1,721,050 research outputs found

    Karaciğer yaralanmalarında serum transaminaz düzeylerinin önemi

    No full text
    Dicle üniversitesi tıp fakültesi genel cerrahi bölümüne 1994 -2004 yularını kapsayan dönemde karaciğer yaralanması tespit edilen 134 hasta retrospektif olarak incelenmiştir, olguların 50'si (%37.3) ateşli silah yaralanması, 48'i(%35.8) kesici-delici alet yaralanması ve 36 (%26.9)'sı ise kunt travmaya bağlı idi. Kunt travmaya bağlı karaciğer yaralanmalarının ise 25 'inde araç içi trafik kazası, 5 'inde araç dışı trafik kazası, 3 'ünde yüksekten düşme ve 3 olguda ise darp travma etkeni idi. Tanısal serum transaminaz değerini tespit için kan örneklemesi, hemodinamisi stabil hastalara USG ve BT incelemesi yapıldı. MraaMominal yaralanma şüphesi olan bazı hastalara DPL uygulanmıştır. Olguların 31 (37.5)'inde grade I, 65 (%48.5)'inde grade H, 27 (%20.1)'sinde grade III, 7 (%5.2)' sinde grade IV, 4 (%3)'ünde ise grade V yaralanma mevcuttu. 10 (%7.5) olgu medikal olarak takip edildi. Diğer hastalara cerrahi girişim uygulandı. İntraoperatif exitus olan 4 hastaya definitif bir işlem yapılamamış ve explorasyon aşamasında hastalar kaybedilmişlerdir. Yandaş yaralanması olan hasta grubu ile izole karaciğer yaralanması olan hasta grubu enzim düzeyi açısından karşılaştırıldığında; yandaş yaralanma varlığının enzim düzeyleri üzerine etkisi olmadığı istatistiksel olarak ortaya kondu (AST için; t,368, p>0.05, ALT için; t 1.146, p>0.05). Hastalar yaralanma tipi, grade ve yandaş yaralanmaların varlığına göre sınıflandırılarak enzim düzeyleri karşılaştırıldı. Serum transaminaz düzeyleri incelendiğinde; minör karaciğer yaralanmalarında (grade I ve II) AST düzeyim 156.3 Ü., ALT değerini ise 150.3 Ü olarak belirledik. Major yaralanmalar (grade III-IV-V) için; AST düzeyi 294.2, ALT için 312.6 Ü olarak tespit ettik. Yaralanma şekli ve AST- ALT düzeyleri istatiksel olarak karşılaştırıldı. KDAY ve ASY grubunda enzim düzeyleri arsında fark bulunmazken, bu İM grup ile KBT grubu arasında fark belirgindi (her iki enzim grubu için p0,05, for ALT; t, 1,146, p>0,05). Patients were classified according to their injury types, grade and existing concomitant trauma and enzyme levels were compared. At minor liver traumas (grade I and II) serum transaminase levels were determined as 156.3 IU for AST and 150,3 IU for ALT. However at major traumas (grade III, IV and V) these levels were determined as 294,2 IU for AST and 312,6 IU for ALT. The injury type and AST- ALT levels were compared by statistically. Altough we didn't find any difference at the perforating trauma and gun shot injury group, enzyme level difference between this group and the blunt abdominal trauma group was clear (for both two enzyme group p<0,001). While we compared the relationship between mortality and enzyme levels we found a meaningful relation with high enzyme levels and mortality (for AST; t 3.062, p<0,05, for ALT; t 3.321, p<0,05). We can be satisfied that serum transaminase levels as a cheap and simple investigation can be a guideline for trauma surgeons with other methods

    Total tiroidektomi sonrası gelişebilecek hipokalseminin erken tanısında parathormon ölçümü

    No full text
    Giriş ve Amaç: Total tiroidektomi uygulanan hastalarda erken postoperatif dönemde ölçülecek etkili bir parametre hastaların en geç 24 saat sonunda güvenli bir şekilde eve çıkarılabilmelerini sağlayacaktır. Total tiroidektomi sonrasında gelişebilecek semptomatik hipokalseminin preoperatif ve postoperatif 12.saate uygulanacak intakt parathormon (iPTH) ölçümü ile erken dönemde belirlenebilmesi amaçlandı. Yöntem: Benign nedenle ve tiroid karsinomu nedeniyle bilateral total tiroidektomi uygulanan 50 hastanın demografik bulguları, preoperatif ve postoperatif intakt parathormon ve kalsiyum değerleri ve semptomatik hipokalsemi açısından prospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmada 50 olgunun 13 (%26) ünde semptomatik hipokalsemi gelişti. Semptomatik hipokalsemisi olan 13 (%26) hastaya da intravenöz kalsiyum tedavisi verilerek, oral kalsiyum ile idame tedaviye başlandı. Sadece 2 (%4) hastamıza dirençli hipokalsemi nedeniyle 1,5 mcg Kalsitriol başlandı. Postoperatif dönemde vokal kord ödemine bağlı fonasyon kısıtlılığı nedeniyle 1 (%2) hastaya steroid başlandı. Benign nedenle opere edilen 45 (%90) hasta ve tiroid kanseri nedeniyle opere edilen 5 (%10) hastada postoperatif PTH ve kalsiyum değerleri benzerdi (p>0.05). Postoperatif parathormon değerleri ile postoperatif 1. , 2. ve 3. gün ölçülen kalsiyum değerleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Benzer şekilde semptomatik hipokalsemisi olan hastalarda postoperatif magnezyum değeri daha düşüktü (p=0,004). Semptomatik hipokalsemili hasta grubunda kadın cinsiyet anlamlı oranda yüksekti (p<0.001). Sonuç: Total tiroidektomi ardından gelişebilecek semptomatik hipokalseminin erken tanısında iPTH ölçümü etkin sonuç vermektedir. Yöntemin rutin kullanımı hastaların güvenle erken eve çıkartılmalarını ve semptomatik hipokalsemi gelişebilecek hastaların tedavisine erken başlanabilmesini sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Tiroidektomi, hipokalsemi, parathormonIntroduction and aim: The effective measure parameter in postoperative period of patients that treated with total thyroidectomy allows safely discharge of patients in 24 hours. Materials and Methods: 50 patients who have treated with total thyroidectomy for benign thyroid disease or thyroid carcinoma were rewived for demographyc features, preoperative and postoperative İntact PTH and calcium levels prospectively. Results: Off 50 patients, 13 (%26) had symptomatic hypocalcemia that treated with calcium intravenously and treatment continued with calcium orally. Because of permanent hypocalcemia in 2 of 13 patients 1,5 mcg Calsitriol was added the treatment of hypocalcemia. In one patient, steroid teraphy tarted for restriction of fonation due to odema of vocal cord. There was no statatistically diference in postoperative level of PTH and calcium between benign thyroid disease and thyroid cancer patients. There was positive correlation between postoperative PTH and Ca level that measured first there day. Similarly magnesium level was low in symptomatic hypocalcemic patients. The number of female patients were statistically significant higher than males. Conclusion: Eveluation of iPTH is effective for early diagnosis of symptomatic hypocalcemia following total tyroidectomy. The routine use of this method allows discharge of the patients safely and early treatment of patients that probably will devolop hypocalcemia. Key words; Total thyroidectomy, hypocalcemia, parathormon

    Deneysel kolon anastomozu modelinde, oluşturulan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine N-Asetilsisteinin etkileri (Deneysel çalışma)

    No full text
    Kolon anastomozlar sonras görülen kaçak oran , gastrointestinal sistemin di er lokalizasyonlar na göre daha yüksektir. skemi, sonras nda o bölgedeki kan ak m n n yeniden sa lanmas ve hücre içine moleküler oksijenin yeniden sunulmas ile birlikte serbest oksijen radikalleri h zla olu maktad r. Reperfüzyon sonras barsakta aç a ç kan serbest oksijen radikalleri, iskemi-reperfüzyon hasar nda olu an zararl etkilerden neden olur. skemi-reperfüzyon hasar da anastomoz kaçaklar n n önemli nedenlerindendir. N-asetil sistein, serbest oksijen radikalleri taraf ndan olu turulan doku hasar n önledi i bilinmektedir. skemi- reperfüzyon hasar sonras nda yap lan kolon anastomozu üzerine, iskemi- reperfüzyon hasar n n olumsuz etkilerini önlemek için N-asetil sistein kullan m n n etkinli ini belirlemeyi amaçlad k. Bu amaçla 40 adet Spraque-Dawley cinsi s çan kullan ld . S çanlar 4 gruba ayr ld (n=10). Grup 1: Kolonda 0.5 cm lik rezeksiyon uyguland , takiben 5/0 ipekle end to end kolokolik anastomoz yap ld . Grup 2: skemi-reperfüzyon hasar olu turulup, kolonda 0.5 cm lik rezeksiyon uyguland , takiben 5/0 ipekle end to end kolokolik anastomoz yap ld . Grup 3: skemi-reperfüzyon hasar öncesinde intraperitoneal 300 mg/kg N- asetil sistein uyguland ktan sonra, kolonda 0.5 cm lik rezeksiyon uyguland , takiben 5/0 ipekle end to end kolokolik anastomoz yap ld . Grup 4: skemi-reperfüzyon hasar öncesinde oral 300 mg/kg N-asetil sistein uyguland ktan sonra kolonda 0.5 cm lik rezeksiyon uyguland , takiben 5/0 ipekle end to end kolokolik anastomoz yap ld . Post operatif 7. gün s çanlar tekrar opere edildi. Anastomozun, 2 cm proksimal ve distalinden kolon rezeksiyonu yap ld . Anastomoz iyile mesi saptamak için patlama bas nçlar ölçüldü ve anastomoz bölgesinin histopatolojik incelemeleri yap ld . 29 En yüksek patlama bas nçlar , N-asetil sistein gruplar nda bulundu. Gruplar aras ndaki anastomoz patlama bas nçlar istatistiksel olarak anlaml yd . Gruplar n histopatolojik olarak incelenmesinde; yap lan istatistiksel analizlere göre vasküler olu um, inflamatuvar infiltrasyon ve fibroblast proliferasyonu aç s ndan anlaml fark saptanmad . Kollajen birikimi aç s ndan ise; tüm gruplarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlaml fark vard . skemi-reperfüzyon hasar nda N-asetil sistein verilen s çanlarda anastomoz dayan kl l n n artt istatistiksel aç dan incelendi inde; histopatolojik ve biyomekanik olarak anlaml oldu u saptand . Sonuç olarak klinik çal malarla desteklendi inde, kolon anastomozlar nda iskemi-reperfüzyon hasar sonras nda N-asetil sistein verilmesi ile anastomoz güvenli inin artaca n ve postoperatif morbidite ile mortalitenin azalaca n dü ünmekteyiz.Leakage ratio following colon anastomosis is higher than that of any other part of the gastrointestinal system. Free oxygen radicals are rapidly generated with the reperfusion of the area after ischemia and influx of moleculer oxygen into the cell. Free oxygen radicals generated by ischemia-reperfusion damage are the main reasons of the noxious effects to the cells. And ischemia-reperfusion damage is one of the most important causative agent for anastomosis leakage. It has been already known that N-acetly-cysteine( NAC) can prevent the damage of free oxygen radicals. We tried to evaluate the efficacy of NAC use in preventing effects of ischemia-reperfusion damage. For that reason we got 40 Spraque-Dawley type rats and put them into four groups(n=10): Group 1: 0,5 cm resection had been performed on colon, then end-to-end colonic anastomosis with 5/0 silk had been done. Group 2: Ischemia-reperfusion damage had been performed, then we introduced 0,5 cm resection on colon, and then end-to-end colonic anastomosis with 5/0 silk sutures had been done. Group 3: We performed 0.5 cm colonic resection after the 300mg /kg intraperitoneal NAC introduction just before the ischemia-reperfusion damage, and end to end colonic anastomosis with 5/0 silk sutures. Group 4: We performed 0.5 cm colonic resection after the 300 mg/kg oral NAC introduction just before the ischemia-reperfusion damage, and end to end colonic anastomosis with 5/0 silk sutures. The rats were reoperated on postoperative 7th day. Colonic resection had been performed on 2 cm distally and proximally to the colon. Rupture pressures had been calculated to evaluate the anstomosis repair function and histopathologic examination of the anastomis site had been carried out. The most highest rupture pressures were seen in N-acelyl-cysteine groups. The differences of anastomosis rupture pressures between groups were statisticaly important. In histopathologic examination of the grous, there was no statistically 31 important difference between vascular formation, inflammatuary infiltration and fibroblast proliferation according to statistical analyses. On the other hand, in respect of collagen accumulation, there were statisticaly important difference in all groups compored to the control groups. When we statisticaly investigate the anostomosis streght was increased by the induction of N-acelyl cysteine in ischemia-reperfucion damage- there was histopathologly and biomechanicaly important difference. As a result, when it is supported with clinical studies, we suggest that anastomosis streghth will increase and postoperative morbidity and mortality will decrease by the introduction of N-acetyl-cysteine in colon anastomoses after ischemia-reperfusion damag

    Torakoabdominal yaralanmalarda mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörler

    Full text link
    Bu çalışma, torakoabdominal yaralanmalarda (TAY) mortaliteyi etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve abdominal yaralanmaya ek olarak gelişen torakal yaralanmanın mortalite ve morbidite oranında değişikliğe neden olup olmadığının saptanması amacıyla yapıldı. Bu amaçla, torakoabdominal yaralanma nedeniyle başvuran hastaların, yaş, cinsiyet, yaralanma etkeni, yaralanma ile ameliyat arasındaki süre, kan basıncı, nabız, genel durum, HTC, biyokimya, kanama miktarı, transfüzyon sayısı, torakotomi gerekliliği ve zamanlaması, yaralanan organlar ve yaralanma sıklığı, yandaş sistem yaralanmaları, kapalı toraks drenajı (KTD) ve hastanede yatış süresi mortalite açısından değerlendirildi. Bu kriterlerin mortaliteye olan etkisi araştırıldı. Penetran Abdominal Trauma Index (PATI), Abdominal Trauma Index (ATI) ve Injury Severity Score (ISS), Abbreviated Injury Scala (AIS), Revised Trauma Score (RTS), Glascow Koma Score (GSK) gibi travma şiddetini belirleyen yöntemler ile mortalite ve morbidite riski arasındaki ilişki değerlendirildi. Ek olarak yaş, yaralanan organ sayısı ve sıklığı, kan transfüzyon sayısı, kanama miktarı, ATI, PATI, ISS, AIS ve RTS değerleri gibi bazı faktörlerin torakoabdominal yaralanmalarda mortaliteyi etkileyip etkilemedikleri saptanmaya çalışıldı. Abdominal yaralanmaya ek olarak gelişen toraks yaralanmasının mortalite ve morbiditeye etkisinin saptanması amacıyla bdominal yaralanmalı 179 hasta çalışmaya dahil edildi. TAY'lı olguların %40,4'ü ASY, %15,6'sı KT, %44'ünün de KDAY'a maruz kaldıkları saptandı. Serimizde genel interval zamanı 190 dk., yattığı gün 10,8 gün bulunurken %11,5 hasta başvuru anından itibaren ilk 24 saat içinde öldü. TAY'lı hastalarda %52,1'ine hiç kan verilmezken, %47,9 hastaya da 1- 15 ünite kan transfüzyonu yapıldı. Toraks travması olmasına rağmen % 57.6 hasta da sadece KTD ile konservatif izlendi. Toplam 30 hastaya (%12) torakotomi yapıldı. 40 Torakotomi ve laparatominin birlikte yapıldığı 30 hastada mortalite oranı % 66.6 bulunurken, tüp torakostomi ve laparatominin birlikte yapıldığı 144 hastada % 6.2 oranında mortalite saptandı. Sonuç olarak TAY'lı hastalarda hemodinamik ve respiratuar dengenin ciddi şekilde bozulduğu, bununla ilişkili olarak gelişen hipovoleminin mortalite oranını artırdığını saptadık. Ayrıca 4'ün üzerinde kan transfüzyonu yapılan, yaralanma ile ameliyat arası süre 3 saati aşan, yaralanan organ sayısı 3 ve üzeri olan, torakotomi yapılan, ISS, PATI değerliği 30'un üzerinde, RTS<5 olanlarda mortalite oranı belirgin olarak yükselmektedir

    Güneydoğu Anadolu bölgesinde meme kanserinde tanı ve tedavide gecikme sebeplerine yönelik anket çalışması (Prospektif çalışma)

    No full text
    Amaç: Bu çalışmanın asıl amacı meme kanserinde bölgemizde hasta ilişkili ve sağlık sistemi ilişkili gecikmede etkili olan faktörlerin incelenmesidir Materyal ve Metod: Bu çalışmada 2012 Aralık -2014 Temuz tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğine başvuran 100 Meme kanserli hasta incelendi. Hedef popülasyon; anketin yapılmasından önce son 6 ay içerisinde 18 yaş ve üstündeki Meme Kanser tanısı almış, tedavisi alan veya almakta olan kadınlardır. Çalışmanın amacı doğrultusunda hastalara bilgi vermek amaçlı görüşmeler düzenlendi. Hastaların onamı alındı, hastalar çalışma anketini doldurdu. Anket 4 bölüm ve 25 sorudan oluşmaktaydı (hasta ve sistem ilişkili faktörler, demografik veriler ve kanser evresinin değerlendirilmesi) Blgular: Hastaların sadece %13 periyodik muayene sırasında, sadece bir hasta mamografik kontrol sırasında tespit edilmiş, diğer tüm hastalar meme semptomları ortaya çıktıktan sonra fark edilmiş. Çalışmamızda %57 hastamız meme de kitle şikayeti,%24' te meme ağrısı ile polikniğimize başvurmuştu, Hastalarımızın %84'ü şikayetleri ile ilgili olarak genel cerrahi doktoruna başvurmuş, %3'lük küçük bir kesim aile hekimine başvurmuştu. Çalışmamızda meme kanseri aile öyküsü %14 idi. Hastalarımızın %82'i ilk bir hafta içinde mamografi çekımi yapılabilmişti. Hastaların %78' inin meme biyopsi alma işlemi ilk bir haftada yapılmış olup, biyopsi inceleme sonuçları %87 oranında 2-4 haftalar arasında çıkmıştır. Hastalarımız tedavi başlangıcı %94'lük bir kısımda 4-6 haftalar arasında olmuştu. Hastalarımızın %59'luk kısmı 50 yaş altında idi. Hastalarımızın %72' sinde okuma yazma yoktu. Hastalarımızın %82'i işsiz/ev hanımıydı. Hastalarımızın %63 mamagrafi davetinı almadığını, kalanların ise mamografi daveti alıp almadıkları konusunda bilgi sahibi değillerdi. Hastalarımızın %65'i memedeki tümörün kaç cm çapında olduğunu, %73'ü lenf bezlerinin etkilenip etkilenmediğini, %58'i hastalığın vucudun başka yerinde olup olmadığını bilmiyorlardı.Hastalarımızın polikniğimize başvurmaları esnasında %72' sine herhangi bir tadavi başlanılmamış,%15'ine daha önce meme cerrahisi geçirmiş olduğu,%11'inin kemoterapi aldığı,%1'inin diğer tedavilerden aldığı ancak hangi tedavi aldığını bilmediği, %1 hastamızın da sorumuza cevap vermeyenlerden oluşmaktaydı. Hastalarımızın %30'una sentinel lenf nodu biyopsisi ile beraber meme koruyucu cerrahi, %5'i sentinel lenf nodu biyopsisi ile beraber mastektomi, %7 axiller disseksiyonla beraber meme koruyucu cerrahisi, %23'üne modifiye radikal mastektomi yapılmıştı. Hastalarımızın %93' ü meme kanserinin hangi evrede olduklarını bilmiyorlardı. Sonuç : Sonuç olarak meme kanserinde tanıda gecikme olması tanı konulduktan sonraki süreçte önemli değişimler oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki gecikmede hastanın yaşı, okuma yazma bilip bilmemesi, duygusallık durumu, sağlık sistemi etkılı olabilmektedir. TGZ'nin azaltılmasında kadınların ve sağlık çalışanlarının meme kanser hakkındaki bilgisinin artması, bölgemizde özellikle birinci sağlık kuruluşlarının büyük sorumluluk alarak polikniklerine başvuran bayanların meme ile ilgili şikayetlerinde endişelenmemesi ve memedeki lezyonların farkındalığında olmaması , memede meydana gelen lezyonların önemsemeleri, 40 yaş üstü bayanlarda mutlaka mamografi çektirmeleri sağlamalarına yönelik diyalogların geliştirmeleri gerekmektedir. Bölgemiz ve ülkemiz için meme kanseri açısından tarama programlarının yapılmasını zorunluluk kılmaktadır.Aim: The aim of this study is to investigate the factors that are effective on the patient-induced and health system-induced delays in the treatment of breast cancer cases in our region. Materials and Methods: The study included 100 patients with breast cancer who were admitted to Dicle University Medical School General Surgery Clinic between December 2012 and July 2014. The target population consisted of women over 18 years of age who were either diagnosed with, treated, or being treated due to breast cancer within 6 months before the survey. The patients were given a questionnaire after signing the informed consent. The questionnaire comprised 4 sections and 25 items (patient-induced and health system- induced factors, demographic profile, and evaluation of cancer stage). Results: Thirteen percent of the patients were diagnosed during periodical examination, one patient at mammographic check, and the remaining patients were diagnosed via breast symptoms. The symptoms at admission were breast mass (57%) and breast pain (24%). Eighty-four percent of the patients presented to general surgery clinics and 3% applied to family doctors. Family history of breast cancer was present in 14% of the patients. In 82% of the patients, mammography scan was performed in the first week. Breast biopsy was performed in the first week in 78% of the patients and the biopsy analyses were obtained in 2-4 weeks in 87% of the patients. Treatment was started in 4-6 weeks in 94% of the patients. Fifty-nine percent of the patients were under 50 years of age. Seventy-two percent of the patients were uneducated and 82% of the patients were unemployed/housewives. Sixty-three percent of the patients claimed that they had not received any invitation for a mammography scan and the other patients stated that they had no information as to whether they had ever been invited. Sixty-five percent of the patients did not know the size of the diameter of their breast mass, 73% of them did not know whether their lymph nodes were affected, and 58% of them did not know whether the cancer had affected other parts of their body. The clinical profiles of the patients at hospital admission were as follows: 72% had not received any treatment, 15% had a history of breast surgery, 11% had received chemotherapy, 1% had received treatment but did not recall the name of the treatment procedure, and 1% rejected to provide an answer. The treatment procedures included sentinel lymph node biopsy with breast protective surgery (30%), sentinel lymph node biopsy with mastectomy (5%), axillary dissection with breast protective surgery (7%), and modified radical mastectomy (23%). A large proportion of our patients did not know the stage of their breast cancer. Conclusion: Delayed diagnosis of breast cancer leads to important changes in the post-diagnostic period. The delays in the diagnosis and treatment of breast cancer can result from the patient's age, level of education, emotional state, and the national health system. We conclude that the total delay time can be minimized by raising awareness of breast cancer among women and health care professionals and by a number of effective measures to be taken particularly by the first-step health centers in our region to raise awareness about the fact that the patients who present to the polyclinics do not worry about their complaints and they are not aware of and do not care about their lesions, and also to invite women over 40 years of age to mammography scanning. In addition, diagnostic assessment programs for breast cancer should be performed both in our region and our country

    Oktenidin fenoksietanol solusyonunun intraperitoneal adezyonlar üzerine etkisi

    No full text
    Adezyonlann klinik ve ekonomik sorun olmaları, bunlara çözüm bulma çalışmalarını n devamına neden olmaktadır. Adezyonlann sorun olmalarının önüne geçmek için oluşumlarının engellenmesi yada yapılarının sorun yaratamayacak şekilde değiştirilmesi gereklidir, Adezyonlann oluşum basamaklarını durdurmak veya yavaşlatmak amacıyla çok sayıda ajan denenmiştir. Ancak bu ajanların hiçbirisi rutin klinik kullanıma girmemiştir. Oktenîdin ve lenoksietanolden oluşan antiseptik solüsyonun yara iyileşme süreci üzerine makroskobik ve mikroskobik olarak Fark edilebilir bir engelleme yapmadığı ve yara iyileşme sürecine pozitif katkı sağladığı bildirilmektedir"(18,19,20). Bunun yanında etki spektruınu içerisinde intraperitoncal enfeksiyona yol açan ajanların da varlığı bildirilmektedir;(21) Diğer antiseptik maddelerle kıyaslandığında; povidon iyot ile eşdeğerli indirgeme faktörlerine sahip olduğu ve klorheksidinden daha etkili olduğu bildirilmektedir(21,23)'. Bu etkilerinden dolayı octenidin- fenoksietanol solüsyonunun peritoniti! ortamda intraperitoncal kullanımının adezyonlar üzerine etkilerini incelemek istedik. Ödemdin Dihidroklorür ve 2-Fenoksietanolden oluşan bir antiseptik olan solüsyonun adczyon oluşumu üzerine olan etkilerini incelemek için 36 adet spraqııe- Dawley cinsi ratlar üzerinde planlanan deneysel çalışmada denekler üç gruba bölünerek çalışıldı; Grup I ıNormal raflarda %0,9 izoîonik Naci solüsyonu ile yapılan batın irrigasyomınuıı adezyon üzerine etkileri incelendi. Grup II; Peritonitli ratlarda %0.9 izotonik NaCl solüsyonu ile yapılan batın irrigasyonunun ade/.yon oluşumu üzerine etkileri, incelendi. Grup III: peritoniti! ratlarda 1:1 ve 1:10 oranında % 0.9 izotonok NaCl solüsyonu ile diiüe edilmiş oktenidin-fenoksietanol solüsyonunun batın irrigasyonunda kullanılmasına dezyon oluşumu üzerine etkileri incelendi. 26 Grup l ve Grup il ratlarda belirgin adezyon oluşumu gözlenirken grup III'te oktenidin-fenoksietanol solüsyonunun 1: l oranında dilusyonla yapılan batın irrigasyonunun ratlarda ölüme neden olduğu saptandı. Daha sonra oktenidin- fenoksietanoi solüsyonunun l :ÎO oranında dilüsyonu ile hazırlanan solüsyonunun kullanıldığı rafların hiçbirinde adezyon oluşumu saptanmadı. Bu verinin başka çalışmalarla desteklenmesi durumunda oktenidin-fenoksietanol solüsyonunun adezyon önleyici etkisi klinik kullanıma girebilir diye düşünüyoruz. Sonuç olarak bu çalışmada adezyon oluşumu üzerine oktenidin-fenoksietanol solüsyonunun negatif bir etkisinin olmadığı, sekonder peritoniti! batında 1:10 oranında %0.9 izotonik NaCİ solüsyonu ile hazırlanan solüsyon ile yapılacak batın yıkamasıyla adezyon oluşumunun azaltılabileceği saptandı. Ancak l: l oranında %0.9 izotonîk NaCI solüsyonu ile hazırlanan oktenidin-fenoksietanol solüsyonunun batın îırigasyonu için uygun olmadığı gözlendi. Bununla beraber 1:1 dilusyonla hazırlanan octenidin-fcnoksietanolün kullanıldığı ratlarm ölüm sebeplerinin ortaya konması ve 1:10 dilüsyonun. kullanıldığı ratlarda adezyon azaltıcı etki sonuçlanma karşılaştırılması için daha başka çalışmalara ihtiyaç vardır.Generally it is known Ihat adhesions cause ciinicai and economicai probloms. Due to this fact researchs on fınding solutions to prcvcnt adhesions proceeds, Also it is necessary to prevent their forming ör changing thier structures for not creating problems. Several agents has been tried for the aim of stopping ör siovving tbe forming steps on adhesions. But none of the.se agents has been used in routine ciinicai treatments. İt has been reported that antiseptic solution. formed from octenidine-Phenoxyethanol doesn't make any remarkable prevention to injury healing procees, macroscopically ör microscopically and ît also provides to make a contribution to this procees1 '"."".''.'. İn addition it "ıs reported that the re are agents yield to intraperitoneal infcctîons in its effecting speetrum'"'.', Also il has been reported that this solution has ecjuivulent redııcıîon faclors wi£h povidone iodinc and iî is more cfficient than chlorhcxidine when it is compared with other antiseptic solutions''' \ Thus in the study we wantsd to investigate the effects of intraperitoneal using of octenidine-phenoxyethanol solution in the coııdiîion with peritonitis on adhesions. İt was studied esperimentally on 36 Spr,ıque-Dawley rats, divlded in to three groups for investigating the effects of antiseptic solution, forming from octenidine and phenoxyetnanol on adhesion formation. Group 1: İn normal rats; the effect of intraabdominal irrigation by %0.9 isolonic NaCl solution on adhesion formation were investigated. Group 2: İn the rats with peritoniîis; the effect of intraabdominal irrigation done by % 0.9 isotonic NaCİ solution on adhesion formation were investigated Group3: in the rats with peritonitis; the effect of intaabdominal irrigation done by octenidine- phenoxyethanoi dilued with %0.9 isotonic NaCl solution as 1:1 and 5:10 rations on adhesion formation were investigated. İn the rats which belong to group î and group II slgnîfıcant adhesion formation was observed. în the rats group III ît vras obtained that intraabdominal irrigation done by octenidtne-phenoxyethanol solution dilued as 1:1 has caused to death in rats. Then 1:10 dilution of octenidine-phenoxyethanol solution vvas prcpared. Any adhesion formation wasn"t obtained in rats orı which this solution can be used, We thînk that octenidine-phenoxyethanol solution can be used clinically 28 because of its adhesion preventing effects when this obteinings are supported with another studies. As a result in the study it was obteined that octenidine-phenoxtethanol solution had not any negative effect on adhesion formation. Even the intrabdominal irrigation done by 1:10 ratio octenidine - phenoxyefhanoi with secondary peritonitis in abdomen, decreased adhesion formation. But it was observed that octenidine- phenoxyethanol solution dilued 1 : 1 wasn't proper for intraabdominal irrigation. İn addition further studies will be required for to identify the death reasen of rats which octenidine-phenoxyethanol dilued 1:1 used on and comparing the adhesion decreasing effect results of 1 : 10 dilution

    Granülomatöz mastit etiyolojisinde corynebacterium bir etken midir?

    Full text link
    GİRİŞ VE AMAÇ Granülomatöz mastit (GM), memenin nadir görülen, benign, kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Etiyolojisi tam aydınlatılamamış olup, klinik olarak meme kanserini taklit eden memenin nekrotizan granülomatöz lobuliti ile karakterizedir. Basit mastit toplumda daha sık görüldüğü ve yeterli deneyime sahip olmayan hekimler tarafından basit mastit tanısı konularak medikal tedaviye başlandığı için, GM tanısı konulmadan önce, hastaların uzun süreli hastalık dönemi mevcuttur. Bu çalışmada; idiyopatik granülomatöz mastit tanısı almış hastaların doku örneklerinin mikroskopik incelenmesi ile, etiyolojide rol aldığı düşünülen Corynebacterium suşlarının varlığının araştırılması amaçlandı. MATERYAL VE METOD Bu retrospektif çalışmada, Aralık 2018 - Eylül 2020 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Poliklinik'inde tanısal amaçlı yapılmış olan 201 meme tru-cut biyopsi materyallerinin sonuçları retrospektif olarak incelendi. Histopatolojik olarak GM tanısı konulmuş, iletişim verilerine ulaşılan 41 hastanın kayıtları ayrıntılı olarak incelendi. GM tanısı alan hastaların doku örneklerinden hazırlanan preparatlar Gram yöntemiyle boyanarak incelendi. Uygun besiyeri eklenerek yapılan mikroskobik incelemede, Corynebacterium suşlarının varlığı araştırıldı. BULGULAR Histopatoloji sonucu GM olan 41 kadın hastanın kayıtları incelendi. Yaş ortalaması 35.7, yaş aralığı 20-58 idi. Çalışma sonucunda; bir hastanın (%2.4) doku örneğinin mikrobiyolojik incelemesi sonucunda etken mikroorganizma olarak Corynebacterium amycolatum tanımlandı. SONUÇ GM etiyolojisinde Corynebacterium'un etken olmadığını düşünmekteyiz. Etiyolojiyi aydınlatmak için geniş vaka serileri ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Granulomatous mastitis (GM) is a rare, benign, chronic inflammatory disease of the breast. Its etiology has not been fully clarified and it is characterized clinically by necrotizing granulomatous lobulitis of the breast mimicking breast cancer. There is a long-term disease period before GM is diagnosed because of the fact that simple mastitis is more common in the community, and medical treatment is initiated with simple mastitis diagnosis by physicians who do not have sufficient experience. In this study, it was aimed to investigate the presence of Corynebacterium species, which are thought to play a role in the etiology, by microscopic examination of tissue samples of patients diagnosed with idiopathic granulomatous mastitis. MATERIAL AND METHODS In this retrospective study, the results of 201 breast tru-cut biopsy materials performed for diagnostic purposes in the Dicle University Medical Faculty Department of General Surgery between December 2018 and September 2020 were retrospectively analyzed. The records of 41 patients who were diagnosed histopathologically with GM and whose contact data were available, were analyzed in detail. Preparations prepared from tissue samples of patients diagnosed with GM were examined by staining with the Gram method. The presence of Corynebacterium strains was investigated in the microscopic examination performed by adding appropriate media. RESULTS The records of 41 female patients whose histopathology result was GM were reviewed. The average age was 35.7, and the age range was 20-58. Corynebacterium amycolatum was identified as the causative microorganism as a result of the microbiological examination of the tissue sample of one patient (2.4%). CONCLUSIONS We think that Corynebacterium is not a factor in GM etiology. More studies with large case series are needed to elucidate the etiology

    Pringle manevrasında gelişen bakteriyel translokasyonun profilaktik antibiyotik kullanımı ile önlenmesi (Deneysel çalışma)

    No full text
    Lisansüstü tezlerin elektronik ortamda toplanması, düzenlenmesi ve erişime açılması konusuna ilişkin yök'ün 18.06.2018 tarihli yönergesine istinaden artık bu tarihten sonra gizlilik şartı aranmayan bütün tezler erişime açılacaktır.Amaç: Bu çalışma, ratlarda pringle manevrası esnasında ortaya çıkan bakteriyel translokasyon (BT) üzerinde profilaktik antibiotik (sefotaksim ve seftazidim) kullanımının etkinliğini araştırmak için yapıldı. Durum Değerlendirilmesi: Bakeriyel translokasyon, insanlarda görülebilir ve septik morbidite insidansmda artışa sebep olur. Bakteriyel translokasyon, yanıklar, travma, şok ve cerrahiyi içeren bir dizi deneysel çalışmalarda da gösterilmiştir. Pringle manevrasının bakteriyel translokasyona sebep olduğu daha önceden tespit edilmiştir. Profilaktik antibiotik kullanımı bu translokasyonu azaltabilir. Yöntem: Ağırlıkları 250-300 gr olan 30 adet erkek Sprague- Dawley sıçanlar, 10'arlı 3 gruba ayrıldı. Tüm ratlar ketamin anestezisini takiben steril koşullarda orta hat laparatomi uygulandı. Grup l'de, 40 dk. süreyle hepatoduodenal ligaman klampe edildi. Grup 2 (sefotaksim) 'de cerrahi işlemlerden 30 dk önce sefotaksim 30 mg/kg im uygulandıktan sonra, 40 dk. süreyle Pringle manevrası uygulandı. Grup 3 (seftazidim)' de, cerrahi işlemlerden 30 dk. önce sefotaksim 30 mg/kg im. uygulandıktan sonra, 40 dk süreyle Pringle manevrası uygulandı. Kan kültürü için 1 ml portal kan örneği alındı. Yine kültür amaçlı, mezenter lenf nodlan (MLN) biopsisi ve splenektomi uygulandı. Çıkarımlar: Portal ven kanı, MLN ve dalaktan elde edilen pozitif kültürler en sık grup 1' de idi. Grup 1 ile grup 2 ve 3 kıyaslandığı zaman, grup l'de anlamlı derecede fazla üreme tespit edildi (sırasıyla; p<0.009, p<0.01, p<0.002 ). MLN ve dalakta en sık izole edilen bakteri E.coli idi ve diğer bakterilerle kıyaslanımca anlamlı derecede fazla bulundu (p<0.5, p<0.1). Hem MLN hem de dalak kültürlerinde, grup l'de hesaplanan CFU (Colony Forming Unit) sayısı diğer grupların CFU sayılarından anlamlı derecede fazla idi (p<0,0001, p<0.004 ). Sonuçlar: Çalışmamızda, portal triad klempajı sonrası MLN'nnda, dalakta ve kanda anlamlı bakteriyel translokasyon ortaya çıktı. Sefotaksim' in ve seftazidim' in proflaktik olarak uygulanmasının, BT'u etkin bir şekilde önlediğini tespit ettik. Ancak perioperatif antibiyotik kullanımının iyi bir cerrahi tekniğe, asepsi ve antisepsi uygulamalarına alternatif olmadığmıda unutmamalıyız.This study was undertaken to investigate the effectiveness of prophylactic antibiotics (Cefotaxime and Ceftazidime) on the bacterial translocation appearing due to pringle maneuver in rats. Bacterial translocation occurs in humans and is associated with an increased incidence of septic morbidty. It has been consistently demonstrated in a number of experimental models, including burns, trauma, shock, and surgery. It has been determined that the pringle maneuver causes bacterial translocation already. The prophylactic antibiotics may be decreased this traslocation. Thirty male Sprague- Dawley rats (250-300 gr) were divided into 3 groups each containing 10 rats. All rats were fulfilled midline laparotomy at sterile conditions under ketamine anesthesia. In the group 1 (Control), the hepatoduodenal ligament was clamped for 40 min. In the group 2 (Cefotaxime), Cefotaxime (30 mg/kg) was administrated intramuscularly before the surgical procedures (40 min) and the Pringle maneuver was performed (for 40 min). In the group 3 (Ceftazidime), Ceftazidime (30 mg/kg) was administrated intramuscularly before the surgical procedures (40 min) and the Pringle maneuver was performed (for 40 min). Samples of blood (1ml) were obtained from the portal vein for blood cultures. The mesenteric lymph node complex, spleen were removed for culture. The positive bacterial cultures obtained from MLN, spleen and blood were the most frequent in the group 1. The positive cultures of group 1 were significantly higher than those of grup2 and grup 3 (p<0.009, p<0.01, p<0.002, respectively). The most common enteric organism cultureted from MLN and spleen was Kcoli and its number was significantly higher than numbers of other bacteria (p<0.5, p<0.1). In the both cultures of MLN and cultures of spleen, the CFU of the group 1 was significantly higher than CFU of other groups (p<0,0001, p<0.004 ). In our study, a significant bacterial translocation in MLNs, spleen and blood appeared after portal triad clamping. We determined that Cefotaxime and Ceftazidime were preventive on this translocation

    Going Beyond Counting First Authors in Author Co-citation Analysis

    Full text link
    The present study examines one of the fundamental aspects of author co-citation analysis (ACA) - the way co-citation counts are defined. Co-citation counting provides the data on which all subsequent statistical analyses and mappings are based, and we compare ACA results based on two different types of co-citation counting - the traditional type that only counts the first one among a cited work's authors on the one hand and a non-traditional type that takes into account the first 5 authors of a cited work on the other hand. Results indicate that the picture produced through this non-traditional author co-citation counting contains more coherent author groups and is therefore considerably clearer. However, this picture represents fewer specialties in the research field being studied than that produced through the traditional first-author co-citation counting when the same number of top-ranked authors is selected and analyzed. Reasons for these effects are discussed
    corecore