AXSIS - Akademik ve Açık Erişim Bilgi Sistemi (Univ. KTO Karatay)
Not a member yet
5260 research outputs found
Sort by
Evaluatıon Of The Concepts Of Influencer And Influencer-Medıated Marketıng And The Lıabılıty Of The Influencer To Its Followers Wıthın Thıs FrameworkInfluencer Ve Fenomen Aracılığıyla Pazarlama Kavramlarının Değerlendirilmesi Ve Bu Çerçevede Influencerın Takipçilerine Karşı Doğan Sorumluluğu
Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi DergisiDokuz Eylul University Law ReviewInfluencer marketing is a new generation marketing tool. Influencer marketing is based on followers' trust in the influencer. Businesses promote their goods and services through influencer. Influencer is a person who shares regularly on social media, has a large following and has the power to influence this audience. The relationship between the influencer and the business can occur in various ways. Influencer and business can enter into a direct relationship; however, the business and the influencer can come together through agencies that are an intermediary firm.It is a matter of debate whether those who are harmed as a result of the promotional activities of the influencer can apply to the influencer. There is a contractual relationship between the business and the followers due to the purchase of goods or services. Followers can apply to the business within the framework of the contractual responsibility, however, there is no contractual relationship between the influencer and the followers. In the study, the source of influencer marketing, the legal nature and responsibility of the influencer were examined.Influencer pazarlama yeni nesil bir pazarlama aracıdır. Influencer pazarlama, takipçilerin influencera olan güvenine dayanmaktadır. İşletmeler ise bu güveni kullanarak, influencer aracılığıyla mal ve hizmetlerinin tanıtımını yapmaktadır. Influencer sosyal medyada düzenli paylaşımlarda bulunan, belli bir takipçi kitlesine ve bu kitleyi etkileme gücüne sahip olan kişidir. Influencer ile işletme arasındaki ilişki çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Influencer ile işletme doğrudan bir hukuki ilişki içerisine girmekte veya aracı firma olan ajanslar aracılığıyla da işletme ve influencer bir araya gelebilmektedirler.Influencerın sosyal medyada yaptığı tanıtım faaliyetleri sonucu zarar görenlerin influencera başvurup başvuramayacağı çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. İşletme ile takipçiler arasında mal veya hizmet alımından dolayı sözleşmesel bir ilişki bulunmaktadır. Takipçiler işletmeye akdi sorumluluk çerçevesinde başvurabilirler. Fakat influencer ile takipçiler arasında akdi bir ilişki bulunmamaktadır. Çalışmada sosyal medyada influencer pazarlamanın ortaya çıkışı, influencerın hukuki niteliği ve sorumluluğu esas olarak incelenmektedir
Mental health of employees and internal communication in corporations. An eye tracker approach
The current study focuses on corporate responsibility for the mental health of employees. In an era of digitalization, corporations must provide an environment that supports employees in the cognitive process, promoting the importance of mental health in the workplace. A visual model of employee preference for receiving information about mental health at work is outlined in the study. The objectives are to establish the areas of interest that help to receive the information and to compare these areas of interest. For data collection, eye tracker methodology was applied, and the results were statistically analyzed
Meteorological Drought Analysis And Regional Frequency Analysis In The Kizilirmak Basin: Creating A Framework For Sustainable Water Resources Management
WATERDrought research is needed to understand the complex nature of drought phenomena and to develop effective management and mitigation strategies accordingly. This study presents a comprehensive regional frequency analysis (RFA) of 12-month meteorological droughts in the K & imath;z & imath;l & imath;rmak Basin of Turkey using the L-moments approach. For this purpose, monthly precipitation data from 1960 to 2020 obtained from 22 meteorological stations in the basin are used. In the drought analysis, the Standard Precipitation Index (SPI), Z-Score Index (ZSI), China-Z Index (CZI) and Modified China-Z Index (MCZI), which are widely used precipitation-based indices in the literature, are employed. Here, the main objectives of this study are (i) to determine homogeneous regions based on drought, (ii) to identify the best-fit regional frequency distributions, (iii) to estimate the maximum drought intensities for return periods ranging from 5 to 1000 years, and (iv) to obtain drought maps for the selected return periods. The homogeneity test results show that the basin consists of a single homogeneous region according to the drought indices considered here. The best-fit regional frequency distributions for the selected drought indices are identified using L-moment ratio diagrams and ZDIST goodness-of-fit tests. According to the results, the best-fit regional distributions are the Pearson-Type 3 (PE3) for the SPI and ZSI, generalized extreme value (GEV) for the CZI, and generalized logistic distribution (GLO) for the MCZI. The drought maps obtained here can be utilized as a useful tool for estimating the probability of drought at any location across the basin, even without enough data for hydrological research
Dietary Zinc Status is Associated with ZnT3 (SLC30A3), IL-6 Gene Expressions and Spinal Cord Tissue Damage in Spinal Cord Tissue in a Cuprizone-induced Rat Multiple Sclerosis Model
Elsevier GmbHThe aim of this study was to investigate the effects of dietary zinc status on spinal cord tissue damage and ZnT3, IL-6 gene expressions in a cuprizone-induced rat Multiple Sclerosis (MS) model. The study was carried out on 46 adult male rats of the genus Wistar. The animals used in the study were divided into 5 groups (G) (Control 6, other groups 10). G1, Control. G2, Sham-MS: Carboxy-methyl-cellulose (KMS) solution in which Cuprizon was dissolved was given to rats by gavage daily for 8 weeks at the rate of 1 of daily feed consumption. MS was formed by giving 1 of the daily feed consumption cuprizon in KMS solution by gavage to the animals in G3, 4 and 5 for 8 weeks. G4 was fed with a zinc deficient (50 µg/kg zinc) diet. G5 was given intraperitoneal (ip) zinc sulfate (5 mg/kg/day) supplementation. MS formation in animals was determined by Rotarod tests and Myelin Basic Protein (MBP) gene expression analysis. ZNT3 and IL-6 gene expression levels in spinal cord tissue samples of animals by Real-Time-PCR method; MDA and GSH levels were determined by ELISA method. The highest spinal cord MDA and IL-6 levels were obtained in G3 and G4 (P<0.05). Zinc supplementation in G5 prevented the increase in the mentioned parameters and turned them into control values (P<0.05). The spinal cord GSH and ZnT3 levels of G3 and G4 were lower than all other groups (P<0.05). Zinc supplementation prevented suppression in the same parameters in G5 and reached the control values (P<0.05). The findings of the current study suggest that zinc supplementation in addition to treatment for MS may be beneficial in reducing the severity of the disease. © 2024 Elsevier Gmb
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin 2022/436 E., 2022/1380 K. Sayılı ve 07.02.2022 Tarihli İbra Hükmü İçeren Arabuluculuk Anlaşma Belgesinin Geçerliliğine İlişkin Verilen Kararın Değerlendirilmesi
İş uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuk düzenlemesinin gelmesi son yıllarda arabuluculuğun önemini de artmıştır. Özellikle ibra hükmü içeren anlaşma belgeleri bazı tartışmaların yapılmasını da beraberinde getirmiştir. Yargıtay’ın bu konuyla ilgili verdiği farklı kararlar da tartışmaların artmasına sebebiyet vermiştir. Çalışma kapsamında ibranamenin kavram ve hukuki niteliği ile anlaşma belgesinin hukuki niteliğine ilişkin tartışmalara da yer verilerek 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.420’de ibranamenin geçerliliği için aranan şartların anlaşma belgeleri için de geçerli olup olmadığı hususları incelenmiştir. Son olarak, tüm bu açıklamalar ışığında Yargıtay’ın çalışmamıza konu olan kararının isabetli olup olmadığı değerlendirilmiştir
Farklı Makine Öğrenmesi Teknikleri Kullanılarak Beyşehir Gölü Su Seviyesinin Tahmini
Su, dünya üzerindeki tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi için hayati ve vazgeçilmez bir kaynaktır. Sadece canlıların ihtiyaç duyduğu bir unsur olmanın ötesinde, su aynı zamanda ekosistemin bütünlüğü, ekonominin kalkınması, ulusal güvenliğin sağlanması ve enerji üretimi içinde kritik bir role sahiptir. Dünya’da zaman içerisinde küresel nüfusun artışı, doğal çevremizde meydana gelen ekolojik tahribatlar su kaynaklarının varlığını tehdit eder hale gelmiştir. Bu tahribatlar iklim elemanları üzerinde geri dönüşü olmayan olumsuz etkilere yol açmış ve küresel su döngüsünü bozarak, su kaynaklarının miktar ve kalitesini olumsuz etkilemiştir. Bu nedenle mevcut su kaynaklarının korunması ve yönetimi, ekosistemlerin ve tüm canlıların geleceği için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada, Türkiye’nin en büyük tatlı su gölü olan Beyşehir Gölü’nün 6 farklı makine öğrenmesi metodu yardımıyla, göl su seviyesinin incelenmesi ve geleceğe yönelik tahmini yapılmıştır. Çalışmada 1950-2022 yılları arasını kapsayan 876 aylık göl su seviyesi ölçüm (gözlem) verileri kullanılmıştır. Bu veriler belirli işlemlere tabii tutularak her biri 14 girişe sahip dört farklı veri setine (P1, P2, P3, P4) ayrıştırılmış ve tüm verilerin %75’i eğitim, %25’i test aşamasında olmak üzere modellemelerde kullanılmıştır. Altı farklı makine öğrenme modeli ((Çok Katmanlı YSA (ÇKYSA) 100 ve 1000 iterasyonlu, Genelleştirilmiş Regresyon YSA (GRYSA), Radyal Tabanlı YSA (RTYSA), M5-Tree Model Ağacı, Çok Değişkenli Uyarlanabilir Regresyon Eğrileri (MARS), ve Destek Vektör Makineleri (DVM)) yardımıyla her bir veri seti 14 giriş için ayrı ayrı modellenip, analiz edilmiştir. Çalışmada değerlendirme kriteri olarak Karekök Ortalama Karesel Hata (KOKH), Ortalama Mutlak Hata (OMH) ve Determinasyon Katsayısı (R²) kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre, Radyal Tabanlı YSA metodunun, göl su seviyesi tahmininde en başarılı yöntem olduğu belirlenmiştir. Diğer yöntemlerin RTYSA’ya kıyasla daha az başarılı sonuçlar verdiği, ancak kendi aralarında uyumlu ve literatürdeki değerlere benzer olduğu gözlemlenmiştir
Değişken Boy Ve Yerleşime Sahip Betonarme Perdelerin Yapı Davranışına Etkisi
Ülkemiz, dünyanın önemli deprem kuşaklarından biri olan Alp-Himalaya deprem kuşağı üzerinde yer almaktadır. Buna bağlı olarak ülkemizin deprem ülkesi olduğunu söylemek mümkündür. Betonarme binaların taşıyıcı sistem dizaynındaki en önemli faktörlerden bazıları, perde duvarlarının sayısı,yerleşimi ve kesit alanlarıdır. Yapının rijitliğini artırmak ve ötelenmeyi önlemek için taşıyıcı sistemde perde duvarların kullanılması ülkemiz gibi deprem kuşağında bulunan ülkelerde zorunlu hale gelmiştir. Perdelerin eğilme rijitliği oldukça yüksek olduğundan, yapıya etki eden yatay yüklerin büyük bir kısmı perdeler tarafından karşılanacaktır. Deprem yönetmeliğine göre, düşey taşıyıcı sistem elemanının perde olarak tanımlanabilmesi için planda uzun kenarının kalınlığına oranının en az 6 olması gerekmektedir. Ancak, literatürde bu oran için farklı değerler önerilmektedir. Örneğin, ISO standardında bu oran 4 olarak belirlenmiştir. Bu çalışma kapsamında üretilen analitik modellerde bu oran yaklaşık 3.5’e kadar düşürülerek farklı kesitlerdeki düşey taşıyıcı perdelerin yapı davranışına etkisi incelenmektedir. Bu çalışmada iki farklı durum araştırılmıştır. İlk olarak çalışmada 15 katlı dört adet betonarme bina dizayn edilip perdelerin kesit alanının ve yerleşiminin değişmesiyle meydana gelen sonuçlar irdelenmiştir. Betonarme perdelerin üst katlara doğru daralmasıyla yapıya etkiyecek deprem ivmesinde azalış ve yapı periyodunda artış görülmüştür. Bu sebeble elemanlarda oluşan iç kuvvetlerdeki azalış gözlenmiştir. Betonarme perdelerin kesitlerinin farklı katlarda düşürülmesiyle yapı ağırlığının azalması ve beton metrajının düşmesi de ekonomik bir çözüm olabileceğini göstermektedir. Özellikle mega yapılarda ve/veya çok katlı yapılarda perde duvar boyutlarının belirli kat seviyelerinde daraltılması ile değişken kesitli betonarme perdelerin kullanılması mimari açıdan daha estetik çözümlerin sunulmasına da katkı sağlayacaktır. İkinci olarak 15 katlı dört adet betonarme bina dizayn edilmiş ve perdelerin yerleşim yerleri değiştirilerek sonuçları araştırılmıştır
Makine Öğrenmesi Teknikleriyle Göl Seviyesi Tahmini: Büyük Göller Örneği
Yeryüzündeki bütün canlılar için su vazgeçilmez bir kaynaktır. Bundan dolayı mevcut su kaynaklarının dikkatli kullanılması ve su seviyelerinin takip edilmesi önemlidir. Dünya üzerinde bulunan çok sayıda su kaynağının su seviyesinde iniş ve çıkışlar yaşanmaktadır. ABD’de bulunan beş büyük göl Dünya üzerindeki tatlı suyun %20’sini barındırır. Bu çalışmada, ABD’deki beş büyük gölün su seviyelerinin incelenmesi ve önceden tahmin edilebilmesi için üç farklı YSA modeli kullanılarak aylık bazda su seviyelerinin tahmini yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda Superior Gölü, Michigan-Huron Gölü, Erie Gölü ve Ontario Gölü’nün 1923-2022 yılları arasındaki aylık göl su seviyeleri incelenmiştir. Kullanılan YSA modelleri Çok Katmanlı YSA (ÇKYSA), Radyal Tabanlı YSA (RTYSA) ve Genelleştirilmiş Regresyon YSA (GRYSA)’dır. Veri örneği, ortalama göl su seviyesinin 100 yıllık (1923-2022) kaydından oluşmaktadır. Tüm verilerin %75’i eğitim aşaması için, %25’i ise test aşaması için kullanılmıştır. Değerlendirme kriteri olarak ortalama mutlak hata (OMH), karekök ortalama karesel hata (KOKH) ve determinasyon katsayısı (R2) kullanılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde limitler dahilinde bütün modellerin eğitim ve test aşamalarında çok iyi tahminlerde bulunduğu görülmektedir. Ancak test sonuçlarına göre en başarılı sonucu veren model algoritmaları sırasıyla ÇKYSA, RTYSA, GRYSA’dır
Revıew Of Academıc Studıes Publıshed In The Fıeld Of Typography In Graphıc Desıgn Educatıon: A Bıblıometrıc AnalysısGrafik Tasarım Eğitiminde, Tipografi Alanında Yayınlanan Akademik Çalışmaların İncelenmesi: Bibliyometrik Bir Analiz
Sanat ve Tasarım DergisiSanat ve Tasarım DergisiTypography is produced from the Greek typos and graphia, which means form writing, and means writing in an appropriate way. Typography, which is created with elements such as typeface, size, line length spacing, etc., can be defined as a visual and functional arrangement and design language that communicates with the reader with these elements. Typography is a basic element of literary and visual communication, and while it facilitates the understanding of the message by increasing the legibility of the texts, it also plays an important role in the effective communication of written texts. Typography also expresses a design language. While typography emphasises the formal and aesthetic aspect of writing, it also fulfils a functional purpose. The texts that facilitate the message to reach the target audience make it easier for the target audience to understand the message to be given, while making communication easier. For this reason, typography has a critical importance in advertising, graphic design, book printing and other written communication fields. Today, typography is also considered as an art for many people. Typography is not only an art branch, but also a science. Typography includes issues such as legibility of typefaces, font selection, arrangement rules and mathematical measurement of typefaces. In this study, it is aimed to examine the scientific/academic studies published on typography in graphic design education by using bibliometric analysis method. Within the scope of the research, case study, one of the qualitative research designs, was used. In the study, the Web of Science (WoS) database was searched using the keyword typography. All fields was selected as the search criterion. The studies published between 1976-2020 were included in the study. The bibliometric data of 1332 scientific/academic studies in this field in WoS constituted the data set of the study. The analyses were made with the VOSviewer programme and the trends in the field of typography in recent years were shown.Tipografi Yunancada biçim yazı anlamına gelen “typos” ve “graphia” üretilmiştir ve uygun bir biçimde yazmak anlamına gelmektedir. Yazı karakteri, boyutu, satır uzunluğu boşluklama vb. unsurlarla oluşturulan tipografi, bu unsurlarla okuyucuyla iletişim kuran görsel ve işlevsel bir düzenleme, tasarım dili olarak tanımlanabilir. Tipografi, yazınsal ve görsel iletişimin temel bir unsuru olup, metinlerin okunaklılığını artırarak mesajın anlaşılmasını kolaylaştırırken, yazılı metinlerin de etkili iletişim kurmasında önemli bir rol oynamaktadır. Tipografi aynı zamanda bir tasarım dilini de ifade etmektedir. Tipografi, yazının biçimsel ve estetik yönünü vurgularken, aynı zamanda işlevsel bir amacı da yerine getirir. Mesajın hedef kitleye ulaşmasını kolaylaştıran yazılar, hedef kitlenin verilmek istenen mesajı anlamalarını kolaylaştırırken, iletişimi de daha kolay hale getirmektedir. Bu nedenle tipografi, reklamcılık, grafik tasarım, kitap basımı ve diğer yazılı iletişim alanlarında kritik bir öneme sahiptir. Günümüzde, tipografi birçok kişi için bir sanat olarak da kabul edilir. Tipografi sadece bir sanat dalı olmayıp, aynı zamanda bir bilim olarak öne çıkmaktadır. Tipografi, yazı karakterlerinin legibilitesi (okunabilirlik), yazı tipi seçimi, düzenleme kuralları ve yazı karakterlerinin matematiksel ölçümlemesi gibi konuları da içermektedir. Bu çalışmada, grafik tasarım eğitiminde tipografiyle ilgili yayımlanan bilimsel/akademik çalışmaların bibliyometrik analiz yöntemi kullanarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Araştırma kapsamında, nitel araştırma desenlerinden vaka/durum çalışması (case study) kullanılmıştır. Çalışmada, Web of Science (WoS) veri tabanında “typography” anahtar kelimesi kullanılarak arama yapılmıştır. Arama ölçütü olarak “tüm alanlar” seçilmiştir. Araştırmaya 1976-2020 yılları arasında yayımlanan çalışmalar dâhil edilmiştir. WoS’ta bu alanda yer alan 1332 bilimsel/akademik çalışmaya ait bibliyometrik veri, çalışmanın veri setini oluşturmuştur. Analizler VOSviewer programı ile yapılmış olup tipografi alanına dair son yıllara ait eğilimler gösterilmiştir
Total Diz Protezi Ameliyatı Olacak Hastalara Ameliyat Sırasında Sanal Gerçeklik Uygulamasının Kaygı Düzeyi ve Yaşam Bulguları Üzerine Etkisi
Bu araştırma, hastalara total diz protezi ameliyatı sırasında uygulanan sanal gerçeklik uygulamasının kaygı düzeyi ve yaşam bulguları üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, randomize kontrollü, deneysel tasarımda olup, 1 Haziran-30 Aralık 2022 tarihleri arasında Burdur Bucak Devlet Hastanesi’nde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini 35 sanal gerçeklik grubu 35 kontrol grubu olmak üzere toplam 70 hasta oluşturmuştur. Hastalar blok randomizasyon yöntemiyle gruplara atanmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak “Hasta Bilgi Formu’’, “Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI-I)” ve “Yaşam Bulguları Takip Formu” kullanılmıştır. Sanal gerçeklik grubundaki hastalara ameliyat sırasında sanal gerçeklik gözlüğü ile doğa ve manzara görüntüleri izlettirilirken, kontrol grubuna sadece rutin cerrahi prosedürü uygulanmıştır. Ameliyattan hemen önce ve ameliyattan sonra her iki gruptaki hastaların STAI-I ile kaygı düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca, her iki gruptaki hastaların ameliyat başlamadan hemen önce (0. dak) ve ameliyat başladıktan sonra her 15 dakikada bir (15., 30., 45. ve 60. dakika) solunum sayısı, kan basıncı, nabız sayısı ve oksijen satürasyonu değerleri ölçülerek yaşam bulguları takip formuna kaydedilmiştir. Verilerin analizinde ortalama, standart sapma, sayı, yüzde, ortanca (minimum–maksimum), Ki-kare, Fisher’s Exact testi, Bağımsız iki örnek t testi, Eşli iki örnek t testi, Mann-Whitney U test, varyans analizi ve Friedman testi kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda, sanal gerçeklik ve kontrol grubu arasında tüm ölçümlerde (0,15,30,45,60.dakika) solunum sayısı, sistolik-diyastolik kan basıncı, oksijen saturasyonu ortalamaları ile nabız sayılarının 0.ve 15.dakikadaki ortalamaları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı (p>0,05), sadece 30., 45. ve 60. dakikalarda sanal gerçeklik grubunun nabız sayılarının ortalamasının, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur (p<0,05). Bununla birlikte, sanal gerçeklik grubundaki hastaların ameliyat öncesi STAI-I puan ortalamasının (50,71±5,57), kontrol grubundaki hastaların puan ortalaması ile (49,23±6,66) benzer olduğu (t=1,012; p=0,31) bulunurken, ameliyat sonrası sanal gerçeklik grubundaki hastaların STAI-I puan ortalamalarının (32,11±3,63), kontrol grubuna göre (48,20±7,16) anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir (t=-11,854; p<0,001). TDP ameliyatı sırasında sanal gerçeklik uygulamasının, hastaların yaşam bulgularının tamamını etkilemediği, sadece nabız sayısını düşürdüğü ve kaygı düzeylerini önemli ölçüde azalttığı bulunmuştur