211 research outputs found

    Pinter diyarına ziyaret: Çağdaş İngiliz tiyatrosunda Harold Pinter'ın izleri

    No full text
    Harold Pinter yirminci yüzyıl İngiliz tiyatrosunun en etkili oyun yazarlarından biridir. Eserleri tüm dünyada yoğun bir biçimde çalışılmış olmasına karşın, Pinter'ın çağdaş İngiliz tiyatrosu ve oyun yazarları üzerindeki etkisi keşfedilmeyi beklemektedir. Genellikle 'Pinteresque' olarak bilinen Pinter'ın tiyatro anlayışı baskı, iktidar çatışması, iletişimin başarısızlığı, tehlikeli bir dünyadan soyutlanma, kişisel mekanları gasp etme, iktidarın kötüye kullanımı ve güçsüz öznelere kurumsal şiddet uygulanmasını incelemesi bağlamında İngiliz tiyatrosunun önemli bir parçası olmuştur. Özgün pratikleri vasıtasıyla Pinter, insanların dışarıdaki korkulardan kaçmak için kapalı mekanlarda yaşamayı yeğlediği, dilin iletişimi güçlendirmek yerine engellemek üzere işlev gördüğü, amaçları bilinmeyen kişilerin içerisinin konforunu yok etmek üzere kişisel alanları işgal ettiği ve vatandaşların kurumların baskıcı iktidarına maruz kaldıkları bir Pinter Diyarı yaratmıştır. Çağdaş İngiliz tiyatrosunda benzer konulara değinmek isteyen yazarlar, Pinter'ın yöntemlerinden faydalanmak için bu diyarı ziyaret etmekte ve Pinter'ın çizdiği yola katkıda bulunmaktadırlar. Bu çalışma, Harold Pinter'ın yarattığı Pinteresque estetiğinin çağdaş İngiliz tiyatrosundaki izlerini incelemektedir. Bölüm 1'de Pinteresque özellikler detaylı bir biçimde aktarılacaktır, Bölüm 2'de Pinter'ın The Hothouse (1980) (Sera) oyunu incelenecektir, Bölüm 3'te Philip Ridley'nin The Fastest Clock in the Universe (1993) (Kâinatın En Hızlı Saati) ve Bölüm 4'te Enda Walsh'ın The Walworth Farce (2006) (Walworth Farsı) oyunlarında Pinter'ın yapısal ve tematik etkisi incelenecektir. Bölüm 1 genellikle üç dönemde incelenen Pinteresque estetiğin özelliklerine odaklanmanın yanı sıra bu özelliklerin çağdaş İngiliz tiyatrosunda ne ölçüde yankılandığına değinmektedir. 'Tehdit komedisi' olarak adlandırılan oyunların yoğunlukta olduğu ilk dönemde mekanların dışarıdan gelen tehditlere maruz kaldığı görülür ve bu dönemin başlıca oyunları Doğum Günü Partisi, Git Gel Dolap ve Oda'dır. Bu oyunlarda kapalı bir alanda bir karakterin menfaatine işleyen iktidar ilişkilerinin dışarıdan gelen ziyaretçiler tarafından bozulduğu görülür. Alışılagelmiş eylemlerine ve sıradan günlük yaşamlarına sıkı sıkıya bağlı olan karakterler yabancıların mekânı dönüştürmeye başlamasıyla kimlik savaşına girişirler. İkinci dönemde ise Pinter mekândan ziyade geçmişi bir iktidar alanı olarak ele alır ve karakterlerin kişisel çıkarları uğruna geçmişi kendi bakış açılarına göre şekillendirmeye çalıştıkları görülür. Bu dönemin en önemli oyunu olarak Eski Zamanlar göze çarpar. Karakterler hikâye anlatımı gibi çeşitli yöntemleri kullanarak geçmişi o denli şekillendirirler ki artık neyin gerçekte yaşandığı neyin kurgu olduğu kestirilemez. Üçüncü dönemde ise Pinter Dağ Dili, Bir Tek Daha ve Parti Zamanı gibi alenen politik oyunlar üretmeye başlamıştır. Bu oyunların baskıcı devlet kurumlarının eylemleri, dillerin yasaklanması, otoriter devlet düzenlerinde insan hakları ihlalleri ve devlet görevlilerine sınırsız yetki verilmesi gibi oldukça politik konuları vardır. Pinter'ın ortaya koyduğu estetik anlayış Anthony Neilson, Joe Penhall, Patrick Marber, Jez Butterworth, Martin Crimp, Mark Ravenhill, Sarah Kane, Caryl Churchill ve David Greig gibi çağdaş İngiliz tiyatrosunun önemli temsilcilerinin oyunlarında rahatlıkla gözlemlenebilir. Örneğin Anthony Neilson'ın The Penetrator (Sokucu) oyununda tehdit komedyası özellikleri göze çarparken, Sarah Kane'in Blasted oyunu ile David Greig'in The American Pilot (Amerikan Pilotu) oyununda aleni politik bir dil karşımıza çıkar. Bölüm 2 Pinter'ın The Hothouse (Sera) oyununu salt Pinteresque özellikler bakımından incelemenin ötesinde bu oyunun Pinter'ın kariyeri açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, Pinter'ın erken dönem kariyerinde baskıcı kişilerin amaçları, zorba devlet kurumlarının işleyişi ve kurbanların akıbeti gibi oldukça belirsiz olan kimi unsurların The Hothouse oyunuyla birlikte açıklığa kavuşturulduğu belirtilmektedir. Oyunun mekânı olan devlet kurumu baskıcı görevlilerin seçildiği, eğitildiği ve saha çalışması için hazırlandığı adeta bir laboratuvar işlevi görür. Kurbanların ise otoriter bir devlet düzeninde tehdit olarak görülen çoğunlukla nitelikli insanlar olduğu anlaşılır. Bütün bu açıklamaların yanı sıra Pinter bu oyunda da kişiler arası iktidar çatışmalarını merkeze alır ve kurum personeli arasındaki pozisyon mücadelelerini oldukça Pinteresque bir üslupla işler. Bölüm 3 Philip Ridley'nin The Fastest Clock in the Universe (Kâinatın En Hızlı Saati) oyununun hangi açılardan Pinteresque özellikleri yansıttığını inceler. Oyunun kapalı bir mekânda geçmesi, yabancıların mekânı gasp etmesi ve sirküler olay örgüsü gibi kimi unsurlar Ridley'nin eserinin Pinteresque estetik açısından incelenmesini mümkün kılar. Oyunun temel yapısı tipik bir Pinter oyununda olduğu gibidir; yıkık dökük bir fabrikanın üst katında yaşayan Cougar ve Captain adında iki kişi arasında tuhaf denebilecek bir iktidar ilişkisi sürüp gitmektedir, karşılıklı kullanılan dil iletişim aracı olmaktan ziyade bir saldırı aracı olarak kullanılmaktadır, birbirlerinden oldukça zıt görünen bu iki karakter aslında ortak mekanlarında kurdukları küçük dünyanın konforunu da sürmektedir, ancak Foxtrot ve Sherbet adındaki yabancılar karakterlerin küçük dünyasını ziyaret eder ve dış dünyanın gerçekliğini mekâna empoze ederek bu konforu ortadan kaldırır. Şiddet unsurunun fazlasıyla göze çarptığı sahnelerin ardından gelen final sahnesinde ise tıpkı Pinter oyunlarında olduğu gibi iyileşmenin ve düzelmenin olmadığı, hayatın yabancıların ziyaretinden önceki haline döneceği izlenimi hakimdir. Benzer bir oyun yapısı Bölüm 4'te incelenen Enda Walsh'ın The Walworth Farce (Walworth Farsı) eserinde de kendini gösterir, lakin Enda Walsh oyun içinde oyun formunu kullanarak Pinteresque estiği daha kompleks bir yapıyla oyununa dahil eder. Yine yıkık dökük bir mekânda geçen oyunda iktidar ilişkileri merkezi konumdadır, ancak Dinny ile iki oğlu arasındaki güç mücadelesinin aracı olarak on dokuz yıldır her gün tekrarladıkları fars performansı göze çarpar. Cougar ve Captain karakterlerine benzer bir şekilde Dinny ile iki oğlunun dünyası Londra'daki küçük bir apartman dairesinde her gün canlandırmaya çalıştıkları ve on dokuz yıl önce terk ettikleri İrlanda'dan ibarettir. Fars performansı vasıtasıyla İrlanda'da geçirdikleri son günü her gün yeniden canlandıran karakterler nesnel dünyadan kopmuş bir biçimde kendi anlattıkları hikayelerde yaşamaktadırlar ve Pinter'ın oyunlarında karşılaşılan iktidar ilişkileri bu karakterler arasında da yaşanmaktadır. Dil ve performans Dinny tarafından bir iktidar aracı olarak kullanılırken iki oğlunun karşı koyabilme yetileri oldukça sınırlıdır zira yaşatmaya çalıştıkları hikayeler kendileri için yegâne gerçeklik haline gelmiştir ve Dinny oğullarını güvenli evlerinden mahrum kalmakla tehdit ederek hikayeler vasıtasıyla kurduğu iktidarını sağlamlaştırır. Diğer bir yandan, mümkün olduğunca kaçındıkları dış dünya süpermarkette çalışan Hayley adlı siyahi bir kadın karakterin mekâna adım atmasıyla kendi dünyalarına dahil olur ve izole oldukları alan Hayley'nin beraberinde getirdiği nesnel gerçeklikle tanışır. Dinny ve oğullarının hikayeleri geri dönülmez biçimde sekteye uğrar çünkü Hayley hem kadındır hem de siyahi; dolayısıyla, tamamı İrlanda bağlamında geçen ve eril dilin hâkim olduğu hikayelerde Hayley'e yer yoktur. Bu uyumsuzluğun ardından mekânın tüm işleyişi ve iktidar ilişkileri bozulur, sonunda ise Dinny ile bir oğlu ölür. On dokuz yıllık performans esaretinden kurtulma şansı yakalayan Sean ise evlerini terk etmez ve kendi hikayelerini tek başına canlandırmaya başlar. Oyun tıpkı Pinter'ın eserlerinde olduğu gibi düzelme ve iyileşme ihtimalinden yoksun kalan bir karakterin trajik kaderini sergileyerek sonlanır. Sonuç olarak, son oyununu 2000 yılında yazan ve 2008 yılında vefat eden Harold Pinter'ın çağdaş İngiliz tiyatrosunu halen şekillendirmeye devam ettiği, kendi yarattığı Pinteresque estetiğin çağdaş yazarlar tarafından benimsendiği ve kendi eserlerinde kullanıldığı, Pinteresque estetiğin herhangi bir esin kaynağı olmanın da ötesinde düzenli ve tutarlı pratikleri olan gelişmiş bir tiyatro anlayışı olduğu, dolayısıyla Pinteresque tiyatro anlayışının Absürd Tiyatro gibi kendine has bir tiyatro anlayışı haline geldiği bu çalışmada konu edilen oyunlardan yola çıkılarak görülebilmektedir. Bu bağlamda çağdaş oyun yazarları ile Harold Pinter arasındaki ilişkinin sıradan bir etkilenme olmadığı, daha ziyade çağdaş yazarların Harold Pinter'ın yarattığı -Samuel Beckett ve Eugene Ionesco gibi yazarların Absürd Tiyatroyu yaratması gibi- bir tiyatro geleneği çerçevesinde eserler ürettikleri söylenebilir. Çağdaş dünyanın sosyo-politik şartları göz önüne alındığında bu durumun şaşırtıcı olmadığı açıktır; insan hakları ihlallerinin giderek artması, faşizmin ve aşırı sağ politikaların yükselişi, radikalleşmenin artışı, giderek yaygınlaşan sosyal bunalımlar gibi kimi parametreler çağdaş İngiliz oyun yazarlarını Pinter'ın estetik anlayışına yaklaştırmaktadır. Diğer bir deyişle çağdaş dünya giderek daha Pinteresque bir konuma doğru evrimleşmektedir ve bu durumun sonucu olarak çağdaş oyun yazarları Pinter Diyarına daha sık ziyaretler gerçekleştirmektedirlerHarold Pinter is one of the most influential playwrights in twentieth century British drama. Although his oeuvre has extensively been studied throughout the world, his influence on contemporary British drama and dramatists remains widely to be explored. Pinter's theatrical style, commonly known as Pinteresque, has been a significant part of British drama in terms of focusing on certain issues such as oppression, power struggles, the failure of communication, isolation in a precarious world, intrusion into domestic settings, the abuse of authority, and institutional violence on powerless subjects. Through his authentic practices, Pinter created a 'Pinterland' where individuals prefer to dwell in enclosed spaces to escape from the terrors of the outside, where language works to prevent communication rather than invigorate it, where strangers intrude into personal spaces to break the comfort of the inside, and where citizens are subjected to institutions' oppressive authority. In contemporary British drama, playwrights who want to deal with similar issues are frequently visiting Pinterland to gain inspiration from Pinter's methods and contributing to the course that Pinter drew. This study aims to reveal the influence of Harold Pinter on contemporary playwrights through close readings of two plays, Philip Ridley's The Fastest Clock in the Universe and Enda Walsh's The Walworth Farce as well as examining Pinter's The Hothouse to reveal the qualities of Pinteresque in a Pinter play

    On Dokuzuncu Yüzyılda İngiliz Kadın Yazarlar

    No full text
    Hacettepe Üniversitesi İngiliz Edebiyatı ve Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi tarafından hazırlanan İngiliz Kadın Yazarlar serisinin üçüncüsünü : _şturan bu kitap, on dokuzuncu yüzyılda edebi veya edebiyat dışı alanlarda rser vermiş olan İngiliz kadın yazarların ve bazı İskoç, İrlandalı ve Galli .vadin yazarın ve belli başlı eserlerinin tanıtıldığı bir Giriş bölümü, dönemin bazı yazarlarının ele alındığı sekiz bölüm ve bu dönemde yazmış olan kadın yazarların eserlerinden parçaların Türkçe çevirilerini içeren bir seçkiden oluşmaktadır. Deniz Bozer tarafından kaleme alınmış olan Giriş bölümünde Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) edebiyatına biçemsel veya tematik yönden katkı yapmış ve roman, öykü, şiir, tiyatro, biyografi, oto­biyografi, anı, günce, seyahatname gibi değişik edebi türlerde yazmış bazı kadın yazarlar ve edebiyat dışı alanda önemli konularda etkin biçimde görüş­lerini kaleme almış kadınlar ele alınmaktadır ve zaman zaman birincil kay­naklardan yapılan alıntılarla eserleri örneklenmektedir. Genel okur tarafın­dan daha yakından tanınan Bronteler ve Jane Austen gibi yazarlar yerine, üzerinde göreceli olarak daha az durulmuş, daha az bilinen ama yazdıkları eserlerle dönemlerinin yazınına katkıda bulunmuş yazarlara Bozer daha çok yer vermektedir. Bu bölümde üstünde durulan yazarlar tamamen kişisel bir değerlendirme sonucu ve katkılarının önemi doğrultusunda seçilmişlerdir; dolayısıyla Giriş bölümü anılan yüzyılda yazmış tüm kadın yazarları içermez. Bu bölümde her edebi tür içinde yazarlar kronolojik olarak incelenmektedir. Buradaki amaç ele alınan konular ve kullanılan tekniklerdeki değişim ve gelişmeye dikkat çekmektir. Bazı yazarların bir sonraki yüzyıla sarkan önemli eserlerine de değinilmiştir. Takip eden sekiz bölümde incelenen yazarlar ise doğum tarihlerine göre kronolojik olarak sunulmuştur. Hem Giriş'te hem de bu bölümlerde adı geçen eserlerin içeriklerine ışık tutmak amacıyla parantez Önsöz içinde Türkçeleri verilmiştir. Birinci bölümde "Joanna Baillie'nin De Monfort Adlı Trajedisi: Gotik ve Romantik Gelenekler Arasında Bir Köprü" adlı çalış­masıyla A. Deniz Bozer Romantik tiyatronun en önemli kadın yazarı Baillie'nin adı geçen trajedisinde görülen Gotik ve Romantik öğeleri örnekle­yerek incelemektedir. Oyunun kahramanı, oyundaki zaman ve mekân, at­mosfer, delilik izleği ve hayalet olgusu Gotik gelenek çerçevesinde ele alın­makta, yanı sıra oyunda bu geleneğe ait zayıf ve darda kalmış bir kadının güçlü bir erkek tarafından kurtarılması temasının ters yüz edilerek güçlü bir kadının erkeği sıkıntılı durumlardan kurtarmaya çalışmasına dikkat çekil­mektedir. Romantik Akım bağlamında ise oyunda yer alan ölüme duyulan özlem, sınıflar arası farklılığa karşı çıkış, ensest, bireysellik, gerçeklerden kaç­ma, güçlü bir hayal gücü ve mutlu bir çocukluk gibi temalar tartışılmaktadır. Bozer'in bu çalışmasında ayrıca Baillie'nin çizmiş olduğu De Monfort karak­terinin Byronvari kahramanın ilk örneği olduğunun altını çizdiği görülmek­tedir. "Dorothy Wordsworth'ün Bir Yazar Olarak Portresi: Alfoxden Journal ve Grasmere Journal" başlıklı ikinci bölümde Huriye Reis Romantik dönemin kadın yazarlarından biri olan Dorothy Wordsworthun Alfoxden Journal (1798, Alfoxden Günlüğü) ve Grasmere Journal (1803, Grasmere Günlüğü) adlı günceleri üzerinden onun yazarlıkla olan çelişkili ilişkisini ortaya koy­maktadır. Daha çok İngiliz Romantik Akım'ının önde gelen yazarlarından olan William Wordsworthun kız kardeşi olarak tanınan Dorothy Wordsworth un edebiyata olan katkıları hem kendi zamanında hem de son­rasında çoğunlukla William Wordsworth un eserlerine yaptığı katkılar çerçe­vesinde değerlendirilmiş ve Romantik Akım içindeki yeri William Wordsworth un şiirlerini temize çeken ve düzenleyen kişi olarak belirlenmiş­tir. Ancak, Dorothy Wordsworth çok sayıda günlük ve şiir yazmış bir yazar­dır. Reis, bu bölümde Dorothy Wordsworth'ün şiirlerinden ve günlüklerinden anlaşıldığına göre kendisini yazar, özellikle şair, olarak tanımlamakta zorlan­dığını ve yazdıklarının yeterince iyi olmadığını düşündüğünü ortaya koy­makta, Dorothy Wordsworth un kardeşi William Wordsworth'le olan hayatı­nı anlattığı Alfoxden Journal ve Grasmere Journal adlı güncelerinde onun yazarlıkla ilgili tutum ve görüşleri incelemekte, Dorothy Wordsworth un ya­zarlığının gerektirdiği özgüven ve toplumsal kabulden yoksun bırakıldığını ortaya koymaktadır. Sonraki bölümde Şebnem Toplu "Jane Austen'ı Aykırı Bir Yazar Olarak Okumak" adlı çalışmasında 1980'li yıllarda Raymond Williams'ın Marksist düşünceden kaynaklanarak geliştirdiği tartışmayı dayaÖnsöz tak atzn r:r eleştiri yöntemi olan Kültürel Materyalizmin öncülerinden Alan irec îr. metnin kendi bağlamı içerisindeki baskın ideolojiye koşut gibi gö- jer. ır.cak bir noktada yazarın aykırılığını ele veren yönleri ön plana çıkar- ı r aya koyduğu aykırı okuma yöntemi doğrultusunda Jane Austen ro- ele almaktadır. Jane Austen'ın romanlarında toplumun baskın dü- sj--.ce vapısını yansıtan aile bireyleri olarak anne ve/veya babanın dayattığı ~.?-.tı.< evliliklerine karşı çıkılarak yapılan evlilikler örneklerle ortaya konur- i^r. Toplu, bu evlilikleri metin-bağlam çerçevesinde inceleyerek aykırı oku- rna yöntemi ile baskın ideolojiye ters düşen noktaları irdelemektedir. Takip eden "Margaret Holford'un Margaret of Anjou (Anjoulu Margaret) Adlı Sunnde Dişi Kurt İmgesine Yeniden Bakışı" adlı bölümde Burçin Erol on dokuzuncu yüzyılda kız çocuklarının klasik dil ve edebiyatlarda eğitimli ol­madıklarından, bu yüzyılda kadın yazarların pek çok edebi türde eser verme­lerine rağmen yaygın olarak epik yazmadıklarını vurgulamaktadır. Margaret Hodson'un az bilinen ve Ortaçağ'ın son dönemlerinde yaşamış olan İngiltere Kralı VI. Henry'nin Fransız asıllı kraliçesini konu alan Margaret of Anjou 1816) adlı epik şiiri bu doğrultuda incelenmektedir. Kendi zamanında ve daha sonraları kötü bir şöhretle anılan, iktidar heveslisi, kindar bir kişilik olarak çizilen bu kraliçenin genelde erkeklere atfedilen gücüyle tarih sahnesinde yer alışı ve Hodson'ın bu kadın kahraman hakkında yazdığı epik şiirle Anjoulu Margaret'e olumlu ve objektif bir bakış açısıyla yaklaşıp, ona adeta saygınlığını iade etmesi ortaya konmaktadır. Erol, Hodson'un kötüle- nen bir tarihî kadın karakteri ele alıp, bunu da kadınların az eser verdiği epik şiir türünde kaleme almasıyla onun bir kadın yazar olarak pek çok açıdan alışılagelmiş kalıpları kırdığını tartışmaktadır. Beşinci bölümde Hande Seber "Kadını Sessiz Kılan Mitleri Yeniden Yorumlayan Bir Kadın Şair: Elizabeth Barrett Browning" adlı yazısında Browning'in başyapıtı olarak kabul edilen Aurora Leigh (1856) başlıklı eserde bu esere adını veren ana karakterin şair olma yolunda yaşadığı güçlükleri ve tüm bu güçlüklere rağmen ideallerine ulaşmak için gösterdiği azmi konu eder. Hayat ve sanat hakkındaki tüm gö­rüşlerini Aurora aracılığıyla yansıtan şairin eserin pek çok yerinde kadınları sessiz kılan ve onları toplum tarafından belirlenmiş imgelere hapseden kalıp­laşmış düşünceleri, mitleri ve hikâyeleri sorgulayışı ele alınır. Ostriker'ın "re- visyonist mit üretmek" olarak tanımladığı yaklaşımla Browning'in mitleri bir kadın şair olarak kendi bakış açısından yeniden değerlendirip, yorumlayarak yüzyıllardır şair olarak sesini duyurabilmek yerine şiire sessiz ve güzel bir x j Önsöz varlık olarak esin kaynağı olmuş, obje konumuna indirgenmiş kadını bu ko­numdan kurtarma gayreti vurgulanır. Seber, şiirin ana karakteri Aurora'yı toplumun kadınlara uygun gördüğü rolleri reddedip, bir kadının şair olarak da saygın bir konuma gelebileceğini kanıtlayan, erkek egemen edebiyat gele­neğinde birbirine zıt görülen iki kavramı, yani kadın ve şairi bir araya getire­rek kendine bir kimlik edinmeyi başaran azimli ve kararlı bir kişilik olarak ele alır ve tartışır. "Bir Kadın Yazar Portresi: Elizabeth Gaskelldan The Life of Charlotte Bronte" başlıklı ve Belgin Elbir'in kaleme aldığı altıncı bölümde Charlotte Bronte'nin babası Patrick Bronte nin talebi üzerine Elizabeth Gaskell'ın arkadaşı ve meslektaşı Charlotte Bronte'nin 1855 yılında vefatın­dan sonra yazdığı ve 1857de yayımlanan biyografik eser incelenmektedir. Kadın yazarların ve kadınların yazdıkları eserlerin toplumsal cinsiyet rolleri­ne ilişkin söylemler bağlamında tartışıldığı bir dönemde, ünlü ama gizemli yaşamı merak uyandıran bir kadın yazarın, bir başka ünlü kadın yazar tara­fından kaleme alınmış biyografisi olma özelliğiyle The Life of Charlotte Bronte söz konusu söylemlere ve değerlendirmelere müdahale niteliğinde bir katkı olarak ele alınmaktadır. Bu biyografide Gaskell biyografi türünün yazarına tanıdığı olanakları değerlendirerek ve aynı zamanda kendi romancı yetenek­lerini kullanarak bir portre oluşturmaktadır. Bu portre Charlotte Bronte'yi mesleğine tutkuyla bağlı, yaşamındaki büyük zorluklara ve acılara rağmen romanlarını yazmayı kararlılıkla sürdüren ve eserlerinin cinsiyet normlarıyla değerlendirilmesine ilkeli bir tutumla karşı çıkan bir yazar ve yaşamı boyun­ca erdemli, tevazu sahibi, ailesine ve görevlerine sadık, kusursuz bir kadın olarak betimlemekte, böylece özel yaşam ile meslekî yaşamın bir yandan çe­lişirken öte yandan iç içe geçtiği ortaya konmaktadır. Elbir'in tartıştığı üzere, bu yaşam öyküsü üzerinden Gaskell cinsiyet rollerini özel ve kamusal yaşam ayrımına dayandıran ve kadın yazarları bu çerçevede değerlendiren ve eleşti­ren bakış açısını, diğer bir deyişle ayrı alanlar söylemini sorgulamaktadır. "George Eliot'ın Daniel Deronda Başlıklı Romanında Çağın Ötesinde Bir Kurgulamayla Yahudiliğe olan Yaklaşımı" adlı yedinci bölümde Aytül Özüm Eliot'ın kendi hayatından izler de taşıyan son romanı Daniel Deronda'da (1876) önce Gwendolen ve Deronda karakterlerinin merkeze alındığının ama romanda daha sonra birleşen iki farklı anlatı bulunduğunun altını çizer­ken yazarın farklı uluslara ve dinlere karşı hoşgörülü olunması gerekliliğini vurguladığını ortaya koyar. Özüm, bu yazıda kimilerince Siyonizmin öncülü­ğünü yaptığı iddia edilen George Eliot'ın adı geçen romanında milliyetçilik, Önsöz xi i- i:vet ve hoşgörü gibi kavramları romanın biçimsel bütünlüğü içinde ince- .ektedir. Son bölümde Özlem Uzundemir "Christina Rossetti'nin Baladla­rında ve Lirik Şiirlerinde Kadın Portreleri" adlı yazısında Christina R jssetti'nin 1840'ların sonu ile 1865 arası kaleme aldığı ve başlıkları kadın adlarından oluşan şiirlerinde Viktorya Döneminin toplumsal cinsiyet rolle- r_ıl, kadının toplum içindeki edilgen rolünü ve eve hapsedilmesini, dönemin : .-arlarının aşina olduğu geleneksel şiir türlerinden balad ve lirik şiiri kulla- r.irak sorgulamasını incelemektedir. Uzundemir, Rossetti'nin "Fair Marga- ret," "Maude Clare," "Sister Maude," "Cousin Kate," "Margery," "Maggie a lady" ve "Jessie Cameron," "Mariana," "Annie" ve "Helen Grey" şiirlerini bi­çim ve izlek açısından sınıflandırarak, kadının toplumdaki yeri ve sorunları­nın bu şiirlerde nasıl yansıtıldığını tartışmaktadır. Kitabın sonunda ise on dokuzuncu yüzyılda farklı türlerde ve konular­da yazmış bazı kadın yazarların metinlerinden parçalar seçilerek Türkçeye çevrilmiştir. Bununla amaçlanan, çoğunlukla ticari nedenlerle dilimize çev­rilmemiş olan bu eserleri biraz da olsa okuyucuya tanıtabilmektir. Bu çevi­riler hem kronolojik olarak hem de paralel metin halinde sunulmuş, İngiliz­ce ve Türkçeleri art arda konmuştur. Böylelikle, özellikle çeviriyle ilgilenen okurların kaynak ve hedef metni karşılaştırarak değerlendirme yapabilmeleri sağlanmıştır. Bu kitabın Birleşik Krallık edebiyatına ilgi duyan ama birincil ve ikincil kaynaklan özgün dilinde okuyamayan tüm edebiyat meraklıları ile özellikle İngiliz edebiyatıyla ve kadın yazınıyla ilgilenen genel okur, öğrenci ve akade­misyen için ilginç ve verimli bir okuma olacağını umuyorum

    İrlandalı Aileyi Kristeva Perspektifinden Okumak: Edna O'Brien'ın Kasaba Kızları, Patrick McCabe'in Plüton'da Kahvaltı ve Colm Tóibín'in Denizfenerindeki Işık Romanlarında Kayıp Ana-Babalar

    No full text
    Irish mother has always had an allegorical importance in Irish culture and is constructed over the Mother Ireland stereotype. Due to the colonial past of Ireland, Ireland is defined over a land/woman metaphor and the nationalists create the iconic Mother Ireland image, ascribing historical and ideological meanings to her. As a product of masculine nationalism, Mother Ireland becomes an inspiration for the Irish struggle for independence; yet, she also has a haunting influence on the Irish because of her roots in the colonial discourse, which prevents the formation of a unique Irish identity. Julia Kristeva argues that the mother has a significant role in the child’s psychosexual development since identity formation starts in the maternal chora. Accordingly, the infant must explore and then abject the mother to establish its “self” in the symbolic. The infant’s act of abjection does not mean the exclusion of the (m)other from the symbolic, but means establishing a separate identity by merging the semiotic and the symbolic components in the self. However, the nineteenth-century Irish nationalists make use of patriarchal discourse and create an impossible virgin image for Mother Ireland to safely include her “abject” body into the symbolic. In addition to Mother Ireland’s haunting influence, the oppression of the colonising father and the absence of a loving father figure also constitute an obstacle against the formation of Irish subjectivities. As of the nineteenth century, absent parents and abject children have dominated Irish literature. Referring to Edna O’Brien’s The Country Girls (1960), Patrick McCabe’s Breakfast on Pluto (1998) and Colm Tóibín’s The Blackwater Lightship (1999), all of which feature stories about dysfunctional families and abject children, this dissertation employs Kristeva’s theory to reveal how literary works represent the restricting influence of the colonial discourse on ordinary Irish people as well as Irish children’s gradual exploration of the maternal semiotic during their quest for a self after the colonial era.TABLE OF CONTENTS KABUL VE ONAY…………………………………………………………………..i BİLDİRİM……………………………………………………………………………ii YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI………………..……iii ETİK BEYAN…………………………...……………………..………...…………iv DEDICATION ……………...……………………………………………………….v ACKNOWLEDGEMENTS ………………………………………………………..vi ÖZET………………….……………………………………………………………vii ABSTRACT………...……………………………………………………………viii TABLE OF CONTENTS………...…………………………………..……………ix INTRODUCTION…………………………………..……………………………….1 CHAPTER ONE: READING THE IRISH MOTHER ARCHETYPE AND THE IRISH PROCESS OF SUBJECTIVITY UNDER THE LENS OF KRISTEVA…………………………………………………………………………33 1.1. Psychoanalytical Approach to the Irish Identity Formation………………...………………………………………….……33 1.2. Kristeva’s Perspective on the Virgin Mother: Worth Fighting For!…………..…………...…………………………………………...……48 1.3. Abject Children Set Off to Explore the Irish Semiotic..…..…64 CHAPTER TWO: EDNA O’BRIEN’S THE COUNTRY GIRLS TRILOGY: SUBJECTIVITY CRUSHED BY MOTHER IRELAND…………………..……73 CHAPTER THREE: PATRICK MCCABE’S BREAKFAST ON PLUTO: ABJECT BODIES’ STRUGGLE FOR A SELF………………………....……105 CHAPTER FOUR: COLM TÓIBÍN’S THE BLACKWATER LIGHTSHIP: ABJECT MOTHER REDISCOVERED TO CREATE THE SELF…………………………………………………………...…………....……130 CONCLUSION ..…………………………………..…………………………….155 WORKS CITED ..…………………………………..…………………………...163 APPX 1. Originality Reports ………………………………………………..183 APPX 2. Ethics Board Waiver Form For Thesis Work ………………..…185Anne figürü, İrlanda kültüründe her zaman alegorik bir öneme sahiptir ve “İrlanda Ana” karakterini model alır. İrlanda topraklarındaki İngiliz sömürgesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin cinsiyetçi bir söylem üzerine kurulmasına sebep olmuş, bu söylemde İngiltere’ye sömürgeci baba, İrlanda’ya ise sömürülen kadın rolleri biçilmiştir. İrlanda kadın/toprak mecazıyla tanımlanmış ve İrlanda milliyetçileri “İrlanda Ana” simgesini yaratarak, ona tarihsel ve ideolojik anlamlar yüklemişlerdir. Ataerkil milliyetçiliğin ürünü olan “İrlanda Ana” İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi için ilham kaynağı olmuştur, ancak çıkışı egemen sömürge söylemine dayalı bu anne figürü İrlandalılar için baskılayıcı bir imgeye dönüşerek, özgün İrlanda kimliği yaratılmasını engellemiştir. Kimlik oluşumunun ana rahminde (semiyotik kora) başladığını savunan Julia Kristeva, annenin çocuğun psikoseksüel gelişiminde çok önemli olduğunu vurgular. Çocuk önce anneyi keşfetmeli sonra sembolik düzende kimliğini inşa etmek için onu reddetmelidir. Çocuğun bu inkârı annenin sembolik düzenden atıldığı anlamına gelmemelidir, tam tersine Kristeva metinlerinde çocuğun öznelliği için hem semiyotik hem de sembolik unsurları bünyesinde birleştirmesi gerektiğini söyler. Ancak, ondokuzuncu yüzyıl İrlanda milliyetçileri ataerkil söylemi kullanarak, “İrlanda Ana” için imkânsız bir bakire anne imgesi yaratmış, kadının iğrenç (abject) olarak niteledikleri bedenini ataerkil düzene dâhil etme yolunu bulmuşlardır. Bakire anne semiyotik rahmini İrlandalı çocuklarının keşfine açamadığı için onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıllarda oluşturulan İrlanda milliyetçiliği de sömürgeci zihniyetin kullandığı cinsiyetçi söylemde sıkışıp kalmıştır. İngiliz sömürgeci babanın baskısı ve sevgi dolu bir baba figürü eksikliği İrlanda öznelliğinin gelişimini engellemiştir. Ondokuzuncu yüzyıl itibarıyla, yitik ebeveyn ve abject çocuk motifleri İrlanda edebiyatında sıklıkla kullanılmaya başlanmış ve İrlandalıların özgün bir ulusal kimlik inşası için gerek duydukları işlevsel aile arayışlarını ortaya koymuştur. Edna O’Brien’ın Kasaba Kızları (1960), Patrick McCabe’in Plüton’da Kahvaltı (1998) ve Colm Tóibín’in Denizfenerindeki Işık (1999) eserlerini inceleyen bu çalışma, sömürgeci söylemin İrlandalılar üzerindeki kısıtlayıcı etkisini, çocukların sömürge sonrası dönemdeki benlik arayışlarını ve annenin semiyotik dünyasını keşfedişlerini Kristeva’nın öznellik kuramıyla açıklamaya çalışır

    Rönesans Dönemi İngiliz tiyatrosunda Ortaçağ / feodal ilişkilerin yeni tarihselci yöntemle araştırılması

    No full text
    A NEW HISTORICIST ACCOUNT OF MEDIEVAL/FEUDAL RELATIONS IN ENGLISH DRAMA DURING THE RENAISSANCE ABSTRACT In this Ph.D. dissertation, the medieval/feudal relations in English drama during the early modern (Renaissance) period are discussed in a new historicist point of view. The culture of the Renaissance has always been considered as a field detached from medieval culture and these two successive and related cultures have not been studied under the same heading. The aim of this dissertation is to show that most of the elements constituting early modern culture are either medieval/feudal patterns themselves or elements produced self-consciously against medieval/feudal patterns. This production, namely the fashioning of identity and society, is an attempt of the "Authority" to create an "Other" to bolster its influence and legitimacy. New Historicism considers works of literature as historical texts and suggests a historical approach to the literary texts. The historicism that new historicism suggests, different from the objective approach of traditional historicism, is subjective: There can be no objective understanding of the past because, as readers, we are products of our own historically bound cultures. New historicism appeared as a reaction to traditional historicism and literary formalism in the 1980s with writings of Stephen Greenblatt, Louis Montrose, Catherine Gallagher, Catherine Belsey, Jonathan Dollimore, Alan Sinfield and Peter Stalybrass.215 According to new historicism, the fashioning of identity, both in formation and expression, is primarily a product of social institutions: the same people whose identities are fashined by social institutions also are involved in refashioning the culture. Literature is another form of social construct, which is produced by the society and in return is active in reshaping the culture of that society. Literature is not a product of a single mind, but is a cultural creation constructed by more than one consciousness. Therefore, social, political, religious, and economic factors of a given society determine the literature it produces. These elements circulate in society as through what new historicists call "social energy," which are encoded in the works of art which trespass its historicity and become means to represent the ideology of the culture through resonant texts even after the death of the author and when the culture has no historical validity. Historically, early modern period in England has always been regarded as a time of social stability placed against a problematical medieval age. Recent studies, however, show that this seeming stability is self-conscious and made-up, to serve for the wellbeing of the state, which did not have a standing army, efficient police force or means for economic prosperity. To the contemporary man, the times they lived in did not have any stable foundations: it was a time of continuous change. There was some sort of restlessness in the society and disarray in its culture. The dismantled side of the Renaissance is best seen in the theater because theater represents the King and the beggar together on its stage but also assembles the King and the beggar in the playhouse to let them "hear a play" about themselves. Theater in the early modern era is a phenomenon that embodies the urban with the216 rural, the crown with the crown, the communal with the domestic, the citizen with the outlaw, and the contemporary with the past. The role of the theater was important as it reached and touched a great number of people from different classes and levels of the society. It is obvious that the Authority, that is the Crown, used this powerful medium to inflict its requirements and ideology to its public to create a sense of integration. At the same time, theater was not only the pulpit of the Authority, as, in order to survive, theater had to portray other elements; the diverse patterns in the society. Therefore, theater became an agent of the values of the Authority and of the counter-values circulating in the society. Theater was not only serving as an agent of information and propaganda, but was also active in the presentation of the public response to and against the workings of the governance. Also, the enduring social, religious, economic, and political concerns and activities of a society evolving from the medieval to the modern are best presented in the theater. Therefore, the elements representing the prior age lingered in the self consciously "enlightened" life of England. Drama self-consciously worked to reinforce "change" no matter how this attempt also brought about an unconscious attachment to the medieval past. For, in Stephen Greenblatt's terms, fashioning is achieved in relation to something perceived as different, strange, and an ideology, an authority is strongest when it is placed against an Other, this Other must be discovered or invented in order to be attacked and destroyed. The Authority in early modern culture is the self-conscious Renaissance ideals, which are placed against the Other - the medieval/feudal patterns.217 Revenge is one of the best examples to the relationship between the Authority and the Other, between the self-conscious Renaissance ideals and the feudal behavior that the Authority wants to place itself against. For the feudal life, revenge was a basic principle and a moral responsibility. However, in the early modern era, revenge was an issue of the law and of the governance. The reason why there are so many revenge tragedies in this period suggests the fact that the society did not have an integrated decree on the matter of revenge and the new ethics prohibiting blood revenge were not incorporated in the culture. In Thomas Kyd's The Spanish Tragedy, the feudal custom is presented together with early modern sanction. The issue is whether revenge was a matter to be left to the hands of the authority or a responsibility of the avenger. In The Spanish Tragedy, those who seek the heavenly and authorial redress are left unsatisfied, which leads them to solve the problem on their own. The play also presents other social concerns such as the social status of the newly arising middle class, as the victims and future avengers are always from this class. These characters subvert and transgress their superiors in the play, while trying to restore righteousness. The Spanish Tragedy also portrays other social concerns by presenting the Catholic Spanish and Portuguese courts and killing their only heirs in front of a mainly Protestant audience. Doctor Faustus is another representative play due to its subject matter and printing history. The two different versions of the play show that the State's hands were always functional in theatrical activity. The anxieties of the Crown on religious matters that Doctor Faustus tackles is seen in the substantial changes made in the two different texts. The former text of Doctor218 Faustus, printed in 1604, is more subversive as it shows its character trapped between two worlds - that of medieval orthodoxy and early modern concerns on humanism. The later text, printed in 1616 with the revisions made by two paid playwrights, shows the self-conscious Renaissance ideals taking its negation as the medieval/feudal patterns. The nationalistic and religious concerns were also included more thoroughly in the later version as the Catholic world is depicted as the playground of the Devil. Measure for Measure also presents customs lingering from the medieval age in conflict with those that are inflicted by the early modern Authority. The position of women, religious matters, matters of governance and law are tackled in opposition the new regularities on the matter. Characters from all levels of the society, who continue their medieval/feudal pattern are actually punished as there are laws against such behavior, and the only person awarded in the end is the Duke, who is the head of the state, and the representative of the Authority. The play turns into a medium of education that teaches the new form of fashioning to its audience. The subversive characters show submission at the end of the play, although nobody is really happy with what they have received, which are presented to them under the name of reconciliation. It is also worth noticing that the play was written at a time when the new King has just come to office. Symbolically, the ruler (the Authority) has taken all forms of authority in himself with due respect to the law, but with human mercy to practice it. The play is suggestive in its promise of a more unified society. This dissertation has shown the relationship between the Authority and the Other as it is represented in three significant plays of the era. The culture219 of the Renaissance moves from disintegration to uniformity through the course and drama is active both in shaping the culture but at the same time giving voice to all diverse concerns and anxieties.RÖNESANS DÖNEMİ İNGİLİZ TİYATROSU'NDA ORTAÇAĞ/FEODAL İLİŞKİLERİN YENİ TARİHSELCİ YÖNTEMLE ARAŞTIRILMASI TÜRKÇE ÖZET Bu doktora tezinde Rönesans (erken modern) dönemi İngiliz Tiyatrosu'nda ortaçağ/feodal ilişkiler yeni tarihselci bir bakış açısından incelenmektedir. Rönesans kültürü her zaman ortaçağ incelemelerinden ayrı tutulmuş ve bu ardışık ve aslında içice kültür aynı başlık altında pek incelenmemiştir. Tezin amacı erken modern çağ kültürünü oluşturan öğelerin pek çoğunun ortaçağ geleneği olduğunu veya ortaçağ feodal kültürüne karşı bilinçli (self-consciously) geliştirildiği tezini dönemin oyunlarını inceleyerek savunmaktır. Yeni tarihselci edebi yaklaşım edebiyat eserlerini tarihsel bir metin olarak algılar ve metne tarihselci bir yaklaşım önerir. Yeni tarihselciliğin önerdiği tarih yaklaşımı, geleneksel tarihselcilikten farklı olarak, eserlerin yazıldıkları dönemin sosyal kültürel ve politik bağlamları (context) gözönünde tutularak nesnel (objective) kaygılar gözetmeden öznel (subjective) bir bakışaçısı ile, sosyal, ekonomik, ve politik yaşam gözönünde bulundurularak sorgulanmasıdır. Bu edebi eleştiri akımı geleneksel tarihselcilik ve edebi biçimselciliğe tepki olarak doğmuş ve 1970'lerin Marksist eleştirisi ve 1980'lerin feminist yaklaşımlarından ve Michel Foucault'nun tarih düşüncelerinden etkilenerek 1980'lerin ortalarında Stephen Greenblatt, Louis Montrose, Catherine Gallagher, Catherine Belsey, Jonathan Dollimore, Alan Sinfield ve Peter Stalybrass gibi eleştirmen ve düşünürlerin yazılarıyla günümüz edebi eleştiri ve teorisine yerleşmiştir. Bu eleştiri türü221 öncelikle edebi metni sadece bir ürün, eser olarak değil, aynı zamanda da bir yaratan, yapılandıran olarak görür. Bir kültürün birikimiyle yazarın kaleminden ortaya çıkan eser aynı zamanda da varlığıyla kendi kültürünün yeniden yapılanmasına katkıda bulunur. Bu sebeple bu tarihselci edebi yaklaşım metnin tarihselleşmesi (historicity of texts) ve tarihin metinselleşmesi (textuality of history) arasındaki karşılıklı etkilenmeyi inceler. Yeni tarihselci edebi yaklaşım en çok Rönesans dönemi tiyatro çalışmalarında etkili olmuştur. Stephen Greenblatt Renaissance Self- Fashioning (1980) adlı kitabında Rönesans İngilteresi'nde bireylerin karakter yapılanmalarının yapay (artificial) ve zorla benimsetilmiş (imposed) olduğunu vurgular. Kültürel ve ekonomik değişimin çok hızlı olduğu ve düzensizlik ve kargaşanın başgösterdiği bu dönemde Yetke (Authority) bir denge ve kalımlılık yaratmak için doğal olmayan, tarihsel ve kültürel gelişimin doğal sonucu olmayan birtakım yönetsel düzenlemeler getirmiştir. Bu yapay düzenlemeler, dönemsel özellikleri yüceltmek için, ortaçağ-feodal geleneklerine karşıt olarak geliştirilmiştir. Stephen Greenblatt'm deyimiyle kişisel yapılanma karşıt, yabancı, ve düşman görülen bir olguya karşı oluşturulur ve bu karşıt olgu Öteki (Other) olarak işlevseldir. Erken modern çağ İngiliz tiyatrosu, hem dönemin ideolojik oluşum sürecine katılmış, hem de pek çok sınıf, kadm-erkek, yönetim sorunlarını da ele almıştır. "Modernite öncesi" feodal yaşam biçimi can çekişirken ve "modern" çağa ayak basılırken sadece düşünsel olarak değil ideolojik olarak da çeşitli yeniden yapılanmalar gerekli olmuştur. Feodalizmin getirdiği politik ve ekonomik düzen artık geçerliliğini yitirmiş ve yerini Kapitalist222 ekonomik çerçeveye ve bunun gereği olan sosyal ve kültürel değişikliklere bırakmıştır. Böyle bir zamanda, bir geçiş döneminde, toplumsal olarak bir bütünlük değil bir parçalanma vardır. Bu dönem, geleneksel tarihçilerin önerdiği gibi bütüncül değil, tam tersine ikilemlerin yoğun olduğu bir geçiş dönemidir. Rönesans insanı olduklarının bilincindeki insanlar aynı zamanda feodal davranış biçimleri ile de kendilerini ifade etmişlerdir. Bununla birlikte, feodal ekonomik düzenin parçalanmasıyla ve şehirlerde liberal ekonominin ürünü olan orta sınıfın sayıca çoğalması ve güç kazanmasıyla, daha önce tanımlanmamış sosyal roller ortaya çıkmıştır. Bu sınıftan pek çok insan ileride kendilerine uygun bir iş kolu olmaksızın üniversite eğitimi almış ve daha sonra bu eğitimli kesim yazarlık ve özellikle dönemin en popüler sanatı olan tiyatro alanında çalışmıştır. Bu kesimden gelen yazarlardan biri olan Thomas Kyd, eseri The Spanish Tragedy'vi öç alma üzerine kurmuştur. İntikam, ortaçağa ait bir kavramdır. Erken modern İngiliz toplumunda gerek yönetenin kanunları gerekse dönemin düşünürleri ve ahlak yazarları tarafından öç alma hem yasaklanmıştır hem de bir günah sayılmıştır. The Spanish Trafiedy, İspanyol Tragedyası 'nda ise öç alma duyguları hem yüceltilmiş hem de hor görülmüştür. Orta sınıftan bir bürokrat olan Hieronimo, iyi bir savaşçı olan fakat kralın yeğeni Bel-Imperia'yı sevdiği için kızın ağabeyi ve hayranı olan Portekiz veliahdı Balthazar tarafından hunharca öldürülen oğlu Horatio'nun yasal olarak adalete kavuşamayacağını anlayarak adaleti kendi elleriyle, İspanya ve Portekiz'in tek veliahtlarını öldürerek bulmuştur. Sonuçta Yetke'nin topluma sunduğu ölçütlerden biri olan öç almanın yasak ve günah olması, oyun içinde adalete erişmek için tek çare olarak gösterilmiş ve bu223 sayede toplum içinde intikam duygusuyla ilgili ikilem işlenmiş ve yeni düzen içerisinde hukukun işlemediğini gören orta sınıf bürokrat adaleti yine Öteki'nin yöntemleriyle çözmüş, sonuçta ortaçağda fazlasıyla uygulandığı ve kabul gördüğü gibi kana kan yöntemine başvurmuştur. Dönemin yeni ortaya çıkan orta sınıf yazarlarından bir diğeri olan Christopher Marlowe gerek yaşamı gerekse eserlerindeki başkaldırma ile dikkati çeker. Ateizmden Katoliklik suçlamalarına kadar pek çok şaibeye adı karışmış olan Marlowe'un aynı zamanda devlet casusu olduğu söylenir. Ölümünden sonra yayımlanan fakat yazıldığı sıralarda çok popüler olan eseri Doktor Faustus'un 1604 (A metni) ve 1616 (B metni) basımlı iki ayrı versiyonu vardır. Marlowe, Doktor Faustus adlı eserinde daha fazla bilgi ve güç için ruhunu şeytana satan Faustus'un hikayesini anlatır. Fakat 1616 versiyonu yönetim tarafından tiyatroları denetim altında tutmak için yayımlanan pek çok kanun ve bildirgeden biri olan 1606 kanunundan sonra basılmış ve başka oyun yazarlarına para ödenerek birtakım değişiklikler yapılmıştır. Bu değişiklikler Faustus'un asıl amacı olan daha çok bilgi ve güç kaygısını basit bir kaba güldürüye dönüştürmüştür. Yetke'nin Tanrı'nm bir elçisi olarak kabul edildiği erken modern çağda, yüksek duygularla ruhunu Öteki'ne veren Faustus'un hikayesi de metinsel değişikliklerle hiçe sayılmıştır. Ayrıca The Spanish Tragedy'de de var olan ve Protestan toplum içinde de hissedilen Katolik korkusu, Katolikliği aşağı görme ve onları yok etme arzusu şeklinde bu oyunda da ortaya çıkar ve şeytanın elçisi olan Mephistophilis ile ruhunu şeytana satan Faustus, Katolik Papa'nm kendi makamında ona oyunlar oynarlar ve sonraki Papa'nın seçilmesine yardımcı olurlar.224 Yine orta sınıftan gelen William Shakespeare'in oyunu Measure for Measure 'da (Kısasa Kısas) kadm-erkek, hak-hukuk, evlilik-aşk, fani dünya- ölümsüz dünya gibi ikilikler Yetke-Öteki ilişkisi çerçevesinde ele alınmaktadır. Kısasa Kısas, aslında İngiltere'nin bir eğretilemesi olan Viyana' da dükün görünüşte başka bir ülkeye gitmesi ama aslında kılık değiştirip halkını izlemesi sırasında oluşan karmaşa üzerine kuruludur. Dük yokluğunda yetkili kıldığı Angelo'nun çok katı ahlak kurallarına sahip hoşgörüsüz biri olduğunu bilir ve yıllardır kendisinin etkili kılamadığı Viyana yasalarını nasıl uygulayacağını görmek ister. Viyana başıbozukluktan yozlaşmıştır ve Angelo'nun yönetime geçer geçmez yaptığı ilk şey kilise nikahı olmayan ama birbirlerine nişanlı olan ve birbirlerini karı koca kabul eden Claudio-Juliet çiftini cezalandırmak olur. Juliet ve Claudio, bu yönetimce yasal olmayan fakat toplumda fazlasıyla kabul gören ve ortaçağdan kalmış söz kesme yöntemiyle evlenmiş ve Juliet hamile kalmıştır. Bunun Viyana kanunlarına göre cezası Claudio'nun idam edilmesidir. Olaylar Cladio'nun bir manastırda rahibe olan kızkardeşi Isabella'yı aracı koyması ve Angelo'nun Isabella'ya "günah dolu" hisler duymasıyla karmaşıklaşır. Bir rahibe kılığında toplumun her kesimine giren ve gözlemleyen dük, Yetke'nin sembolü olarak sonunda karmaşıklığı çözer, idam cezalarını kaldırır, çiftleri (istemeseler de) birbirleriyle evlendirir ve Öteki, başka bir deyişle ortaçağ feodal sistemden kalan bütün gelenekleri de temizlemiş olur. Sonunda Katolikliğin ve aynı zamanda Kilise'nin sembolü olan ve bir rahibe olarak İsa'ya bağlı olan Isabella ile evlenir ve böylece bütün güçleri kendinde birleştirir.225 1580lerde The Spanish Tragedy'de öne sürülen ve 1590larda yazılıp daha sonra basılan Doctor Faustus ile devam eden Yetke-Öteki karmaşası böylece 1604'te ilk defa sahnelenen Measure for Measure ile sembolik olarak sonlandırılmış ve toplumda var olan bilinçli erken dönem kişilik ve sosyal hayat yapılandırılması eğretileme biçiminde dönemin oyunlarında yer almış ve sıkıntılı bir süreçten sonra güçler arasında bir uyuşma sağlanmıştır

    18 YÜZYIL İNGİLİZ ŞARKİYATÇILIĞINA YENİ BİR BAKIŞ

    No full text
    &nbsp;&Ouml;zet18. Y&uuml;zyıl İngiliz Edebiyatı&rsquo;nda Osmanlı Doğu d&uuml;nyasına karşı artan bir ilgi vardır. Bu d&ouml;nemde sadece Osmanlı-Doğu d&uuml;nyasını ele alan yeni bazı yazın t&uuml;rleri ortaya &ccedil;ıkmıştır. S&ouml;zde-doğu mektupları ve doğu hik&acirc;yeleri olarak tanımlanan bu yeni t&uuml;rler geleneksel şarkiyat&ccedil;ı yaklaşıma meydan okuyan yeni bir şarkiyat&ccedil;ı bakış a&ccedil;ısı ortaya koyar. S&ouml;zde-doğu mektupları İtalyan yazar Jean Paulo Marana&rsquo;nın 1684 yılında basılan T&uuml;rk Casusu ile &uuml;n kazanmış ve Avrupalı yazarlar tarafından taklit edilmiştir. Fransa&rsquo;da Montesquieu, İran Mektupları (1721) ile, İngiltere&rsquo;de Oliver Goldsmith Citizen of the World (1728) ile bu yeni t&uuml;r&uuml; kendilerine uyarlamışlardır. S&ouml;zde-doğu Mektuplarında anlatıcının kullandığı maske, yazarın kimliğini de gizlemiştir. Bu sayede metnin ger&ccedil;ek yazarı uzak bir bakış a&ccedil;ısı kullanarak siyasi ve sosyal yozlaşmaları &ouml;zg&uuml;rce eleştirebilmiştir. Bu t&uuml;rden sonra İngiliz yazarların Osmanlı-doğu d&uuml;nyasına olan ilgisi Binbir Gece Masalları&rsquo;nın &ccedil;evirisi ile birlikte artarak devam etmiştir. D&ouml;nemin &ouml;nemli yazarları konusu veya bağlamı doğu olan hik&acirc;yeler yazdılar. &Ouml;rneğin, Samuel Johnson bunlardan bir tanesidir. Bu t&uuml;rlerin Doğu d&uuml;nyasını daha detaylı ve yakından yansıtması sayesinde 18. y&uuml;zyıl İngiliz yazarlar Osmanlı-Doğusu&rsquo;na daha entelekt&uuml;el ve daha az &ouml;nyargı ile bakmaya başlamışlardır. Bu bakış a&ccedil;ısı Edward Said&rsquo;in Orientalism [Şarkiyat&ccedil;ılık] adlı eserinde anlatılan geleneksel Batılı yaklaşımdan daha farklı bir bakış a&ccedil;ısı ortaya koymaktadır. Biz bu makalemizde 18. y&uuml;zyıl S&ouml;zde-doğu Mektupları, Doğu Hikayeleri ve Gezi Edebiyatı t&uuml;rlerinde Osmanlı-Doğusuna nasıl bakıldığını ve bu bakışın geleneksel Şarkiyat&ccedil;ı Avrupalı bakış a&ccedil;ısından nasıl farklılık g&ouml;sterdiğini inceleyeceğiz.&nbsp;&nbsp;Abstract&nbsp;In English literature there is an increasing interest in the Ottoman-orient during the 18th century. New literary genres that mainly deal with the Ottoman-Orient begin to appear in this period. Such new genres known as pseudo-oriental letters and oriental tales create a new perspective and challenge the traditional orientalist one. Pseudo-oriental letters become popular after the publication of Jean Paulo Marana&rsquo;s Turkish Spy in 1684 and the genre is imitated by European writers.&nbsp; Montesquieu, in France, writes Persian Letters (1721); Oliver Goldsmith in England re-appropriates the genre in The Citizen of the World (1728). The mask used in the genre conceals the actual identity of the author. Thus, using a distant perspective the actual author of the text is able to criticize political and social corruptions freely. English writers interest in the Ottoman-orient continues to increase, after Pseudo-oriental Letters, with the translation of Thousand One Night Tales. Contemporary English authors produce works which either deal with the Orient or stories that take place in it. For instance, Samuel Johnson is one of them. These genres reflect the Orient from an intimate perspective. Therefore, 18th century English writers develop less prejudice and more intellectual tendency toward the Ottoman-orient. The present perspective is different from the traditional orientalist approach presented in Said&rsquo;s Orientalism (1978). This article aims to explore how 18th century genres such as Pseudo-oriental letters, oriental tales and travel literature represent the Ottoman Orient and how such representation is different from the traditional European Orientalist Perspective.&nbsp;</p

    1983-1993 İngiliz-Türk İlişkileri: Özal ve Thatcher Döneminde Özel Bir İlişkinin Ortaya Çıkışı

    No full text
    This thesis analyses British-Turkish relations from 1983 to 1993. In this study, main drivers of bilateral relations between Turkey and the UK, such as external constraints, domestic incentives and leadership are examined. Within a neoclassical realist framework, the author of this thesis aims to investigate the most significant factor in the development of the relationship between the Turks and the British.Bu tez, 1983-1993 yılları arası İngiliz-Türk ilişkilerini analiz etmektedir. Bu çalışmada, ikili ilişkilerin dış kısıtlamalar, iç teşvikler ve liderlik gibi itici güçleri incelenmektedir. Bu tezin yazarı, neoklasik realist çerçeve içerisinde Türkler ve İngilizler arasındaki ilişkilerin gelişimindeki en önemli faktörün ne olduğunu araştırmaktadır.Ph.D. - Doctoral Progra

    Patrick Mccabe’in Plüton’da Kahvaltı ve Jeffrey Eugenides’in Middlesex adlı romanlarında cinsel kimlik, aile ve göç

    No full text
    Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramları merak ve ilham uyandıran yapısıyla pek çok bilimsel alanın ilgi konusu olmuş ve kadın/erkek ikiliği dışına çıkan bireylere atfedilen ‘queer’ kavramıyla edebi imgelemde de yer bulmuştur. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine tartışmalar cinsiyetin biyolojik ya da toplumsal olarak şekillendiğini savunan görüşler ekseninde ilerlemiştir. Kaynağını Platon’un görüşlerinden alan klasik özcülüğe göre cinsiyet biyolojiktir; ancak bu görüşe karşı çıkan toplumsal yapılandırmacı bakış açısı ise cinsiyetin toplumsal etmenlerle şekillendiğini savunur. ‘Queer’ söylemin edebi temsillerinden İrlandalı yazar Patrick McCabe’in Plüton’da Kahvaltı (1998) eserindeki travesti Patrick ve Amerikan yazar Jeffrey Eugenides’in Middlesex (2002) adlı eserindeki hermafrodit Cal cinsel kimlik gelişiminin hem biyolojik hem de toplumsal olarak şekillendiğini ortaya koyar. Patrick erkek olarak doğar; ancak performatif eylemlerle ‘kadınsı’ eğilimlerini besleyerek toplumda bir kadın olarak yer almak ister. Cal ise biyolojik olarak çift cinsiyetli doğar ve ‘erkeksi’ eğilimlerini destekleyerek toplumda erkek olarak yer almak ister. Ne var ki Patrick ‘kadınsı’ eğilimlerinden beklenmeyecek kadar erkek cinsiyetiyle bağdaştırılan şiddet olaylarında yer almaya başlar. Cal ise bir kız çocuğu olarak yetiştirilmesinin etkisiyle iki toplumsal cinsiyet arasında zaman zaman dalgalanmalar yaşar. Bu durum doğuştan gelen ve toplumsal olarak şekillenen cinsel kimliklerinin birbirinden farklı olmasıyla cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarının değişkenliğini ortaya koyarken aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin ve normlarının esnekliğini gösterir. Nitekim her iki karakter de her iki toplumsal cinsiyete atfedilen davranışları ve rolleri sergiler. Bunun yanında her iki karakterin de cinsel kimlik gelişiminde ailelerin tutumu önemli rol oynar: Ailelerinin cinsel kimliğini desteklememesi nedeniyle göç etmeye karar vererek gittikleri yeni uzamda cinsel kimliklerini baskı ve kısıtlamalardan uzak, özgürce sergilerler. Birbirine yakın tarihli ve farklı coğrafyada kaleme alınmış bu eserlerde Patrick ve Cal’in benzer toplumsal koşullardan geçerek cinsel kimliklerini sergilemeleri nedeniyle her iki romanın da birbiriyle transkültürel bir diyalog oluşturduğu görüşünü destekler. Bu bağlamda bu tezde her iki ‘queer’ karakterin bireysel ve toplumsal alanda cinsel kimliklerini inşa etmelerini transkültürel bir ilişki çerçevesinde incelenerek cinsiyet ve toplumsal cinsiyet kavramlarının değişken ve esnek yapısının seçili romanlarda nasıl kurgulandığı tartışılmaktadır. AbstractSex and gender have been at the centre of critical interest in many scientific fields due to their thought provoking and inspirational nature. These terms have also been embedded in the literary representation through the concept of ‘queer’, a term which is attributed to individuals falling outside of the gender binary. The discussions about sex and gender have often examined the construction of sexual identity biologically or culturally. According to the classic essentialist viewpoint, which takes its source from Plato’s ideas, sexual identity is innate. In contrast to this view, the social constructivist perspective advocates the idea that sexual identity is shaped by culture. As a literary representation of ‘queer’ discourse, the Irish author Patrick McCabe’s protagonist Patrick in Breakfast on Pluto (1998) and the American author Jeffrey Eugenides’ Cal in Middlesex (2002) point to the fact that their sexual identities are constructed both biologically and socially. Patrick is born with the male genitalia; however, he desires to operate as a woman in his society, and he enacts this desire by means of reinforcing performative acts of his feminine tendencies. On the other hand, Cal is born with both the male genitalia and female genitals, and he operates as a man in his society by reinforcing his ‘masculine’ features. Although the notion of violence is often attributed to the normative regulations of masculinity, Patrick involves in the violent acts, a situation which is incompatible with her ‘feminine’ tendencies. Cal, also, undergoes fluctuations between two genders due to his being nurtured as a woman. In addition to the fact that these experiences present the fluid nature of the notions of sex and gender, they also signify the flexibility of gender roles and norms. Both characters, thus, portray the behaviours and roles attributed to both genders. In addition, their families serve an important function in their sexual identity construction: Both characters are displaced due to the negative attitudes of their families towards their sexual identity and thus moving away from the familial environment enables them to display their sexual identity without restrictions and social oppression. In this respect, these two novels, written in different countries and published four years apart, establish a transcultural dialogue with one another. Therefore, this study discusses how the fluid and flexible nature of sex and gender are fictionalized in the selected novels via an examination of these ‘queer’ characters’ construction of their sexual identities within a transcultural frame

    Kanonu bozmak ve korumak: Peter Ackroyd'un İngiliz müziği romanının postmodern bildingsroman olarak incelenmesi

    No full text
    This study investigates thematic and narrative diversity of British novelist Peter Ackroyd’s acclaimed novel English Music. The aim of the study is to denote that the novel preserves the values and literary forms of English canon and makes the allusions to cult writers, works, paintings and music artists; at the same time that it has the characteristics of being a postmodern novel. Published in 1992 the sixth book of the novelist, English Music focuses on London and English culture in general as in his many of biographical and fictional works. The plot comprises of 19 chapters and in the odd numbered chapters written in a realistic manner, the story starts from the childhood of the protagonist Timothy in 1920s and till his old ages. In the even numbered chapters, on the other hand, the main character finds himself in a variety of novels, paintings and poems belonging to English culture. Narrating individual’s evolution to maturity, his search for his identity and the meaning of life within many adventures, the odd numbered chapters preserve the classical features of Bildungsroman tradition; whereas the even numbered chapters in which the character daydreaming have the postmodern perspectives such as magical realism, metafiction and intertextuality. The odd numbered chapters, in the form of Bildungsroman genre, also narrates the character’s having the supernatural power to cure people and to be able to read their minds mysteriously in the shows where he helps his spiritualist and healer father. It indicates that magical realism is another dominant genre in those chapters in addition to realistic elements of Bildungsroman and through these narrative techniques the canonic structure has been broken again. In this way, the author has innovated in the canonic structure on the basis of the novel. The dream visions in the even numbered chapters, besides mentioned structural postmodern approaches, narrate the episodes in which real significant authors, and the characters they created, as well as painters and composers from the history of British culture all accompanying the main character Timothy. In fact, all these episodes are like a representation of English canon.Bu çalışma, postmodern bağlamda Peter Ackroyd’un ses getiren English Music romanının tematik ve anlatısal çeşitliliğini ortaya koyar. Çalışmanın amacı, romanın İngiliz kanonunun değerlerini ve edebi yapılarını korumasının ve İngiliz kültürünün kült yazarları, eserleri, resim ve müzik sanatçılarına göndermeler yapmasının yanında, aynı zamanda postmodern bir roman olma özelliğini taşıdığını göstermektir. 1992’de yayımlanan ve yazarın altıncı kitabı olan English Music diğer birçok biyografik eserinde ve romanlarında olduğu gibi genel olarak Londra ve İngiliz kültürüne odaklanır. Kitapta olay örgüsü ana karakterin başından geçenlerin anlatıldığı 19 bölümden oluşur. Tek sayılı bölümlerde karakterimiz Timothy’nin 1920’li yıllara denk gelen çocukluğundan başlanır ve yaşlılığına kadar olan hayatı anlatılır. Çift sayılı bölümlerinde ise ana karakter kendini İngiliz kültürüne ait roman, resim, şiir ve bestelerin içinde bulur. Kişinin kişisel gelişimini, olgunluğa erişimini, kendi kişiliğini ve hayatın anlamını arayışını çeşitli maceralar içinde ortaya koyan tek sayılı bölümler eski bir roman geleneği olan Bildungsroman geleneğinin yapısal özelliklerini korurken; karakterin çeşitli şekillerde hülyalara daldığı çift sayılı bölümler magical realism, metafiction ve intertextuality gibi postmodern özellikler taşır. Bildungsroman formunda oluşturulan tek sayılı bölümlerde aynı zamanda karakterimizin doğa üstü yetenekleri ve bunlar sayesinde babasıyla yaptığı gösterilerde insanlara yardım etmesi ve onların zihinlerini okuyabilmesi anlatılır. Bu da romanda, Bildungsromanın gerçekçi unsurlarına ek olarak, postmodern magical realism türünün de baskın olduğunu gösterir ve bu anlatım tekniğiyle kanonik yapı tekrar bozulmuş olur. Böylelikle yazar romanın temelindeki kanonik yapıda değişiklik yapmış olur. Çift sayılı bölümlerdeki rüyalar ise, bahsedilen yapısal postmodern yaklaşımlarının yanında, İngiliz kültüründe gerçekte var olan önemli yazarlar, onların yarattığı karakterler, ressam ve bestecilerin karaktere eşlik ettiği serüvenleri anlatır. Adeta İngiliz kanonunun bir temsili gibidir
    corecore