1,720,968 research outputs found

    Risk and protective factors in the development of postpartum depression

    No full text
    Postpartum depresyon, doğumdan sonraki ilk bir yıl içinde en sık rastlanan duygudurum bozuklarındandır ve annenin, bebeğin ve eşin üzerinde olumsuz etkiler bırakabilmektedir. Bu araştırmanın amacı, postpartum depresyonunun sıklığını, postpartum depresyonun gelişimindeki risk faktörlerini ve koruyucu faktörleri tespit etmektir. Araştırma kapsamında, İstanbul Eğitim ve Araştırma hastanesine başvuru yapmış, bebeği 1 ila 12 ay arasında değişen, 168 anneye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Edinburgh Postnatal Depresyon Ölçeği (EPDÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RSES), Genel Öz Yetkinlik İnancı Ölçeği (GSE), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS) ve Doğum Memnuniyeti Ölçeği (DMÖ) uygulanmıştır. Katılımcıların %35’inde postpartum depresyon geliştirme riski olduğu tespit edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda daha önce depresyon geçirmenin, ilk defa gebe olmanın ve son doğumu dışında yaşayan çocuğa sahip olmamanın postpartum depresyon geliştirme riskini yükselttiği bulunmuştur. Ayrıca ailenin gelir durumunun gider durumundan fazla olmasının ve hamilelikte çalışmış olmanın postpartum depresyon geliştirme riskini azalttığı bulunmuştur. Korelasyon analizleri sonucunda, öz saygı, genel öz yetkinlik inancı, aileden, arkadaştan, özel insandan algılanan sosyal destek ve toplam algılanan sosyal destek, bakım hizmetinin kalitesi, kadınların kişisel özellikleri, doğum sırasında yaşanan stres ve toplam doğum memnuniyeti arttıkça postpartum depresyon belirtilerinin azaldığı bulunmuştur. Yapılan lojistik regresyon analizleri sonucunda, psikolojik özelliklerden depresyon geçmişine sahip olmanın postpartum depresyon geliştirme riskini yükselten bir risk faktörü olduğu, yüzsek öz saygıya sahip olmanın ise postpartum depresyon geliştirme riskini düşüren bir koruyucu faktör olduğu tespit edilmiştir. Sosyoekonomik özelliklerden hamilelikte çalışma ve ailenin gelir durumunun gider durumundan fazla olmasının; gebelik süreçleri ve psikolojik özelliklerden gebeliğin planlı olmasının, doğum sırasında yaşanan stresin az olmasının, genel öz yetkinlik inancının yüksek olmasının ve aileden gelen sosyal desteğin yüksek olarak algılamasının postpartum depresyon geliştirme riskini düşüren koruyucu faktörler olduğu tespit edilmiştir. Postpartum depresyon gelişimini arttıran risk faktörleri ve azaltan koruyucu faktörleri tespit etmek, postpartum depresyona isabetli müdahale stratejilerini geliştirebilmek için ilk adım olduğu düşünülmektedir.Postpartum depression is one of the most common mood disorders in the first year after birth and may have negative effects on the mother, the baby, and the spouse. The aim of this study is to determine the prevalence of postpartum depression, risk and protective factors in the development of postpartum depression. Within the scope of the research, 168 mothers who have applied to Istanbul Training and Research Hospital and whose babies ranged from 1 to 12 months were reached. Edinburgh Postnatal Depression Scale (EPDS), Rosenberg Self-Esteem Scale (RSES), General Self-Efficacy Scale (GSE), Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS), Birth Satisfaction Scale (BSS) were administered to the participants. It was found that 35% of the participants had a risk of developing postpartum depression. As a result of the analysis, it was found that having previous depression, first pregnancy and not having alive children increases and having high-income level and working during pregnancy reduces the risk of developing postpartum depression. As a result of correlation analysis, while self-esteem, general self-efficacy, perceived social support from family, friend, private person and total perceived social support, quality of care provision, women's personal attributes, stress experienced during birth and total birth satisfaction are increasing, postpartum depression symptoms are decreasing. As a result of logistic regression analyses, having a history of depression was found to be a risk factor that increases the risk of developing postpartum depression and having high self-esteem, working during pregnancy, having high-income, planned pregnancy, low birth stress, high general self-efficacy and high social support from the family were found to be the protective factors that decrease the risk of the developing postpartum depression. Determining the risk factors and protective factors in the development of postpartum depression are thought to be the first step in developing appropriate intervention strategies for postpartum depression

    Türkiye'de yaşayan Suriyeli çocuk ve ergenlerde psikolojik sağlamlık

    No full text
    YÖK Tez No: 649738Psikolojik sağlamlık bireylerin psikolojik iyi oluşlarını koruyarak dirençli olmalarını sağlayan çok boyutlu bir yapıdır. Bu çalışmanın amacı, yaşı 10-18 arasında değişen 133 çocuğun psikolojik sağlamlık düzeylerinin algılanan sosyal destek, arkadaş ilişkileri, ebeveyn ilişkileri, depresyon, anksiyete, stres, ihlal, kaçınma, aşırı tepkisellik, duygusal problemler, travma sonrası stres bozukluğu, davranım (conduct) bozukluğu, hiperaktivite ve prososyal davranış açısından incelenmesidir. Katılımcılara Olayların Etkisi Ölçeği, Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-42), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği (ÇGPSÖ-12), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA) ve Aile Akran İlişkileri Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların %44.4'ü (n=59) kızlardan ve %55.6'sı (n=74) erkeklerden oluşmuştur. Yapılan analizler sonucunda Suriye'de kırsal kesimde yaşayan ve Suriye'de okula giden çocuk ve ergenlerin psikolojik sağlamlığının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Korelasyon analizleri sonucunda, psikolojik sağlamlığın aile, arkadaş, özel birinden algılanan sosyal destek ve toplam algılanan sosyal destek, ebeveynle birliktelik, arkadaş ilişkileri ve ebeveynin arabulucu oluşu ile pozitif yönde ilişkili olduğu; depresyon, anksiyete, stress, ihlal, kaçınma, aşırı tepkisellik ve duygusal problemler ile negatif yönde ilişkili olduğu; davranım bozukluğu, hiperaktivite, arkadaş problemleri, prososyal davranış ve ebeveynlerle yakınlık ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı bulunmuştur. Yapılan regresyon analizleri sonucunda aileden algılanan sosyal desteğin, arkadaş ilişkilerinin, hiperaktivitenin, depresyonun, anksiyetenin, stresin ve travma sonrası stres bozukluğunun bireylerin psikolojik sağlamlığını yordadığı bulunmuştur. Çalışma bulguları, literatürdeki araştırma sonuçlarıyla büyük oranda tutarlılık göstermektedir. Suriyeli çocukların ve ergenlerin psikolojik sağlamlığı üzerinde olumlu veya olumsuz etkiye sahip olabilecek faktörlerin belirlenmesi önleme ve müdahale programlarının geliştirilmesi açısından önemli olacaktır.Resilience is a multidimensional construct which helps individuals to be powerful and maintain their psychological well-being. The aim of this study was to investigate the resilience of 133 children aged 10-18 years in terms of perceived social support, peer relations, parent relations, depression, anxiety, stress, intrusion, avoidance, hyperarousal, emotional problems, PTSD, conduct problems, hyperactivity and prosocial behaviour. Impact of Event Scale-Revised (IES-R), Depression, Anxiety and Stress Scale (DASS-42), The Multidimensional Scale of Perceived Social Support (MSPSS), Child and Youth Resilience Measure (CYRM-12), Strengths and Difficulties Questionnaire (SDQ) and Family Peer Relationship Questionnaire (FPRQ) were administered to the participants. The sample in the study included 59 (44.4%) girls and 74 (55.6%) boys. As a result of the analysis, it was found that the resilience of the children and adolescents who were living in rural regions in Syria and who had an education while in Syria was found to be higher than those who lived in urban areas and didn't have an education. As a result of the correlation analyses, resilience were positively correlated with perceived social support from family, friends, significant other and total perceived support, togetherness with parent, peer relations and parent as a mediator; negatively correlated with depression, anxiety, stress, intrusion, avoidance, hyperarousal and emotional problems. It was found that there was no significant relationship between resilience and conduct problems, hyperactivity, peer problems, prosocial behaviour and nurture disclosure of parents. As a result of ordinary least square regression analyses, it was found that, perceived social support from family, peer relations, hyperactivity, depression, anxiety, stress and Post Traumatic Stress Disorder predicted resilience. The findings of the study were mostly consistent with the related literature. Determining the factors that can have a positive or negative impact on resilience of Syrian children and adolescents will no doubt be significant for developing prevention and intervention programs

    The effect of gratitude-based intervention program on depressive symptoms and gratitude level

    No full text
    Depresyon dünya genelinde yaygınlığı yüksek bir ruhsal rahatsızlıktır. Şükür müdahale programlarının depresyonu azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, araştırmacı tarafından geliştirilen Şükür Temelli Müdahale Programı'nın (ŞTMP) depresif belirtileri olan 18-40 yaş arası yetişkinlerin depresif belirtiler ve şükran düzeyine etkisini incelemektir. Araştırmaya başvuranlar arasından kriterleri karşılayan 132 katılımcı deney (N=66) ve kontrol (N=66) gruplarına seçkisiz olarak atanmıştır. Deney grubuna 4 haftalık ŞTMP uygulanmış, kontrol grubuna ise herhangi bir müdahale uygulanmamıştır. Katılımcıların depresif belirti düzeyleri Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile, şükran düzeyleri Şükran Ölçeği (ŞÖ) ile müdahale öncesi (ön test), müdahale bitimi (son test) ve müdahale bitiminden 4 hafta sonra (izleme testi) olmak üzere üç zaman noktasında ölçülmüştür. Katılımcılara ait veriler varyans analizi ve t test ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular ŞTMP'nin deney grubunda depresif belirtileri anlamlı düzeyde azalttığını ve şükranı anlamlı düzeyde yükselttiğini göstermiştir. Ayrıca bu gelişmeler 4 hafta sonraki izleme ölçümünde de korunmuştur. Kontrol grubunun depresif belirti ve şükran düzeyleri hiçbir ölçüm noktasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Elde edilen sonuçlar araştırma hipotezleri ve literatür ile tutarlıdır. Bu araştırma depresyonun tedavisinde kullanılabilecek yöntemler açısından ilgili literatüre katkı sağlamaktadır.Depression is a mental health disorder with a high prevalence worldwide. Gratitude intervention programs are known to reduce depression. The aim of the present study is to analyze the effect of the Gratitude Based Intervention Program (GBIP), developed by the researcher, on the depressive symptoms and gratitude level of adults aged 18-40 with depressive symptoms. Among the applicants of the study, 132 participants meeting the criteria were randomly assigned to the experimental (N=66) and control (N=66) groups. 4-week GBIP was applied in the experimental group, and no intervention was applied to the control group. Participants' level of depressive symptoms were measured with the Beck Depression Inventory (BDI), and gratitude levels were measured with the Gratitude Scale (GS) at three time points; before the intervention (pre-test), at the end of the intervention (post-test), and 4 weeks after the end of the intervention (follow-up test). The data of the participants were analyzed by analysis of variance and t test. The findings showed that GBIP significantly reduced depressive symptoms and significantly increased gratitude in the experimental group. In addition these improvements were maintained at the 4 weeks follow-up measurement. The depressive symptom and gratitude levels of the control group did not differ significantly at any measurement point. The results are in line with with the research hypotheses and the literature. This study contributes to the relevant literature in terms of methods that can be used in the treatment of depression

    Social media addiction and life satisfaction: The mediator role of character strengths

    No full text
    Social media addiction is a type of addiction that has become widespread in recent years and can have negative effects on individuals. The aim of this study is to determine the mediating roles of character strengths in the relationship between social media addiction and life satisfaction. Within the scope of the research, 248 people were reached via the snowball sampling method. Social Media Addiction Scale (SMAS), Life Satisfaction Scale (LSS) and VIA Character Strengths Scale (VIA-120) were administered to the participants. As a result of the correlation analysis, while social media addiction levels are increasing, life satisfaction levels are decreasing. In addition, while individuals' levels of curiosity, zest, love, gratitude, hope, creativity, judgment, love of learning, perspective, bravery, honesty, perseverance, kindness, social intelligence, leadership, prudence, self-regulation, appreciation of beauty and excellence and spirituality character strengths are increasing, life satisfaction levels are also increasing. Participants' levels of fairness, teamwork, forgiveness, humility and humor character strengths were not related with their life satisfaction levels. As a result of the correlation analysis, it was also found that as individuals' levels of bravery, honesty, perseverance and zest character strengths are decreasing, social media addiction levels are increasing. As a result of the regression analysis, having a high economic status, being married, not having a psychiatric diagnosis history, not having an Instagram account, and having high levels of love and hope character strengths predicted their life satisfaction. As a result of the mediation analysis, it was found that the character strengths of judgment, perspective, courage, honesty, perseverance, enthusiasm for life, love, caution, self-management and hope mediated the relationship between social media addiction and life satisfaction…Sosyal medya bağımlılığı, son yıllarda yaygınlaşan bir bağımlılık türüdür ve bireylerin üzerinde olumsuz etkiler bırakabilmektedir. Bu araştırmanın amacı, karakter güçlerinin sosyal medya bağımlılığı ve yaşam doyumu ilişkisindeki aracılık rollerini tespit etmektir. Araştırma kapsamında, kartopu örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 248 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği (SMBÖ), Yaşam Doyumu Ölçeği (YDÖ) ve VIA Karakter Güçleri Ölçeği (VIA-120) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, sosyal medya bağımlılığı arttıkça yaşam doyumu düzeylerinin azalığı bulunmuştur. Ayrıca, bireylerin merak, yaşam coşkusu, sevgi, şükran, umut, yaratıcılık, muhakeme, öğrenme aşkı, bakış açısı, cesaret, dürüstlük, azim, nezaket, sosyal zeka, liderlik, tedbirlilik, öz yönetim, güzelliğin değerini bilme ve maneviyat karakter güçleri düzeyleri arttıkça yaşam doyumu düzeylerinin de arttığı görülmüştür. Katılımcıların adalet, takım çalışması, affetmek, alçakgönüllülük ve mizah karakter güçlerinin ise yaşam doyumu düzeyleri ile ilişkili olmadığı tespit edilmiştir. Bireylerin cesaret, dürüstlük, azim ve yaşam coşkusu karakter güçleri düzeyleri azaldıkça sosyal medya bağımlılığı düzeylerinin arttığı tespit edilmiştir. Yapılan regresyon analizleri sonucunda, bireylerin ekonomik durumlarının yüksek olmasının, evli olmasının, psikiyatrik tanı geçmişine sahip olmamasının, Instagram hesabı sahibi olmamasının, sevgi ve umut karakter güçlerinin kuvvetli olmasının yaşam doyumu düzeylerini yordadığı bulunmuştur. Aracılık analizleri sonucunda ise muhakeme, bakış açısı, cesaret, dürüstlük, azim, yaşam coşkusu, sevgi, tedbirlilik, öz yönetim ve umut karakter güçlerinin sosyal medya bağımlılığı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkiye aracılık ettiği tespit edilmiştir

    Investigation of factors affecting the development of post-traumatic growth in breast cancer patients

    No full text
    Meme kanseri, kadınlar arasında en yaygın görülen kanser türüdür. Bireylerin yaşamını tehdit eden ve uzun süreli bir mücadele gerektiren travmatik bir hastalıktır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, meme kanserinin olumsuz sonuçlarına odaklanmak yerine olası olumlu sonuçlarını da vurgulamaya başlamışlardır. Bu noktada ‘Travma Sonrası Büyüme’ kavramı ortaya çıkmaktadır. Bireyin meme kanseri gibi son derece zorlu yaşam koşullarıyla mücadelesinin bir sonucu olarak yaşadığı pozitif psikolojik değişim travma sonrası büyüme olarak tanımlanmaktadır. Bu araştırmanın amacı, meme kanseri hastaları örnekleminde bazı sosyodemografik ve hastalıkla ilgili değişkenler ile birlikte travma sonrası stres bozukluğu belirti düzeyi, temel inançlarda sarsılma ve şükür değişkenlerinin travma sonrası büyüme ile ilişkisini incelemektir…Breast cancer is the most common cancer diagnosed in women. It is a traumatic disease that threatens the life of individuals and requires a long-term struggle. Recent research has focused on the possible positive consequences of breast cancer rather than examining the negative consequences of cancer. At this point, the concept of ‘Posttraumatic Growth (PTG)’ emerges. PTG is characterized as ‘positive psychological change experienced by the individuals as a result of a struggle with highly challenging life conditions such as breast cancer’. The aim of this study is to examine the relationship between sociodemographic and disease-related variables, level of post-traumatic stress disorder, disruption of core beliefs, gratitude and posttraumatic growth in breast cancer patients

    The roles of gratitude and spirituality on the relationship between stressful life events and depression

    No full text
    Depresyon, kişinin iş ve okul hayatınındaki işlevselliğini, aile hayatını ve ilişkilerini birçok açıdan olumsuz şekilde etkileyebilen, dünyada en yaygın görülen ruhsal rahatsızlıklardan birisidir. Kişilerin depresyona girmelerine neden olan temel etkenlerden biri, stresli yaşam olaylarına maruz kalmaktır. Bu araştırmanın amacı, şükür ve maneviyat düzeylerinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisindeki rollerini tespit etmektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 291 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Yaşam Olayları Ölçeği (YOÖ), Takdir Etme Ölçeği (TEÖ), Maneviyat Ölçeği (MÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, stresli yaşam olayları arttıkça depresif belirti düzeyinin arttığı, şükür ve maneviyat seviyeleri arttıkça depresif belirti düzeyinin azaldığı bulunmuştur. Ayrıca, stresli yaşam olayları arttıkça şükür seviyesinin azaldığı görülmektedir. Yapılan hiyerarşik regresyon analizinin son aşamasında, düşük ekonomik durumun ve artan stresli yaşam olaylarının depresif belirti düzeyini arttırıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu; artan yaşın ve şükür düzeyinin ise depresif belirti düzeyini azaltıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu bulunmuştur. Aracı değişken analizi sonucunda, şükür düzeyinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisine kısmi aracılık ettiği tespit edilmiştir. Düzenleyici değişken analizi sonucunda ise, maneviyat düzeyinin stresli yaşam olayları ve depresif belirti düzeyi ilişkisinde düzenleyici bir rolünün olmadığı bulunmuştur. Mevcut araştırmanın depresyon tedavisinde ve depresyondan koruyucu çalışmalarda, şükür ve maneviyatın daha etkin şekilde kullanılması için önemli bir adım olduğu düşünülmektedir.Depression is one of the most common mental illnesses in the world that can negatively affect the functionality of a person's job, school, family life and relationships in many ways. One of the main factors that cause people to be depressed is exposure to stressful life events. The aim of this study is to determine the roles of gratitude and spirituality levels in the relationship between stressful life events and level of depressive symptoms. Within the scope of the research, 291 people were reached via the internet using purposive sampling method. The Life Events Scale (LES), Appreciation Scale (AS), Spirituality Scale (SC) and Beck Depression Inventory (BDI) were administered to the participants. As a result of the correlation analysis, it was found that as stressful life events increased, the level of depressive symptoms increased, and as gratitude and spirituality increased, the level of depressive symptoms decreased. In addition, it seems that the level of gratitude decreases as stressful life events increase. At the last stage of the hierarchical regression analysis, it was found that low economic situation and increasing stressful life events had a predictive effect on increasing the level of depressive symptoms; and increasing age and gratitude were found to have a predictive effect on decreasing the level of depressive symptoms. As a result of the mediation analysis, it was found that gratitude level partially mediated the relationship between stressful life events and level of depressive symptoms. As a result of the moderator analysis, it was found that the level of spirituality does not have a moderator role in the relationship between stressful life events and level of depressive symptoms. The current research is thought to be an important step towards more effective use of gratitude and spirituality in the treatment of depression and preventive studies

    The effect of positive psychology interventions on psychological wellbeing of children with type 1 diabetes and their parents

    No full text
    Çocukluklarda görülen kronik hastalıklardan biri olan tip 1 diyabet, çocukları ve ebeynlerini psikolojik sorunlara yatkın kılan bir stresör olabilmektedir. Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, psikolojik iyi oluşu arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 7-13 arasında olan tip 1 diyabetli çocuklar ve ebeveynleri tarafından uygulanan pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, çocukların depresyon, anksiyete ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeyleri üzerindeki etkisi ile; ebeveynlerin mutluluk, depresyon, anksiyete, stres ve pozitif duygulanım düzeyleri üzerindeki etkisini incelemektir. Altı haftalık pozitif psikoloji müdahelelerinin etkisini ölçmek için çocuk katılımcılara (n = 24) Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar için Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kid-KINDL); ebeveynlerine (n = 24) ise PERMA Ölçeği, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASÖ) ve Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ) uygulanmıştır. Müdahale programı sonucunda, ebeveynlerin mutluluk ve pozitif duygulanım düzeylerinde artma; depresyon, anksiyete, stres ve negatif duygulanım düzeylerinde azalma görülmüştür. Çocukların ise anksiyete düzeylerinde azalma görülürken, depresyon ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir fark görülmemiştir. Müdahale programının çocukların HbA1c düzeyleri ile ölçülen diyabet kontrolü üzerinde bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları, pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin tip 1 diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu desteklemektedir. Bulgular, literatürdeki pozitif psikoloji müdahale çalışmaları ile büyük ölçüde tutarlıdır. Bu araştırma, tip 1 diyabetli çocuklarla birlikte ebeveynlerini de pozitif psikoloji müdahaleleri kapsamına alarak literatüre katkı sağlamaktadır.Type 1 diabetes, one of the chlidhood chronic illnesses, can be a stressor that makes children and their parents vulnerable to psychological problems. Positive psychology interventions are known to improve psychological wellbeing. The aim of the present study is to analyze the effect of positive psychology interventions applied by 7-13 year-old children with type 1 diabetes and their parents on children’s depression, anxiety and health related quality of life; and parents’ happiness, depression, anxiety, stress and positive affect. In order to measure the effect of six week-positive psychology interventions, children (n = 24) were administered Child Anxiety and Depression Scale-Revised (RCADS) and Health-Related Quality of Life Questionnaire for Children (Kid-KINDL). Parents (n = 24) were administered PERMA-Profiler, Depression Anxiety Stress Scale (DASS) and Positive and Negative Affect Scale (PANAS). The interventions resulted in a significant increase in parents’ happiness and positive affect levels; and a significant decrease in parents’ depression, anxiety, stress and negative affect levels. While children’s anxiety levels decreased, there was not any significant diffirence in depression and health-related quality of life levels of children after the intervention program. The intervention program did not have an impact on children’s diabetes control assessed by HbA1c levels. Findings support that positive psychology interventions have positive effects on psychological wellbeing of children with type 1 diabetes and their parents. The results are in line with the positive psychology interventions in literature. This study contributes to the relevant literature by addressing parents, as well as children. It is concluded that positive psychology interventions are influential for psychological wellbeing of children with type 1 diabates, and these interventions also contribute to psychological wellbeing of parents, as well

    Mediating role of the attachment style in the relationship between parenting style and early maladaptive schemas

    No full text
    Kişilerin çocuklarına uyguladıkları ebeveynlik stilleri, kişisel ve çevresel birçok faktörden etkilenmektedir. Türkiye'de, kişilerin uyguladıkları ebeveynlik stillerini etkileyen faktörleri inceleyen çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Bu araştırmanın amacı, kişilerin erken dönem uyum bozucu şemalarının (EDUŞ) ve bağlanma stillerinin uyguladıkları ebeveynlik stiline etkilerini incelemektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 194 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Young Şema Ölçeği – Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Ölçeği (YİYÖ) ve Anne Babalık Stilleri ve Boyutları Ölçeği (ABSBÖ) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, EDUŞ puanı arttıkça, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı, demokratik ebeveynlik düzeyinin ise anlamlı bir biçimde değişmediği görülmüştür. Kaçıngan bağlanma düzeyi arttıkça demokratik ebeveynlik düzeyinin azaldığı, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeyinin ise arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Kaygılı bağlanma düzeyi arttıkça ise demokratik ebeveynlik düzeyinin anlamlı bir biçimde değişmediği, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı bulunmuştur. Aracılık analizleri sonucunda, kaçıngan bağlanmanın EDUŞ'un hem demokratik ebeveynlikle hem de otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği, kaygılı bağlanmanın ise EDUŞ'un yalnızca otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği görülmüştür. Hem kaçıngan hem kaygılı bağlanmanın, EDUŞ ile izin verici ebeveynlik ilişkisinde aracılık rolü olmadığı bulunmuştur. Mevcut araştırmanın, ebeveynlerin şemalarını, bağlanma stillerini ve ebeveynlik stillerini anlamalarına ve çocuk yetiştirme sürecinde daha bilinçli bir şekilde hareket etmelerine katkıda bulunmasını sağlayacağı düşünülmektedir.Applied parenting styles are influenced by various personal and environmental factors. In Turkey, there are limited studies that examine the factors influencing parenting styles adopted by individuals. The aim of this research is to investigate the impact of individuals' early maladaptive schemas (EMS) and attachment styles on the parenting style they employ. The study reached 194 participants through purposive sampling method via the internet. The participants were administered the Young Schema Questionnaire - Short Form 3 (YSQ-SF3), the Experiences in Close Relationships Scale (ECR), and the Parenting Styles and Dimensions Questionnaire (PSDQ). The correlation analysis revealed that as EMS scores increased, the levels of authoritarian and permissive parenting also increased, while democratic parenting did not significantly change. Furthermore, an increase in avoidant attachment levels was associated with a decrease in democratic parenting and an increase in authoritarian and permissive parenting. However, an increase in anxious attachment levels did not significantly alter democratic parenting, but it was associated with an increase in authoritarian and permissive parenting. Mediation analyses indicated that avoidant attachment mediated both the relationship between EMS and democratic parenting and EMS and authoritarian parenting. On the other hand, anxious attachment only mediated the relationship between EMS and authoritarian parenting. Neither avoidant nor anxious attachment mediated the relationship between EMS and permissive parenting. The present study is expected to contribute to parents' understanding of their schemas, attachment styles, and parenting styles, enabling them to make more informed decisions during the child-rearing process

    An examination on adult resilience: Perceived parenting styles, locus of control, perceived social support and stress coping styles

    No full text
    Psikolojik sağlamlık, bireylerin hızlı bir şekilde zorlukların üstesinden gelebilme gücüdür ve ruh sağlığı üzerinde önemli etkilere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 18-65 arasında değişen 365 bireyin psikolojik sağlamlık düzeylerinin algılanan ebeveyn tutumları, kontrol odağı, algılanan sosyal destek ve stresle başa çıkma stilleri açısından incelenmesidir. Bu amaçla katılımcılara, Ego Sağlamlığı Ölçeği, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu (KAET-Ç), Kontrol Odağı Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların %70.7’si (n=258) kadınlardan ve %29.3’ü (n=107) erkeklerden oluşmuştur. Yapılan analizler sonucunda, yaşı 1954-1975 arasında olan, gelir düzeyi yüksek, geçmişte psikolojik destek almamış ve güncel durumda psikolojik destek almayan bireylerin psikolojik sağlamlığının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Korelasyon analizleri sonucunda, psikolojik sağlamlığın duygusal sıcaklık ebeveyn tutumu, iç kontrol odağı, aile, arkadaş, özel birinden algılanan sosyal destek ve toplam algılanan sosyal destek, kendine güvenli yaklaşım, iyimser yaklaşım ve sosyal destek arama ile pozitif yönde ilişkili olduğu; reddedici ebeveyn tutumu, çaresiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşımla negatif yönde ilişkili olduğu; aşırı koruyucu ebeveyn tutumu, dış kontrol odağı ve toplam kontrol odağı ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı bulunmuştur. Yapılan regresyon analizleri sonucunda, babaların duygusal olarak sıcak olmasının, iç kontrol odağının, aileden algılanan sosyal desteğin, kendine güvenli yaklaşımın ve iyimser yaklaşımın bireylerin psikolojik sağlamlığını yordadığı bulunmuştur. Çalışma bulguları, ilgili literatürdeki araştırma sonuçlarıyla büyük oranda tutarlılık göstermektedir. Psikolojik sağlamlığın üzerinde etkisi olan faktörlerin incelenmesinin, risk altındaki bireylerin tespit edilmesinde, psikolojik sağlamlığı koruyucu önlemlerin alınmasında ve müdahale programlarının geliştirilmesinde önemli olduğu görülmektedir.Resilience is the power of individuals to overcome difficulties quickly and it has significant impacts on mental health. The aim of this study was to investigate the resilience of 365 individuals aged 18-65 years in terms of perceived parenting styles, locus of control, perceived social support and coping styles. To address this issue, Ego-Resilience Scale, Egna Minnen Beträffande Uppfostran; My memories of upbringing (s-EMBU-C), Locus of Control Scale, Multidimensional Scale of Perceived Social Support and Coping Style Scale were administered to the participants. The sample in the study included 258 (70.7% ) female and 107 (29.3%) male. As a result of the analyzes, it was found that the resilience of the individuals whose birthyears were between 1954 and 1975, had high level of income and who had not receive psychological support in the past and who did not receive psychological support in the current situation was found to be higher. As a result of the correlation analyzes, resilience were positively correlated with emotional warmth parenting style, internal locus of control, perceived social support from family, friend, a special person and total perceived social support, self-confident approach, optimistic approach and social support approach; negatively correlated with rejective parenting style, helpless approach and submissive approach. It was found that there was no significant relationship between resilience and overprotective parenting style, external locus of control, total locus of control. As a result of regression analyzes, it was found that fathers’ emotional warmth, internal control focus, perceived social support from family, self-confident approach and optimistic approach predicted resilience. The findings of the study were consistent with the related literature. It is seen that examining the factors that have an impact on resilience is important in detecting individuals at risk, taking preventive precautions and developing intervention programs
    corecore