleer programını barışçıl sınırlarda tutmanın yollarını aramıştır. AB, İran nükleer krizinde diplomasi aracına ağırlık vermiştir. Bu kapsamda, İran ile çok sayıda görüşmeler yapılmıştır. Fakat görüş- meler tıkanma noktasına geldiğinde, İran dosyası Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (BMGK) gönderilerek krizde farklı bir evreye ge- çilmiştir. Bu dönemde de AB, diplomasi aracını etkili bir şekilde kullanmıştır. İnşacı kuram aracılığıyla ABnin İran nükleer krizine yönelik yaklaşımı yorumlanabilmektedir. İnşacı yaklaşım, aktörlerin kimlikleri temelinde dış dünyayı algıladıklarını ve araçlarını buna göre belirlediklerini ileri sürmüştür. AB de sahip olduğu kimliği temelinde krize diğer aktörlerden farklı yaklaşmıştır.Iran s nuclear program has long been the subject of debate in the international arena. Here, the EU has been a particularly active participant in the process aimed at resolving the Iranian nuclear crisis, approaching Iran s nuclear program with suspicion while seeking ways to keep it within peaceful limits. To achieve this, the EU has employed a diplomatic focus, engaging in several rounds of negotiations with Iran. However, when negotiations ultimately reached a deadlock, the Iranian issue was brought to the United Nations Security Council (UNSC) and a different phase of the crisis came into being. During this period as well, the EU was able to effectively employ its means of diplomacy. Within this essay, the EU s approach to the Iranian nuclear crisis will be interpreted by way of constructivist theory, the core tenant of which contends that actors perceive the external world based on their identities and determine the best course of action according thereto. In this way, it will be argued that the EU has approached the Iranian nuclear crisis differently from other actors on the grounds of its identity

    Güney Kafkasya'da ABD-Rusya rekabeti ve Türkiye'ye yansımaları

    Get PDF
    x, 110 sayfa29 cm. 1 CDÖZETEnerji kaynaklarının önemi her geçen gün daha da artmakta ve uluslararası sistemde etkin olmak isteyen aktörler enerji kaynaklarının yoğun olduğu bölgelere yönelmektedir. Ortadoğu'nun 11 Eylül terör saldırıları sonrasında güvenilir bölge olmaktan çıkması üzerine ülkeler yeni kaynak arayışlarına yönelmiş ve bu durum SSCB'nin dağılmasıyla işbirliğine açık hale gelen Güney Kafkasya'da rekabetin başlamasına neden olmuştur. Bölgede etkin olmak isteyen küresel aktörler ise bölgedeki hakimiyetinden vazgeçmek istemeyen Rusya faktörü ile karşılaşmıştır. Bölgedeki iki önemli aktör olan Rusya ve ABD'nin Soğuk Savaş sonrası politikaları zaman içinde değişiklik göstermiştir. Rusya ilk dönemlerinde eski gücüne sahip olmadığı için daha pasif politikalar izlemiş ve daha çok Batı etkisinde bir tutum sergilemiştir. Putin döneminde Rusya'nın daha aktif politikalar izleyerek eski gücüne sahip olması ABD'yi tedirgin etmiş ve politikalarında değişikliğe neden olmuştur. Önce Rusya politikasını izleyen ABD, Rusya'nın tutumlarındaki değişiklik sonrası Rusya'nın hakimiyet politikasından vazgeçmediğini görerek daha savunmacı bir politika izlemeye başlamıştır.ABSTRACTThe importance of energy resources is increasing day by day and actors who are turning to regions where energy resources are concentrated to be effective in international system. Middle East, ceased to be a reliable region after the September 11 terrorist attacks, countries looking for new resources and started the competition in the South Caucasus, which became open to cooperation with the dissolution of the USSR. The global powers that want to dominate the region have had to struggle with the Russian factor. The post-Cold War policies of the two major actors in the region, Russia and the US, have changed over time. Russia did not have the old power in the early period, it followed more passive policies and was influenced by the West. In Putin era, Russia has the old power ,this made the United States uneasy and caused a change in its policies. Firstly, USA followed policy of First Russia but Russia did not abandon its domination policy and USA started to more defensive policies
    corecore